"Muammer Elveren" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Muammer Elveren" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Muammer Elveren

Fransa'da Cumhurbaşkanı kim olacak ?

24 Kasım 2016

Zira yabancı düşmanlığı ve ırkçı söylemleri ile öne çıkan Ulusal Cephe’de parti Başkanı Marine Le Pen 8 Şubat 2016 günü adaylığını açıklamıştı.

Ön seçim ilk turunda en yüksek oyu alan Cumhurbaşkanı adayı François Fillon

Bu durumda Cumhurbaşkanlığı seçim yarışına katılacak partilerden Merkez Sağ’da Cumhuriyetçiler (Les Rebuplicain) iktidardaki Sosyalist Parti (Parti Socialiste) ve aşırı sağda Ulusal Cephe (Front National) partilerinin adayları 2017 de karşı karşıya gelecek. Bu üç adaydan en az oy alanı elenecek ikinci tura kalan iki adaydan en fazla oy alanı ise Fransa Cumhurbaşkanı seçilecek.

Fransa'da cumhurbaşkanı seçimine katılacak ‘merkez sağ ‘ partisi ‘Cumhuriyetçiler’ adayının belirlenmesi için düzenlenen ön seçimin birinci turunu Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakanlık yapan François Fillon kazandı.

Ön seçim birinci turda ikinci yüksek oyu alan Cumhurbaşkanı adayı Alain Juppe

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanve ‘Ultra-Liberal’ ekonomi öneren Fillon, ön seçimde Jacques Chirac’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakanlık, Sarkozy döneminde Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Alain Juppe ve kendi döneminin Cumhurbaşkanı olan Nicolas Sarkozy’e karşı yarıştı. Yabancılara ve Müslümanlara karşı tutumuyla da tanınan 62 yaşındaki Fillon Fransa’nın muhafazakâr kesimini temsil ediyor.François Fillon yazdığı 'İslamcı Totalitarizmi Yenmek' adlı bir kitapta Fransa’nın İslam ile sorun yaşadığının savunuyor.

Birinci tur seçimin sonuçlarına göre ilk tur öncesi kamuoyu yoklamalarında fazla şans tanınmayan François Fillon oyların yüzde 44,1 ni, birinci seçilmesi beklenen Alain Juppe 28,6, Nicolas Sarkozy ise yüzde 20,6 sını aldı.Fillon sonuçlar belli olduktan sonra yaptığı açıklamada ‘Sosyalist partinin 5 yıldır süren başarısız iktidarına artık son verilmesi gerekir’ dedi. Sarkozy ise elendiğinin kesinleşmesi üzerine yaptığı açıklamada ‘Aktif siyaseti bırakmayı düşünüyorum. Bundan böyle kamu işleriyle daha az ilgileneceğim ve aileme daha fazla vakit ayıracağım’ dedi.Alain Juppe ise ilk tur seçim sonuçlarının sürpriz olduğunu ve ikinci turda da bir sürpriz yaşanabileceğine vurgu yaparken kesin adayın ikinci tur sonunda belli olacağını belirterek ‘Bana destek veren, güvenen ve inananlarla mücadelemi sürdürmeye devam edeceğim’ dedi.

Cumhurbaşkanı François Hollande adaylığını henüz açıklamadı.

Seçimlerin İkinci turuna en fazla oy alan iki aday katılabildiği ve bu nedenle de Sarkozy hemen elendiği için siyasi yaşama veda edeceğini açıklarken Fillon ve Juppe’den kimin merkez sağ partinin adayı olacağı 27 Kasım 2016 günü yapılacak ön seçimlerin ikinci turunda belli olacak. Aslında büyük bir sürpriz olmazsa Fillon’un merkez sağ partinin adayı olarak seçilmesi bekleniyor.

Sosyalist Parti’de ise Cumhurbaşkanlığı ön seçimi 22 ve 29 Ocak 2017 günleri olacak.Sosyalistler arasında yarışa girecek adaylar fazla ancak adaylık için Cumhurbaşkanı Hollande ve Başbakan Manuel Valls en güçlü isimler olarak öne çıkıyor. Seçime ayrıca eski Ekonomi ve Endüstri Bakanı Emmanuel Macron, eski Eğitim Bakanı Benoit Hamon, eski Ekonomi Bakanı Arnaud Montebourg, Çevre Bakanı Segolene Royal, Eğitim Bakanı Najat vallaud Belkacem ve Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo’da katılacak.

Başbakan Manuel Valls Sosyalist partide Cumhurbaşkanlığı adayı olarak öne çıkıyor

Fransa aşırı sağ 'Ulusal Cephe'partisi lideri Marine Le Pen

Yazının devamı...

Ecevit'le Avrupa, Sol, Laiklik ve Din, Sünnilik- Alevilik, Şiilik üzerine

8 Kasım 2016

BİRİ PARİS'TE İKİSİ T.B.M.M'DELKİ ODASINDA ÜÇ KEZ RÖPORTAJ YAPTIM

AB Zirveleri ile uluslararası toplantılarda takip etmenin dışında Ecevit’le üç kez gazetemiz Hürriyet için biri Paris Büyükelçiliğinde diğer ikisi Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisindeki dev Atatürk portesinin asılı olduğu odasında uzun uzun sohbet etme ve röportaj yapma imkânı buldum.

Gazetede birinci sayfalardan geniş şekilde yer alan bu röportajlarda Bülent Ecevit ‘Sosyalistler ve Sosyal Demokratlar, Milliyetçilik, İnsan hakları, etnik sorunlar ve Batı’nın Türkiye’ye bakışı ile politik dayatmaları, Laiklik ve İslam, Alevilik- Sünnilik- Şiilik ve bu çerçevede Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail konularındaki görüşlerini açıkladı.

Ecevit’i ölümünün 10.cu yılında rahmetle anarken noktası virgülüne dokunmadan röportajların bu konulardaki bölümlerinde söyledikleri;

SOSYAL DEMOKRATLAR VE SOLCU KESİM

Türkiye'de kendilerini Sosyal Demokrat olarak tanımlayanlar aslında Sosyal Demokrasinin hiçbir gereğini yerine getirmediler. Bizim dışımızda Türkiye'deki bazı solcu kesimler Türk ulusunun çıkarlarıyla ilgilenmeyi sanki solculuğa ya da çağdaşlığa ters düşen bir davranış gibi göstermeye kalkıştılar. Oysa batı Avrupa ülkelerinde muhafazakârlar ne kadar milliyetçi ise Sosyalistler veya Sosyal Demokratlarda o kadar milliyetçidir. Belki söylemleri biraz farklıdır ama uygulamada hepsi öncelikle kendi ulusunun çıkarını gözetir, zaten kendi ulusunu sevmeyen insanlığı da insanı da sevemez. Çağımızda insan hakları artık ulusların iç sorunları olmaktan çıkmış insanlığın sorunu haline gelmiştir,

BATI’NIN POLİTİK DAYATMALARI

Avrupa'da insan haklarına gösterilen ilgi zaman içinde Türkiye'nin içişlerine karışmaya dönüşmeye hatta Türkiye'yi bölmek isteyenlerin desteklenmesine dönüşmeye başladı. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Dünyada pek çok ülkede şu veya bu ölçüde etnik sorun vardır ama hiçbir yabancı ülke bir diğerine sen bu sorunu şöyle çözeceksin diye politika dayatmaya kalkışmaz ve bu kabul edilemez bir saygısızlıktır. İnsan hakları ihlallerini haklı haksız eleştirebilirler ama Türkiye'ye politika dikte etmeye kalkışamazlar ve Türkiye'yi bölmek isteyenleri hele bu amaçla tedhişe yönelenleri teşvik etmeye başladıkları zaman bu açık bir düşmanlığa dönüşmüş olur.

Türkiye'de demokrasi yok, insan hakları yok filan diyorlar. Bizim demokrasimizin bir takım eksiklikleri var, insan hakları bakımından eksikliklerimiz var ama içişlerimize karışmaya kalkışan batılı çevrelerin ilgilendikleri insan hakları ve demokrasi eksiklikleri sadece Türkiye'nin bölünmesi için propaganda yapmayı ve bu amaçla girişilen terör hareketlerini teşvik etmeyi serbest bırakın diyorlar, bu olunca Türkiye'de onlar için başka bir sorun kalmayacak.

LAİKLİK VE DİN

Laiklik ve Müslümanlığı birbirinin karşıtı gibi göstermek son derece yanlıştır. Laiklik bir kişisel inanç meselesi değildir, bir devlet yönetimi biçimidir, dinin politikacılar tarafından istismarını ve yozlaştırılmasını engelleyen, devlet ve din işlerini birbirinden ayıran bir sistemdir, hemen hemen bütün demokratik ülkeler resmen biz laikiz demeseler bile uygulamada laiktirler, yani din ve devlet işlerini birbirinden ayırmışlardır. Bir insan çok dindar olabilir, bağlı bulunduğu dinin bütün kurallarına uyabilir ama aynı zamanda laik devlet isteyebilir. Onun için gerek bazı dinci çevrelerin, gerek bazı laik çevrelerin sanki Müslümanlıkla Laiklik biri birinin karşıtıymış gibi göstermeleri son derece de yanlış, bir kere Türkiye'de Laiklik İslam’a ve İslam’ın yayılmasına daha doğrusu İslam konusunda halkın bilinçlenmesine engel olmak şöyle dursun yardımcı olmuştur.

ALEVİLİK-SÜNNİLİK

Türkiye'de itiraf etmek gerekir ki, Türkiye'nin her yerinde her kesiminde değil ama yer yer ve kesim kesim Alevi-Sünni karşıtlığı var. Oysa Türk kültüründe büyük hoşgörü vardır, bu millet bırakınız İslam içindeki mezhep ve tarikatları, başka dinlere bile en büyük hoşgörüyü göstermiştir ve Avrupa'da özgürleşmeye, demokratikleşmeye bu açıdan Türklerin çok büyük katkısı olmuştur. Buna rağmen kendi içimizde bir Sünnilik, Alevilik karşıtlığı çok anlamsız bir şeydir. Hepsi Müslüman, hepsi aynı kitaba inanıyor ama değişik yorumlar yapabiliyor. Alevilik Türkiye'de Laikliğin güvencelerinden biridir, çünkü Laiklik inanç özgürlüğünün güvencesidir. Sünnilik-Alevilik konusunda bir çatışma değil bir uzlaşma olmalıdır. Yalnız bu sorunu çözerken tarihimizde yeniden değerlendirmemiz gerekir.

YAVUZ SULTAN SELİM VE ŞAH İSMAİL

Bu Alevi-Sünni karşıtlığının Türkiye bağlamında başta gelen tarihsel nedenlerinden birine en güzel örnek bundan yüzyıllar önce Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti arasındaki savaştır. Yavuz Sultan Selim'le Şah İsmail arasındaki savaş döneminde Şah İsmail’de Türk onun devleti de Türk devletidir. (Annesi Türkmen olan Şah İsmail'in 1501 yılında kurduğu Safevi Devleti 1736 yılına kadar varlığını sürdüren Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde hüküm sürmüş Şii inanışa sahip Azerbaycan merkezli bir Türk Devletidir. Şah İsmail dönemi 1524 yılına kadar sürmüştür)

Yavuz Sultan Selim'de Türk ve onunda devleti Türk devletiydi ama biz Şah İsmail’i, ordusunu ve devletini düşman gibi görmüşüz oysa bunlar bir aile kavgasıdır. Hatta ben Yavuz Sultan Selim'in şiirlerini bir sözlüğe bakmadan kolay anlayamam ama Şah İsmail'in ''Hatayi" mahlası ile yazdığı Şiirleri, Yunus Emre'nin Şiirleri kadar kolaylıkla anlarım, çünkü o şiirlerinde daha çok Türkçe kullanıyordu. (Yavuz Sultan Selim şiirlerinde "Selimi" mahlasını, Şah İsmail ise "Hatayi" mahlasını (takma adını) kullanıyordu), hatta aralarında mektupla tartışırken Yavuz Sultan Selim Farsça Şah İsmail Türkçe mektup yazıyordu.

Evet… Bülent Ecevit’in görüşleri böyleydi. Arşivleri taradığımda bunları okurken bu kadar yıl sonra sanki hiçbir şey değişmemiş gibi aşağı yukarı aynı konuların tartışılmakta olduğunu görmek sizce de düşündürücü değil mi?

melveren@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

Türkiye'deki darbe girişimi Fransa'da olsaydı…

26 Temmuz 2016

Fransız kamu oyu ve medyasında da darbeden sonra yapılan yorumlarda Türkiye’de artık siyasi mücadelenin eskisi gibi ‘Laikler ve İslamcılar’ arasında değil ‘Milliyetçiler ve İslamcılar’ arasında olacağı vurgulanırken “Bu Kemalizm’in sonu mu olacak?” soruları soruldu.

Türkiye’ye bu önyargı neden?

Fransız basını Radyo ve Televizyonları ilk gün verdikleri haberlerde genel olarak Türk halkının darbecilere karşı koymasını verirken ‘Darbeyi Türk halkı, siyasiler ve medya önledi ancak korkulan bu zaferin iktidar tarafından otoriterliğe sürüklenmeyi beraberinde getireceğidir. Günlerdir halk sokaklarda sabahlara kadar darbecilere karşı koymanın sarhoşluğuyla demokrasi zaferini kutlarken hükümet 3 ay süreyle olağanüstü hal kararı aldı. Böylece Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni de askıya almış oldu. Hemen ardından insan hakları ve özgürlüklerin kısıtlanması, keyfi tutuklamalar, askerler, yargıçlar, akademisyenler, polis memurları ve gazeteciler arasında Türkiye'de sonu gelmeyen bir tasfiye başladı’ yorumunu yaptılar. Maalesef Türkiye aleyhindeki yorumlar sadece Fransa’da değil hemen hemen bütün batı medyası ve kurumlarından da gelmeye devam ediyor.

Tabii insan bunları duyunca ‘Daha dün bir bugün iki Türkiye’ye bu önyargı neden?’ diye sormadan edemiyor. Üstelik bu yorumu yapanlar, Fransa’nın Kasım 2015'te 130 kişinin hayatını kaybettiği IŞİD saldırıları nedeniyle yasada en fazla 12 gün sürmesi gereken olağanüstü hali 2 kez 3 er ay, birkaç gün öncede 14 Temmuz Fransa Ulusal Günü kutlamalarında Nice’te 84 kişinin ölümüyle sonuçlanan terör saldırısından sonra 6 ay daha uzattığını unutuyorlar.

Sadece Türkiye değil Fransa ve bir çok ülke insan haklarını askıya aldı

Yorumlarda ‘Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni de askıya almış oldu’ deniyor. Peki Fransa askıya almadı mı?. Ondan kimse bahsetmiyor tabii. Bu konuda ne medya nede siyasiler tek bir kelime etmiyor, yani Fransız halkını bilgilendirmiyor ama Türkiye bunu yapınca radyo, televizyon, gazete ve ünlü yorumcular bunu öne çıkarıyor. Bu çifte standart değil de nedir?.

Türkiye olağanüstü hal kararını aldıktan sonra üyesi olduğu Avrupa Konseyine başvurduğunu ve Anayasal hakkını kullanarak İnsan Hakları Sözleşmesinin konuyla ilgili 15.ci maddesini askıya aldığını bildirdi. Aslında bunu Fransa yaptığı gibi daha önce Ukrayna ve Avrupa Konseyi üyesi 8 ülke aynı yönteme başvurdu. Fakat nedense Türkiye bunu yapınca hemen üzerine atlanıp haber öne çıkarıldı.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri: Türkiye gibi Fransa’da askıya aldı

Allahtan, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland üye ülkelerin olağan dışı durumlarda halkın güvenliğini sağlamaya yönelik adımlar atabileceklerini belirterek Türkiye’nin konseyi bu konuda bilgilendirdiğini açıkladı. Jagland“15. madde “Taraf devletlerin hükümetlerine, istisnai koşullarda sözleşme kapsamındaki belirli hak ve özgürlükleri koruma yükümlülüklerini geçici, kısıtlı ve denetimli bir şekilde askıya alma imkanı sunuyor. Paris saldırılarından sonra Fransa, ülkenin doğusundaki gelişmeler sonrasında da Ukrayna, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni askıya almışlardı” dedi. Demek ki neymiş Fransa’da aynı şekilde olağan üstü hal ilan ederken Avrupa Konseyine insan hakları sözleşmesini askıya aldığını bildirmiş ama nedense Fransız medyası bunu görmemiş ya da küçücük gördüğü için halkın bilgisi olmamış. Tanıdığım bir çok Fransız arkadaşıma bunu sorduğumda haberlerinin olmadığını söyleyip şaşırdılar. Bunların arasında kamu kurumlarında çalışanlarda vardı.

Cumhurbaşkanı öldürülmek istenmiş, meclis bombalanmış

Türkiye’de kanlı bir darbe girişimi olmuş, ülkenin Cumhurbaşkanı tatil için gittiği yerde hava saldırısı ve komandolar vasıtasıyla öldürülmek istenmiş. Hayatı dakikalarla izah edilen bir sürede kurtulmuş. Milletin Meclisi kendi savaş uçakları ile bombalanmış. Emniyet Genel Müdürlüğü Binası, Özel Harekat Polisi ve Milli İstihbarat Teşkilatı binalarına saldırı helikopterleriyle ateş edilmiş, bomba atılmış. Genel Kurmay Başkanı ve Generaller kaçırılmış, Boğaziçi köprüsünde ve çeşitli yerlerde sivil halka ateş açılmış 246 kişi öldürülmüş, Tanklarla ezilmiş. Darbeciler CNN Türk, Kanal-D ve Hürriyet Gazetesine baskın yapmış ve üstelik dakika dakikasına hem Türk hem de dünya televizyonlarından canlı yayınlanmış.

Bütün bunlar olmuşken nedir bu Türkiye aleyhtarlığı? Türk hükümetinin icraatlarını eleştirebilirsiniz basın özgürlüğü, insan hakları ihlalleri varsa istediğinizi yazabilirsiniz. Cumhurbaşkanını, açıklamalarını, tutumunu beğenmeyebilirsiniz ama biraz insaf. Neredeyse bir haftadır başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere sabahlara kadar Türkiye’nin bütün şehirlerinin meydanlarında sabahlayan halka saygınız olsun.

Sadece bir örnek. Türkiye’nin Olağanüstü hal uygulamasından sonra atılan “Türkiye: Başbakan yardımcısı ülkesinin Avrupa İnsan hakları sözleşmesini askıya aldı” Tweet’i üzerine Huffington Post gazetesi Yazı İşleri Müdürü Anne Sanclair’in attığı tweet’e bakın.

Anne Sinclair‏@anne_sinclair

Voilà qui sera applaudi chez nous!mais, 1) la Turquie: pas modèle démocratique, 2) ça n'empêche pas les attentats!

O gün Fransa Ulusal Meclisinde 6 ay süreyle uzatılan Olağanüstü hale gönderme yaparak ne diyor Sanclair? İşte bizde alkışlanacak! ama bu saldırıların olmasını önleyemeyecek. Türkiye: Demokratik bir model değil.

Şimdi ne diyeceksiniz? Sanclair Fransa’nın önemli gazetecilerinden. Daha önce yıllarca Fransa televizyonu birinci kanalı TF1’de çok izlenen ‘7 sur 7’ adlı programla büyük takdir toplamış bir gazeteci. Dediğim gibi bu sadece küçük bir örnek. Mesela Liberation Gazetesi bugünkü sayısında (24.07.2016) aralarında Etienne Balibar, Yanis Varoufakis, Judith Butler, Hamit Bozarslan ve Barbara Spinelli gibi genel olarak Avrupalı 100'e yakın Üniversiteli bilim adamı ve akademisyen'in Türkiye'den sorumlu Avrupa Birliği yetkililerine gönderdikleri açık mektupta Türk hükümetine demokratik ilkelere en hızlı şekilde dönmek için girişim yapmalarını istediklerini yazarak mektubun tam metnini ve imzalayanları yayınlandı. Bu ve buna benzer haberleri yazmaya kalksam sayfalara sığmaz.

Türkiye’deki darbe girişimi Fransa’da olsaydı

Hal böyle olunca ve Türkiye aleyhinde yorumların sonu gelmeyince Paris’te yılardır tanıdığım işadamı arkadaşlarımdan Ahmet Oğraş’ın bu haksızlığa tepesi atmış ve “Türkiye’deki darbe girişimi Fransa’da olsaydı ne olurdu?” diye sorup olayları Fransa’da olmuş gibi Facebook sayfasında Fransızcadan aşağıda tercümesini yaptığım şekliyle uyarlamış.

Okuyalım

Herkesin olayları anlayabilmesi için Türkiye'deki darbe girişiminin Fransa'da olduğunu farz edelim. Yani kısaca

- Rafale Savaş bombardıman uçakları milletvekilleri içerde darbeye karşı açıklama yaparken Fransa Ulusal Meclisini bombalasa,

- Özel Kuvvetler savaş helikopterleri ile Cumhurbaşkanı Hollande'ın 15 dakika önce ayrıldığı Cote d'Azur'de tatil yaptığı otele saldırsa,

- Cumhurbaşkanı Hollande bulunduğu yerin belli olmaması için Face time vasıtasıyla BFM TV'ye konuşup halkı sokaklara çıkarak darbeye karşı direnmeye çağırsa,

- Cumhurbaşkanlığı uçağı (Cotam Birliği) Rafale savaş bombardıman uçaklarıyla taciz için takip edilse,

- Askerler devlet televizyon kanalına (France Télévision), özel kanal (BFM TV ya da İ-Tele) ya da Le Monde veya Le Figaro gazetesine baskın düzenleyip kontrolü ele alırsa,

- Genel Kurmay Başkanı kendi subayları tarafından rehin tutularak darbeye destek açıklaması yapmak üzere işkence ile konuşturulmak istense,

- Tanklar Champs-Elysées Bulvarını kapatıp sivil vatandaşlar üzerine ateş açsa ,

- Rafale Savaş bombardıman uçakları Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysée'yi, İstihbarat Servisleri binalarını (Dış Güvenlik Genel Müdürlüğü -DGSE ve iç Güvenlik Genel Müdürlüğü - DGSI), Özel Kuvvetler Polis Merkezlerini (Araştırma, Yardım, Müdahale ve Caydırıcılık görevi yapan Fransa Ulusal Elit Polis Birimi - RAID, Ulusal Polis Müdahale Gücü - GIPN), Silahlı Kuvvetler Özel Komuta binasını (Özel askeri Operasyonlar komutanlığı- COS) bombalasa,

-Savaş bombardıman uçakları Rafale ve savaş helikopterleri sivil halkın üzerine ateş açsa ne olurdu?.

Evet gerçekten ne olurdu?

Herkes gibi bende merak ediyorum ve diyorum ki.

Türkiye Avrupa Konseyi, Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı- AGİT, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü-OECD ve Kuzey Atlantik İttifakı- NATO üyesi bir ülke olduğuna göre bu ülkelerin liderleri veya üst düzey temsilcilerinin Paris’teki terör saldırısından sonra yaptıkları gibi ortak bir kararla Ankara’ya gelip birlik gösterisi yapmaları gerekmez mi? Sadece soruyorum…

. . .

Oğraş’ın Facebook’ta yayınladığı Fransızca metin

Pour que tout le monde puisse comprendre transposons les faits.

Si la tentative de coup d'Etat en Turquie avait eu lieu en France, succinctement :

- Des avions Rafale bombardent l'Assemblée nationale alors que des députés à l'intérieur font des déclarations contre le coup

- Des hélicoptères avec des forces spéciales attaquent l'hôtel dans lequel le Président Hollande faisait ses vacances en Côte d'Azur, et qu'il a quitté 15 minutes plus tôt

- Le Président Hollande, ne pouvant rendre publique sa position, fait une déclaration via FaceTime sur BFM et appelle les français à résister dans les rues

- L'avion présidentiel (Cotam Unité) est pourchassé par des avions Rafale

- Des soldats attaquent et prennent le contrôle de chaines de télévision publiques (France Télévision) et privées (BFM/i-Télé) ou le quotidien Le Monde et Le Figaro

- Le Chef d'État-Major des armées est pris en otage et torturé par ses officiers pour qu'il fasse une déclaration de soutien au coup

- Des chars ferment les Champs-Elysées et tirent sur les civils

- Des avions Rafale bombardent le Palais présidentiel de l'Elysée, les services de renseignement (DGSE et DGSI), le commandement des forces spéciales de Police (RAID, GIPN...), le commandement des forces spéciales des armées (COS)

- Des hélicoptères et avions Rafale tirent sur les civils

. . .

melveren@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

İsrail ve Rusya'dan sonra Mısır'la yeniden ama…

11 Temmuz 2016

. . .

Türkiye, Davos'ta Erdoğan'ın 'One minute' çıkışından sonra İsrail ve savaş uçağı düşürüldükten sonra kurtulan pilotu havadayken öldürülen Rusya ile bozulan ilişkilerini karşılıklı mekik diplomasisi ile düzeltirken Mısır'la da seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi'nin askeri darbe ile devrilmesinden sonra bozulan ilişkilerini düzeltme yolunda adımlar atıyor. Atmasına atıyor ama…

İlişkiler Maslahatgüzar seviyesinde yürütülüyor

Mısır’la ilişkilerin bozulması 2 milyar dolarlık yatırım ve 5 milyarlık ticaret hacminin durması, İskenderiye ve Port Said limanlarından gerçekleştirilen ticaretin bozulması ile Mısır’da iş yapan Türk şirketlerinin zor durumda kalmalarını beraberinde getirdi. Her ne kadar aradan uzunca zaman geçtikten sonra bazı yetkililerin Türkiye adına yaptıkları açıklamalarda Türk halkının Mısır halkıyla kardeş olduğu ve sadece ‘Askeri Darbe ’ye tepki gösterildiği belirtildiyse de ilişkiler bir türlü düzelmedi. Mısır hükümeti 23 Kasım 2013 tarihinde iki ülke diplomatik ilişkilerini ‘Maslahatgüzar’ seviyesine indirince Türkiye de ‘Karşılıklılık ilkesi’ gereğince Kahire Büyükelçiliğimizin faaliyetlerini Maslahatgüzar seviyesine indirdi ancak Türkiye’nin İskenderiye Başkonsolosluğu ile Mısır’ın İstanbul Başkonsolosluğu faaliyetlerini sürdürmeye devam etti.

Türkiye-Mısır ilişkileri nasıl bozuldu?

Türkiye’nin Mısır’la 1925 yılından sonra kurduğu dostane diplomatik ilişkiler Mısır’da ordunun gerçekleştirdiği Temmuz 2013 askeri darbesinden sonra bozuldu. Türkiye’de askeri yönetim aleyhine yapılan açıklamalar bunu tetiklerken Mısır’da da Türkiye aleyhine bir karalama kampanyası başlatılmasına neden oldu. Mısır‘Müslüman Kardeşler Teşkilatı’ politikalarını hayata geçirdiği ileri sürülerek ordunun askeri darbeyle devirdiği Cumhurbaşkanı Mursi lehine başta dönemin Başbakanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamaları gerekçe göstererek Kahire Büyükelçimizi sınır dışı etme kararı aldı.

Sonra ne mi oldu?... Hatırlayalım

O günlerde Kahire Büyükelçimiz olan Hüseyin Avni Botsalı Mısır Dışişleri Bakanlığına çağrılarak Türk devlet ricalinin Mısırdaki gelişmelerle ilişkin açıklamalarını tarafsız ve 'bütün Mısırlıları' kucaklar bir mahiyette yapması temennisinde bulunuldu. Yani ‘Türk devlet yetkililerinin Mısırlılar arasındaki sorunlarda taraf tutmadan bütün Mısır halkını kucaklayan, müşfik, hoşgörülü ve samimi yaklaşımlarını arzu ve temenni ettikleri’ mesajı verildi.

Mısır'ın diplomatik lisanla verdiği mesajda geçen ‘Türk devlet ricali’ kelimesi Mısır’da ordu yönetime el koyduktan sonra Türkiye’de Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı ve konuyla ilgili açıklama yaparken darbeye karşı Mursi’ye destek anlamında baş parmağı kapatıp dört parmakla ‘Rabia’ işareti yapan diğer Türk devlet yetkilerini kapsıyordu. Aslında Mısır’da yeni yönetim Büyükelçimize , Türk yetkililerin‘Mursi’yi ve ‘Müslüman Kardeşleri’ desteklerken Mısır’ın diğer kesimini dışlayan açıklamalarından duydukları rahatsızlığı iletmişti. Mısır Kahire Büyükelçimizi sınır dışı ederken Türkiye’de aynı kararı alarak askeri darbeden sonra Kahire’ye çağrılan Mısır Büyükelçisini ‘istenmeyen adam’ ilan ederek sınır dışı edince ilişkiler böylece minimum seviyeye düşürüldü.

Türkiye ve Mısır ilişkisinde ince mesajlar

İsrail ve Rusya ile ilişkileri rayına oturtmaya başlayan Türkiye’nin tarihi bağlarımız olan ve yıllardır dost olduğumuz Mısır’la da ilişkileri düzelteceği yolundaki açıklamaları hem Ekonomik, ticari ve kültürel açıdan hem de iki ülke halkı açısından çok önem taşıyor. Ancak Mısır’da Devlet Başkanı Sisi ile görüşmeden yani Sisi devre dışı bırakılarak ilişkileri düzeltme düşünülüyorsa kısa ve orta vadede işin o kadar kolay olmayacağı aşikar.

Başbakan Binali Yıldırım'ın 'Mısır'la ilişkilerin normalleşebileceği' yönündeki açıklamalarına Mısır’dan tepki ‘memnuniyetle karşıladık’ oldu. Ancak iki ülkenin açıklamalarının satır aralarına bakınca karşılıklı ince mesajların olduğu rahatlıkla görülür. Önce Yıldırım’ın açıklamasına bakalım.“Mısır meselesi çok net. Demokrasiye darbe olmuştur, seçimle iş başına gelen Sayın Mursi darbeyle indirilmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız baştan beri bunun bir darbe olduğunu, bu şekildeki bir değişimi asla ve asla onaylamayacağımızı bütün dünyaya duyurmuştur. Bu işin bir tarafı” diyor. Bu kısımdan Erdoğan’la Sisi ilişkisinde bir geri adım atma olmayacağı mesajı veriliyor.

Karşılıklı çıkarlarımıza bakalım

Peki mesajın ikinci kısmında ne diyor Yıldırım “Bunu bir tarafa koyalım ama bir yandan da hayat devam ediyor. Aynı bölgede yaşıyoruz, birbirimize ihtiyacımız var. Buradan gemilerimiz Süveyş'ten Kızıldeniz'e geçiyor, oradan Arabistan'a, Ürdün'e, Yemen'e, Afrika'nın doğusuna gidiyor. Dolayısıyla her şeyi birden bire istesek de kesemeyiz çünkü böyle bir coğrafi bağımız ve yakınlığımız var. Ayrıca dini ve kültürel bağlarımızı söylemiyorum”. Mesajın bu bölümünde kısa ve orta vadede siyasi olmasa bile karşılıklı çıkarlar çerçevesinde ekonomik ilişkilerin canlandırılabileceğine işaret ediyor. Tamam da Mısır buna ne cevap verdi birde ona bakalım.

Mısır açıklamayı memnuniyetle karşıladı ama…

Yıldırım’ın açıklamasına Mısır Başbakanı yada Başbakanlık sözcüsü değil Mısır Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ahmed Ebu Zeyd yazılı bir açıklamayla cevap verdi. Yani TRT’den Başbakan Yıldırım’ın yaptığı gibi Mısır halkının da duyacağı şekilde Devlet televizyonundan değil yazılı olarak. Peki ne diyor Zeyd bu açıklamasında?

"Türkiye'nin Mısır'la ilişkilerini iyileştirmeyi amaçlayan her türlü çabayı memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak ilişkilerin iyileştirilmesinde başlangıç noktası 30 Haziran 2013 devrimiyle temsil olunan Mısır halkının meşru iradesi ile bu devrim sonucu oluşan meşru kurumları tanımak ve onlarla çalışmak olmalıdır" diyor. Sözcü bu açıklamayla dolaylı olarak ta olsa ne demek istiyor?. Aslında bu çok açık. Satır aralarında olsa bile Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi’nin gerçekleştirdiği 3 Temmuz askeri darbesininde ‘30 Haziran Devrimi’ sonucu olduğuna vurgu yapıyor ve ilişkilerin düzelmesi için başlangıç noktasının bu devrimin sonucu meşru seçimlerle işbaşına gelen 'Mısır halkının seçtiği Cumhurbaşkanı, Parlamento ve diğer kurumları tanımak' olacağının altı çiziliyor. Bu da çok açık.

İyisi mi bütün bunları ‘Mısırın iç işi’ olarak kabul etmek

Devam edelim, Başbakan Yıldırım mesajına“Oradaki rejim değişikliğinin şekli şemali, ondan sonra işbaşından uzaklaştırılan Mursi başta olmak üzere onun ekibine uygulanan haksız isnat ve cezalar bir tarafa” diye devam ediyor. Bu ne demek?. Türkiye Mısır rejimini ve darbe sonrası aldığı kararları şimdilik görmezden gelip bir tarafa bırakalım. Yani‘Siyasi ilişkileri’ uzun vadede düzeltiriz ama biz şimdi kısa ve orta vadede iki ülkenin ekonomik çıkarlarına bakalım . İyi de her iki ülkede bir çok alanda alınan kararların iki liderin dudakları arasında olduğu bilinmiyor mu? Bu nasıl aşılacak?

Başbakan Yıldırım açıklamasında bunun üzerinde fazla durmuyor ve iyi niyetle“Ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinde bir mani hal yok. İş adamlarımız, yatırımcılarımız karşılıklı gidip gelebilirler, yatırımlarını geliştirebilirler ve böyle ileride belki normalleşmeye de bir zemin hazırlanmış olur. Hatta bakanlar seviyesinde bile ilişkiler başlayabilir. Bu olabilir, buna mani bir hal yok. Bunun olması konusunda biz doğrusu hazırız, bu konuda herhangi bir rezervimiz yok' diyor. Gerçekten bu çok olumlu yaklaşım. Bunlar tabi ki yakın ve orta vadede alınabilecek kararlar ancak bu kararlar alınırken ilişkiye girilecek Bakan ve Bakanlıklarında askeri darbeyi tetikleyen‘30 Haziran 2013 Devrimi’yle gerçekleştirilen seçimlerden sonra Mısır halkının iradesiyle seçilenler olduğunu unutmamak gerekir.

Bizde artık Amerika, Rusya, Çin, Fransa, Almanya gibi davranalım

Yani şu veya bu şekilde ‘Darbe sonuçlarıyla’ yüz yüze gelinecek. İyisi mi bütün bunları Amerika, Rusya, Çin, Fransa, Almanya, İtalya, Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Sisi’nin ziyaret ettiği, yani Mısır Devlet Başkanı olarak ağırlandığı 15 ten fazla ülkenin yaptığı gibi‘Mısır’ın iç işi’ olarak kabul edip ilişkileri başlatmak. Zaten Türkiye’nin askeri darbe karşıtı duruşu, Mursi ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı ile ilgili görüşü şimdiye kadar yüzlerce defa kürsülerden açıklandı. Belki ilişkilerin düzelmesinin daha sonra tutuklu devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ile Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın cezaevlerindeki yetkililerine bile faydası dokunabilir.

Yazının devamı...

Hürriyet Spor Müdürü Mehmet Arslan'ın ibretlik yazısı

28 Haziran 2016

Ben dış haberciyim futboldan anlamam. Milli maçlar, Avrupa ve Dünya kupaları dışında hiçbir maçı izlemediğim gibi bu maçların da hepsini değil büyük kulüplerinkini izlemeğe çalışırım, kaçırsam da hiç üzülmem. Tıpkı hangi gün oynandığını unuttuğum Türkiye’nin 2 golle Çek Cumhuriyetini yendiği maçı kaçırdığım gibi.

Ama Mehmet Arslan’ın A Milli Futbol Takımı'nın EURO 2016'da yaşadığı 'prim krizinin' perde arkasını yazdığı 'Özel haberi'ni okuyunca ‘yazıklar olsun’ demekten kendimi alamadım. Zira milyonların gözünü diktiği, herkesin tek yürek olduğu, heyecanla stadyumlarda Türk bayraklarıyla destek vermeye gittiği Avrupa Kupası maçlarına çıkan futbolcularımız Türkiye adına kazanmak için değil alacakları prim için oynuyormuş.

Tüm ülkelerin oyuncuları da tabii ki prim alıyor ama onlar canlarını dişlerine takıp ülkelerinin ve arkalarında kenetlenerek tek yürek olmuş milyonlarca vatandaşının yüzünü güldürmek için oynuyor. Bütün dünyada prim kıstasları bellidir, ilk 11 de oynayanlar, sonradan girenler ve yedek kulübesinde bekleyenler performanslarına göre ne alacaklarını bildikleri için bunun kavgasına girmezler. Tur atlayınca yada şampiyon olunca da alacakları ek primler bellidir o nedenle para için morallerini bozmaz galibiyet için oynar ülkelerini öne çıkarırlar.

Mehmet Arslan'la Hürriyet Yazı İşlerinde

Ancak Fransa'da oynanan Euro 2016 maçlarında milli takımdaki futbolcularımızın kafasında başarı ve galibiyetten önce alacakları prim olduğu Mehmet Arslan'ın haberiyle ortaya çıkıyor. Yıllardır Hürriyet'te çalıştığımız ve muhabirlikten gelerek hakkıyla Spor Müdürlüğüne yükselen Mehmet Arslan kimsenin dillendirmeye yanaşmadığı bu rahatsızlığı yazarken "Primleri kim, nasıl belirlemişti?, Tartışma nereden çıkıyordu?, Terim’in primde rolü neydi?, Adaletsizlik yapılmış mıydı?" sorularının cevabını veriyor.

Haberde, Fatih Terim’in yakın çevresine göre prim sistemini Türkiye Futbol Federasyonu belirledi. Terim’in bir inisiyatifi olmadı. Teknik heyet sadece oynayan oyuncuların listesini TFF’ye gönderdi. Sorulan soruların cevapları ve hangi futbolcunun ne kadar prim aldığını Hürriyet’in aşağıdaki İnternet linkindeki haberi tıklayarak okuyabilirsiniz.

http://www.hurriyet.com.tr/iste-milli-kriz-yaratan-o-primler-40122291

Demem o ki, tabii ki futbolculara primleri verilecek, galibiyetlerde de uygun görüldüğünde ek teşvik primi de verilebilir ancak milli maçlarda futbolcuların prim tartışmalarını bir kenara bırakıp ‘Milli’ olmanın hakkını vererek oynamaları gerekmiyor mu?'. Prim pazarlığı, prim tartışmaları, prim kavgaları futbolun önüne geçerse sahalarda dökülmeye devam eder ve maalesef Euro 2016 da olduğu gibi hezimetler kaçınılmaz olur.

İşte haberdeki 'Milli Kriz'e neden olan o primler

melveren@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

Prof. Aziz Sancar, Nobel, Metropolit, Mardin, Atatürk

29 Mayıs 2016

Biliyorsunuz, Prof. Dr. Sancar, Kanserle mücadelede önemli bir adım olarak nitelendirilen morötesi ışınların DNA’ya verdiği hasarı ve vücudun bu hasarı tamir sürecini haritalandırmasıyla ‘2015 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Ödül açıklandığında Nobel İnternet Sitesi muhabirinin ona telefonla ulaşıp ‘neler hissettiği’ sorusuna Prof. Sancar’ın cevabı “Kendim ve memleketim için çok sevindim. Çünkü bana çok güzel öğretim veren kendi memleketimdir. Bana olağanüstü tıp eğitimi verdi ve o buradaki başarımının kaynağı oldu. O bakımdan ana vatanıma çok minnettarım” oldu.

Amerika’ya gelen ilginç kutlama mektubu

Prof. Dr. Aziz Sancar Nobel ödülü aldıktan sonra kutlamalar Türkiye’den, doğduğu Mardin’den, dünyanın birçok ülkesindeki Türklerden, yabancı arkadaşlarından yağmur gibi e-mail, twitter, telefon ve sosyal medyanın çeşitli araçlarıyla gelmeye başlamış. Fakat bu kutlamalar arasında adresine gelen bir mektup Aziz Hoca’nın dikkatini çekmiş. İletişimin bu kadar hızlı olduğu bir dönemde gelen Mektubun üzerinde ‘Süryani Kadim Ortodoks, Patrik Vekilliği-İstanbul’ adresini görünce zarfı hemen açıp okumuş.

Süryani Ortodoks Cemaati adına kutlama

Mektupta “Sayın Prof. Dr. Aziz Sancar, Kuzey Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörü. İsveç Kraliyet Bilim Akademisi tarafından almış olduğunuz Nobel Kimya Ödülünü büyük takdirle karşıladık. Şirin Mardin ilimizin mensupları olarak sizlerle gururlandık, onur duyduk. Bu ödülün Mardin’imize, ülkemize ve tüm dünyaya hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyorum. Sizleri şahsım ve temsil ettiğim İstanbul Süryani (Kadim) Ortodoks Cemaati adına tebrik ediyor, gönülden kutluyorum. Başarılarınızın devamı dileği ile sizlere, aile bireylerinize ve tüm sevdiklerinize esenlik dolu günler temenni ediyorum. Filüksinos Yusuf Çetin. İstanbul, Ankara ve İzmir Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Lideri ve Patrik Vekili”. Yazıldığını görünce mektupla tebrik edilmesi Aziz Hoca’nın çok hoşuna gitmiş ve İstanbul ziyaretinde mutlaka mektubu gönderen din adamını ziyaret etmeyi planlamış.

Prof. Sancar kutlama mektubunu unutunca…

Ancak Türkiye’de törenler, davetler, ziyaretler derken İstanbul’a geldiğinde mektubu yanına almayı unutmuş. İstanbul’dan ayrılacağı günün sabahı iki saat kadar önce mektubu hatırlamış ve ‘Mardinliler Eğitim ve Dayanışma Vakfı-Marev Başkanı Av. Haluk Eldem’i arayarak ‘Yusuf adında biri, tam hatırlayamıyorum galiba Papaz ya da Baş Papaz olmalı bana mektup gönderip kutlamıştı, onunla tanışmak ziyaret etmek isterdim onu bulabilir miyiz acaba? Diye sormuş. Araştırmışlar, soruşturmuşlar bu isimde bir Papaz bulamayınca ‘Beyoğlu Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’ne sorduklarında mektubu Metropolit Yusuf Çetin’in gönderdiğini öğrenmişler ve Prof. Sancar’la geleceklerini söyleyip hemen Kilise’nin yolunu tutmuşlar.

Din, Dil, Irk demeden birbirimizi tamamlıyoruz.

Metropolit Yusuf Çetin iyi dostumdur, mektup meselesini sorduğumda ‘Aziz Bey’i tanımıyordum ama Nobel ödülü aldığını duyunca hemen adresini buldurup mektup göndererek kutladım. Hemşerilerimiz önemli noktalara geldiklerinde gurur duyuyoruz. Bir tek Mardin var. Bizim memlekette hoşgörü, sevgi, dayanışma, kardeşlik, kaynaşma, danışma, farklı inançlar, sanat, medeniyet her şey var. Bunlar Mardin’in zenginliği ve bu zenginlik başarı getiriyor, hepimiz din, dil, ırk demeden birbirimizi tamamlıyoruz. Böyle değerli bir hemşerimizin bizi ziyaret etmesi bizim için büyük şeref oldu. Bizde Aziz Bey’de çok mutlu olduk” dedi.

Pof. Aziz Sancar’da adını unuttuğunu gülümseyerek anlattığı Süryani Metropolit’i Yusuf Çetin’le aldığı mektup sayesinde buluşup tanışmaktan memnun olduğunu belirtirken Kiliseden ayrılırken ziyaretçi defterine “Süryani Kardeşlerim, beni kabul ettiğiniz ve bir kardeşiniz olarak bağrınıza bastığınız için sizlere çok minnettarım. Allah hepinizi korusun ve sevgili memleketimizin önemli bir cemaati olarak daim kılsın. Sevgi ve saygılarımla Aziz Sancar” diye yazdı.

Türkçe, Arapça, Kürtçe, Süryanice konuşulurdu

Ben, Mardin Cumhuriyet okulunun orta sınıfında iken Prof. Dr. Aziz Sancar Lise son sınıftaydı. Bizim dönemin Mardin’inde kimin ne olduğunu düşünmeden Müslüman, Hristiyan, Ermeni, hep birlikte büyüdük… Ezan sesleri Kilise çanlarına karışırken iç içe yaşadık. Babamın en yakın arkadaşları, birlikte gezdiği, eğlendiği, müzikli geceler düzenlediği dostlarının çoğu, komşularımız… Okula birlikte gittiğimiz, top koşturduğumuz, çelik-çomak oynadığımız, kavga edip barıştığımız arkadaşlarımız Süryani’ydi, Ermeni’ydi belki Yezidiydi ama biz Müslümanda olsak kimin ne olduğu hiçbirimizin umurunda değildi. Çünkü büyüklerimizden böyle görmüştük. Aramızda hoşgörü vardı… Saygı vardı… Dayanışma vardı… Kaynaşma vardı… Terbiye vardı... Sevgi vardı. Türkçe, Arapça, Kürtçe, Süryanice konuşulurdu. Farklı dinlere mensuptuk ama hiçbirimiz kimin hangi dinden olduğunu bilmez, sorgulamak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Bildiğimiz şey hepimiz Mardinliydik. Sıkı vatanseverdik… Sıkı Cumhuriyetçiydik... Sıkı Atatürkçüydük… Türk- Kürt iç içeydik, damat Kürt’se kız Türk’tü ama hiç kimse bunu sorgulamaz ahenk içinde yaşardık.

Terör olayları içimizi parçalıyor…

Türkiye'de Haziran genel seçimlerinden sonra Güneydoğuda sınıra yakın bölgelerde ve Mardin’in sınırları içinde kalan Suriye ve Irak hududundaki yerlerde artan terör olayları nedeniyle gelen şehit haberleri hepimizi kahrediyor. Mardin ve Mardinlilerle yakından uzaktan ilgisi olmayan bu terör olaylarıyla ilgili Televizyonlarda ‘Mardin’in’ diye başlayan haberler içimizi parçalıyor. Bunun artık Türk-Kürt meselesi olmaktan çıktığı, aynı görüşte olmadıkları halde işbirliği yapan terörist gruplarını birçok ülke istihbarat servisinin yönettiği ve Türkiye’yi, Türkleri hatta Kürtleri de hedef alan kirli bir savaşa dönüştürdükleri apaçık ortadadır.

Bazı sınıflarda bir tek kız öğrenci oluyor bu ayıptır, günahtır

Nobel ödülü aldığı güne kadar tanımadığımız Prof. Dr. Aziz Sancar’la merkezi İstanbul’daki MAREV’in onuruna verdiği davette tanışma fırsatım oldu. MAREV Genel Başkanı Av. Haluk Eldem, Sancar’ı tanıtırken “Profesör Dr. Aziz Sancar’ı doğduğu Savur’da, Liseyi okuduğu Mardin’de, İstanbul Tıp Fakültesindeki tıp eğitimi yıllarında, Amerika’daki bilim yaşamını, bilimsel başarılarını, çok az faniye nasip olan Nobel Kimya ödülünü aldıktan sonra yazılı ve görsel medyadan öğrendik. Hemşerileri olarak başarısını büyük bir heyecanla izledik, sevindik, iftihar ettik, gurur duyduk. Bunun yanı sıra Aziz Hoca’nın bilimsel başarıları kadar, olağanüstü insani yönü, insan sevgisi, ülke sevgisi, memleket sevgisi olduğunu eşinin de ondan aşağı kalmadığını büyük memnuniyetle öğrendik, büyük saygı duyduk” dedi. Davette Marev Plaketi verilen Prof.Dr. Aziz Sancar’da şöyle konuştu “Türkiye’mizin çok sorunları var ama benim alanım eğitimdir, araştırmadır. Yirmi kişilik bir sınıfta bazen bir tek kız öğrenci oluyor bu günahtır, ayıptır. Kızlarımızı mutlaka okutmamız, eğitmemiz lazım. Sadece ilkokul yetmiyor onların özellikle daha ileri eğitim almalarını sağlamamız gerekir. Özellikle bilim ve teknoloji konularında mümkünse uzmanlaşıp Türkiye’yi temsil edecek düzeye gelsinler”.

Mardinli Profesör Doktorlar, İşadamları ve Siyasetçiler

Benimde bulunduğum bu özel davette, Marev Başkanı Av.Haluk Eldem, DSP eski Başkanı ve eski Devlet Bakanı Masum Türker, Genpa Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Zeynel Abidin Erdem, Cumhuriyet Savcısı Serkan Ağılday, Prof. Dr. Murat Dilmener, Prof. Dr. Kadircan Keskinbora, Prof. Dr. Mehmet Pala, Opr. Dr. Haluk Yücesoy, Prof. Dr. Zafer Gören, Opr. Dr. Adnan Artukoğlu, Şakir Nuhoğlu, Erdoğan Beyazıt, Serkant Akın, Selahattin Aygüler, Mehmet Türker, Halit Ensari, Münir Kilimci, Kenan Gürdal, Sait Susin, Sıddık Ensari, Aziz Mungan, Beşir Bilgin, Mehtap Artut, Fuat Ensari, İbrahim Biter, Semra Eldem, Münir Çağlar, Nail Sanlı, İsmail Arslan, Fehmi Tahincioğlu. Mardin eski Belediye Başkanı Metin Pamukçu, Eski Vali M. Asım Hacımustafaoğlu, Eski İstanbul Milletvekili Altan Kavak, Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu, Prof. Aziz Sancar’ın çocukluk arkadaşları ve akrabalarının yanı sıra 200 e yakın davetli hazır bulundu.

Bu ödül Atatürk’ün ve Cumhuriyetin ödülüdür.

Peki, Prof. Dr. Aziz Sancar Nobel ödülü aldığı haberinin şaşkınlığı geçtikten sonra Profesör eşi Gwen hanımla neyi konuşmuşlar biliyor musunuz?

Onu da Prof. Dr. Sancar’dan dinleyelim “Ben Atatürk’ün yaptığı devrimlerin ve Cumhuriyetin çocuğuyum. Beni yetiştiren Köy Enstitüsü, Mardin Lisesi ve İstanbul Tıp Fakültesi’dir. Bu ödül Atatürk’ün ve Cumhuriyetin ödülüdür. Birinci gün Nobel verildikten sonra şaşırmıştık düşünecek vakit yoktu. İkinci gün eşimle konuştuk ve Nobel ödülünün Anıtkabir’e konulmasına karar verdik. Çünkü bu ödül Ata’mız sayesinde alınmıştır” dedik.

Atatürk’e ve Cumhuriyeti kuranlara vefa borcumu ödedim

Prof. Dr. Sancar gerçekten de aldığı Nobel ödülünü 19 Mayıs'ta "Bu Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in madalyasıdır” diyerek Anıtkabir’e bağışladı ve ödül Anıtkabir’de bulunan 18 galerili koridorda kendisine ayrılan özel alandaki sergiye yerleştirildi. Prof. Sancar teslim töreninde “Bu madalyayı buraya vermekle, Atatürk’e ve Atatürk’ün silah arkadaşlarına, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlara vefa borcumu ödedim, bu fırsatı bana verdiği için Allah’a şükrediyorum. Millete böyle bir sevinç yaşattığım ve özellikle gençlere bilim yapma ilhamı verdiğim için çok mutluyum” dedi. Prof. Sancar Nobel madalyasının 3 tane replikasını aldığını birini Amerika’daki Üniversitesinin kütüphanesine, İkincisini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine verdiğini üçüncüsünü ise Mardin Artuklu Üniversitesi ayırdığını söyledi.

Tıbbiyeyi, TÜBİTAK bursuyla okudum

Profesör eşi Gwen Sancar ile birlikte Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu-TÜBİTAK’ı da ziyaret eden Prof. Sancar, “Tıbbiyeyi, TÜBİTAK bursuyla okudum. Ondan sonra Amerika’ya gidişimde TÜBİTAK bana burs verdi” dedi. Sancar TÜBİTAK Özel defterine de şunları yazdı “TÜBİTAK benim bilimsel kariyerimin başlamasında çok yardımcı oldu ve her desteği verdi. Ben hem İstanbul Tıp Fakültesi’nde hem de doktora çalışmam döneminde TÜBİTAK’tan burs aldım o nedenle minnettarlığım sonsuzdur. Şimdi TÜBİTAK’ın ümit verici bir düzeye varmış olduğuna ve memleketimizi en üst düzeyde bilim ve teknoloji alanında başarıya ulaştıracağına inanıyorum. TÜBİTAK’ta çalışan her kademeden arkadaşlara şükran ve sevgilerimi sunuyorum.

İşte böyle Marev Başkanı Av. Haluk Eldem’in dediği gibi Prof. Dr Aziz Sancar’ın bilimsel başarıları kadar, olağanüstü insani yönü, insan sevgisi, ülke sevgisi ve memleket sevgisini takdir etmemek mümkün değil…

melveren@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

Kırım 1944… Camala... Sürgün… Eurovision

21 Mayıs 2016

O gün, dünyanın en acımasız 10 diktatörü arasında sayılan Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin’in kararıyla, Kırım Türkü Tatarlarının gece yarısından sonra evlerinden, sıcak yataklarından kaldırılıp trenlerin yük vagonlarına istif edilerek yaşlı, genç, çoluk, çocuk demeden aç susuz orta Asya’nın çeşitli bölgelerine, Sibirya’ya sürgüne gönderildikleri ‘Kara Gün’ olarak tarihe geçti.

Kırım Tatarları, Sovyet Kızıl ordu Askerleri ve Sovyetler Birliği gizli servisi ‘İçişleri Halk Komiserliği-NKVD’ ye bağlı siyasi polislerinin bağrışmaları arasında hazırlanmaları için verilen 15 dakikalık süre içinde asılmaya mı yoksa kurşuna dizilmeye mi götürüldüklerini anlayamadan Sibirya, Özbekistan, Kazakistan ve Ural bölgesine penceresi olmayan havasız yük vagonlarına doldurulan insanlar.

Kırım Tatarları asılsız suçlanmıştı

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ lideri Leonid Brejnev döneminde, 1967 yılında yayınlanan bir kararnameyle sürgüne gönderilen Kırım Tatarlarının Kırım dışında Sovyetler Birliğini oluşturan 15 Cumhuriyetten diledikleri birinde aileleriyle birlikte yaşayabilecekleri kararlaştırıldı. Kararnamede ‘Kırım’ın 1944 yılında Faşist işgalinden kurtarılması sırasında, eskiden Kırım’da oturan Tatarlardan bazıları Alman işgalcilerle işbirliği yapmış ancak asılsız olarak bütün Kırımlı Tatarlar suçlanmıştı. Kırımda oturan ve Türk soyundan olan bütün vatandaşlara karşı yapılan bu haksız suçlamanın kaldırılmasıyla yeni nesil normal şartlarda çalışma ve siyasi hayata başlamıştır. Bu nedenle eskiden Kırımda oturan Kırım Türkü Tatarları aileleriyle birlikte, mevcut kanunlar ve pasaport usullerine uygun olarak Sovyetler Birliği’nin diledikleri bir yerinde oturabilirler’ deniyordu.

Stalin döneminde sürgüne gönderilenler Kırım’a dönebilir

Kırım Türkü Tatarların 14 Kasım 1989 tarihinde Kırım’a dönebilmelerini sağlayan karar ise Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Yüksek Sovyet Meclisi tarafından alındı. Kararda‘Stalin döneminde toplu olarak sürülen halklara uygulanan barbarlığın yasal olmadığı bu nedenle de sürgüne gönderildikleri yerlere dönebilecekleri’ belirtildi. Böylece Kırım Tatarlarına karşı yapılan haksızlık da resmen ilan edilmiş oldu ve çeşitli ülkelere dağıtılmış olan Kırım Tatarları Anavatanlarına dönmeye başladı.

Kırım Türklerinin toprağına hoş geldiniz

Hürriyet Moskova Temsilcisiyken Nisan 1992 de Kırım’a gittiğimde 1944 yılında Stalin’in emriyle sürgüne gönderilen Kırım Tatarları yavaş yavaş Anavatanlarına dönmeye başlamışlardı. Bahçesaray’da yaşayan Kırım Türklerinin Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nu telefonla aradığımda ilk sözü ‘Kırım Türklerinin toprağına hoş geldiniz’ olmuş ve ertesi gün toplanacak ‘Kırım Tatar Milli Meclisi’ne davet etmişti. Cemiloğlu beni Meclisin şimdiki Başkanı Rıfat Çubarov ile karşılayıp toplantı salonuna aldı. Meclis gündeminde sürgünden dönüşte karşılaşılan sorunlar ve çözüm arayışları vardı. Konuşmalarda Kırım’dan sürülmüş olan Kırım tatarlarının vatana dönüş hareketinin iyi gittiği ancak siyasi ve ekonomik engeller nedeniyle halkın sadece yüzde 20 sinin dönebildiği belirtiliyor ve yardım gerektiği üzerinde duruluyordu. Dönenlerin çoğunun ya evleri yoktu, ya da çok güç şartlarda satın aldıkları şehir dışındaki arsalarda derme çatma evler inşa ediyordu. Binlerce ailenin gecekondu tarzında yapılmış tek göz odalarda, ağaç dallarıyla üzeri kapatılmış toprağa kazılan çukurların içinde, yırtık pırtık çadırlarda sağlıksız şartlarda yaşam mücadelesi verdiklerine bizzat şahit olmuştum…

Aşağıdaki linkten KIRIM SÜRGÜN'ünÜN 70.ci yılında yazdığım yazıyı okuyabilirsiniz.

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/muammer-elveren_237/kirim-rusya-ve-buyuk-surgun_26441580

Aynı yazı içindeki ‘MUAMMER ELVEREN SÜRGÜN DÖNÜŞÜ KIRIM’DAYDI’ başlıklı FOTO GALERİ'den o yıllara ait sürgün dönüşü ile ilgili birbirinden ilginç 32 fotoğrafı görebilirsiniz:

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/82876/2/1/muammer-elveren-surgun-donusu-kirimdaydi

Rusya 2014 te Kırım’ı ilhak etti.

Kırım’a Rus işgali nedeniyle 2014 yılı Mart ayı başında gittiğimde Kırım Tatarların artık 24 yıl önce gördüğüm gibi olmadığını, daha iyi örgütlendiklerini, şirketler kurup iş sahibi olduklarını, Tatar Restoranları, Kahvehaneleri, Spor salonları açtıklarına şahit oldum. Siyasete atılmışlar, hem Kırım Özerk Cumhuriyetinde hem de Ukrayna Ulusal Meclisinde Milletvekili seçilmişler. Kültür, Sanat ve Müzik alanında ilerlemiş artık kendi Haber ajansları, Radyo ve Televizyonlarını kurmuşlardı. Ancak Sovyetler Birliğini oluşturan 15 Cumhuriyet bağımsızlığını kazandığında 1991 de Ukrayna’ya bağlı Özerk bir Cumhuriyet olarak kalan Kırım, Mart 2014’te Rusya tarafından önce işgal sonra da ilhak edilince Ukrayna’dan yana tavır sergileyen Kırım Tatarları Ruslarla karşı karşıya gelmeye başladılar. Bunun sonucu olarak birçok kişi hapse atıldı, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile Rıfat Çubarov’a Kırım’a girme yasağı getirildi, Kırım Tatar Milli Meclisi kapatıldı.

RUSYA'nın 2014 te KIRIM'ı İŞGALİ ve İLHAKI ile ilgili

tüm yazı ve fotoğrafları aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz:

http://www.hurriyet.com.tr/kirima-havalanan-atlasjet-ucagi-geri-dondu-25911285

http://www.hurriyet.com.tr/kirimda-neler-oluyor-26013407

http://www.hurriyet.com.tr/sivastopol-ve-yalta-neden-bu-kadar-onemli-26015341

Ve tam 72 yıl sonra 18 Mayıs 2016…

Kırım Tatar kızı Camala birinci seçildiği 2016 Eurovision şarkı yarışmasında okuduğu ‘1944’ adlı şarkısıyla unutulmaya yüz tutan Kırım Tatar halkının 20. yüzyılda yaşadığı büyük sürgününü, trajedisini, acısını, yıllardır süren özgürlüğe kavuşma arzusunu ve vatan sevgisini bir ağıt şeklinde bütün dünyaya duyurmayı başardı. Ancak Rusya’nın ilhak ettiği Kırım’da yönetim ‘Sürgün ’ün 72’nci yıldönümü’ ile ilgili toplu etkinlikleri yasakladığı için‘18 Mayıs Kırım Tatar Sürgünü Kurbanlarını Anma Günü’ Kırım’da değil Ukrayna’nın başkenti Kiev’in ‘Bağımsızlık Meydanı’ ve ‘Ulusal Opera Tiyatrosu’nda yapıldı. Kırım Tatarları Milli Lideri Mustafa Kırımoğlu Kanada’da olduğu için etkinliklere katılamadı.

Etkinlikler Kırım Tatar Milli Marşı ‘Ant Etkenmen’le başladı

Kiev Bağımsızlık Meydanındaki etkinliğe Kırım Tatar Milli Meclis Başkanı Rıfat Çubarov ve Milli Meclis üyeleri ile Ukrayna Müslümanları Müftüsü Said İsmailov, Ukrayna Parlamentosu milletvekilleri, ABD Kiev Büyükelçiliği yetkilileri, Ukrayna Baş Hahamı Yakov Blayh, Ukrayna Ortodoks kiliseleri temsilcileri ve Ukraynalılar ile binlerce kişi katıldı. Etkinliğe katılanların İngilizce ve Ukraynaca ‘Ben Kırım Tatarıyım’ yazılı pankartlar taşıdıkları görüldü. Kiev Bağımsızlık Meydanı’nda halka seslenen Kırım Tatar Mili Meclisi Başkanı Rıfat Çubarov“Kiev'deki bazı politikacıların Kırım'daki Rus yanlılarıyla işbirliği yapması Rusların 2014'te Ukrayna'nın Kırım Yarımadası'nı ele geçirmesini kolaylaştıran etken oldu. Tüm Ukrayna halkının birleşmesi için maalesef komşu ülkenin bize saldırması, Kırım’ı kaybetmemiz, haydutların Donetsk ve Lugansk bölgelerinin bir kısmını kontrol altına alması gerekiyordu' dedi ve Kırım’ın mutlaka geri alınacağını söyledi. Ukrayna ‘Ulusal Opera Tiyatrosu’ndaki anma gecesine ise Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Rıfat Çubarov, Eurovision 2016 birincisi Camala, siyasetçiler, Kırım Tatarları ve Kievliler katıldı. Tatarca ve Ukraynaca şarkı ve şiirlerin okunduğu sürgünü anma gecesi Kırım Tatar halkının Milli Marşı ‘Ant Etkenmen’in okunmasıyla başladı.

Kırım Tatar halkına tarihi vatanında kendi kaderini tayin etme hakkı

Anma gecesinde ise Çubarov yaptığı konuşmada ‘İşgalci Rusya daha önce yaptığı gibi günümüzde de Kırım Tatarlarını yarımadadan çıkarmaya çalışıyor. Bu nedenle bizim daha önemli bir adım atmamız gerekiyor. Buda Ukrayna Anayasası’nın Kırım Özerk Cumhuriyeti ile ilgili 10’ncu maddesinde değişiklikler ve eklemeler yapmaktır. Bu değişiklikler, bağımsız Ukrayna devletinde Kırım Tatar halkın tarihi vatanında kendi kaderini tayin etme hakkına yönelik olmalıdır. Ukrayna’nın Rusya’yı yeneceğine ve Kırım dâhil olmak üzere Ukrayna’nın tüm topraklarının kurtarılacağına inanıyorum. Günümüzde Ukrayna ve Kırım Tatar halkı ile Ukrayna vatandaşları olan tüm millet mensuplarının karşı karşıya kaldığı zorluklar, Ukrayna milli siyasetini şekillendiriyor. Böylece biz Ukrayna olarak geleceğe uzanan sağlam bir yola girmiş oluyoruz. Bu yoldan bizi kimse çıkaramaz. Savaş biter. Zafer bizim olacak. Kırım kurtarılacak ve geri alınacak. Çünkü Kırım Ukrayna’dır” dedi

Kırım Tatar Özerk Cumhuriyeti’ni kuracağız

Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’da '72 yıl önce Kırım Tatarları acımasız bir zulüm ile karşı karşıya kaldı. Bugün ise milyonlarca arkadaşınız sizinle beraber. Ukrayna ve dünya, Kırım Tatar halkın trajedisinin tekrarlanmasına izin vermemeli. Bu sadece Ukrayna’nın değil, aynı zamanda Avrupa ve Amerika’da önde gelen ülkelerin, uluslararası kuruluşların ve tüm ortaklarımızın yaklaşımıdır. Rusya’ya ve onun Kırım’daki kuklalarına karşı yaptırımları devam ettirme ve arttırma meselesini ele aldık. Ukrayna yönetimi ‘Kırım Tatar Özerk Cumhuriyeti’nin kurulması için gereken adımları atacaktır. Biz, geçte olsa bunu anladık. Bunun için Anayasa Komisyonuna başvurup gerekli değişiklikleri yapma talebinde bulunacağım. Kırım, Ukrayna’nın ayrılmaz parçası ve öyle kalacaktır’ mesajını verdi.

Cumhurbaşkanı Poroşenko ‘Bugün bende Kırım Tatarıyım’

Poroşenko ‘Kırım Tatarları Rus şovenizmi ile mücadeleye katkı sağlamıştır. Bir zamanlar Kırım Tatarlarını savunmaya korkmayan General Petro Grigorenko gibi, bugün bende Kırım Tatarıyım diyorum... Sürgün, bin yılın en ağır suçu, soykırımdır. Kırım Tatarlarının başına gelen faciayı 1987 yılında üniversite öğrencisiyken öğrendim. O günlerde sizin çabalarınız sayesinde imparatorluk yıkılmaya başladı. Rus yönetimi bugün de, özgürlük sever Kırım Tatar halkına boyun eğdirmek konusunda başarısız olmuştur. Kırım Tatar halkı vatanına dönüş mücadelesini durdurmadı. Günümüzde Stalin’in torunları, Kırım Tatarlarına karşı politikayı yeniden canlandırıyor. Moskova sizin susmanızı istiyor, ama başaramayacak. Güçlü sesiniz Kırım Tatar Milli Meclisi ve Camala ile tüm dünyada duyuluyor. Kırım Tatar kökenli Ukraynalı sanatçı Camala’nın Eurovision’daki başarısı yalan, kötülük ve şiddet üzerinde bir zaferdir' şeklinde sözlerini noktaladı.

Kırım Tatar sürgünü dünya tarihinin kara sayfasıdır

Ukrayna Dışişleri Bakanlığı ise sürgünle ilgili şu görüşlere yer verdi ‘Kırım Tatar Sürgünü dünya tarihinin kara sayfasıdır. Sovyet sisteminin Kırım Tatarlarına karşı işlediği maksatlı bir suç oldu. Sovyet döneminde sürgüne uğrayan Kırım Tatar halkının acı ve ıstırabı 70 yıl sonra yine Rus işgali döneminde tekrarlanıyor. İşgalci, Kırım Tatar halkına ve onların liderlerine karşı Stalin baskılarını uyguluyor. Kırım Tatar halkının temsil organı olan Kırım Tatar Milli Meclisi faaliyetleri yasaklanıyor, yasa dışı aramalar yapılıyor, Kırım Tatarları sebepsiz şekilde aşırıcılık ve terörle suçlanıyorlar’

Eğlence, Müzik programı, Mizah, Yarışma yasak

Ukrayna Milli Radyo ve Televizyon Kurulu, Kırım Tatarlarının yas günü olan 18 Mayıs’ta Ukrayna’nın tüm radyo ve televizyon kanallarının 1944 yılında yaşanan ‘Kırım Tatar trajedisi’ hakkında bilgi yayınlamasını istedi. Kurum ayrıca televizyonlarda komedi filmlerinin gösterilmesi, mizah, eğlence ve müzik programları, yarışmalar ve canlı yayında istek üzerine şarkı yayınlayan programların yayınlanmasını yasakladı. Bununla birlikte Kırım Tatar Soykırımı anma gününde mizahi ve müstehcen unsurları içeren reklam filmlerinin yayınlaması da yasak kapsamına aldı.

Kırım Tatarlarına Camala desteği

Eurovision şarkı yarışmasına katılıp birinci olan Tatar Kızı Camala, Kırım’ın Rusya tarafından işgal edildikten sonra ilhakı, Kırım Tatarlarına getirilen yasaklar, Milli Meclislerinin kapanması, liderlerinin Kırım’a sokulmaması için mücadele eden Kırımlıların seslerini dünyaya duyurmalarına vesile oldu. Kırım Tatar halkının Milli lideri ve Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın Kırım Tatarları Sorumlusu Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu Camala’ya manevi destek için İsveç’e gitti. Aynı zamanda Ukrayna Milletvekili olan Kırımoğlu, Ukrayna’nın İsveç Büyükelçiliği’nin daveti üzerine 12 Mayıs 2016 günü beraberinde ‘Kırım-SOS teşkilatı’ Koordinatörü Tamil Taşeva, sunucu Vasilisa Frolova ve Karolina Aşion ile birlikte Kiev’den Stockholm’e geçti. Kırım Tatar sanatçı Camala önce profesyonel jürinin kararıyla en iyi şarkı sözleri için 14.5.2016 günü, ‘Eurostory award 2016 ödülü’ne layık görüldükten sonra yarışmanın 14 Mayıs 2015 akşamı yapılan finalinde birinci olurken ilk kutlayanlar arasında yarışmayı özel davetli olarak izleyen Kırımoğlu vardı.

Kiev’de Kırım Tatar yetkililer karşıladı

Eurovision şarkı yarışmasını kazandıktan sonra Stockholm’den Kiev’e geçen Camala’yı Borispol havalimanında ‘Kırım Tatar Milli Meclisi’ Başkanı Rıfat Çubarov, ‘Kırım Vakfı’ Başkanı Rıza Şevkiyev, ‘Kırım Tatar Milli Kurultayı ve Kırım Tatar Halkı Soykırımını Araştırma Özel Komisyonu’ Başkan Yardımcısı Gülnara Bekirova çiçeklerle karşıladı.Camala Kiev’de basına yaptığı açıklamada “Üç dakika içinde halkımızın trajik hikâyesini birçok insana ulaştırabildim. Bu yolla dünyada acının da var olduğunu ve tarihin tekerrür ettiğini anlatabildiğim için çok mutluyum’ diyordu.

Cemile değil, Camala çünkü gerçek adım Susana Camaladinova

Camala o gün konuşmasını şu sözlerle sürdürüyordu ‘18 Mayıs Kırım Tatar Sürgünü Kurbanlarını Anma Günü’nde Kiev Bağımsızlık Meydanı’nda yapılacak anma töreninde halkımızla birlikte olacağım. Akşamda Kiev Opera Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek sürgünü ve kurbanlarını anma etkinliğe de katılacağım. Her zaman yaptığım gibi Kırım Tatar halkının bir kızı olarak bu korkunç sürgün hikâyesini anlatan bir babaannenin torunu olarak orada bulunacağım. Gelecekte böyle anların hiç tekrarlanmamasını dileyeceğim. Üzüleceğim, yas tutacağım. Bu şarkının yazılmamış olmasını, sürgünün olmamış olmasını isterdim. Zaferimi mutluluktan ağlayan anne-babama adıyorum’. Camala Türk Medyasının adını Cemile olarak kullanılmasını ise şu sözlerle düzeltti ‘Adım Susana Camaladinova, Rusça telaffuzu Jamaladinaova’ dır. Camala sahne adımı da dedemin babası Camaladin adının kısaltılmışı olarak kullanıyorum’

Evet… Kırım Tatarlarının sürgün hikâyesi unutulmaya yüz tutmuşken Camala’nın şarkısıyla yeniden dünyanın gündemine oturdu. Çok zor olduğu bilindiği halde Kırım’ın yeniden Özerkliğine kavuşması dileğiyle deyip bu hikayeyi noktalayalım…

melveren@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

Fransa'daki Türk Ordinaryüs Profesörün müthiş hayat hikâyesi…

2 Mayıs 2016

Cafer Özkul, 1951’de Malatya’da doğdu, Fransa Devlet Üstün Başarı Madalyası "Chevalier dans l`ordre National du Merite" nişanına layık görüldü Üniversite’de ‘Bölüm Başkanı, Dekan, Rektör, Ordinaryüs Profesör’ oldu. Rouen Üniversitesi Rektörlüğü devam ederken şimdi 46 yıllık Fransa macerasına nokta koyup doğduğu Malatya’ya dönerek Haziran ayında yapılacak ‘Malatya İnönü Üniversitesi’ Rektörlük seçimlerine aday olduğunu açıkladı.

Doğduğum Malatya’ya Ordinaryüs Profesör olarak dönüyorum

Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul, 240 Fransız ve yabancı davetlinin katılımı ile Rouen Güzel Sanatlar Müzesinde düzenlenen ‘Nisan 2016 Fransa Rouen Üniversitesi 50. Yıldönümü kutlamaları’ gecesinde yaptığı açıklamada ‘Öğrenci olarak geldiğim Fransa’da 46 yılımı doldurdum, artık memlekete dönme zamanının geldiğini düşünüyorum. Yıllardır Üniversitede Tıp ve Eczacılık olmak üzere 7 büyük Fakülte, 2 Teknik Yüksekokul ve 3 Enstitü ile bu Fakülteler ve birimlerde bütün bilim dalları, 40 bilimsel araştırma laboratuvarı, 24.000 öğrenci, 2.250 çalışan ve 1600 e yakın araştırmacı ve öğretim görevlisini yönettim. Şimdi de Ordinaryüs Profesör Dr. Unvanıyla memleketim Malatya İnönü Üniversitesi’nin Haziran ayındaki Rektörlük seçimlerine aday oldum. Rouen’deki Rektörlük görevimden Mayıs ayı itibarıyla ayrılacağım” dedi.

Üniversitenin 50. Yıl galasına Rouen Belediye Başkanı Yvons Robert, Eski Bakan Milletvekili Valerie Fourneyon, Milletvekili Christophe Bouillon, Senatör Catherine Morin Desailly, Bölge idaresi François Sanchez, Rouen Akademisi Rektörü Nicole Menager, Rouen Üniversitesi eski Rektörleri ve ilk mezunları, Cezayir, Madagaskar, Azerbaycan, Sudi Arabistan, Mali, Fas, Tunus, Çin ve Vietnam ile Türkiye’den İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü, Namık Kemal Üniversitesi Rektörü, İnönü Üniversitesi Rektör yardımcısı ile Paris Unesco Nezdinde Büyükelçimiz Hüseyin Avni Botsalı ve eşi, Paris Başkonsolosumuz Emre Kadıoğlu ve eşi de hazır bulundu.

Fransa Rouen Üniversitesi 50.cı yıl kutlama törenine katılan Paris Başkonsolosu Emre Kadıoğlu ve eşi, UNESCO Nezdindeki Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı ve eşi, Prof. Özkul'un eşi Çağlayan Nehir Özkul ve Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul

Fransa’da başarılarla dolu 46 yıl

Ord. Prof. Cafer Özkul, Hürriyet’e başarı merdivenlerini nasıl çıktığını anlatırken, 14 Aralık 1970 yılında Fransa’ya gelmesi ile başlayan hayat hikâyesinin kararlı, her zaman motive olan ve yılmayan kişiliğiyle adım adım 2016 yılına kadar geçen 46 yılda hedefine ulaştığını söyledi. Türk bilim adamı Özkul başarısında dengeli, huzurlu ve destek veren bir ailenin olmasının çok önemli olduğunu da belirtirken başarısında çoğu zaman çalışmaktan göremediği eşi ve kızlarının büyük payları olduğunun altını çizdi. Ord. Prof. Özkul, Ortaçağda mimarların katedralleri yaptıktan sonra en yüksek yerine kazıdıkları"Yaptıkların seni yapar"sözünü düstur aldığını söylerken şöyle konuştu.

Yatılı Gaziantep Lisesinden Ordinaryüs Profesörlüğe

“Bende Türkiye’den ayrıldığımdan beri yaptıklarımla bugünkü ben oldum. 1951 yılında Malatya Hekimhan ilçesi Kocaözü köyünde doğdum. 1970 yılında devlet parasız yatılı Gaziantep Lisesi`ni bitirdikten sonra bursla Fransa’ya gelerek öğrenimini sürdürdüm. Biz dokuz kardeştik. Babam sırtında odun taşıyarak bizi okutmaya çalışıyordu. Gaziantep lisesini parasız yatılı okurken Liseler arası bilgi yarışmasında birinci oldum. Biri Tübitak’tan diğeri ise Etibank’tan iki Burs kazanarak Üniversite’ye girmek için İstanbul’a gittim. Tübitak bana Tıp Fakültesinde okumak için burs verdi ama İstanbul’da yaşayabilmek için yeterli değildi o nedenle Etibank’ın Fransa’da Elektrik mühendisliği için verdiği bursu seçtim. Ancak Fransızcam lise düzeyinde olduğu için 8 ay süreyle Fransızca dil eğitimi aldım. İki yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra girdiğim sınavı kazanarak Mühendislik okuluna girdim. Etibank’ın verdiği burs Mühendislik Fakültesini bitirince kesildi. Ancak ben Doktora yapmak istediğim bildirdim ve Pegueot Fabrikasında çalıştım, Bağ bozumu mevsiminde bağlarda üzüm topladım, otellerde çalıştım. Etibank’a dönmek istemediğimi ve Fransa’da okumakta kararlı olduğumu anlayınca bana yeniden burs bağladı.

Avrupa’nın ilk yabancı Rektörü

Fransa’da 1985 yılına kadar yabancılar kadrolu Doçent veya Profesör olamıyordu o yıl kanun çıkınca önüm açıldı ve 1988 de Doçent, 1991 de Profesör oldum. 1996 de Fizik bölümüne Başkan oldum, 1997 de Dekan yardımcısı sonra Dekan, Rektör yardımcılığı ve Rektör oldum. Ben bunları bir nefeste anlattım ama süreç o kadar kolay olmadı. Fransa’da Rektör seçilmek için ’60 kişiden oluşan idari kurul, 40 ar kişilik bilim senatosu ve öğrenci kurulu’ var. Her kurul kendi delegesini seçiyor. Seçimde aralarında öğretim görevlileri, öğrenciler, yerel yöneticiler, sivil toplum temsilcileri ve Sendika temsilcilerinden oluşan bu 140 kişilik seçici kuruldan en az 71 oy alınması gerekiyor, seçimde 126 geçerli oy çıktı ve ben ilk turda 80 oy alarak seçilerek‘Avrupa’da ilk yabancı Rektör’ unvanını aldım.

Tabii bu yolda ilerlerken yalnız değildim, her zaman bana inanıp yardımcı olan laboratuvar, bölüm, fakülte iş arkadaşlarımla kararlı, dürüst, çalışkan ve motive olunca başarıya adım adım yaklaştım. Bu çalışmalarımla Fransa’da Devlet Üstün Başarı Madalyasına, Rektörlüğe, Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldim. Bu yolda ilerlerken yıllardır desteğini esirgemeyen eşime, büyürken onları fazla göremediğim halde çok sevdiğim kızlarıma teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul 2009 yılında Rouen Üniversitesinde Orhan Pamuk'a 'Fahri Onursal Doktor' ödülü verdi. Fotoğrafta törenden sonra Prof. Özkul ve Pamuk, Hürriyet Paris Temsilcisi Muammer Elveren ile...

Enerji kaynağım hep Türkiye oldu

Benim için her zaman aile deyince Sevgi, iş deyince tutku, arkadaş deyince dostluk ön planda oldu. Geriye dönü baktığımda koskoca 46 yıl vatandan ayrı Fransa’da geçmiş ve dilini bile bilmeden geldiğim bu ülkede ‘Avrupa’nın ilk Türk asıllı Rektörü ve Ordinaryüs Profesörü’ olmuşum. Başarı öykümün arkasındaki enerji kaynağım hep Türkiye oldu, hiç bir zaman Türkiye’den ve Türk kültüründen kopmadım. Şimdi artık bu serüvene iki kez seçildiğim Fransa Rouen Üniversitesi Rektörlük görevine nokta koyup Türkiye’ye doğduğum Malatya’ya da faydalı olmak için orada haziran ayında yapılacak İnönü Üniversitesi Rektörlük seçimlerine aday oluyorum”

Rektör Cafer Özkul kimdir?

Malatya 1 Mart 1951 doğumlu Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul, Türkiye’de 1970 yılında devlet parasız yatılı Gaziantep Lisesi`ni bitirdikten sonra bursla Fransa’ya giderek öğrenimini sürdürdü. Hiç Fransızca bilmeden Fransa’nın Besançon kentine geldikten sonra bir dönem dil eğitiminden sonra Paris’te Yükseköğrenimini tamamlayıp Haziran 1976 da Elektrik Mühendisi oldu. Türkiye’ye dönmedi ve aynı yıl Rouen Üniversitesinde mastır yapmaya başladı. Sonra da akademik kariyere başlayarak ilk bilimsel araştırması 1980’de sunduğu “Çok hızlı Mikro holografi kullanarak alev yöntemi ile üretilen cam elyafının görüntülenmesi” konulu doktora tezi oldu. Daha sonra optik yolla görüntüleri inceleme yerine dijital görüntüleme yani dijital holografi geliştirildi. Bu Cafer Özkul‘a Profesörlük yolunu açan Devlet Doktora tezi konusu oldu. 1980 de Fizik doktoru, 1988 de Doçent, 1991’de Profesör kadrosuna getirildi ve kurduğu bilimsel araştırma laboratuvar ekibi ile optik fiberle lazer ölçüm sistemleri geliştirdi. 1996’da Fen Fakültesi Fizik bölümü başkanı, 1997’de Fen Fakültesi Dekanı oldu ve aynı yıl birinci sınıf profesörlüğe yükseldi. 1999-2002 Bilimsel araştırmadan sorumlu Rektör yardımcısı. 2003 yıllında Fen Fakültesi Dekanı, 2005 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi ve 2007’de Rouen Üniversitesi Rektörü seçildi. Bilimsel araştırma ve Yükseköğretime katkıları ve ayrıca Rouen Üniversitesi Rektörü olarak yöneticilikteki başarıları Fransız Devlet Liyakat Nişanı almasını sağladı.

melveren@hurriyet.com

Yazının devamı...