"Murat Güloğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Güloğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Güloğlu

Bol dilli, bol dinli, bol milletli Kuala Lumpur

15 Ocak 2019

Kesinlikle bölgesinin en önemli başkentlerinden biri. Bu gerçeği özellikle Petronas İkiz Kuleleri’nin dibindeyken ya da Bukit Bintang ve Bangsar’ da dolaşırken daha iyi anlıyorsunuz. Sanırsınız New York’tan, Manhattan’da bir köşe burası. Bol gökdelenli bir başkent desem yanlış olmaz aslında. Yerel halkın deyimiyle KL, Malayca’da “çamurlu kavşak” anlamına gelmekte. Kuala Lumpur bir başkentin ötesinde, bir yaşam biçimi aslında. Malezya’nın ticari, kültür ve siyasi başkenti olduğu kadar gurur duydukları, gözü gibi korudukları pırlantaları adeta. Bizler için İstanbul neyse aynen o hesap! Bugün ise bol katlı dikey mimariye sahip yapıları, zengin tropik bitki örtüsü, kauçuk üretim potansiyeli, bol soslu ve baharatlı yemekleri, dini ve turistik mekanları, dünyaca ünlü Petronas İkiz Kuleleri, bankacılık faaliyetleri, ticari zenginliği ve etnik- modern yapıları içinde barındırmasıyla Güneydoğu Asya’nın yükselen gücü olarak kendisini hissettiriyor. Anlayacağınız hem modern, hem etnik. Singapur, Hong Kong gibi örneklere daha yatkın bir anlayışa sahip tabii. Çin etkisini hem ekonomi de, hem de sosyal hayatta fazlasıyla hissedebiliyorsunuz. Yeşili de maşallah bir hayli fazla. Parkı, bahçesi fazlasıyla bol. Şehir kurgulaması da gayet yerinde. Planlayanın ellerine sağlık tabii.

MALEZYA’NIN GÜÇ SİMGESİ PETRONAS İKİZ KULELERİ

Kentin gerdanlığı desem yeridir. Kuala Lumpur ya da KL, Gombak ve Klang Nehirleri’nin kesişme noktasında. 1800′lerin başında kalay madenlerinin keşfedilmesiyle küçük bir madenci köyü olarak kurulmuş kent. Petronas İkiz Kuleleri (Petronas Twin Towers) tam anlamıyla Malezya’nın güç simgesi. Gökdelenlerle çevrilmiş olan şehir merkezinde görülmesi gereken en önemli yapı bana kalırsa. Kent merkezinde ikiz kulelerin yanı sıra tahmin edersiniz ki çok miktarda AVM ve oldukça geniş parklar da var. Modern görünümü, geniş caddeleri, sıra sıra dizilen 5 yıldızlı otelleri, iş ve alışveriş merkezleriyle bu alan, şehre iş ve ticaret amaçlı gelen kişilerin ilgisini çekiyor. Petrol şirketi Petronas’ın kuleleri 2004’e kadar dünyanın en yüksek binalarıydı malumunuz. Aynı yıl Tayvan’daki yüz bir katlı Taipei 101 binası inşa edilene kadar bu ünvanını korudu. Yapımı 1998 yılında tamamlanan 88 katlı 452 metre yüksekliğe sahip Petronas’ın 41 ve 42’nci katlarında çelik bir köprü mevcut. Burası geceleri kentin gerdanlığı gibi parıldıyor. İnşası için de 1.6 milyar dolar harcanmış. Kuleler 452 metre. Gökdelenler ya da uzun, dikey yapılar için ne düşünürseniz düşünün; dış cephesinde kullanılan malzemeden, çeliğin parlaklığından ve aynı zamanda büyüleyici güzellikteki mimari tasarımından etkilenmemeniz mümkün değil. 

MANHATTAN’TAN BİR KESİT ADETA

Bukit Bintang ise Kuala Lumpur’da Golden Triangle yani Altın Üçgen olarak bilinen alanın da üçte biri. Finans, kapital mevzularının yoğunlaştığı doğal olarak da alışveriş ve gece hayatının coştuğu bir bölge burası. Elbetteki  şehrin şüphesiz en turistik ve renkli alanı da diyebilirim. Pavilion, Lot 10 gibi Kuala Lumpur’un en popüler alışveriş merkezleri de burada zaten. Geceleri ise salaş mekanlardan, şık gece kulüplerine kadar farklı eğlence ortamları yerlilerin ve tüm turistlerin uğrak yeri doğal olarak. Bu bölgede sayısız eğlence mekanı ve oteller bulunuyor. Şehrin tam da merkezinde. Gecelerden söz etmişken Bangsar’ın da adını geçireyim. Bu bölge de renkli ve farklı zevklere hitap edecek türden eğlence mekanlarıyla dolu. Ancak burada başkentte yerleşik bir hayat süren yabancıları, expatlari ve üst standartlarda ki gece kulüpleri ile restaurantları görmek mümkün. Bangsar Shopping Centre, Bangsar Village ve Mid-Valley Mall da alışveriş için öne çıkıyor diyebilirim.

MÜSLÜMAN ,HİNDU, ÇİNLİ BİR ARADA

Burada 43 metre yüksekliğindeki devasa Buda Heykeli dikkat çekiyor öncelikle. Hindu Tanrı Lord Murugan’ın dev altın heykeli bu. Tam 272 basamak çıkarak da tapınağa ulaşabiliyorsunuz. Batu Caves, gökdelenlerle kaplı kentin en saf ve doğal alanlarından biri. Oluşumu 400 milyon yıl öncesine dayanıyor. Kireç taşı mağaraları kompleksi desek yeridir aslında. Benzersiz mi? Kesinlikle, evet! Aynı zamanda Hindu Tapınağı olarak da kullanılıyor. Her yıl Ocak sonunda Thaipusam Festivali’nde burayı yaklaşık bir milyon Hintli ziyaret etmekte. Yani hac gibi bir etkinlik. Bu arada Güneydoğu Asya’nın en büyük Çin tapınaklarından biri olan Thean Hou Temple da Kuala Lumpur’da. Öte yandan Ortadoğu’dan,İran’dan,Çin ve Hindistan’dan İslam Sanatı’nın yansımalarını da İslamik Sanat Müzesi’nde görmeniz mümkün. Masjid Jamek yani Jamek Cami de kentin en eski ve turistik önem taşıyan en önemli camilerinden biri. Gördüğünüz üzere bol dinli bir yapiya sahip KL. Malezya seyahatime Qatar Airways’ın karşılıklı direkt sefer koyduğu Penang’la başlamıştım. İstanbul – Doha aktarmalı Qatar Airways‘ın aktarmasız uçtuğu Penang’ta geçirdiğim iki günün ardından, iç hat uçuşla Kuching’e ardından başkent Kuala Lumpur’a geçtim. Doha merkezli firmanın karşılıklı olarak uçuş düzenlediği bu başkente bir çok havayolu şirketi de seferlerini aksatmadan sürdürüyor. Özellikle Boeing 787 Dreamliner ile gerçekleştiren uçuşları deneyimlemeniz hayli ilginç olacaktır.    

 

Yazının devamı...

Kedilerin kral olduğu kent Kuching!

4 Aralık 2018

Adımınızı her atışınızda farklı bir deneyim sizi karşılıyor. Gezginler için ideal anlayacağınız. Doğa severler içinse paha biçilmez zenginlikte. Malezya’nın 14 federe eyaletinden birisi olan Brunei Sultanlığı’nın yanı başındaki Sarawak Eyaleti’nin başkenti Kuching’teyim. Burası tam bir ‘kedi’ adası. Daha havaalanından adım atar atmaz kedi heykellerinin sizi karşılaması bir gülümseme uyandırıyor insanda. Neden? diye sorduğunuzda, ‘burası kedilerin şehridir’ cevabını almak benim gibi azılı bir kedisever için şahane bir duygu elbette. Zaten Kuching’in, Malayca’da ‘kedi’ anlamına geldiğini öğrendiğimde de burayı ayrı bir sevmeye başlıyorum. Zira burası tam anlamıyla bir kedi cenneti. Zaten kentin birçok noktasında rengarenk kedi heykellerini görebilmek olası. Eyaletle aynı adı taşıyan Sarawak Nehri’nin kıyısında yürürken şahane kedilerle ve hatta boy boy kedi heykelleriyle karşılaşmam şaşırtıcı olmadı elbette. Bu sevginin nereden geldiği pek bilinmiyor. Kedilerin kutsal bir hayvan olarak kabul görmediği de düşünülürse zamanında kentin ileri gelenlerinin kedileri çok sevdiği ve sıradan vatandaşa da bu konuda telkinde bulundukları tahminini yürütebiliriz. Bu arada Kuching tam bir tropikal dünya. Gün içinde aniden bastıran yağmura ve henüz dakikalar geçmeden toprağın dahi kuruduğuna tanık olabilirsiniz.

KUCHİNG’TE DE MALAY, HİNTLİ VE ÇİNLİ BİR ARADA

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından kurtulmuş ve sömürge döneminin yapılarını korumaya devam etmiş. Aslında eski dünyanın cazibesini koruyan, son derece romantik bir geçmişi var diyebilirim. Kuching, kıvrım kıvrım akan Sarawak Nehri üzerine kurulu. Dolayısıyla her şey nehrin akışına göre dizayn edilmiş. Kentin önemli bir bölümü, Çinli ve Hintli tüccarların bulunduğu güney kesiminde. Burada oteller, tarihi binalar, sömürge dönemi yapıları da bulunmakta. Kuching’in 1839'da, raca unvanını alarak Sarawak hükümdarı olan İngiliz Sir James Brooke tarafından kurulduğu düşünülürse bu yapıların geçmişinin nereden geldiğini de daha iyi anlarız. İngiliz hakimiyeti kentin neredeyse her köşesinde hissedilmekte. Kedi heykelinin en hasını görmek istiyorsanız, şehir merkezindeki Jalan Tunku Abdul Rahman ve Jalan Abell Caddeleri üzerindeki kedi heykelini görmelisiniz. Heykel, Ağustos 1988’deki “Hari Bandaraya” yani “Şehir Günü Kutlamaları” için yapılmış. Bu özel kedi heykeli, her festival sezonu için ayarlanmış olan farklı temalar için giydirilmekte. Mesela “Ben Hari Raya Festivali” sırasında, kedi heykeline geleneksel Malay giysileri giydiriliyor. Bir kedi müzesinin olduğunu bilmek bile sempatik gelebiliyor insana. Gitme fırsatı bulursanız şayet, buradaki Mısırlı mumyalanmış bir kedi dikkatinizi çekecektir. Malay, Çinli ve Hintli bir arada yaşamlarını sürdürdüğünü de hatırlatmam gerek.

KEDİLER KADAR ORANGUTANLAR DA CANDIR        

Orangutanlar da acayip seviliyor burada. Aslında turizm gelirlerini de katlıyor desem yeridir. Sarawak’taki iki büyük merkez, orangutanların bakımıyla ilgileniyor. Semenggoh Orangutan Sanctuary’de ormanda yaralanan veya öksüz bulunan vahşi hayvanlar bakılıyor. Ancak, merkezi ünlü yapan orangutanların rehabilitasyon programı olmuş. Burada birçok orangutan başarıyla orman rezervi içine doğal hayatlarına salınmış. Bunun sonucunda da Semenggoh’un rolü değişmiş ve günümüzde orangutan biyoloji ve davranış çalışmaları yanı sıra birçok yabani orangutan burada rehabilitasyon programına tabii tutulmuş. Burada olgun ve bebek yarı vahşi orangutanları görebilirsiniz. Matang Wildlife Centre’da da orangutanlara bakılmakta. Genç orangutanlara vahşi hayatta nasıl kalabilecekleri öğretiliyor.

Yazının devamı...

Malezya’nın şahane adası Penang’tayım

22 Kasım 2018

Büyüklü-küçüklü tam 18 bin ada! İşte bu adaların en şahanesi olan ve Malezya’nın 13 eyaletinden biri sayılan Penang Adası, bize yakın olduğu kadar uzak sayılan ülkenin en güzel yeri diyebilirim. Fazlasıyla şaşırtıcı, büyüleyici ve bana kalırsa da en farklı adası… Bu arada 2008 yılında Unesco Dünya Kültür Miras Listesine alındı Penang. Yıllar boyunca İngiliz hükmünün sürdüğü başkent Georgetown – ki adını Britanya Kralı 3. George’dan almıştır - caddelerinde umarsızca dolaşırken rastladığım mekanlar, içine hesapsızca daldığım sokaklar, tapınakların büyüleyiciliği ve elbette sokak sanatının geldiği son nokta beni şaşırtmaktan da öte “neredeyim ben yahu?” dedirtti.

Gerçekten inanılmaz bir sanat iklimi hakim buraya. Hiç bu kadar şaşıracağımı düşünmemiştim açıkçası. Döndüğünüz her köşede şaşkınlık yaşarken de duygusal bir bağ kuruveriyorsunuz aslında bu ada kentle. Penang ’ı gezip tozdukça dünyada trend olan yeni nesil yaşam alanları arasında benim favorilerimden biri oluverdi hemen. İlk başlarda burun kıvırarak gezdiğim sokaklarının büyüsüne kapılıverdim. Hem geleneksel, hem modern ama en önemlisi tavizsiz bir bohem! Mistik olanın çekiciliği ya da… Açıkçası; “Gez Asya’yı, gör Penang’ı” diyorum çünkü buna gerçekten değiyor.

TAM İNSTAGRAMLIK GRAFFİTİLER VAR BURADA

Penang’ı böylesi keyifli yapan mevzuların başında sokak sanatı var elbette. Zira kentin beni en çok yakalayan bölümü burası oldu. Tarz olarak bizim Karaköy, Galata ya da Balat’ı andıran bir yapısı var Georgetown’ın bu mahallelerinin. Adadaki sokak sanatında, Litvanyalı sanatçı Ernest Zacharevic’in fırçasından çıkan graffitilerin etkisi büyük. Yıkık dökük geniş bina ve duvarlarını  graffiti objeleriyle birleşmesi hayli esprili ve tam anlamıyla instagramlık duvarlar ortaya çıkmış. “Penang Style” adı verilen tarzlarını dünyada bilmeyen pek yok. O nedenle yöre halkı bunun değerini iyi biliyor ve gayet de güzel değerlendiriyor. Muntri, Ah Quee, Armenian, Cannon, Chew Jetty Sokağı graffitilerin şahane örneklerinin görülebileceği yerler. Dünyaca ünlü “Kids on Bicycle” graffitisi bunlardan biri mesela. Gittiğiniz de göreceksiniz. İnsanlar burada fotoğraf çekmek için adeta birbirlerini eziyorlar.

Son derece gerçek ve bir o kadar da şaşırtıcı bu eserler. Tabi bu çizimlerle beraber birbirinden güzel ve keyifli tarzı olan bohem mekanlar da oluşmuş. Tasarım mağazalarını dolaşmak bile apayrı bir deneyim. Tüm bu sokak ve caddelerin yürüme mesafesinde ve düz ayak olması çok daha güzel tabii. Fakat arada bir bastıracak tropikal yağmurlara karşı tedbirli olmak da gerekiyor. Ha bu arada buralara gelmeden su üzerine kurulu evlerin yer aldığı Chew İskelesi’ne uğramanızı özellikle öneririm. Bu ev ve dükkanların arasından ve tahta iskelelerin üzerinden yürüyerek bambaşka hissiyatlar içinde olmanız olası. Kokulara dikkat ediniz tabii ki! Bir tarafta modern yaşam bir tarafta tek göz odada ve deniz üstündeki sefil olarak nitelenebilecek bir yaşam! Belki de gelenekleri ve inançları bunun böyle olması gerektiğini istemektedir. Bilemeyiz!

MALAY, ÇİNLİ, HİNTLİ VE DİĞERLERİ BİR ARADA

Yazının devamı...

Dünyanın el değmemiş şahanesi İzlanda – 2

20 Kasım 2018

Şahanelik diyorum çünkü el değmemişlik bu ada ülkesini en ayrıcalıklı yerler klasmanında bir numaraya oturtuveriyor. Öte yandan doğayı bir de kendi haline bırakan anlayışları var ki burada da İzlanda insanına saygı duyuyorsunuz. Adanın tamamı 350 bin kişi zaten. Soğuk mu ? Evet ama yürek parçalayan bir soğuk değil. Kuzey ışıklarına burada tanık olmak başlı başına bir olaydı mesela benim için. Başkent Reykjavik ise 100 bin nüfusuyla adanın en büyüğü ve en hareketlisi. Geçen yazımda doğal güzelliklerden fazlaca bahis açtığım için bu kez kent genelini anlatmayı uygun buldum. Zira nüfus binlerle, onbinlerle ifade ediliyor ama bu el değmemiş güzelliğiyle cümle aleme örnek olan adanın ziyaretçi sayısı 2 buçuk milyon civarında. Son derece pahalı bir memleket olmasına rağmen, el değmemiş o doğal güzellikleri görmek için binlerce eurosunu harcamak için can atan turistler var her daim. Yani dünyanın terasındaki yapayalnız bu ada ülkesi sırf turizmden her yıl on milyarlarca euro kazanıyor. Helal olsun. Hani öyle yaşını başını almış, emekliliğinin tadını çıkaralım tarzı gelenler de değil çoğu. Önemli bir kısmı genç ve zengin yani para harcayan gezginler bunlar. Bunların tek derdi doğa. E burada da fazlasıyla var. El değmemiş, bakir kalmış doğayı görmek. Baktığımızda Türkiyemiz’de de böylesi doğa harikası yerlerimiz bir hayli fazla. Ancak bırak el değmemeyi, üzerinde tepindiğimiz için kimi zengin turist ve gezginlerin rotasının dışına çıkıveriyor. Oysa ki şu çarpık yapılaşmayı, yok büfeymiş, yok kahveymiş… Bu mantığı bir dışlasak gör bize gelenleri ama olmuyor işte, n’aparsınız! Her neyse.

REYKJAVİK NÜFUSUYLA İSTANBUL’UN BİR SEMTİ ADETA

Kartpostal güzelliğini her daim sergileyen İzlanda, Gündüz Vassaf’ın da dediği gibi, ‘dünyalı olduğumuzu hissettiren bir ülke’. Reykjavik de bir o kadar küçük gibi dursa da, dikey olmasa da yatay mimari sayesinde hayli geniş bir alana yayılmış. Genç nüfus göze batıyor. Cafe ve restaurantları göz alıcı. Sade, basit güzellikleri var. Mesela akşam yemeği için gittiğim bir restaurant da dekor olarak balık derisi kullanılmış ve harikulade bir ışıklandırmayla şahane bir ortam yaratılmıştı. Kim bilir kaç balık derisi kullanıldı bilmiyorum ama zaten balıktan bol bir şey yok burada. Koyun eti ise son derece revaçta. Zira nereye gözünüzü çevirseniz özgür ve bağımsız dolaşan koyunları görüyorsunuz. Burada her yer doğaya ait. Kentin göbeği bile. Başbakanlık ofisi eski bir hapishaneden modernize edilmiş. Son derece sempatik ve halka yakın. Halk mı ? Neredeyse burada herkes akraba sayılabilir tabii. Iceland Air ‘in en önem verdiği projelerinin başında Türkiye’deki İzlanda tutkunlarını buraya çekmek yer alıyor. Bunun için Türk iş ortağı Discover the World Turkey ile sürekli kafa patlatmakta. Türlü formüllerle gezgin ve maceraperest Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ülkelerine çekmeye çalışıyorlar. Ne de olsa kazançlarının önemli bir bölümünü oluşturuyor turizm. Coşkun Aral’la Reykjavik caddelerinde dolaşırken az nüfusundan ya da küçüklüğünden değil doğaya duydukları saygıdan söz ettik hep birbirimize. Gerçekten de öyle. Doğayı başıboş bırakmak bile bize gelen turistin kazandırdığından daha çok kazandırıyor İzlanda’ya.

HER ŞEY SENİNLE GÜZEL

Son dönemde şahane filmler peşpeşe beyaz perdede maşallah. Misal Müslüm, bakınız Bohemian Rhapsody (Freddie Mercury ve Queen'in hikayesi) ya da bir Whitney Houston belgeseli olan Whitney filmi. Seç seç izle. Şahane yapımlar bunlar. Her birisine gittim, gördüm, hayran oldum. Bizden bir film olan ‘Her şey seninle güzel’ de vizyondaki yerini aldı. Başrollerde Burcu Biricik, Mert Fırat, Hazar Ergüçlü ve İlker Aksum var. Açıkçası İlker Aksum’un rolünün olduğu her karenin ayrı bir keyfi vardı. Filme dinamizm ve coşkuyu getirdi diyebilirim. Romantik komedi sınıfının seçkin örneği oluvermiş bana kalırsa. Zaten “My best friends wedding” uyarlaması bir film. Bu tür filmleri izlemenin ayrı bir keyfi oluyor böylesi kış günlerinde. Kasmadan, sıkılmadan izleyeceğiniz bir film çıkarmış Şebnem Aşkın ve ekibi. Samimi, içten, mutluluk verici… ama için de fettanlığın olduğunu da söyleyeyim. Bu konuda Burcu Biricik’in performansı da dudak uçuklatıcı. Gerçekten bravo. Yolu açık olsun. Kış günleri özellikle böylesi şahane filmlerin varlığı sayesinde daha da güzel geçiyor. Ha bu arada galada Mert – İdil Fırat çiftinin çifte kumruluğu da dikkatlerden kaçmadı. Gördüğüm kadarıyla her iki valide sultan da bu evliliğin getirdiği mutluluktan dolayı gayet memnun. Aman nazar değmesin. 

Yazının devamı...

350 bin nüfusuyla bir doğa harikası İzlanda - 1

31 Ekim 2018

İzlanda’nın neden büyüleyici bir yer olduğunu gidip görünce ve bizzat keşfedince gayet açık, net anlıyorsunuz. Bu güzellikler karşısında diliniz tutuluyor adeta. Şurası kesin ki, burada insanı kendisine çeken ve bir daha gelme hissi uyandıran acayip bir şeyler var.

Avrupa’nın en büyük buzulu burada

Fotoğrafçılığıyla dünyaca tanınan, bilinen “Haberci” Coşkun Aral’la İzlanda yolculuğumuz Icelandair’in Türkiye Temsilcisi olan Discover the World’ten sevgili Selma Demirci’nin bir telefonuyla start aldı. Ateş ve buzul diyarını keşfetmek için düştük biz de macera dolu yollara. Binlerce kilometre yol teptik. Dediğim gibi burada yanardağlar ve buzullar bir arada ve hatta iç içe. Çünkü adanın büyük bir bölümü volkanik. Durum böyle olunca da adadaki yanardağların birçoğu hala faal diyebilirim.  En önemlisi 1490 metre yüksekliğindeki Heklâ Yanardağı.

Tam bir doğa şaheseri anlayacağınız. Adanın birçok bölümü geçmişteki yanardağ püskürmeleri sonucu oluşmuş. Neredeyse tamamı lav ovalarıyla kaplı. Bu ovalarda yer yer jökül adı verilen buz kubbelerine de rastlanıyor. Bunların en büyüğü Vatnapöhull. Bu buz kütlesi 8 bin 5 yüz km2 ‘yi bulan yüzölçümüyle Avrupa’nın en geniş buzulu olma özelliğini gururla taşımakta. Jökulsarlon, İzlandacada “buz gölü” anlamına geliyor.

Burada buzullar yavaş yavaş çözülünce ve bu göleti oluşturmuş. Bu topraklara adım atma şansı bulursanız şayet mutlaka ama mutlaka  Jökulsarlon'da bir buzul turu mutlaka yapınız. Bakıldığında İzlanda, jeolojik olarak hem Avrupa hem de Kuzey Amerika kıtasında aslında. İzlanda’nın kıyıları da oldukça ilginç bir yapıda. Güneyde düzlük hakimken, diğer kıyılarda girintili çıkıntılı yapı dikkat çekmekte.

Yazının devamı...

Gastronomi demek; dolar demek, euro demek

28 Ekim 2018

Hatta son günlerindeyiz. Geçtiğimiz hafta içi İzlanda’nın büyüleyici atmosferinde Coşkun Aral’la maceracı bir yolculuk yaptığımdan dolayı fazla katılamadım ama son günlerine yetişebildim restoran haftasının. Öncelikle gastronomiyle sosyal ve kültürel yaşamın tüm dinamiklerini bir araya getirmesi açısından Türkiye’nin ilk gastronomi festivali olarak nitelenebilir. Bu sene 9. su düzenleniyor. Türk Mutfağı temasıyla sunulan lezzetlerle mutfak severler, hem yemeğe hem de yeni deneyimler yaşamaya doydular. Gastronomi & Pazarlama Danışmanlık Firması Dude Table işin direksiyonundaydı. Bu önemli haftanın gastronomi partneri bu yıl da Türk Mutfağı’nı ve yerel değerlerini korumak amacıyla faaliyetlerini sürdüren Metro Türkiye idi. Bu açıdan her iki önemli kuruma da katılımcılar adına teşekkürü bir borç bilirim. Şahane hareket zira.  

GAZİANTEP OLMAZSA OLMAZ

Bu süre boyunca Türkiye’nin en iyi restoran, bistro ve kafelerinde özel hazırlanmış menüler gastronomi tutkunları içindi. Bu sene İstanbul’un yanı sıra aslında her alanda memleketin parlayan yıldızı diyebileceğimiz Unesco korumasında olan eşsiz bir mutfak kültürüne sahip Gaziantep’ten de çok önemli restoranlar katıldı. Öğle ve akşam yemekleri için özel olarak hazırlanmış menüler ile geleneksel lezzetler, yerel malzemelerle hazırlanan yenilikçi yemekler, sokak lezzetleri ve özel tarifler lezzet tutkunlarına yepyeni deneyimler yaşattılar. Metro Türkiye gastronomi partnerliğinde gerçekleştirilen bu yıl ki “Restoran Haftası” nda keyifli tadımların ve söyleşilerin de olması katılımcılara burada sadece yemek yok mesajı vermek içindi ki, bu son derece önemli. Karşılıklı bilgi alışverişinden ve karınsal değil sadece, beyinsel doyumdan da söz ediyorum. Metro Türkiye’nin mutfağımıza katkıları tartışılmaz. Türk Mutfağı’nın değerlerine sahip çıkmak hedefiyle yola çıkan ve attığı her adımda Türk mutfak kültürünü korumak, yaygınlaştırmak ve geliştirmek misyonuyla hareket eden Metro Türkiye, yerel değerlerimize bir kez daha sahip çıkıyor. Bu açıdan memleketin milli ve yerli has be has bu topraklardan çıkmış firmalarına örnek oluyordur zannımca!

KAYTAZ BÖREĞİ DE YENDİ, AYVALIK YUVALAMA DA

Restoran Haftası’na katılan restoranlar, Türk Mutfağı’nın beğendili tas kebabından saray usulü zeytinyağlılarına, İstanbul mutfağının geleneksel lezzetleri arasında yer alan topik ve uskumru dolmasından, ülkemizin farklı bölgelerine ait yerel malzemeler ile hazırlanan yeni şehir mutfağımızdan örneklere, Tire köftesinden tepsi kebabına, kaytaz böreğinden künefeye, Antakya tuzlu yoğurdundan İzmir’in sakız tatlısına bölgelere özgü onlarca yemeğe öğlen, akşam ve tadım menülerinde yer verildi. Tam bir şölen değil mi? Ha bu arada bir yiyenin bir de yemeyenin pişman olduğu, masaya oturan herkesin beğendiği  Alaçatı, Bozcaada, Karadeniz, Van, Antep, Antakya gibi bölgelerine ait kahvaltı konseptleri de festivalde yerini aldı elbette. Antakya’nın coğrafi işaretli Sürk peyniri, Bergama’nın tulum peyniri, Edremit Sepet, İsli Çerkez, Ezine ve Anadolu peynir çeşitlerinden ülkenin tüm coğrafyalarından peynirlere, Urla’nın hurma zeytini, Edremit’in çiziği, Nizip Tapan, Akhisar Domat, Ayvalık Yuvalama, Mardin halhalı zeytinleri, Muğla çam balı, Kastamonu kestane balı, Datça Çiçek Balı, Kandıra manda kaymağı, Trabzon yayık tereyağı, Kayseri ve Kastamonu pastırması, pişi, kumru, mevsimin tüm taze yeşillikleri, soğanlı saray yumurtası, patatesli anne yumurtası, su böreği, acılı ekmek, Bozcaada ekmeği, Germiyan ekmeği, Patatesli Bolu ekmeği kahvaltı menülerinde sunulan lezzetler arasında yerini aldı. Hafta boyunca, nefis lezzetleri tatma imkanının yanı sıra birbirinden öğretici ve keyifli etkinliklerin de düzenlemiş olması son derece önemli zira yurt dışında da turizm hareketinin öncüsü haline gelmiş durumda gastronomi. Sadece yemek yemeye gelen, ülkenin yemek kültürünü tanımak, bilmek üzere coğrafya coğrafya dolaşan turist akımı var. Bana kalırsa işte bu organizasyonlarla Türkiye’miz birkaç adım öteye taşınıp, öncü konuma getiriliyor. İşte sırf bunun için bile Gastronomi & Pazarlama Danışmanlık Firması Dude Table ve Metro Türkiye ‘ye helal olsun demek gerekiyor. Ülkeyi gerçekten sevmek ve ülkeyi gerçekten kalkındırmak istemek işte budur.

Yazının devamı...

Göcek’te dostluk kazandı

19 Ekim 2018

Dünyanın kuşkusuz en güzel coğrafyalarından biri. İklim desen şahane, koylar desen harika. Evet, Göcek'ten söz açıyorum yine. Hele ki bu mevsimde tadına doyulmuyor bu cennet toprakların. Hafta sonu yine eşsiz bir organizasyon vesilesiyle Göcek ve civarına yelken açtım. Aslında hadise de yelkenle ilgiliydi. Özellikle son dönemde yelkenlerin fora edildiği şahane organizasyonlar hem Türkiyemiz'in çok ama çok farklı tarafından da anlatıyor dış aleme, hem de bu spora ilgiyi uyandırıyor. Yelkenle, suyla, denizle ilgili yazılar yazıldıkça da buna destek veren bir çok firma da hak ettikleri ilgili hemencecik görebiliyorlar. Zira kalitenin sporu yelken.

 

RİXOS SAİLİNG CUP ŞAHANEYDİ

Efendim, hafta sonu mevzumuz “Dostluk Kazansın” diyerek bu yıl üçüncüsü düzenlenen Rixos Sailing Cup Göcek idi. Tek kelimeyle muhteşemdi denir ya aynen öyle. Birbirinden güzel ve yarışçı tekneler tüm zarafetiyle Göcek koylarında yelken açtı. Hem de tam 3 gün boyunca. Burada Rixos Premium Göcek’e ayrı bir teşekkür etmek gerekiyor. Zira sezon henüz nihayetlenmemişken, ve tabir-i caizse odalar full çekerken böylesi bir organizasyon için tesislerinin önemli bir kısmını sporculara ayırdılar. Öte yandan, heyecanın doruğa çıktığı yarışmanın sponsorluğunu yapan Nissan, Egemden, King ve Marintürk'e de ayrı ayrı teşekkür etmek gerek. Çünkü işte böylesi firmalar sahiplendikçe, çocuklarımız denizle, yelkenle buluşuyor ve bu dalda da dünyada biz de varız deyip, birincilikler getiriyorlar bize. 25 tekne ve 200 sporcu, kıyasıya yarıştı.

Rekabet doruk noktadayız ve elbette dostluk – barış, sevgi – saygı kazandı. Günün sonunda da herkes el ele, kol kola derecelerini kutladı. Kavgasız, gürültüsüz... İşte bu nedenle yelken diğer sporlardan çok ama çok farklı. İşte bu yüzden özellikle yavrularımızı mutlaka yelkenle buluşturmalıyız diyorum.

 

Yazının devamı...

Bir Ömür ‘lük hayat, Puglia!

9 Ekim 2018

Kaldı ki bilmemeniz de gayet normal. Efendim Puglia, İtalya’nın el değmemiş bir bölgesi. İtalya malumunuz bir çizmeye benzer. Hah işte, Puglia da çizmenin topuk kısmı desem size gayet net anlarsınız. Bana kalırsa gerçek İtalya burada. Ne Sicilya kadar fazla İtalyan ne de orta ve kuzeyi kadar light İtalyan. Tam olarak burasıdır İtalya denilen yer. Bari bölgenin merkezi. Zaten Puglia’yı merak edip de yola koyulursanız – ki mutlaka ama mutlaka gidiniz, görünüz, orayı yaşayınız – ilk durağınız Bari olacaktır. Türk Hava Yolları şimdilerde 5 ama kış tarifesiyle haftada 4 karşılıklı sefer düzenliyor. Uçuş saati de şaka gibi 1 saat 45 dakika civarı. Yani Kars’tan daha yakın diyebilirim. Gezilecek yerleri mi; Başta Bari olmak üzere fevkaladenin fevkinde yerler, coğrafyalar. Bakınız dünyada o kadar yer gördüm, gezdim, dolaştım buradaki tadı gerçekten pek bir yerde bulamadım.

THY Bari’de Ömür Hanım’a emanet

Bari ve civarına en son 3 yıl evvel gitmiştim. Etkilenmenin ötesinde vurulmuştum diyebilirim. Yaklaşık 4 ay önce Bari’ye atanan eskinin rehberlerinden, daha sonrasında 10 yıl THY müfettişliği yapmış, şimdilerde ise THY Bari Genel Müdürlüğü’ne atanan Ömür Kahraman Hanımefendi, instagram hesabımdan bir mesajla “Puglia’yı, Bari ve çevresini keşfetmek ister misin?” deyince tüm programlarımı erteleyip, “ elbette çok da mutlu olurum” deyip eşsiz topraklara adım atma fırsatı buldum. Bu nedenle Ömür Hanım’a çok teşekkür ederim. Zira Puglia’nın bilmediğim, görmediğim mekanlarını da keşfetme fırsatı buldum. Bu arada söylemeden geçmeyelim; Ömür Kahraman THY’deki 3 kadın bölge genel müdüründen biri olarak tarihe geçmiş durumda. Kosova, Bilbao ve Bari de THY kadın genel müdürlerle hizmet vermekte. Memleketimizin adının üst noktalara çıkarmak gibi bir derdimiz varsa Ömür Kahraman gibi isimlerin koşulsuz şartsız desteklenmesi şart. Çünkü neyi, nasıl yapacağını gayet iyi bilen, iyi yetişmiş bir şahsiyet. Bu nedenle böylesi bir görevlendirme nedeniyle THY’yi bir kez daha kutlamak gerekiyor.

Borgo Egnazia’yı anlatmaya kelimeler yetmez

Burayı nasıl tanımlarım bilemiyorum. Bildiğiniz Ortaçağ köyünü ev ev, sokak sokak restore edip günümüzde hizmete sunmuşlar zannettim ilk önce ama öyle değilmiş. Bomboş devasa araziye hiç detay atlanmadan aslına uygun inşa edilmiş şahane bir otel. Fasano da. 2016’da da dünyanın en iyi oteli seçilmiş zaten. İnsan gerçekten vuruluyor. Benim vay be burada ne düğünler, ne eğlenceler olur diye düşünürken telefonuma gezgin arkadaşım Gülhan Şen’den bir mesaj geliverdi. Meğersem romantizmin doruklarda olduğu ve çokça konuşulan Justin Timberlake Jessica  Biel izdivacı ve balayı günleri bu eşsiz otelde gerçekleşmiş. Golf sahası da olduğundan dolayı golfün ağababaları burada sopa sallamakta. Memleketimizin nadir iş insanları da bu otelde sıkça boy gösteriyormuş isimleri bende saklı. THY’nin sponsor olduğu golf turnuvası da Kasım Ayı’nda buradaki San Domenico Golf Kulübü’nde yapılacak.  

Puglia’dan tarih ve doğallık fışkırıyor

Yazının devamı...
Murat Güloğlu Kimdir?

Murat Güloğlu