"Mehmet Nuri Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Nuri Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Mehmet Nuri Yılmaz

Çirkeflikleri sınır tanımıyor!

7 Eylül 2007

Uzun zamandan beri yapılan toplumsal ve diplomatik uyarıların da ne yazık ki bir etki yapmadığı görülmüştür. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan 2 milyara yakın Müslümanı rahatsız eden, rahatsız etmekle de kalmayıp ayağa kaldıran bu saygısızlıklara artık bir son verme zamanının geldiğini düşünüyoruz. Bu kayıtsızlık böyle devam ederse korkarız ki insanlık yakın bir gelecekte telafisi oldukça zor sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Yapılan ağır tahrikler karşısında sorunun giderek bir "güvenlik sorunu" olma istidadı kazandığı yolundaki gözlemimizi de kaydetmek isteriz..

Yazımızın başında böyle bir uyarıyı insanlığın barışı adına seslendirmek istiyoruz. Başta İslam dünyası olmak üzere bütün uygar ülkeler BM çatısı altında bir araya gelerek bu soruna çare bulmakla yükümlüdürler. Aksi halde dünyanın bir anda kendisini bir kaos ve çatışmanın ortasında bulabileceğini, insanlığın asırlar sonra yeniden büyük bir dramla karşı karşıya kalabileceğini görmeyen gözlere, kapanan idraklere anlatmak durumundadırlar.

Bildiğimiz kadarıyla İslam Konferansı Örgütü’nün teşebbüsüyle bu konuda BM nezdinde başlatılmış bir çalışma da var. BM İnsan Hakları Komisyonu’nda kabul edilen tasarı bütün dünya milletlerine "herhangi bir din veya mensuplarına karşı hakaret, kin ve şiddet içeren ırkçı ve yabancı düşmanı fikirlerin yayılmasının yasaklanması için kararlı adımlar atma" çağrısında bulunuyor. Baş gösteren tehlike karşısında, bu tasarının bir an önce yasalaşarak hayata geçirilmesinin ne kadar acil bir önem taşıdığını anlatmaya bile gerek yoktur. Beklentimiz, bunun mümkün olan en kısa sürede gerçekleştirilmesidir.

Böyle bir sorunu demokrasi ile, basın özgürlüğü ile açıklamak veya tolere edebilmek mümkün değildir. İnsanların ve toplumların kutsalına hakaret etmek, her şeyden önce insanlığın asırlar boyunca geliştirdiği evrensel ilkelere aykırıdır. Bu değerler içerisinde herhangi bir din veya inancın ayrıcalıklı bir yere konulması ise mümkün değildir. Bütün inançlar ve o inançlar içerisinde yer etmiş bütün kutsallar ve semboller müntesipleri için değerlidir. Kur’anda, kendi eliyle kırdığı putlara karşı bile tahrik edici tavırlar sergilenmemesi istenmiştir. Ayet şöyle der: "Onların taptıkları putlara sövmeyiniz. Ki onlar da bilmeden Allah’a sövmeye kalkışırlar."

Burada önemli bir tarihi anektodu da kaydetmeden geçemeyeceğiz. İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam edip oluk oluk kan aktığı bir sırada ünlü şair, yazar Süleyman ve devlet adamı Süleyman Nazif, "Hz. İsa’ya açık mektup" başlığı altında bir makale kaleme alır ve der ki: "Ey İsa! 7 kat yukarıdan ayaklarını aşağı salıp ne duruyorsun? Gel bak ki ümmetin ne zulümler işliyor!" Bu ifadeler devrin bilginlerinden İzmirli İsmail Hakkı’nın hoşuna gitmez. "Edib-i zarif Süleyman Nazif beyefendiye" hitabıyla başlayan makalesinde "Her ne kadar Hıristiyanlar zulüm ve imha hareketlerinde bulunuyorsa da bir Peygambere bu şekilde hitap etmen yanlıştır. Bütün peygamberlere saygılı olmak gerekir. Bu bizim inancımızın gereğidir." diyerek kendisini nazik bir üslupla saygılı olmaya davet eder.

Bütün kutsal kitaplarda peygamberlere iman ve saygı emredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen birçok ayette ve Peygamberimizin bazı hadislerinde İslam’da iman esaslarından biri de bütün peygamberlere iman etmektir. Bu ortak esas, İslam’da iman esasları arasında yer alan çok önemli bir rükündür. Hz. Musa’ya, İsa’ya ve bunlardan öncekilere iman etmemiş bir insanı bünyesine katmayan dinin Peygamberine reva görülen bu saygısızlığı önce insanlığın vicdanına, sonra da edepsizliğin sınırlarını zorlayan bu şifa kabul etmez, ortaçağ kalıntısı karanlık ve habis ruhlara hatırlatmak istiyoruz.

Bu saldırıların inançsızlıktan değilse, taassup veya bilgisizlikten kaynaklandığı şüphesizdir. Çünkü taassupta saldırganlık vardır. Hoşgörüden yoksun bir inatla farklı inanç ve fikirlere hayat hakkı tanımamak vardır. Bunu Hıristiyan dünyasının fikir namusuna sahip bazı ilim adamları da teslim etmektedirler. Hatta, İslamiyet’i insafsızca eleştirenlerden bile bu gerçeği kabul edenler olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse Kaytano’nun şu sözlerini aktarabiliriz:

"Ben bir Hıristiyan olduğum halde, İslam tarihi yazmaklığımın sebebi tarihe kaynak olacak ve bilimsel eleştiri yapılabilecek vesikaların yalnız İslamiyet’te bulunmasıdır. İslam tarihinin birinci derecede kaynağı olan Kur’an’ın Peygamberin tebliğ ettiği kitap olduğunda şüphe yoktur. Sahih hadisler de ikinci derecede bir kaynaktır. İsa ile Muhammet inkılapçı birer peygamber oldukları halde, İsa’nın hayatı karanlıklar içinde kalmış, fakat Muhammed’in hayatını Kur’an ile sahih hadisler birbirini tamamlayarak aydınlatmışlardır. Onun hayatında karanlık bir nokta yoktur."

Taassup çukuruna düşenlerden, gerçeği görmeleri ve teslim etmeleri beklenemez. Onların dilinden konuşmak ise bize yakışmaz. Bu şaşkınlara Allah’tan hidayet diliyorum.

SORULAR-CEVAPLAR

SORALIM ÖĞRENELİM

Bazı insanlar neden bid’atlara düşkün oluyorlar? Mesela, geçen gün televizyonda ürpererek seyrettim. Bir ilimizde ölen birisinin elini tabutun dışına çıkarmışlar, cemaat da onun elini öperek kutsamaya çalışıyordu.

Melih Demirdöven/İzmir

İnsanları alıştıkları şeylerden, geleneklerinden koparmak kolay değildir. İbni Teymiye hayatı boyunca bid’atlarla mücadele etmiş, hatta bu uğurda hapis yatmış olduğu halde öldüğü gün sevenleri cesedinden dökülen suları teberruken yüzlerine sürmüşler, elbiselerinden birer parça kopararak saklamışlardır. Bunun gibi günümüzde rastlanan daha pek çok örnek vardır. İnsanlar ne yazık ki bid’atların esiri olabiliyorlar. Ancak şunu hemen belirtmemiz gerekir ki; bid’atların bir kısmı insanı şirke de götürebileceğinden kesinlikle bunlardan uzak durulması lazımdır. Cenazenin elini öpmek de bu bid’atlardan birisidir.

Farz namazlarında Fatiha suresini bazen unutuyorum ve zammı sure okuyorum. Bu durum namazıma halel getirir mi?

Nemci Taştan/Bolu

Namazda Fatiha’yı okumak vaciptir. Unutulduğu takdirde sehiv secdesiyle telafi edilir. Namaz kılındıktan sonra hatırlanırsa artık yapacak bir şey olmadığından, kılınan namaz sahihtir.

Yazının devamı...

Hz. Peygamber ırkçılığı telin ediyor

31 Ağustos 2007
Irkçılık; kişinin, kendi soyunu, kabilesini, milletini ve ırkını diğer ırklardan üstün görmesi, diğerlerini ise hakir görmesi halidir. Irkçılık, fertler ve toplumlar arasında kin, haset, husumet ve düşmanlık duygularını yeşertir. Milli birlik ve beraberliği, din kardeşliğini, sosyal dayanışmayı ve kaynaşmayı bozar. Fertler, kabileler ve toplumlar arasında fitne ve tefrikanın çıkmasına, toplum huzurunun ve barışının bozulmasına; terör, anarşi, kargaşa ve hatta iç savaşların çıkmasına sebep olur.

Birlik-beraberlik, iç huzur ve barışın bozulmasının tabii sonucu olarak ekonomik gelişme ve maddi kalkınma durur. Ekonomisi çöken, maddeten ve manen zayıflayan ve gerileyen bir millet, diğer milletlerin hákimiyetine girer, hürriyet ve bağımsızlığını kaybederek sömürge durumuna düşebilir. Kısaca; ırkçılık, bir milletin inkırazına ve yok olmasına sebep olan bir illettir.

* * *

Irkçılığın panzehiri insan sevgisidir. Tevhit ruhunu ikame eden ruh bunda saklıdır. Gerçek manada Allah ve Peygamber sevgisi, din kardeşliği ile birlik ve beraberlik ruhu ancak böyle bir sevgiyle kalplere nakşedilebilir.

Irkçılığı milliyetçilikle karıştırmamak gerekir. Çünkü, milli duygulara sahip olmak ile ırkçılık birbirinden farklı şeylerdir. Milli duygulara sahip olmak, hiçbir zaman ırkçılık olarak değerlendirilemez. Olgun bir Müslüman vatanını, milletini, kutsal değerlerini ve içinde bulunduğu toplumu sever ve sevmelidir.

Bilindiği gibi, vatan sevgisi fıtridir. Canlılar da kendi ördükleri yuvalarını severler. Onların vatanı da yuvalarıdır. Sevgili Peygamberimiz, vatan sevgisinin kutsiyetini imani bir hakikat olarak görmüş, "Vatan sevgisi imandandır" buyurmuştur.

Peygamberimiz, Hicret sırasında Mekke’yi terk ederken, "Allah’a yemin ederim ki, sen yeryüzünün en hayırlı ve Allah katında en sevimli yerisin. Eğer kavmim tarafından çıkarılmamış olsaydım, senden ayrılmazdım" buyurarak kendi vatanına duyduğu sevginin derinliğini belirtmiştir. Bundan anlıyoruz ki, vatanını ve milletini sevmek kesinlikle ırkçılık değildir.

Yüce dinimizin kavmiyetçiliği ve ırkçılığı yasaklayan ayet ve hadislerinden birkaçını, herhangi bir yorum katmadan okurlarımızın dikkatine sunmak istiyorum:

"Ey insanlar, doğrusu, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır." (Huccurat, 13)

"İnsanlar bir tek ümmetten başka (bir şey) değildi. Sonra ayrılığa düştüler."

"Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının."
(Nisa, 1)

"Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz, bunda bilenler için elbette ibretler vardır." (Rum, 22)

Görülüyor ki, bu ayetlerde insanlık bir aile olarak kabul edilmiş ve insan olmak itibarıyla aralarında hiçbir farkın bulunmadığı, ırk, renk, dil farkının, üstünlük-aşağılık sebebi olmadığı, yaratılış itibarıyla insanların aralarında bir farkın bulunmadığı belirtilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz ise konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Ey insanlar! İyi biliniz ki muhakkak Rabbiniz birdir ve babanız da birdir. Bakınız, iyi kulak veriniz, ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a, ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza takva dışında herhangi bir üstünlüğü yoktur."

"Kim ki, asabiyet (ırkçılık) iddiasında bulunursa bizden değildir, ırkçılık uğrunda savaşan bizden değildir ve ırkçılık uğrunda ölen bizden değildir."

* * *

Konuyla ilgili olarak İslam’ın özünü ve ruhunu çok iyi anlatması bakımından rahmetli Mehmet Akif’in şu mısralarını zikrederek bugünkü yazımızı sonlandıralım:

"Hani milliyetin, İslam idi... Kavmiyet ne?

Sarılıp, sımsıkı dursaydına milliyetine..

Arabın Türke, Lazın Çerkeze Yahut Kürde;

Acemin Çinli’ye rüçhanı mı varmış? Nerde?

Müslümanlıkta "Anasır mı olurmuş? Ne gezer,

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber."


SORALIM ÖĞRENELİM

Birçok insanla arkadaşlık yaptım ama pek çoğundan zarar gördüm. Kimlerle arkadaşlık yapmam uygun olmaz?

Ramazan SÖYLEMEZ/YOZGAT

Bu hususta İmam Bakir’in İmam Cafer Es-Sadık’a öğüdünden söz edebiliriz: "Muhteris kişilerle arkadaşlık etme; çünkü o seni tamah ettiği bir lokmaya satar. Cimri ile de arkadaşlık etme; çünkü o da en çok ihtiyaç duyduğun bir anda malı elinden gider diye seninle bağını koparır. Yalancıyla da arkadaşlık etme; çünkü o çöldeki serap gibidir. Sana uzaktan yakın ve yakından uzak görünür. Ahmak ile de arkadaşlık etme; çünkü o sana iyilik edeyim derken farkında olmadan kötülük eder, kaş yapayım derken göz çıkarır. Akrabalarına ilgisiz olanlarla da arkadaşlık etme; çünkü kendi yakınına ilgi duymayan sana hiç duymaz." Gazali de diyor ki: "Bazı insanlar hem meyveli hem gölgeli ağaca benzer. Hem dünya için, hem ahiret için sana faydası dokunur. Böyle bir insanla dostluk kur. Bazı insanlar da meyvesi olmayıp da gölgesi olan ağaca benzer. Ahiret için olmasa da dünya işlerinde sana bir faydası dokunur. Bununla da arkadaşlık edebilirsin. Bazı insanlar da meyvesi ve gölgesi olmayan ağaç gibidir. Ne dünya, ne ahiret için sana bir fayda sağlayabilir. Bundan da uzak dur."

Güneş ışınlarıyla ısınan suyla boy abdesti almak caiz midir?

İmdat TÜMER/DİYARBAKIR

Hiçbir mahzuru yoktur.

Boy abdesti alırken ağzıma, burnuma su vermeyi unuttum, yıkandıktan ve elbisemi giydikten sonra hatırladım. Yeniden boy abdesti almam gerekir mi?

A.Ç./MERSİN

Yeniden boy abdesti almanıza gerek yoktur. Ağzınıza, burnunuza su vererek bunu tamamlayabilirsiniz.
Yazının devamı...

Din ile ilim arasında çelişki yoktur

24 Ağustos 2007
İlim ile din birbirini dışlayan iki olgu mudur, birbiriyle çelişen iki olgu mudur, yoksa birbiriyle bağdaşabilen iki olgu mudur? Bu bağlamda Galile olayı 17. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında din adamları ve aydınlar arasındaki tartışmayı alevlendirmiştir. Bu tartışma, din ile pozitif ilimlerin birbirleriyle çelişik ve birbirlerini dışlayıcı oldukları yolunda bir düşüncenin egemen olmasına sebep olmuştur. Bu olaydan hareketle din ile ilmin bağdaşmayacağı kanaati özellikle Hıristiyan dünyasında yaygın bir kabul görmüştür.

İslam ise ilmi Allah’ın "alim" sıfatının insanda tecellisi olarak görmüş ve ilmi hakikatlerin bulunmasına, gelişmesine, bu konuda araştırmalar yapılmasına büyük önem atfetmiştir. Yaşayan dinler arasında hiçbiri yüce dinimiz kadar ilme önem vermemiştir. Kuran’ın birçok ayetlerinde inananları tabiatı incelemeye, aklı en iyi şekilde kullanmaya, olayların sebeplerini tefekkür etmeye davet eden beyanlar vardır.

Hz. Peygamber’e ilk inen ayet de "Oku!" emriyle başlamaktadır. İslam açısından ilmin ve alimin değeri sonraki dönemlerde bilginlerin geliştirdiği bir yorum değil, bizzat Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın ilan ettiği bir husustur. Nitekim, Kuran’da şöyle buyurulur: "Allah, sizden iman edenleri ve ilim sahiplerini dereceler halinde yükseltir." (Mücadele, 11). "De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Fatır, 28) "De ki Rabbım ilmimi artır." (Taha, 114) Bu hususta muazzez Peygamberimizin şu hadisi abide hükmündedir: "Allah’ım beni ilimle zengin et; akılla ve yumuşaklıkla beze; kötülükten çekinmekle yücelt; kötü işlerde bulunmamakla güzelleştir."

Ortaçağ’da İslam meşalesinin parladığı sıralarda Avrupa cehaletin karanlığına gömülmüştü. İlmi gelişme, keşif ve icatlar karşısında kilise olumsuz tavırlar alıp müsbet ilmi yasaklarken ve ilim adamlarını en ağır cezalara çarptırırken İslam dünyasında çok nadir ve münferit istisnalar dışında alimler baş tacı edilmişlerdir. Alimler, hem devlet erkanından, hem Müslüman halktan çok büyük hürmet, muhabbet ve alaka görmüşlerdir.

İslam alimleri yazdıkları çok kıymetli eserleriyle ilim alanlarına yeni yeni boyutlar kazandırmışlar ve insanlığa ışık tutmuşlardır. Bunlar hem tefsir, fıkıh, kelam ve akait gibi din ilimlerinde hem de mantık, astronomi, felsefe, fizik, kimya, tıp, geometri, cebir, matematik, tarih ve coğrafya gibi diğer ilim dallarında çok değerli çalışmalar yapmışlar ve kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bu eserlerin birçoğundan bugün hálá ilim dünyası istifade etmektedir.

İslam tarihinde daha Emeviler devrinden itibaren pozitif ve tabii ilimlere karşı yakın bir ilginin mevcut olduğunu görüyoruz. Muaviye’nin torunu Prens Halit El Hakim’in kimya bilimine merak sardığı ve onunla ilgili eserlerin tercüme edilmesi için teşviklerde bulunduğu bilinmektedir. Fakat asıl büyük hamle Abbasiler devrinde başlatılmıştır. Bu dönemde felsefe ile ilgili eserlerin tercüme dilip münakaşa açılması üzerine ilahiyatçılarla felsefeciler arasında münakaşalar başlamıştır. Ancak, din ile pozitif bilimin mensupları arasında hiçbir zaman çatışma ve mücadele olmamıştır.

Tercüme ve yorumlama döneminden sonra inceleme ve sentez devri başlamıştır. Bu devirde yetişen bilginlerden biri Cabir İbn-i Hayyan’dır. Kimya ve madencilik konularında otorite olduğu bilinen bu bilgin daha 8. asırda kireçlenmenin kimyasal muamelesini ortaya çıkarmıştır. Kimya ilmini gerçek olaylar üzerine oturtma şerefi ona aittir. Matematikte ve riyaziyede Muhammed bin Musa El Harezmi’yi anabiliriz.

Kan dolaşımından ilk kez söz eden İbn-i Sina ve bunu geliştiren İbnü’n-Nefis’tir. Fakat ne yazık ki dünya, kan dolaşımını Harvey’den öğrenmiş, bunu onun keşfi olarak tanımıştır. Işığın bir ortamdan diğer bir ortama geçerken kırıldığını ortaya koyan, boşluktaki çekimi isbat eden, kızamık ve çiçek hastalıkları hakkındaki ilk tıbbi tetkikleri yapan, E. Zekerriya Razi’dir. İtalyan fizikçi Toriçelli’den önce hava basıncını ilk defa ortaya koyan, depremde esas sebebin merkezi sıcaklığa dayandığını ifade eden İbn-i Sina’dır.

Sosyolojiyi bilimleştiren ve tarihi, bir olaylar yığını olmaktan çıkararak tarih felsefesinin temellerini atan İbn-i Haldun’dur. "Kitabu’l Cebir ve’l-Mukabele" isimli eseriyle cebir ilminin kurucusu, Harezmi’dir.

Ve daha niceleri...

Batı, ilim bayrağını İslam bilginlerinden alıp kendi burcuna dikme başarısını gösterdi. Aralarında bunu itiraf edenler olsa da, çoğunluğu bu kadirşinaslığı göstermekten hálá uzak durmaktadır. Ziya Paşa; "Ger Endülüs olmasa ziyadar. Kim Avrupa’yı ederdi bidar" beyitiyle bu hususu ifade etmiş, Bodley de "Ronesans’ı İslam’a borçluyuz" diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.

SORALIM ÖĞRENELİM

İnsanları yurtlarından kovan ilk müstebit kimdir?

İsa Kanat/Ankara

İnsanları yurtlarından kovan ilk müstebitin Firavun olduğu rivayet edilmektedir. Ayrıca tarihin çeşitli dönemlerde buna benzer zilam ve müstebit hükümdar ortaya çıkmıştır. Bunlar, toplumu keyiflerine göre yönetmek istemişler, kendilerine karşı çıkanlara hayat hakkı tanımamışlardır.

Dört rekatlık farz namazlarının ilk iki rekatının farz, diğerlerinin sünnet olduğu söyleniyor, doğru mu?

Basri Doymuş/İzmir

Dört rekatlı namazların tamamı mukimler için farzdır. Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurur: "İlk zamanlarda namazlar iki rekat olarak farz kılındı, sonradan dörde çıkarıldı. Seferde ise eski hali üzerine, yani iki rekat olarak kaldı" buyurmuştur. Hadisten de anlaşılacağı üzere, bu dört rekat namazın dördü de mukimler için farzdır.

Şarap katılmış sosla yapılan yemekler yenilir mi?

Ahsen Dalbudak/İstanbul

Şarap dinimizce içilmesi yasaklanan bir içkidir. Haram olan bir şeyin şu veya bu şekilde yemeğe katılması caiz değildir. Ancak, şarap özelliğini kaybedip, örneğin sirke haline geldikten sonra yemeğe katılırsa bunun bir sakıncası yoktur. Ayrıca bir insan bilmeden böyle bir yemek yemiş olursa günaha girmez. Tedavi amacıyla ilaçlara katılmasında ise bir sakınca yoktur.

Yolculuk halinde cuma namazını kılarsam ayrıca öğle namazını kılmam gerekir mi?

Ali Yağız/Edirne

Cuma namazı yolculara farz olmadığından kılınmayabilir. Bununla birlikte eğer kılınmışsa ayrıca öğle namazını kılmaya gerek yoktur.
Yazının devamı...

Gelişmek için okumak gerek

17 Ağustos 2007
Bunun için, insanlığın bilgi hazinesinin depolandığı kitapları kendimize arkadaş ve yoldaş edinmeliyiz. Yoldaşı kitap olanın yolu hiçbir zaman "cehalet çıkmazı"na sapmaz. O, bilginin rehberliğinde kendi yolunu en iyi şekilde tayin edebileceği gibi, elinde tuttuğu meşale ile başkalarının yolunu da aydınlatmak gibi ulvi bir görevi yerine getirmiş olur.

Okuyucularımızdan zaman zaman çeşitli sorular alıyorum. Bu soruların pek çoğu şunu gösteriyor ki, insanlarımız merak ettiği konular hakkında bilgi kaynaklarına başvurmayı alışkanlık haline getirmemişler. Konulara duydukları merak sınırlı ya da günübirlik olduğu için araştırmaya yönelmek yerine, kendilerine sunulan bilgilerle yetiniyorlar. Geçenlerde, "abdestte su tasarrufu" konusunda aldığım soru da bunlardan birisiydi. Konu gündeme düştükten sonra basit bir ilmihal bilgisinin bile pek çok insanımızda mevcut olmadığını üzülerek müşahede ettim.

Halbuki, insanı diğer yaratıklardan farklı kılan üstün özellikleri vardır. Bunların başında öğrenme kabiliyeti gelir. Gerçekten de hadiseler karşısında hayvanlar, içgüdüleri ile hareket edip tepki gösterirken, insan daha ziyade tecrübe diye ifade edilen bilgi birikiminden istifade ederek tavır sergiler.

Bir toplumun her yönüyle inkişafi, o toplumda yaşayan aydın sayısının artmasına bağlı olduğuna göre, okuma alışkanlığının her ferde kazandırılmasına olan ihtiyaç ortadadır. Çünkü, aydınlanmanın bundan başka yolu yoktur. Bu noktada okuma aracı olan kitabın önemi de ortaya çıkmaktadır.

İnsanoğlu, beyninde düşünce kıvılcımının parladığı günden bu yana düşündüğünü, duyduğunu ve hissettiğini çeşitli malzemelerin üzerine aktarmıştır. Yazılı metin olarak bilebildiğimiz en eski örnekler, bundan beş bin yıl önce Sümerler tarafından kil tabakasına yazıldıktan sonra fırınlanarak sertleştirilen levhalardır. Dünyanın en eski destanı olan Gılgamış Destanı böyle yazılmıştır.

O zamandan günümüze geliştirilen tekniklerle kitapların yazılması ve geniş kitlelere ulaştırılmasında çok büyük mesafeler katedilmiştir. Teknolojide, bugün ulaşılan seviye koskoca bir kitaplığın küçücük bir çantada veya bilgisayarda taşınmasını mümkün kılmaktadır. Hele internet dünyası başlı başına bir bilgi hazinesidir.

Ancak bütün bunlar okuyan ama devamlı okuyan insanlar için bir mana ifade etmektedir. Zira okuma alışkanlığına sahip kişi hiçbir dostu kendisine kitaptan daha yakın görmez. Onun için kitapsız bir dünyada yaşamak, çekilmez bir yük haline gelir. Böyle bir insanı kitapsız düşünmek mümkün değildir.

Bir düşünce adamının dediği gibi, insan her şeyi okumalı, fakat hiçbirinin müfrit taraftarı ve mutaasıbı olmamalı. Kararlılık, ihtiyat ve itidali elden bırakmamalı. Fikirleri tartarak okumalı. Gerçekten bu gibi kitapların okunması insanın, özellikle gençlerin beyinlerinde fırtınalar estirebilir. Taptaze dimağlara süzgeçten geçirilmemiş vahşi fikirlerin girmesi huzur bozmaktan başka bir işe yaramaz. Aykırı felsefi fikirlerle oynamak herkesin kárı değildir. Öyle şeylerle uğraşan bir insan, laboratuvarda çalışan bir kimyacı hassasiyeti ile zehirli maddeleri ayıklama yetisine sahip olmalıdır.

Dini eserleri okurken de dikkatli olunması gerekir. Zira, din hususunda çoğunluğa dengesini kaybettiren şey fikrimi derinleştireyim derken sapılan çıkmazlar, düşülen uçurumlardır. En güzel derinleşme, hakikati olduğu gibi kabul etmektir. Sığ bilgilerle inilecek derinlerden başka şeyler çıkar, esas hakikatin kaybolduğu görülür. Çünkü pek çok kimseler derinleşme ve araştırma metodunu bilmeden oldum olasıya giderken, isabetsizliklerle de karşılaşabilirler. Çünkü hakikat feyzi bazı şeylerin zahirinde görülür. Bazen derinliğine araştırma o feyzin kaybolmasına da sebep olabilir. İnsan bir hakikati etraflıca araştırayım derken, düştüğü derinlikten bir daha yukarı çıkamama tehlikesiyle de karşı karşıya kalabilir ki, bu bize "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma" prensibinin ne kadar doğru olduğunu hatırlatır.

Üzülerek görüyoruz ki ülkemizde kitap okuma oranı çok düşük olduğu gibi, yayımlanan kitapların dolaşım hızı da buna paralel gitmektedir. Okumayan bir toplumdan sağlıklı kararlar çıkması ise oldukça zordur. Halbuki "Oku!" ilahi bir emirdir. Ayrıca Cenab-ı Hakk yazı aleti kaleme yemin etmekte ve bileni bilmeyenin üzerinde bir mevkiye koymakla okumanın önemini açık bir şekilde bizlere bildirmektedir. O halde bize düşen, süratle okuyan bir toplum haline gelmektir.

Okumak, adam olmaktır!

SORALIM ÖĞRENELİM

Abdesti bozan şeyler Kuran’da açıkça iki sebebe bağlanmışken, vücuttan kan çıkması, ağız dolusu kusmak, uyumak gibi eklemeler nereden çıkıyor?

Necati Güroymak-Bitlis

Kuran-ı Kerim’de (Maide 6) ön ve arkadan idrar ve dışkı çıkması veya gaz çıkarma yoluyla, kadın-erkek cinsel organların birbiriyle temas etmesi abdesti bozan şeyler olarak ifade edilmiştir. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin çıkması Hanefi fıkhınca Maide Suresi 3. ayetin yorumundan kaynaklanmaktadır. Bu ayette kan, yenmesi haram ve pislik sayıldığından, vücut dışına çıkması durumunda abdesti bozan haller arasında kabul edilmiştir. Bu yoruma göre necis olan bir şey ister vücudun mutat yollarından, ister başka bir yerinden çıksın, abdesti bozar. Her necis mai için bu hüküm geçerlidir. Şafii fıkhında ise vücudun ön ve arka kısmı hariç, herhangi bir yerinden akan irin ve kan abdesti bozmaz. Ağız dolusu kusmakla abdestin bozulmasına gelince; bu hüküm Hz. Aişe’den rivayet edilen bir hadise dayanmaktadır. Çünkü kusuntu, kan olsun, safra olsun, yemek olsun bağırsaklardan geldiği için necaset kabul edilmiş ve abdesti bozan haller arasına sokulmuştur. Yatarak, bir şeye yaslanarak uyumak da abdesti bozar. Bu hususta kişinin tam uykuya dalması, abdestin bozulması için yeterli bir sebep kabul edilmiştir. Uyuyan bir kimsenin arka ve önden abdesti bozucu bir şeyin çıkmayacağını garanti saymak mümkün değildir. Bu durum da yine ayetin belirlediği hükümle örtüşmektedir. Bayılma, sarhoş olma, delirme gibi hususlarda da abdest bozulur. Çünkü bu durumlarda şuurun kontrolü mümkün olmaz. Mutat yollardan abdesti bozucu bir nesnenin çıkmadığını iddia etmek dayanaksızdır. Delirme, kişiyi dini yükümlülükten çıkarır. Tekrar normal hale gelince yükümlülüğü yeniden başlar.
Yazının devamı...

Miraç Kandili münasebetiyle

10 Ağustos 2007
Oradan da hiçbir insana nasip olmayacak bir şekilde zaman ve mekán mefhumları aşılarak göklere yükseltilmiş, pek çok manevi makam ve mevkiler kendisine gösterilmiş, varlık ufuklarının üstüne çıkarılarak yüce Allah’ın huzuruna varmıştır. Gecenin çok kısa bir anında iki safhada cereyan eden bu manevi yolculuğa İsra ve Miraç mucizesi, bu geceye de Miraç Kandili diyoruz.

* * *

Yolculuğun birinci safhası İsra Suresi’nin ilk ayetinde şöyle anlatılır:

"Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu, o işitir ve görür."

İkinci safha ise Miraç (göğe yükselme) şeklinde tezahür eder. Bu husus da Necm Suresi 1-18 ayetlerde şöyle ifade edilmektedir.

"Batmakta olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak bildirilen vahiyden başka değildir. Ona çok üstün güce sahip olan (Cebrail) öğretmiştir. En yüksek ufukta iken doğruluvermiş, sonra yaklaşmış ve inmiştir. Araları iki yay mesafesi kadar, belki daha da yakın oldu. Allah, o anda kuluna vahyedeceğini etti.

Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkárcılar! O’nun gördüğü şey hakkında kendisiyle tartışır mısınız? Andolsun ki Muhammed onu bir kez daha inerken görmüştü; Sidretü’l Münteha’nın (sınırın sonu) yanında. Onun yanında da Cennet-ül Meva vardı. O anda Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Muhammed’in gözü ne kaydı, ne şaştı. Andolsun ki Rabb’inin varlığının en büyük delillerinden bir kısmını gördü."

Bu ayetlerde geçen zamirlerin kimi gösterdiği bir sırdır ve sır olarak kalacaktır. Bu ayetten Cibril’in de bu yolculukta Peygamberimize refakat ettiği anlaşılmaktadır. Cibril’in Miraç’ta Hz. Peygamber’le belli bir yere kadar, örneğin son sınır olan Sidretü’l Münteha’ya kadar birlikte olduğunu, fakat bir noktadan sonra, "Ben buradan öteye geçemem, geçersem yanarım" diyerek Hz. Peygamber’den ayrıldığını ve burada Peygamber’in tek başına ilahi huzura kabul edildiğini hadis kaynaklarından öğrenmiş oluyoruz.

Peygamberimizin Miraç’ta Allah’ı görüp görmediği hususuna gelince; Miraç’la ilgili ayetlerin hiçbirisinde Allah’ın görülmesinden söz edilmemektedir. Kur’an, Allah’ın gözle görülemeyeceğini En’am Suresi ayet 103’te açıkça beyan eder: "Gözler O’nu idrak ve ihata edemez. O gözleri ihata eder (kuşatır)."

Bununla birlikte erken dönemde bu konu tartışılmaya başlanmıştır. İbn-i Abbas başta olmak üzere bazı sahabiler En’am Suresi’nde "Allah’ın görülemeyeceği" şeklindeki ayetin genel bir kural olduğunu, Miraç’ta Hz. Muhammed’e istisnai bir ihsanda bulunulduğunu söylemişlerdir. Ancak bu "görme"nin fiziki olmayıp Allah’ın bahşettiği bir kudretle gerçekleştiği söylenmiştir. Mevláná diyor ki: "Müşahede başka bir gözle vaki oluyor. İnsan bir yere varıyor ki o anda göze muhtaç olmadan dostu görebilir."

Bu noktada Hz. Aişe "Peygamber, Allah’ı gördü mü?" sorusuna şu cevabı vermiştir. "Her kim, Muhammed Rabbı’nı gördü derse yalan söylemiş olur." Hz. Aişe bu sözlerine delil olarak da yine En’am Suresi’nin 103. Ayet’ini göstermiştir.

Bu görüşlerin herhangi birini kabul veya reddetme durumunda değiliz. Doğrusunu Allah bilir. Bizim bilmemiz gereken, Hz. Peygamber Miraç’ta Allah’a doğru yükselmiş ve ona en yakın noktada bulunmuştur.

Miracın, ruhsal bir yolculuk mu, yoksa ruh-beden beraberliğinde gerçekleşmiş bir yükseliş mi olduğu hususu tartışılmıştır. Hz. Aişe, "Miraç vakasının bedenle bir alakası yoktur, tamamen ruhsal bir olaydır. Hz. Peygamber’in bedeni yatağından hiç ayrılmamıştır" demiştir. Bu görüşü benimseyenler İsra Suresi’nin 60. ayetindeki "sana gösterdiğimiz rüya" şeklindeki ifadeye dayanmaktadırlar. Bu görüş Miraç mucizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü gerçek rüya, uyanıklık halinden çok daha büyük bir boyuttur. Hele peygamberlerin rüyaları vahiy olarak kabul edilmiştir.

* * *

Hamidullah,
bu mucizenin tamamen ruhsal ve manevi olduğunu vurgular ve şöyle der: "Miraç asla bir coğrafi ve turistik seyahat gibi ele alınamaz."

İslam alimlerinin büyük çoğunluğu ise Miracı Hz. Peygamber’in hem bedeniyle, hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir.

Şüphesiz Miraç, Hz. Peygamber’in en büyük mucizesidir. Bunu akılla izah etmeye kalkışmak mümkün değildir. Bu bir iman meselesidir. Miraç hadisesi bizler için çok önemli işaret ve mesajlar ihtiva etmektedir. Bu gece İsra Suresi’nin tamamını mealinden okumanızı tavsiye ediyorum.

Miraç Kandili’niz kutlu olsun.

SORALIM ÖĞRENELİM

Kuraklık ve su sıkıntısı nedeniyle suyu tasarruflu kullanmamız gerekiyor. Abdest alırken de su tasarrufu sağlanamaz mı? Mesela her organımızı birer defa yıkasak olmaz mı?

Mustafa GÜNGÖR/ANKARA

Dinimiz israfı yasaklamıştır. Akan nehrin kenarında bile bulunsak, abdest alırken suyu israf etmememiz emredilmiştir. Kaldı ki kuraklık nedeniyle daha da dikkatli olmamız gerekir. Suyun kıtlaştığı böyle dönemlerde abdest alırken abdest organlarımızı birer defa yıkamak yeterlidir. Esasen abdest organlarını bir defa yıkamak farzdır. İkincisi, üçüncüsü sünnettir.

Gusül abdesti alırken içinde namaz abdesti de almamız gerekiyor mu? Almazsak, gusül abdestiyle namaz kılabilir miyiz?

Sait SÖĞÜT/ANKARA

Elbette kılabilirsiniz. Çünkü boy abdesti almakla abdest organları da haliyle yıkanmış olmaktadır. Boy abdesti aldıktan sonra artık namaz abdesti almaya gerek yoktur. Yalnız, boy abdesti almadan önce namaz abdesti almak sünnet kabul edilmiştir.

Namazda niyet ederken "Niyet ettim Allah rızası için" diyoruz. Başka bir Tanrı’ya yönelmediğimize göre neden böyle diyoruz? Bu yanlış değil mi?

Sacit SAĞTÜRK/İZMİR

Niyet, insanın içinden yapacağı şeye karar vermesidir. Bunu dil ile söylemeye gerek yoktur. Ancak halkımız niyetini diliyle de ifade etmektedir. Namaza niyet ederken "Allah rızası için" de denilebilir "Senin rızan için" de. Her ikisinin söylenmesinde de bir sakınca yoktur.
Yazının devamı...

Şerrin yaratılışı ilahi hikmetin gereğidir

3 Ağustos 2007
Aslında kötülük veya bize göre kötülük olarak görünen şey, ilahi nizam ve ahengin bir parçasıdır. Şer veya kötülük yaratılmamış olsaydı ilahi kudret tam olarak gerçekleşmemiş olurdu. Gerçi Allah için zorunluluk yoktur. O’nun iradesini tahdit etmek kimsenin haddine değildir. Bu hususta Mevláná şöyle der:

"Şerri yaratmak O’nun kemaline işarettir. Şu kıssama kulak ver: Sanatkár güzeli de çirkini de resmeder. Resimlerden birinde Mısır’ın en güzel kadınları, genç Yusuf’a tutkunca bakar bir halde görünürken, aynı elin yaptığı bir başka manzarada, cehennem ateşi ve menfur tayfaları ile birlikte şeytan görülür. Her iki şaheser de O’nun kámil hikmetini göstermek ve O’nun üstünlüğünü inkár eden şüphecileri şaşkına çevirmek için, iyi niyetlerle yaratılmıştır."

* * *

Hayrı-şerri, iyiliği-kötülüğü muhteşem iradesiyle yaratan Allah’tır. Şeytan, Allah’ın ortağı, dengi değil kuludur. Ancak şeytan başkaldıran, nankör, isyan eden bir kuldur. Şeytanı Allah’ın karşıtı olarak görmek, hayır ve şer için iki ayrı varlığın kabulüne götürür ki; bu inanış yüce dinimizin temel anlayışı olan tevhid (birlik) ilkesiyle bağdaşmaz. Şeytan her ne kadar bir şer, karanlık ve yanıltıcı kuvvet ise de onun varlığı ilahi irade ve takdirin ayrı bir yansımasıdır. İman esasları içerisinde "Hayır ve şer Allah’tandır" ifadesinin yer alması, bu inceliği belirtmek içindir.

Burada şu noktaya da değinmekte fayda var: İnsanların hürriyetleri ilahi iradeye tabi olmakla beraber, nasıl hareket edecekleri hususunda seçme tercihlerinin bulunduğu da Kur’ani bir gerçektir. Bu da kulun sorumluluğunu gerektirir.

Allah, şerrin yaratıcısıdır. Ancak, şerri yaratan şerle nitelendirilemez. Örneğin: Resimdeki çirkinlik, ressamın da çirkin olmasını gerektirmez.

Tasavvufçular, álemin Allah’ın sıfatlarının yansıması olduğunu kabul ederler. Mesela, cemal sıfatlarından biri olan rahmet ve sevgi sıfatları, cennet ve melekler suretinde tecelli ettiği halde, celal sıfatlarından gazap ve intikam sıfatları, cehennem ve şeytan suretinde tecelli eder. İnsan hem celal hem de cemal sıfatlarını bünyesinde taşır. Bü yüzden insan büyük bir álemdir. Kainat da bu zıtlıklar üzerine kurulmuştur.

İyilik ve kötülük, insanların algılamasına göredir. Mesela; tek bir hakikatten ibaret olan ateş, ona karşı alabileceğimiz tutuma göre bize iki ayrı mahiyet gibi görünmektedir. Bunlardan biri yakmak, diğeri ısıtmaktır. Isıtmak tabiatımıza uygun geldiği için ona iyilik deriz. Yakmak ise tabiatımıza uygun gelmediğinden ona da kötü deriz. Halbuki ateşin mahiyetinde bir şey değişmemiştir ve onunla ilgili şikáyet etmeye hakkımız yoktur.

Şer olmasa idi nefse hákimiyetin bir ödülü olan müspet fazileti kazanmak imkánsız olurdu. Ekmek yenmeden önce koparılır, mutluluğa birçok mihnetten geçilerek ulaşılır. Bir dirhem bal yemek için bir batman keçiboynuzunun odununu çiğnemek lazım. Şer çekilince yerini hayra bırakır.

Allah niçin şerri yarattı deyip şüpheye düşme. Şeyler zıtları ile bilinir. Şerrin varlığı hayrın tezahürü için gereklidir. Örneğin; çirkin olmasa güzelliği tayin ve takdir etmek nasıl mümkün olurdu? Álemde mutlak kötülük yoktur. Bazen şerde de hayır olur. Kur’an şöyle buyurur: "Hayır diye sevdiğiniz bir şey, bazen sizin için şer, şer diye hoşlanmadığınız şey de bazen sizin için hayır olur."

Bu hususta, Mevláná’nın bir ifadesini sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim: "Ahmaklar sahte paraları, hakikisine benzediği için satın alırlar. Eğer álemde gerçek para tedavülde bulunmasaydı, kalpazanlar sahtelerini tedavüle nasıl sürerlerdi? Onu hakikisiymiş gibi gösteren hakikat olmadıkça, sahtelik hiçbir şeydir. Doğruluk aşkıdır ki insanları hataya sevk eder. Onlar zehri şekerle karıştırarak ağızlarına doldururlar, öyleyse bütün inançların boş olduğunu haykırana, az da olsa onlarda hakikatin kokusu vardır. Yoksa kimseyi aldatamazlardı."

Şerrin yaratılışı, ilahi hikmetin bir gereğidir. O ne yapmış ise güzel yapmıştır. Her şeyin yaratılışında insan aklının kavrayamayacağı nice sırlar vardır. Álemde zerre kadar lüzumsuz ve saçma diye nitelendirilebilecek bir şey yoktur. Ziya Paşa’nın dediği gibi: "İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez/Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez."

SORALIM  ÖĞRENELİM

Yurtiçi ve yurtdışında sürekli seyahat halindeyim. Zorlukla da karşılaşmıyorum. Namazları kısaltmadan kılabilir miyim?

Taner ÖZDEMİR/İSTANBUL

Namazları kısaltmanın illeti yolculuktur, zorluk değildir. Her yolculuğun tabiatında zorluk vardır. Bu nedenle yolculukta namazları kısaltmak gerekir.

Gayrimüslim bir kadınla evlenmek istiyorum. Dinimizce bir sakıncası var mı? Kadını Müslüman olmaya zorlamam doğru olur mu?

Ersal SELAMCI/ALMANYA

Gayrimüslimlerle (Yahudi, Hıristiyan) evlenmek dinimizce caiz görülmüştür. Evlenmek istediğiniz kadına Müslüman olması için baskı yapmanız doğru değildir. Kişi hür iradesiyle İslam’ı seçmelidir. Dinde zorlama yoktur.

Dinimizde anne baba hakkı büyük bir özenle ifade edilmiştir. Onları incitmemek için ayrı bir evde yaşayabilir miyim?

Taceddin Yusuf USLU/EDİRNE

Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasına bağlıdır. Bu nedenle onları incitmeden gönüllerini alarak, ailevi huzur ve sosyal şartlarınızın iyileşmesi için ayrı bir evde yaşamanızda sakınca yoktur.

İstanbul’da ikamet etmekteyim. Elazığ doğumluyum. Elazığ’a gittiğimde seferi olur muyum?

Hüsamettin ARICIOĞLU/İSTANBUL

Bu hususta doğduğunuz yere değil, daimi ikamet ettiğiniz yere itibar olunur. Elazığ’da 15 günden az kalırsanız seferi sayılırsınız.

Eşim yanımda olmadan umreye gidebilir miyim?

Fatma Zehra SOYLUCA/HOLLANDA

Kadınların nikáh düşmeyen bir yakınıyla umreye gitmeleri şayan-ı tercihtir. Ancak kadınların toplu halde umreye gitmelerinde bir sakınca yoktur.
Yazının devamı...

Mabetsiz din olur mu?

27 Temmuz 2007
Önce "cami" kavramı üzerinde duralım: Kelime olarak "birleştiren, bir araya getiren" anlamına gelen cami, terim olarak, "Herhangi bir ayrım ve istisnaya tabi tutulmadan bütün müminlerin bir araya geldikleri, omuz omuza, diz dize, gönül gönüle kaynaştıkları, elem ve sevinçleri paylaştıkları, yüce Mevlamızın manevi huzurunda dua ve ibadetlerini, samimi yalvarış ve niyazlarını bütünleştirerek eda ettikleri kutsal mekán" demektir.

* * *

Camiler, bütün insanların, maddi güç, ırk, unvan ve makam söz konusu edilmeksizin, yüce Yaratan’ın huzurunda eşit şartlarda ibadet ettikleri kutsal huzur mekánlarıdır. Şüphesiz orada, fakiri zenginin, memuru amirin, işçiyi patronun önünde ibadet ederken görmek mümkündür.

Camilere ibadet kutsiyetinden dolayı "Beytullah" (Allah’ın evi) da denilmiştir. Zira, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de; yeryüzünde inşa edilen ilk beyt’in "Kábe" olduğu bildirilmiştir. Bu anlamda yeryüzündeki bütün cami ve mescitler Kábe’nin birer şubesidir.

Camide namaz kılınır, dua edilir, Kur’an okunur, vaaz ve nasihatlarda bulunulur, gönüller aydınlatılır, ruhlar kötülüklerden arındırılır, kalplere Allah, Peygamber, vatan, millet ve insan sevgisi ile güzel ahlak nakşedilir, bilmediklerimiz öğretilir, irfanımız yükseltilir. Bu yönde camilerimiz; bir Batılı şarkiyatçının da ifade ettiği gibi halk mektepleridir. Birlik ve beraberliğimizin ilham kaynağı, feyz odakları olan camiler, gönüllerin birleştiği, kaynaştığı, temizlendiği şifa merkezleri, dünyevi sıkıntıların aşıldığı, streslerin atıldığı huzur evleridir.

Tarihi seyrine baktığımızda, yalnız İslamiyet’in değil, bütün dinlerin mabede büyük önem verdiği görülür. Esasen tarihin hiçbir döneminde mabetsiz toplum olmamıştır. İlkel kabile din ve toplumlarında dahi mabetler yapılmış ve bunlar kutsal sayılmıştır. Şanlı ecdadımız gittiği her yerde, dinlerinin mabedini kurmuş, Türk-İslam medeniyeti ve sanatının eşsiz abidesi olan cami ve minareleri yükseltmiştir.

Şurası su götürmez bir gerçektir ki; mabetsiz bir din düşünülemez. Camiler bu ülkenin tapu senetlerine vurulmuş silinmez mühürlerdir. Kurtuluş Savaşımızın cesur sesi Halide Edip Adıvar şöyle diyor:

"Artık tamamıyla karar verdim ki uzun minareleri olmayan, hiç olmazsa kulelere benzeyen uçlar yükselmeyen şehirlerin güzelliğini anlatamam. Toprak yığınlarından yapılmış, çöl ortasına atılmış en zavallı köyümüzün bile arkasında, havanın değişen renklerinde, bazen başını kaldıran beyaz ve ince bir minare, yalçın ve küllük olan yerlerde bile bir güzellik, bir sanat, bir heyecan abidesi oluyor."

Söz buraya gelmişken, büyük şair Názım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci bayraklar altında bir ıstırap abidesi gibi duran Ağa Cami’nin bu durumuna isyan eden dizelerini almadan geçemeyeceğim:

"Havsalam almıyordu bu hazin hali önce;

Ah, ey zavallı mabet, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım,

Allahımın ismini daha çok candan andım.

.....

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

Bir arkadaş bulurdun, ruhumu görebilsen!

Ey bu caminin ruhu! Rabbimize git, dile,

Sana hürmet etmeyen bu mukallit mahalle

Bir gün harap olmazsa Türk’ün kılıç kınıyla,

Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!.."

Bu güzel dizelerin üstüne söylenecek söz yok. Soru soran okuyucularımın şu merakını da gidermek isterim: Hepimizin bildiği gibi camileri halkımız yapıyor. "Neden bu kadar çok cami?" yerine, "İhtiyaç olan yerlere yapılsa daha iyi olmaz mı?" sorusunu ikame etmek belki daha doğru bir yaklaşım olabilir. Elbette okul ve hastanelerimizin sayısı da ihtiyacımıza göre çoğaltılmalı. Ama hangisi diğerinin yerini doldurabilir?

SORALIM ÖĞRENELİM

Sünni inançta Yezit’e lanet okumak caiz görülmemiştir. Halbuki Yezit sefihliği, zulmü, gaddarlığı ve haksızlığı ile şöhret bulmuştur. Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’i de şehit etmiştir. Bunu açıklar mısınız?

Tayyar C./HATAY

Sünni alimlerden de Yezit’e lanet okuyanlar olmuştur. Örneğin; büyük bir İslam alimi olan Sadettin-i Taftazani, Akaid Şerhi’nde "kim demiş ki Yezid’e lanet caiz değildir? Bal gibi caizdir. Allah’ın laneti Yezit’e, avenesine ve yardımcılarına olsun" demektedir. İmam Gazali’nin görüşü ise şudur: "Bir adam Yezit’e lanet etmekle sevap kazanmış olmaz. Şeytana bile lanet okumaktansa zikir, istiğfar, dua ve Kur’an tilaveti gibi şeylerle uğraşmak daha iyidir." Gazali’nin bu sözü doğrudur. Müslüman, şuna buna lanet yağdıran, söven, küfür ve hakaret eden bir kişi değildir. Müslüman, nezih bir lisana sahip olmalıdır. Yoksa, hiçbir Müslüman zulmün ve gaddarlığın sembolü olan Yezit’i ve onun icraatını savunma gibi bir hatanın içine düşmez.

Tevrat’ta Lut Peygamber’in içki içip kızlarıyla cinsel ilişkiye girdiğini okudum ve ürperdim. Böyle bir şey olabilir mi?

Ş.A./ALMANYA

Peygamberler model şahsiyetlerdir. Onların zorunlu birtakım nitelikleri vardır. Bunlardan birisi de "ismet" sıfatıdır. Yani, peygamberler korunmuşlardır. Onlar günah işlemezler. Peygamberlerden başka masum yoktur. Dolayısıyla, Lut Peygamber’e isnat edilen bu çirkinliği İslam şiddetle reddetmektedir.

Namaz kılmaya başladım, evimde bir köpeğim olduğu için namazımın kabul olmayacağını söylüyorlar. Bu konuda bana bilgi verir misiniz?

Nilüfer ASLANOĞLU

Evin içinde köpek beslemek sağlık açısından hoş görülmemiştir. Köpek beslediğiniz için namazınızın kabul olmayacağı yolundaki iddialar temelsizdir.
Yazının devamı...

Demokrasi

20 Temmuz 2007
Sayın okurum, İslam bir dindir. Demokrasi ise bir yönetim biçimidir. Winston Churchill kendine has esprisiyle, "Demokrasi, hükümet şeklinin en kötüsüdür, ama insanlık henüz daha iyisini bulamamıştır" demiş, ayrıca diktatörlerle ilgili şu haklı görüşleri sarf etmiştir:

"Diktatörler koşturmalarını kaplanların sırtında yaparlar, inmeye de cesaretleri yoktur, ayrıca kaplanlar da gittikçe acıkmaktadır. Bu diktatörleri tahtlarında askerlerinin süngüleri, polislerin copları ile görürsünüz. Kendilerini dünyaya güvenç ve övünç ile gösterirken içleri korkuyla doludur. Onlar vatandaşlarının söz ve düşüncelerinden korkmaktadırlar. En ufak bir harekette kaçacak delik ararlar."

Yine Churchill’e göre, "Diktatör, acil durum canavar çocuğudur, tek bir adamın yaptığı fetişist bir ibadettir".

* * *

Yüce dinimiz her türlü despotizmi kesinlikle yasaklamıştır. Kur’an şöyle diyor: "Krallar, girdikleri ülkeyi bozar ve halkını zelil ederler" (Neml Suresi, ayet 34.)

Demokrasi; kaynak olarak halk iradesine dayanan, amaç olarak toplumun iyiliğini hedefleyen, yönetim olarak ise demokratik diye adlandırılan birtakım usullerle çalışan bir siyasal yönetim tarzıdır.

Yunan filozofu Popper, "Fazilet esas itibarıyla başkalarına duyulan saygıdır. Her insan küçük bir dünyadır. Fakir bir demokrasi, müreffeh bir aristokrasi veya monarşiden daha iyidir. Aynı şekilde hürriyet de esaretten daha iyidir. Biz mutluluğun, hürriyetin bir meyvesi olduğuna inanıyoruz. Ancak bu hürriyet kanunsuz yaşamak demek değildir" diyor. Nitekim Sokrat, demokratik bir toplumu, bir demokrat olarak tenkit etmeye devam etti ve ilkelerine inancının hesabını hayatıyla ödeyerek insanlığa unutulmaz şu dersi verdi: "Adaletin kurbanı olmak, başkalarına adaletsiz davranmaktan iyidir."

Totaliter idareler, memleketlerinde ve insanlarının ruhunda kapanmayacak yaraların izlerini bırakırlar. İktidarını muhafaza uğruna bir diktatörün yapmayacağı şey yoktur. Öncelikle memleketin problemlerini çözme sorumluluğuna genellikle katlanamazlar. İslam bir yönetim biçimi önermemiş, ancak yönetimin evrensel ilkelerini ortaya koymuştur. İlk döneminde uygulanan yönetim biçimi, eşitlik temeline dayanır. Müslümanlık’ta adalet, eşitlik, işleri ehline vermek vardır. Danışma vardır. Din, vicdan ve fikir hürriyeti vardır. İnsanlık için bunlar vazgeçilmez unsurlardır.

Demokratik ülkelerde insanın hür olarak doğduğu tarzında formüle edilen yaklaşım ile İslam’ın, "insan yaşamak için doğar" kaidesi arasında amaç bakımından bir fark yoktur. Burada İslam’ın başka bir özelliği de vardır. Kişinin bireysel yanının kabulünden başka toplumsal boyutuna da atıfta bulunan bir açılımı söz konusudur. Yani, İslam’da birey de, mülkiyet de, hürriyet de vardır. Diğer taraftan topluluk ruhu da vardır. Bir toplumu oluşturan unsurlar arasında farklı bilgi, inanç ve değerler de vardır. Bu farklılıkların çatışma sebebi olmamasını sağlayan ise yine İslam’ın getirdiği engin hoşgörüdür. İslam, demokrasi ve hürriyet kavramlarının kesişim noktası da bu hoşgörüdür.

Günümüzde insan hakları söyleminin temelini, insanların eşitliği düşüncesi oluşturmaktadır ve insan hakları temeline dayanmayan bir söylemin evrensel düzeyde kabul ve başarı şansı hemen hemen hiç yoktur. İnsan haklarına ilişkin talepler temelde, insanın değerinin korunmasıyla ilgili taleplerdir.

* * *

Dünyada gelinen bugünkü durumda, demokrasinin olmadığı, fikir hürriyetinin gelişmediği bir ülkede bilim ve sanatın da gelişmesi mümkün değildir. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde demokrasinin İslam dininin özüne en uygun yönetim tarzı olduğunu görüyoruz. Öncelikle şu tespiti yapmak gerekir: İnsan hakları meselesi, İslamiyet’in önemle üzerinde durduğu bir husustur. Modern demokrasileri hayata geçiren programlar, modern yaşayışın bir eseri olarak kabul edilen haklar ile Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnetin insanlara getirdiği haklar arasında bir aykırılık yoktur.

Ülkemiz iki gün sonra, yani pazar günü seçime gidecek ve yeni bir iktidarı belirleyecektir. Bu şu hakikati göstermektedir ki; seçimlerde ne alt ne üst tabaka vardır. Bütün insanlar eşit olarak oylarını kullanacak ve sandıkta egemenliğini gösterecektir. Unutulmamalıdır ki, her millet layık olduğu şekilde yönetilir.

SORALIM ÖĞRENELİM

Namaza niyet ederken rekát sayısını söylemek gerekli midir?

A.ŞEN/KARS

Niyet, bir işi niçin yaptığını bilmek ve ona zihnen karar vermektir. Dolayısıyla dil ile söylemek şart değildir. Sözle niyet etmek istenirse örneğin, "Sabah namazının farzını, öğle namazının farzını vs. kılmaya niyet ettim" denir.

Dua ederken arkadaşım, ne yalvarıp duruyorsun, sus çünkü cevap alamayacaksın, dedi. Bundan şevkim kırıldı. Artık dua edemiyorum.

Süleyman T./İSTANBUL

Hiç şevkin kırılmasın, sen dua ederken yüce Mevla size şöyle sesleniyordu: "Hizmet için seni çağıran ben değil miyim? Seni ismimle meşgul eden ben değil miyim? Senin ’Allah!’ diye yalvarman, benim ’İşte buradayım’ dememdi, senin hasretinden doğan acın, benim sana elçimdi. Bütün o gözyaşlarını, feryatlarını ve niyazlarını çeken ve onları kanatlandıran bendim"

Bir arkadaşım ikide bir Allah baba diyor, bunun bir günahı var mıdır?

Gülnihal KARA/ANKARA

Dinimizde en büyük günah, Allah’a baba demektir. Baba bilindiği gibi karısı ve çocukları olan kişiye denir. Bu anlamda yüce yaratıcıya baba demek, küfürdür. Kur’an şöyle der: "Rabbinizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, karı da çocuk da edinmemiştir."

Rüşvetle birisinin hakkını alıp başkasına verdirmek doğru, Müslümanca bir davranış mıdır?

G.T./İZMİR

Dinimizde rüşvet almak da vermek de haramdır. Hele bir kişinin hakkını menfaat karşılığı bir başkasına vermek, hem rüşvet hem de zulümdür. Kur’an şöyle diyor: "Mallarınızı aranızda batıl yolla, rüşvetle yemeyiniz." Peygamberimiz de, "Rüşvet alana da verene de Allah lanet etsin" buyurmuştur.
Yazının devamı...