"Murat Güloğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Güloğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Güloğlu

Hey gidi Galatasaray, hey!

21 Temmuz 2017

Daha rakipleri tatilden dönmemişken üstelik! Avrupa kuralarındaki rakip takımlara ‘aman bize Galatasaray çıkmasın’ diye bacaklarını zangır zangır titreterek, dua üstüne dua ettiren Cim Bom ’dan hiç eser kalmamış ne yazık ki! Sanki bu takım Avrupa’yı zamanında sallamadı. Sanki her yurtdışı çıkışımızda elin Alman’ına, Fransız’ına, İngiliz’ine ezberden en az 5 futbolcusunu saydırtmadık.

Biz bunları da gördük, duyduk, yaşadık. Nerede o Galatasaray peki? Yok. Maçlarını, gollerini izleyip Fenerli’sine, Beşiktaşlı’sına bile gurur üstüne gurur yaşatan  ‘Avrupa Fatihi’ diye kıskançlıkla, gıptayla, gururla beraber izlediğimiz o şahane arslan, 10 numara 5 yıldız takımdan geldik bak nerelere. Karşı takım taraftar ve yöneticileri Dursun Özbek yönetimine fazlasıyla sempati duyuyor olabilir ama twitterda açılan hastaglere bakarsanız daha şimdiden, lig başlamadan üstelik camia fazlasıyla fokurdamaya başladı. Çok yazık. Ronaldo’lu Real Madrid’i 3-2 ‘yle geçen Drogba’lı, Sneijder’li Galatasaray’dan bugünlere. Vay bee!!! Belli ki bir IQ sorunu var bu işte. Bu kötü gidişe ivedilikle el konulmazsa kaybeden Galatasaray’dan ziyade Türk Futbolu olacak ne yazık ki. Umarız bir an önce düzene girerler.
  

Gir kanıma, müptelayım sana!

Liseliliğimizin en fırlama, en hayta, en ergen tabii ki en aşık zamanlarıydı. Tarkan’ın Kıl Oldum’u, Kenan Doğulu’nun Roma’yı yakması, Burak Kut’un Benimle Oynama’sı kasıp kavuruyordu bizlerin dünyasını. Ciddi bir pop patlaması vardı anlayacağınız. “Yav kardeşim n’oluyo, nasıl türüyor bu popçular?” demeye kalmadan bir başkası elinde kasetiyle ekranda, radyoda beliriveriyordu. Mustafa Sandal’ın kazak ördürmeleri, Yonca Evcimik’in abonesi derken kahve-sarı, kıvırcık saçlı, iyi kalpli, kuzeyli tipiyle dikkat çeken bir abi daha vardı. Harun Kolçak’tı o. ‘Beni Affet’ ilk albümüydü.

Patlaması da şahane oldu. Gir kanıma, bana ellerini ver, müptelayım sana derken biz ergenlerin duygularını ondan daha iyi anlatanı bulamadık açıkçası. Öyle ki yatılı okuduğum lise yıllarında etüt sonrası yatakhanelere girilip, ışıklar kapandıktan sonra kasetçaların hoparlörü makul bir seste açılır, kasette Harun Kolçak, karanlıkta o duygusal, şahane şarkıları dinlenir öyle uykuya dalınırdı. Abartısız bütün koğuş birilerine platonik aşıktık çünkü. Tamam Tarkan’ı, Kenan’ı, Mustafa’sı da şahaneydi ama Harun abimiz bir başka yazıyor, daha bir kalbe dokunuyor öyle söylüyordu şarkıları. Sadece pop değildi o çünkü. Başta o dönemin efsanevi aktörü Eşref Kolçak’ın oğlu diye çıktı sahneye, Harun Kolçak olarak kendini ispat etti ve öyle de ayrıldı bu dünyadan. Babasının gölgesinde kalmayıp öyle bir depar attı ki çizdiği yolda 5. Vites bastı gitti. Çok da iyi yaptı. Geriye de benim gibi ‘gençliğimizin romantik abisiydi, Allah gani gani rahmet eylesin’ diyen Harun Kolçakçılar kaldı işte. Nihayetinde, güzel adamdı vesselam.

Yazının devamı...

Yeme artık şu şekeri!

18 Temmuz 2017

Son zamanlarda dünyamızdaki trend, şeker denilen bu zararlıyı tamamen sıfırlama üzerine. Şekeri çoluk çocuk hepimiz çok seviyoruz malum. Tatlısız yapamıyoruz. Ama tez antitezini de yaratıyor işte. Şekerin zararları çoğaldıkça şekersiz tariflerde de artış yaşanıyor. Menülerde şeker ya da glüten içermeyen sağlıklı yemek ve tatlılara daha sık rastlar olduk. Ne güzel ki dünyada ve bizde şekersiz beslenme giderek artıyor. Damak tadımıza da uygun üstelik. Bu da iyi haber. Memlekette de diyetisyen ve doktorlar bu konuda harıl harıl çalışmakta. Elime son günlerde bir çok şekersiz tarif kitabı geçti. Mesela diyetisyen Seçil Kenar’ın ‘Sağlıklı Atıştır’ kitabı bunlardan biri. Kitapta 50 tane damak tadına uygun kek, kurabiye, krep gibi sıfır şekerle hazırlanan tarifler var. Tatları da gayet güzel. Chialı ya da yaban mersinli kek bu tariflerden ikisi. Mesela keçiboynuzu unundan kurabiye. Son derece sağlıklı. Peki şeker yerine ne kullanılmakta? Elma suyu, pekmez, bildiğimiz hurmanın suyu ve bal gibi antin kuntin olmayan, bakkalda markette gayet rahat bulunabilen ürünler. Şekersiz tatlı ya da atıştırmalıkları yapması da son derece kolay. Üstelik hem iştah kapatıcı, hem düşük kalorili, hem sağlıklı, hem de zararsız yiyecekler. Bir de tatlıya olan istek ve düşkünlüğümüzü de azaltıyor. E daha ne olsun! Unutmayın ki artık şekersiz yaşama merhaba dememizin zamanı geldi.      

Belgrad ’ta gezeriken…

‘Beyaz Şehir’ manasına gelen Belgrad ya da Beograd memleketimize yakınlığıyla pek bi’ ilgi çekiyor malum. Tuna ve Sava bir köşede sessiz sedasız akarken cadde ve sokaklarında bol bol Türkçe duyuyor olmam bunun en büyük kanıtı. Pasaportunu, vizesini cebine koyan özellikle daha ucuz yerlere akın ediyor. Bunların başında da Belgrad gibi hem yakın, hem de ucuz yerler geliyor. Ucuzdu demek daha doğru sanırım. İki yıl önce burada bulunduğum sırada neredeyse küçük bir fil yavrusu gibi yer, müthiş cüzzi paralar ödeyerek mekandan çıkar giderdim. Şimdi pek öyle olmadı. Bunda en büyük unsur elbette ki bizdeki anormal ölçülerdeki kur artışı. Gerçi sezondur deyip, bizim deniz kıyısı işletmeler gibi fiyatları yükseltmiş de olabilir Belgrad esnafı. Neyse. Belgrad ’taki Türk izleri de elbette ki çok dikkat çekici. Kalenin girişinde bir sokak müzisyeninden duyduğum ‘Üsküdar’a gideriken’ şarkısını duymak beni hayli etkiledi açıkçası. Bir başka etkilendiğim unsur da, 15 Temmuz darbe girişimine yönelik TİKA’nın fotoğraflı açık hava sergisi. Hayli dikkat çekiciydi. Bu sergide Türkiye’de afişlerde kullanılan çizimlerin aksine, O gece çekilen gerçek fotoğraflar kullanılmış. Yemyeşil ağaçlar, parklar, bahçeler burada da bol bol boy gösteriyor. Anladığım ve gördüğüm kadarıyla yazları Balkanlar, Yunan Adaları’ndan sonra ziyaret edilen ikinci önemli destinasyon. Tabii bunda kültürlerimizin ve ağız tadımızın neredeyse aynı olmasının etkisi çok büyük.

Yazının devamı...

Ayağımdaki Diken

14 Temmuz 2017


Bayburt’un Bayraktar Köyü. Eski adıyla Baksı Köyü. Çünkü biliyor musunuz ki, bu 80 haneli köyde şahane bir kültür sarayı bulunuyor. Prof. Hüsamettin Koçan’ın devletten tek kuruş almadan kurduğu bir müze bu; Baksı Müzesi. Hani ‘dağın başında’ denir ya aynen o hesap. Sağı, solu her tarafı dağ – tepe. Hüsamettin Hoca 71 yıl önce bu köyde doğmuş, büyümüş, buradan çıkmış, okumuş, büyük adam olmuş ve baba ocağına saygıyla, varını yoğunu yatırıp bu masalsı müzeyi kurmuş. 22 ülkeden 73 müzeyi geride bırakarak Avrupa Konseyi’nin 2014 Müze Ödülü’ne de layık görülmüş. Ne büyük bir gurur bu! Ve yıllar evvel toprağına kazandırdığı müzede şimdi ilk kişisel sergisini açtı Hoca. Aslında bu onun 44. Kişisel sergisi. Adı; Ayağımdaki Diken. Konusuysa, Anadolu insanının çok yakından bildiği bir kavram: Göç. Hüsamettin Hoca’nın hayatından izler taşıyan eserlerle dolu müze. Gidenin hasretle beklendiği, hatta gidenin dönemediği coğrafyalarda eskiye, anılara tutkuyla bağlılığın sergisi Ayağımdaki Diken. En basit, en sade anlatımıyla geçmiş ve geçmişe dair anlatılara yer veriyor Hoca. Aslında Hoca’nın kendi yaşamına bakışı ve anılarıyla yeniden tanışması gibi. Belki de bir arınma. Mesela resimde şahane işler başarmış, güzel sanatlar fakültelerine dekanlık yapmış bir sanatçının resim dersinin ‘orta’ ile değerlendirilmesi de ayrı bir ironi. İşte o karne de sergileniyor müzede. Baksı Müzesi evet çok kolay ulaşılabilir bir yer değil. Elbette ‘orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür’ edebiyatı da yapmak istemem ama hani yolunuz düşmüyorsa bile biraz fedakarlıkla, özveriyle yolunuzu Baksı’ya düşürün lütfen. Hem müzeyi görüp hayran kalırsınız, hem de Hüsamettin Hoca’nın ‘Ayağımdaki Diken’ kişisel sergisiyle bir Anadolu yolculuğuna çıkarsınız. Sergiyi Kasım’a kadar görebilirsiniz. Gezerken kendinizden de mutlaka bir şeyler bulacaksınız

 

Bir yiğit delikanlı ve bir yiğit kadın

Prof. Hüsamettin Koçan bir yiğit adam. Eşi Oya Koçan da Ankara’da doğup büyümüş Anadolu’ya gönül vermiş bir yiğit kadın. Hüsamettin Hoca köyüne, doğduğu topraklara, ailesine vefa borcunu ödemek için, köylüsüne istihdam sağlamak için neredeyse varını yoğunu harcamış, bildiği işi yani sanatını buraya getirmiş. Sadece Baksı’nın Bayraktar’ın değil, Bayburt’un da kaderini değiştirmeye adım atmış. Milyon dolarlar harcayarak, göç veren bölgeye bu sivil girişim damarıyla kan götürmek istemiş. Çocuklar babasından uzak büyümesin, köy ortamı bozulmasın istemiş, iyi de yapmış. Dağın tepesinde eşsiz bir yapı Baksı Müzesi! Buraya kim, neden bu şahane binayı yapar ki diye soruyor insan, ister istemez. Bir tepelik üzerine kurulu. Dağı,taşı,ovayı seyrederken, Çoruh Nehri’nin dingin sesi vadiye yayılırken, gökyüzü maviliği yerini turunculuğa bırakırken sadece şaşıp kalmıyorsunuz doğaya, dünyaya, Anadolu’ya…Kendinizi keşfetmek için belki de ilk gerçek adımı da atıyorsunuz. Doğanın kudreti, Hüsamettin Hoca’nın inadıyla dans ediyor adeta burada. Metropoldeki şahane hayatından doğduğu köye giden yolculuğunu siz de yapıyorsunuz. Neyin peşindeyim, ne yapıyorum, ne yapmak istiyorum sorusunun Baksı Müzesi’nin konuk evlerinden vadiye bakarken kafanızı, beyninizi tırmalamaması imkansız. Eşsiz bir terapi mekanı. Çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarını buluşturmuş müzeyi kuran, kurduran, ona ön ayak olan Hüsamettin Hoca’mın ellerinden saygıyla öpüyorum.    

Bayburt’ lu kadınlar, müjde!

Baksı Kültür ve Sanat Vakfı’nın da yeni projeleri olması da çok heyecan verici. Tabii hükümetin, belediyenin destek konusunda da çok istekli olması gerekiyor. Mesela Maliye Bakanı ve aynı zamanda Bayburt milletvekili Naci Ağbal ’ın sergi açılışı için Baksı ’ya gelmesi, öte yandan Erzurum doğumlu İstanbul Milletvekili Belma Satır’ın da Baksı ’da bulunması, açılışta yöre insanıyla orada olması, şahane hareketti. Aynı şekilde kimi yerel yönetici ve siyasetçilerin bu konudaki duyarlılığı göz yaşartıcı.

Yazının devamı...

Duayen Galatasaraylılar’la bir hafta sonu kaçamağı

11 Temmuz 2017

Bu simalar da Galatasaray’ın fanatikleri. Çoğu Mekteb-i Sultani’nin pilavını yemiş. Her biri de Galatasaray denilince akan suları durduran cinsten. Eski başkan, yönetici, teknik direktör, yeni başkan adayı, gelecekte adını sıkça duyacağımız kimi yöneticiler, bazı sanatçı ve siyasetçiler… İşte bu güzide isimler Ege’nin en güzel koylarından Marmaris Bozburun ’daki, Sabrina’s Haus’ta buluştu hafta sonu. Ben de bu nezih davetli grubunun içindeydim. Neden? Çünkü bu harikulade mekanı eşi Semra Gümüştaş’la el ele vererek, emek vererek, sevgi katarak, para dökerek turizme kazandırmış Mesut Gümüştaş; camianın 1905 Kültür, Sanat Ve Spor Derneği Başkanı. Galatasaraylılık konusunda şakası dahi olmayan, sürekli yeni projeler üreten ve hayata geçiren kusursuz bir Galatasaray ’lı. Durum böyle olunca da eski ve yeni Galatasaraylılar ’ı buluşturabilecek bir diyalog zenginliğine sahip. Aslında her takımda ve siyasette bulunan kurum bünyesinde böylesi birleştirici insanların olması şart. Sorularım oldu tabii takıma dair. Mesela; Dursun Özbek yönetiminden memnuniyet var mı? Yeni başkan ve yönetim arayışları var mı? Bu yıl şampiyon olacaklar mı? Aziz Yıldırım kalır mı, gider mi? Tenis gibi son dönemin yükselen spor dalına yatırım yapılmalı mı? Duyduklarım, konuştuklarım -en azından şimdilik- elbette ben de gizli kalacak ama Galatasaray’da önümüzdeki aylarda - bana kalırsa gönül verenleri mutlu edecek - gelişmeler olacak. Tabii davetliler arasında Prof. Mesut Parlak Hocam gibi sıkı Beşiktaş ’lı ya da Bedri Baykam gibi bi’ acayip Fenerbahçe ’liler de olunca atışmalar ve kahkahalar eksik olmadı.  Zaten işin keyifli yanı da bu değil mi?         

Cim Bom deplasmanında bir Fener’li

Kahkahalar atarak, ‘tam 11 Galatasaray ’lıya karşı tek başıma savaştım’ dedi ressam-yazar Bedri Baykam. Bedri Hoca bi’ acayip, deli mi deli Fener ’li. Tam bir spor düşkünü. Ne olursa ama! Tatil boyunca gözü tabletinde, sürekli Wimbledon karşılaşmalarını izledi. Tabi karşısında da Mehmet Cansun gibi eski başkan ve yöneticileri, Hamza Hamzaoğlu gibi şahane teknik direktörü görünce başladılar laf atışmalara, Sami Yen-Saraçoğlu karşılaşmalarına. Her iki takımın da üst düzey kültür adamları bu simalar. Taraftarlıkları baki ve takımları için kafa yoran, strateji oluşturan şahıslar. GS-FB tartışmalarında bol bol laf sokmaları, alaya kaçmayan Sokratesvari ironileri duysanız da, kimi zaman tansiyonlar ufaktan yükselse de, geldikleri nokta ‘rekabetin gelişimi desteklediği’ oluyor ki orada da sarılıp, koklaşıyorlar. Benim anladığım şunu unutmamak lazım ki büyük takımların, büyük rekabetleri nihayetinde Milli Takım’a yarıyor. Umarım bizim Milliler’de yararlanabilir takımlarımız arasındaki bu dev ve kaliteli rekabetten.   

Adam gibi adam Hamza Hamzaoğlu

Ulu Önder’in ‘Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zaman da ahlaklısını severim’ sözü var ya; işte Hamza Hocam tam da Mustafa Kemal’in bu vecizesine uygun kumaşta bir spor adamı. Tam tabiriyle şahane bir insan. Son derece mütevazı, mizah anlayışı süper, kompleksiz, görgü kurallarının kitabını yazmış, aklı fikri yaptığı işte, futbolda, genç yeteneklerde. Futbolun kabadayılığıyla zinhar ilgisi, alakası yok. Eski bir maratoncu ve futbol antrenörü olan eşi Nergis Hamzaoğlu ile uyumu, ona saygısı ve davranışı centilmenlere taş çıkartacak ölçüde. Galatasaray’ı çalıştırdığı dönemdeki basın toplantılarında izlemiştim ağırlıklı olarak onu. Özgüveni, tecrübesi ve efendi yaklaşımlarıyla çok dikkatimi çekmişti. Yakından tanıdıkça daha bir sevdim ve büyük saygı duydum ona. Gönül verdiği Galatasaray’ı şampiyon yaptığı gibi, camiaya bir yılda 3 kupa kazandırdı ve formaya da 4. yıldızı taktırıverdi. Bir hocadan daha nasıl bir başarı istenebilir ki Allah aşkına?! Fakat ne acıdır ki, başarısının ödülü olarak da takımdan gönderildi. Takımlarımızın yönetici pozisyonlarının birçoğunda sorun olabiliyor ne yazık ki. Bir de buna iş bilmezlik de eklenince başarıdan uzaklaşıyorlar. Bunun en güzel örneğini de Hamza Hoca vakasında gördük. Onun gibi başarılı ve oyuncusuna örnek olan teknik adamları takımdan uzaklaştırmak ne yazık ki kalitesizliği de beraberinde getiriyor. Bu da takım ve taraftar için hem zaman kaybı, hem moral, hem de ciddi para kaybı anlamına geliyor. Ben ‘gönüllerin hocası’ Hamza Hamzaoğlu’nun – fırsat verildiği takdirde- Türk Futbolu ’nu bir İspanya seviyesine çıkaracağını biliyorum. Kulüp yönetimlerinde, siyasi partilerimizde, iş dünyasında, üniversitelerde Hamza Hamzaoğlu gibi şahsiyetlerin çoğalması en büyük dileğimdir!

Bozburun’un şahaneliği!

Söz hazır Marmaris – Bozburun ’dan açılmışken övmeden geçmek olmaz. Neden? Çünkü memleketin ve hatta dünyanın en güzel doğası, kıyıları, koyları, denizi bu yörede malum. Ege bambaşka bir kafada. Rabbim belli ki, kainatı yaratırken buralara ekstra bir özen göstermiş. Bu güzellikleri görmek, şahane denizinde serinlemek için kaliteli turistin de eskisi gibi pek uğramadığını gördüm ki gerçekten kahroldum, içim sızladı. Bölge esnafı akmasa da damlıyor diyor ama tencerenin de kaynaması gerekiyor. Türkiye’deki ‘butik otel’ kültürüne yepyeni bir anlayış getiren Sabrina ’s Haus da dünya çapında bilinmekte. Seksenler’de Marmaris’e yerleşip buranın ilk harcını koyan Sabrina Hanım’dan yıllar evvel devralmış Semra-Mesut Gümüştaş çifti ve eşsiz bir değer kazandırmışlar turizmimize. Doğayla uyumlu yapılar ve güler yüzlü personel anlayışı bizi kurtaracak olan yegane damardır. Sıkıntılardan etkilenmemek elde değil ama özveri şart. Bunu da birçok turizm gönüllümüz yeterince yerine getiriyor zaten. Sadece onlara gölge edilmesin yeter! 

Yazının devamı...

Yok artık! Teni ipeksi, sesi şuh seks robotu!

7 Temmuz 2017

 Bakınız hadise şu: Gerçeğe yakın seks robotları ciddi ciddi hayatımızın içine giriyor. Teni ipeksi, sesi şuh, yapay zekayla donatılmış seks robotlarından bahsediyorum. Çok uzakta olmayan bir tarihte hem de. Aslında dünyada genel olarak bir robotlaşma eğiliminin olduğu aşikar. Bendeniz de bu robot ahalisinin baş edilemeyerek ilerleyen zamanlarda insanlığı kuşatacağı inancını taşıyanlardanım. Çok önemli bir mevzuu. Neyse o konuyu tartışırız. Robotik Sorumluluk Kuruluşu adlı yapı, yayınlanan raporda insan şeklindeki seks robotlarının cinsellikte çığır açacağını, bununla birlikte toplum ve insan hayatı ile davranışları üzerinde ciddi sorunlar oluşturacağını ifade ediyor. Elbette konuyla ilgili çok sağlam araştırmalar yapmışlardır ama işin olumsuzluklarını şimdilik yayınlamaktan da çekiniyor olabilirler. İnsanlığın fazlasıyla yalnızlaştığı şu dönemlerde hele ki. Bir düşünsenize yapay zekalı bu robotlarla gerçeğiyle neredeyse paralel, belki de daha iyi bir seks hayatınız olacak ve karşı cinse ya da hemcinsinize zinhar ihtiyaç duymayacaksınız. Hayli ilginç! ‘Sorun büyük’ dediğim hadise de tastamam da budur. Robot fiyatları 5 bin ila 15 bin dolar arasında değişiyormuş. O da şimdilik. Yayıldıkça muhtemelen fiyatlar düşecektir. Aslında bu robotların hizmet alanı yaşlı, engelli ve travma geçirmiş insanların cinsel hayatlarını onaracak olmasıymış. Böyle deniyorsa da işin öyle olamayacağını, buralarla sınırlı kalmayacağını gayet net, açık biliyoruz. Bu robotik ilerlemeden anladığım şu ki, önümüzdeki yıllarda -hem de kısa bir süre içinde- bambaşka bir hayat bizleri bekliyor olacak. Ve bizler insanıyla, trolüyle bugünlerimizi gözü yaşlı bir şekilde anacağız. Demedi demeyin. 

Tokyo’lu erkeğin silikon kadın aşkı!

Madem bu robotlardan bahis açıldı devam edelim. Haber Tokyo’dan. Çoğu, kadınları kalpsiz buluyor. Çok talepkar olduklarını, para dahil sürekli bir şeyler istediklerini söylüyor. Bazı erkekler bir daha gerçek bir kadınla beraber olamam diyor. Gerçekten inanılmaz. İşte Japon Dünyası’ndan, Tokyo’dan bir acayip haber. Japonya’da erkeklerin ‘silikon’ kadınlarla birlikte yaşaması giderek yaygın bir hal alıyormuş. Yani canlılarından sıkılmış, şişmeleriyle yaşamaya başlamışlar. Nassı ya! Neden silikon kadın tercih ediliyor? Birinci madde, cinsel isteksizlik ya da özellikle doğum sonrası yaşanan sekssizlik sendromu. Yani Tokyo’da bir çok evde çiftler arasındaki temas neredeyse sıfır. Adam da kendini yalnız hissedince başka kadına gideceğine silikon kadında derman arıyor. Bakar mısınız rakamlara! Her yıl değeri 5 bin üç yüz dolar olan ‘gerçek boyutta’ 2 bin tane silikon kadın satılıyormuş. Ve bu rakamlar artma eğilimindeymiş. Gayet yüksek bir yalnızlık ve sekssizlik sendromuna işaret bu. Beyefendinin ona kıyafetler giydirip, peruk takıp, süsleyip püsleyip caddeye, sokağa çıkarması, yeri geldiğinde banyo yaptırması, yıkaması, yalnızlığını gidermesi vs. vs. vs. Silikon kadın denen hadise bu gidişle bir çok Japon evlerinde yaşanacak gibi gözüküyor. Ha bir de dır dır yapmayıp, stressiz yaşamaları da önemli bir etkenmiş silikon eş tercihlerinde. Erkeğin zavallılığı mı dersiniz, yalnızlığa çaresi mi dersiniz bilemem ama Tokyo’da yaşayan kimi erkekler böyle bir hayat seçmiş. Tedavi edilesi bence. Ne diyeyim!

Tarkan’ı insta-canlıdan izlemek yeter mi?!

İnstagram sayfalarından fışkıran canlı yayınlarında, postlarda, storylerde bol bol görüyoruz Tarkan’ın konser hallerini. Sağolsun eş-dost, takip ettiklerimiz, konsere giden – bi de en önde oturuyorsa- mutlaka basıveriyor instanın canlısına, paylaşıyor Tarkan’ın o bildik, değişmeyen danslarını. Yeni albümü sonrası verdiği Açıkhava konserleri özellikle İstanbul gecelerini epey bi’ şenlendirdi. Canlı yayınlardan gördüğüm kadarıyla da full çekiyor Tarkan’ın konserleri. Birçoğunun elinde telefon ya dediğim gibi canlı yayın yapıyor ya da videosunu çekiyor. O sırada konserin, şarkıların tadına varıyor mu varmıyor mu bilmiyorum ama aklıma Madonna geliverdi, bu görüntüleri izleyince. Dünyanın starı gelmiş konser verirken İstanbul’da, e onu canlı canlı izleme fırsatı bulan kardeşlerimiz de çıkarmış telefonlarını video çekiyorlardı. Zira o zaman canlı yayın şansımız yoktu maalesef. Kadın şarkısını bitirdi, alkışı aldı sonra da ‘şarkıları canlı dinlemenin, burada benim ve dansçılarımın canlı canlı izlemenin tadına varmak varken bunun neden ıskalıyorsunuz?’ gibilerinden bir cümle kurdu. Haksız sayılmazdı tabii ama dünya genelinde bu durum böyle. O an sahnede olan bitenin tadına varmak varken ya hemencecik takipçileriyle paylaşmanın telaşı ya da ‘bak ben de konserdeyim naaaber!’ türünden hava atmalar ağır basıyor işte. Neyse. Japon turiste sormuşlar ‘nasıl buldun gezip-gördüğün yerleri’ diye. O da demiş ki; ‘bilmiyorum, eve gidip fotoğraflara bakınca söylerim’. Aynen o hesap galiba. Bu durumun psikolojide mutlaka ve illa ki bir izahı olmalı.

Yazının devamı...

Neden Kemal Sunal olamıyoruz ki biz?

4 Temmuz 2017

 Yazıyor, çiziyor, türlü güzellemeler, övgüler diziyor. ‘O’ deniyor, ‘memleketin aynasıydı’ deniyor. Bize gülmeyi öğretti, iç sesimizdi, halkın sanatçısıydı, memleketin gülen adamıydı deniyor. Mirası gülücükleriydi deniyor. Trend topic oluyor sosyal medyada. En nihayetinde geldiğimiz son söz ‘özlüyoruz’ oluyor her seferinde. Bebekler koca adam oluyor, anne-babalar torun torba sahibi oluyor ve bir sanatçı için hala ‘özlüyoruz’ denebiliyor. Alemleri yaratan Rabbim pek az insana böylesi bir güzellik nasip ediyor işte. Gittikten sonra, göçtükten sonra hala aynı canlılıkta atıyor kalpler onun için. İzliyoruz, gülüyoruz ama biz neden bir ‘Kemal Sunal’ olmayı beceremiyoruz ?  

Sadece güldürmesin, düşündürsün de

Kanal D’nin genç bir muhabiriyken henüz, evinin önünden günlerce yayın yapmıştım vefatının ardından. Geleni gideni, soranı, ağlayanı, sızlayanı, kalabalığı bambaşkaydı onun. Böylesi bir ‘ölüm güzelliği’ni bir de Barış Manço’nun gidişinde görmüştüm. Zorlamadan akan ve durdurulamayan gözyaşları, en kalpten edilen, amin denilen dualar, hep bir ağızdan mekanı cennet olsunlar, yakılan ağıtlar, gülmelere karışan ağlamalar…  Bu memleketin başına belki de nadir gelen iyiliklerden, güzelliklerden biriydi Kemal Sunal. Birleştiren güçlü bir tutkaldı. Bilirdin onun olduğu yerde savaş olmaz, kavga-gürültü, kötülük olmazdı. Peki bunca terbiyesizlik, nezaketsizlik, saygısızlık kol geziyorken neden biz bir Kemal Sunal olmayı denemiyoruz ? Neden bu kadar ayrışmalarımıza rağmen vatan gibi, bayrak gibi bizi, bu toplumu birleştirebilen Kemal Sunal olamıyoruz? Yeri geldiğinde bir Zübük, kurnaz bir Şaban, Propaganda’da ki Mehdi olabiliyoruz da neden gerçekten Kemal Sunal’e yer bulamıyoruz kalbimizde. Neden siyasetçisi, yazanı, çizeni, sanatçısı, trolü, yöneticisi Kemal Sunal olmayı bir türlü beceremiyor ? Sadece gülüşünü, güldürüşünü hatırlayıp sonrada özlüyoruz demek kafi değildir ki! İşte o yüzdendir ki bu memleketi, dünyayı kurtaracak formül gayet basittir. O da ‘Kemal Sunal’ olabilmektir 

Çölde bir vaha; Başka Sinema

Hafta sonu sıcaklardan fena halde bunalmış, derdime çareler ararken ‘bi sinema yapma’ fikri fazlasıyla cazip geldi. Gün içinde, bomboş bir salon ve ben. Ve fakat aman Allahım! Filmler öylesine gişe kokuyor ki n’apmalı n’etmeli derken Lady Macbeth bir elmas gibi parladı gözüme. Benim gibi Emek, Alcatraz, Beyoğlu Sinemaları ekolünden geliyorsanız AVM içindeki sinemalardan pek hazzetmeyebilirsiniz ama Akmerkez içindeki Cinema Pink’in 8. Salonu, Başka Sinema’da gösterilen filmleri görünce ayağınız ister istemez oraya gidiyor. Çöl ortasında bir vaha gibi. Zira festivallik, sanat kokan, şahane filmleri izleyip o bol efektli, gişe filmlerine mahkum kalmıyorsunuz. Tam anlamıyla eşsiz. Sanata olan duyarlılıklarını kutlamak gerek. Gelelim filme…

Lady Macbeht ve ruh halimiz!

Shakespeare’in tragedyasıyla doğrudan bağlantısı olmayan bir film Lady Macbeth. 1800’lerin ikinci yarısında İngiltere’de geçiyor ama bizim hayatımızda da yer alan şahane detaylar mevcut. Şöyle ki; kırsalda bir köylü kızı –ki Florence Pugh harika oynuyor- babasının zoruyla dönem zengini bir adamın kendisinden yaşça büyük oğluyla evlendirilir. Mutsuz ötesi bir evlilik, yaşanamayan cinsellik, gösterilmeyen şefkat. Sıkıcılığın dik alası anlayacağınız. Bu arada tarlalarında çalışan Sebastian’la da tutkulu ötesi bir yasak aşk yaşamaya başlar. Bu aşkı sürdürmek için katlanılan zor durumlar ve en önemlisi de işlenen cinayetler. Bizim haber bültenlerini, üçüncü sayfaları geçtim, televizyonların sabah kuşağında bile boy boy gösterilen cinayet hikayelerine o kadar çok benziyor ki filmde gördüklerimiz , koltuğumuzdan zıplatması gereken ‘öldürme fikirleri’ salondaki  bizlere fazlasıyla tanıdık geldi. Onu bırak, kimi sahnelere kahkahalarla bile güldük. Soğukkanlıca işlenen bol cinayetli bir gerilim filminden bahsediyorum. İzlerken, ‘acaba bizler mi fazlasıyla kanıksadık bu tür cinayet haberlerini ki tepkimiz insansı olamıyor’ dedim kendime. E geçtiğimiz iki yılda memlekette yaşananlara bakınca bir de cinayet ve cinnet haberlerine doyunca kanıksamıyoruz elbette olanı biteni, sıradan geliyor. Aslında bi’ baktırmamız gerek ruhumuza galiba! Bi’ izleyin derim.

Şimdi caz yapma zamanı

Yazının devamı...

Haber mi? Aman uzak dursun’ deme!

30 Haziran 2017

Süreci yakinen takip ediyoruz. Kıbrıs’ta ivme kazanan görüşmeleri takip ettiğimiz gibi. Ha bir de içeri de yaşananlar var tabii. Adalet yürüyüşü, Düzce’de gübre mevzusu, kurulması planlanan yeni parti vs. Neyse detaylara girersek boğuluyoruz. Hele de bu sıcak ötesi yaz günlerinde. Gerek yok takibe makibe. ‘Kim ne yaparsa yapsın yaa!’ kafası. Şeyma Subaşı röportajı ile ilgili yorumlar ya da Bülent Ersoy’lu Banu Alkan’lı geyikler daha kafa boşaltıcı. Vs. vs… derken Reuters’in ‘dijital haberler raporu’ geldi elimize. Aaaa! Memlekette, sınırımızın dibinde patlamalı, çatlamalı, ölümlü, kalımlı bunca olay oluyorken iki komşu ülke; Türkiye ve Yunanistan ahalisi haberden en uzak durmak isteyen kişiler olarak boy Suriye’de yıllar süren dış dünyadan destekli iç savaş ha sonuna geldi, ha geliyor, bitti-bitecek derken türlü açmazlara da gebe. Süreci yakinen takip ediyoruz. gösteriyor raporda. Hadi bizim seçim meçim derken günlük haber bombardımanından artık gına gelerek kafayı yeme dönemine geçtiğimiz var sayılırsa, haber duymaktan koşarak uzaklaşmamız normal sayılabilir ama Yunan Halkı’na ne oluyor ki? Gerçi herkesin derdi kendine tabi. Sıcaklardandır deyip geçelim onların durumunu da. Rapora göre vatandaşın habere güven oranı neredeyse yarı yarıya. Bu da hayli tartışılacak ve aslında anlaşılabilinecek bir durum olarak görelim. Malum gündem öylesine yoğunki! Bu kadar harala gürele içinde haberden uzaklaşıp onun, bunun eğlenceli instagram yaşantısına dalmak daha yeğ tutuluyor, bunu da anlayabiliyorum. Haberden ne kadar uzaklaşmak istersek isteyelim gerçeklerin bi’ şekilde ortaya çıkması gibi bir durum var ya nihayetinde. Yani kafayı kuma dönemi değil onu söylüyorum. Özellikle şu yangın çemberinden geçtiğimiz günlerde haberle daha haşır neşir olup, yorum yapabilen, iyi-kötü sesini çıkarabilen insanlara da ihtiyaç var. Doğru bilgilenip, sağlıklı yorum yapabilmek için… 

Facebook’ta paylaşılan haberlere dikkat

Bu arada twitter-miwitter tamam ama ağırlıklı olarak da facebooktan haber takibi yapıyor olunması da biraz sıkıntılı bir durum. Neden derseniz, mesela kendi sayfamda duvarıma düşen kimi haber ve yorumları görüyorum da çoğu ya eski bir tarihe ait paylaşımlar ya da sahte bir hesaptan yapılan yönlendirmeli haberler. Ben bile işin içinde olduğum halde paylaşılan haber için doğru mu, yanlış mı diye kuşkuya düşebiliyorum. Sakıncalı bir durum anlayacağınız. Facebook üzerinden bu kadar bilgilendirme alan ve okuduğunu doğru sanan memleket insanına doğruları anlatmak da çok zor olabiliyor tabii. Dünya çapında önemli bir sorun bu. Galiba habercilerin yaptığı gibi alternatif haber kaynağı kullanmak en iyisi. Yani vatandaşın bir haberi farklı kaynaklarca teyit etmesi şart günümüzde. Dijital dünyanın nimetleri evet çok fazla ama kötü kalpli kişiler amacına uygun davranmayınca da sıkıntılar baş gösterebiliyor. O nedenle uyanık olmak da büyük fayda var. Yasaklamak ise tabii ki asla!  

Kız-erkek, ilişki vs..

Yalnız kız ve erkek arkadaşlarımın – ki alayı yalnız diyebilirim- genel de ortak sorunsalı kafalarına göre birisini bulamamaları. Hadi onu da geçtim birisini bulamamaları. O kadar yalnız insanın yolunun kesişmemesi de ilginç tabii. Ya da buldum zannederlerken aslında hadisenin yalnızca yatakla ilintili olduğunu anlamaları. Ha bi de ‘zor beğeniyorum, beğendiklerim de ya evli çıkıyor ya da sevgilisi var diyen’ tayfa. Ya da para yiyiciler ve yedirmek istemeyenler, ha bir de tamam flört döneminde yaşananlar –artık her neyse- ve akabinde kızın ya da erkeğin karşısındakini arayıp sormaması. O kadar çok ki modern zamanın kozmopolit insanının bu derdi.  Mevzu aslında pek de karışık değil. Hormonlarla ilerleyen bir süreç, istekler karşılanınca da topuklama durumu. Bu, bu kadar net işte. Hormonları dizginlemek isteyenlere eski kafalı yaftasını yapıştırılmasa çok daha iyi olacak tabii. Bence, Küçük Prens’in tilkiyle dialoğunu okumakta büyük fayda var bu ara. Ne demek istediğim daha net anlaşılır!

Yazının devamı...

Aman da maşallah Bodrum’umuza!

28 Haziran 2017

Gidilir kardeşim. Kaçacağın 3-4 ekstradan gün, ruh hanene artı olarak işler hem de. Yenilenir, mis gibi olur, geri dönersin işine gücüne. Ha gelenek-görenek, örf-adet, trafik tartışmalarına gireceksen durum başka tabii, tartışılır. Neyse! Epey bir zamandır bir bayramda ilk kez İstanbul dışına çıktım, Bodrum’ a gittim. İyi ki de gitmişim. Mekanlar, caddeler, sokaklar evet dopdolu. Havası gayet sıcak, rüzgarı mis, denizi şıkır şıkır. Eğlencesi de yerinde, yeme içmesi de…

Bodrum, gecesiyle gündüzüyle 5.viteste!

Merkezin en eğlenceli mekanlarından biri Marina Yacht Club yine. Gittiğimde The Shot Grubu sahnedeydi ki eski-yeni ne varsa her şeyi söylediler, millet de coştu doğal olarak.  Güzel hareketler! Marina’nın karşı tarafındaki Soprano’s da iyiden iyiye oturmuş artık. Uğradığımda da Dj.Yakuza çalıyordu ki çıkmak istemedim mekandan açıkçası. Mandalin olsun, Hazine, Bi’ Alt Kat, Eva Klein olsun maşallah boşları yok. Bravo! Esnaf abilere sorduğumda tek tük eğlencenin dışında mekan olarak Ramazan Ayı’nı genelde boş geçirdiklerini söylediler. İnsanımız oruç tutsa da, tutmasa da ayın kutsallığına saygı duyarak gecelere de akmamayı uygun bulmuş. Takdire şayan! Bayramla beraber turizmi 5. vitese takarız dediler. E hadi inşallah dedik.

Yerli tamam da ya yabancı turist nerede ?

Bayram tatili nedeniyle yerli turist tamam akmış da Bodrum dünyasına, peki ya yabancı turistler? O cenahta durum ne? Sağlıklı cevabı almak için en doğru adres Yalıçiftlik civarı bence. Bir Türk kahvelerini içmeye gittiğim Club Med Bodrum Palmiye maşallah yabancıdan geçilmiyordu. Gördüğüm, bir çok otel ya da tatil köyündeki gibi geçen yılın turist oranlarına göre çok daha iyi durumda oldukları. Memlekette patlama, çatlama, şiddet, stres kesilince yabancılar da alışık olduğu adreslere akın ediyorlar ki şahane bir yaz olacak gibi gözüküyor bu yıl. Çünkü rezervasyonlar bunu söylüyor. Dua edelim ki tatsız olaylar yaşamayalım memlekette.

Sanki Fransız Rivierası’ndayım

Bu arada Yalıkavak’ı, Gümüşlük’ü, Türkbükü’sü bir yana, Bodrum Yarımadası’nı arkanıza alıp da Yalıçiftlik’e doğru yol aldığınız da eski Bodrum’un tılsımlı rüzgarı yüzünüze daha bir başka vuruyor. Neden ? Çünkü hala bakir, hala yemyeşil, rengarenk, hala nostaljik izler taşıyor burası. Yapılaşma son derece az. Olan da doğaya saygıda kusur etmemiş. Müdavimleriyle beraber neredeyse 40 yıldır yerinde duran Club Med Palmiye ‘nin de kayalıklar ve çam ağaçlarının arasına öyle bir yerleşimi var ki, sanırsın Fransız Rivierası’ndasın. Anladım ki tesis doğaya uyumlu kuruldu mu turistin taa Fizan’dan geliyor. Net!

Bodrum’un St. Tropez’den nesi eksik a dostlar!?

Yazının devamı...
Murat Güloğlu Kimdir?

Murat Güloğlu