"Kamil Aydoğan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kamil Aydoğan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Kamil Aydoğan

Dostluğun şakası yoktur

13 Temmuz 2015

Ağır ağır gelenleri vardır; birden, ansızın gelenleri; yaz yağmuru gibi, sağanak şeklinde peş peşe gelenleri vardır.
Somut acılar, keskin sancılar vardır, acı çekersin; ilaçlarla dindirmeye çalışırsın.
Soyut acılar vardır; çok sevdiğin, en sevdiğin yakınının, dostunun ölüm haberi gelir birden. Sarsılırsın.
Her şey olağan akışında giderken, birden kararır dünyan; anlamsız, boş, hatta eziyete dönüşür yaşamak.
Hepsi ateştir, “düştüğü yeri yakar”.
*
İnsanoğlu dayanıklıdır, zaman da ilacıdır acıların.
Kanayan bir yara gibi önce hafifler acılar, sonra da derinden, içten içe varlığını sürdüren ama hayatın akışına da izin veren, yürekte kalmış bir ağırlığa dönüşür. Küt bir ağırlığa.
Belki eskisi gibi olamazsın, içindeki ferahlığa, esenliğe bir türlü kavuşamazsın bir daha ama, yine şakalaşır, güler, geleceğe ilişkin hesaplar yaparsın. Kabullenirsin.
*
Acılar, anıya dönüşür bir gün; eninde sonunda dönüşür.
Yük, tüm ağırlığıyla durur sırtında ama kabullenirsin, taşımaya çalışmaya, onunla yaşamaya alışırsın.
Dışardan görünmez belki, kimseler anlamaz kalbinin yükünü ama “içerlerde bir yerlerde”, sana ait, senin olmuş bir acı, seninle birlikte gezer durur.
Gülerken de yanındadır, ağlarken de.
En hırslı zamanlarında bile arada bir yoklar, çekiştirir eteklerinden.
*
Bir de ihanetin acısı vardır; bu, ötekilere benzemez.
Ötekiler gittikçe körelir; dost acısı, ihanet acısı ise gittikçe büyür.
Zaman, öteki acıların ilacıyken, ihanet acısının körükleyicisidir.
Gittikçe derinleşir, uykularına, içindeki hücrelere sirayet eder. Gittikçe, nefret, intikam, hırs, zarar verme duygularını kaşır durur.
Öteki acılar olgunlaştırır insanı, ayağını yere bastırır; hırslarını, geleceğe ilişkin canhıraş uğraşılarını normale dönüştürür. Hatta kibrini, kendini yüksek görme duygularını törpüler.
Ama dost bildiğin, sonuna kadar güvendiğin birinden gelen ihanet acısı tahrik edicidir, dizginlenmesi oldukça zordur.
Şayet atlatacak kadar güçlü bir iradeye sahip değilsen, seni esir alır bu acı; iş yapamaz hâle getirir.
*
Geleceğe dair planlarınla, sözcüklerinle, davranışlarınla, güven duyarak teslim olduğun birinin seni satması, “çırılçıplak” ortada bırakması kadar büyük ve kalıcı bir acı olamaz.
*
Öteki acılar için “Allah’tan geldi, ne yapalım.” dersin. Katlanırsın.
*
“Dost kazığına” katlanmak zordur.
Sadece katlanıyor gibi görünebilirsin. Hatta karşılaştığında, sana yaptıklarına birtakım cılız kılıflar uydurarak kendini savunduğunda, kaçırdığı gözlerine bakarak gülümseyebilirsin de.
Öteki acılar anıya dönüşür bir gün, dost kazığının acısı ise aklından hiç çıkmayan kara sevdaya.
*
İhanet görmek bir tarafa, dostun gülüne bile katlanamaz insan.
Dostluğun şakası yoktur!

Yazının devamı...

Yazarların buluşması

6 Temmuz 2015

Üç beş ay yurt dışına çıktığınız ve kendi ortamınızdan uzaklaştığınız zaman, hayatın olağan akışından uzaklaştığını, birçok şeyin değiştiğini sanıyorsunuz.
Aynı kentte birlikte yaşarken bazen aylarca görüşemediğiniz kişileri de özlüyor, merak ediyorsunuz.
Ülkenizden, yaşadığınız kentten uzak olmak daha duyarlı, daha duygusal hale getiriyor sizi.
* * *
İki günlüğüne gelince de, çok az kişiyi görebiliyorsunuz koşuşturmaca içinde.
* * *
Bu kez öyle olmadı, hemen hemen herkesi görme şansını yakaladım.
* * *
Edebiyat Ortamı Dergisi’nin her yıl geleneksel olarak yazarları, şairleri, dost ve arkadaşları bir araya getirdiği iftar programına denk geldim.
* * *
İftarda Nuri Pakdil ile aynı masada karşılıklı oturduk ve hasret giderdik.
Nuri Pakdil, yirmili yaşlarımızdan beri bizlere kol kanat geren, yetiştiren, okumamızı, yazmamızı sağlayan; dünya görüşümüzü, düşünce yapımızı temellendiren, şekillendiren; hayata, olaylara, kişilere evrensel perspektiften bakmamızı sağlayan kişi.
Bizim ustamız, ağabeyimiz; hepimizde emeği var.
Ülkemizdeki entelektüel birikimin önemli bir kısmı O’nun duruşu, tutumu, yazdıkları; hatta sustukları ve konuşmadıklarıyla oluştu.
* * *
Bir topluluğa, Nuri Pakdil’in gelmesi, o topluluğa bir canlılık, bir dinamizm katıyor.
Oysa Nuri Pakdil hemen hemen hiç konuşmayan bir insan.
* * *
İftara bizim sitenin yazarlarından Baki Kaya ile gittik.
Görüşmek istediğim herkes oradaydı ve hemen hepsiyle ayaküstü de olsa selamlaşma olanağı buldum.
* * *
Ortaokul birinci sınıftan üniversiteyi bitirinceye kadar aynı sıralarda, birlikte oturduğumuz ve bu dünyadaki en eski dostum, Türk Dil Kurumu Başkan Yardımcısı Ali Karaçalı’yla yan yana oturmanın keyfini yaşadık.
Yine Hece Dergisi ve yayın grubunun sahibi, yakın dostum Ömer Faruk Ergezen de oradaydı. Hece’nin, kapsamlı, görkemli Günlük Özel sayısını orada almaktan mutlu oldum.
Yine tanınmış şair, yazarlardan, öğrenciyken aynı evde kaldığımız Arif Ay, Ali Ulvi Temel, İdris Hamza, Şaban Abak, İsmail Sert, Muhsin Mete, Ragıp Karcı, Ebubekir Eroğlu, Hayriye Ünal, eski milletvekilleri ve önemli şairlerimizden Avni Doğan, M. Atilla Maraş, herkes oradaydı.
İş adamı dostum Zeki Sayılır’ı ve eski il milli eğitim müdürlerinden kuzeni Mürteza Oğur’u da anmalıyım. Unuttuklarım beni bağışlasınlar.
Yayınladığı kitaplar ve yaptığı konuşmalarla son yıllarda adını daha çok duyuran kuzenim Mustafa Aydoğan, eşi Tülay Hanım ve sevgili yeğenim üniversite öğrencisi kızı Tuba ile gelmişti.
İftar böylece bir aile buluşmasını da sağlamış oldu.
* * *
M. Ali Bulut, avukat ve eski milletvekili. Şair, yazar değil.
Edebiyata, sanata, estetiğe, gönül zenginliğine önem veren; bunları insanımızın esenliği, huzuru için en temel unsur olarak gören bir isim.
Bu nedenle de yıllardır Edebiyat Ortamı Dergisi’ni çıkarıyor.
Bu zor, meşakkatli işi, coşkuyla, heyecanla, severek yürütüyor.
Mütevazı ve sabırlı kişilik yapısıyla da sonuç alıyor.
Her yıl geleneksel olarak düzenlediği iftar programlarını da bir yazarlar buluşmasına, aydınlar platformuna dönüştürüyor.
* * *
İnsanın gittikçe yalnızlaştığı, hayatın tüm hışmıyla üstüne üstüne geldiği; sığ, basit ilişkilerin dünyasında; ruhumuzun onarılmasına katkı sağlayacak bu tür ortamlara ihtiyacımız var.

Yazının devamı...

Okullar tatile girdi-2

22 Haziran 2015

Ekonomik, sosyal ve yaşam standartları açısından gelişmiş toplumlarla, gelişmemiş toplumların eğitimleri arasındaki farklarla ilgili birkaç başlık daha açılabilir.
*
* Gelişmiş toplumlarda aile eğitimin önemli bir parçasıdır. Öğretmenler, çocuğu tanıdığı gibi, ailesini de yakından tanır, bilir, önemser. Çocuğun ailesiyle diyalog kapısını sürekli açık tutar.
* Gelişmemiş toplumlarda aile, çocukla ilgili sadece önemli bir sorun olduğunda okula davet edilir. Çoğu kez, “Çocuğunuzun terbiyesini verin.” biçiminde bir yaklaşım sergilenir.
Aile okula gelmekten, mahcup edilmekten çekinir.
*
* Gelişmiş toplumlarda birçok hiyerarşik silsile yoktur. Hem sorumlu hem de yetkililer vardır.
Birçok konu ilk basamakta çözüme ulaşır. Zaman ve emek değerlidir.
* Gelişmemiş toplumlarda bir sorumlular, bir de yetkililer vardır.
En küçük bir konu, en tepedeki yetkiliye gider.
Zaman ve emek önemsenmez; herkes kendini sağlama alma refleksiyle hareket eder.
*
* Gelişmiş toplumlarda, öneri ve eleştiri getirenler yetki sahibi olanları yıpratmak, zor duruma düşürmek için yapmazlar bunu.
Eleştiriler kişiler üzerinden değil, uygulamalar üzerinden yapılır.
Yetki sahibi olanlar da, eleştiri ve öneri getirenlere kin ve düşmanlık üretmezler.
* Gelişmemiş toplumlarda öneri yoktur, yıkıcı bir eleştiri vardır. Eleştiriler de uygulamalar yerine, tamamen kişiler üzerindendir.
*
* Gelişmiş toplumlarda sistem sade, kolay, anlaşılır bir temel üzerine kurulmuştur. Sistemin adaletinden hiç kimse kuşku duymaz.
Kimse tanıdık peşinde, etkili kişi peşinde koşmaz, “torpil” aramaz.
* Gelişmemiş toplumlarda karmaşa vardır. Uygulamalar bilinmezliklerle doludur.
Oturmuş ve herkesin güven duyduğu bir sitem olmadığından, yetkililerin kapılarının önü sürekli bekleyenlerle doludur.
*
* Gelişmiş toplumlarda eğitimciler sadece eğitimle ilgilenir, sadece eğitime kafa yorar, zamanını sadece eğitime harcar.
Okulların fiziki ihtiyaçları, ısınma, tamirat, temizlik; sıra, masa, dolap her şey, eğitimcilerden tamamen bağımsız olarak yerel yönetimler, belediyeler tarafından karşılanır. Bu hizmetlerin yerine getirilmesinde eğitimcilerin en küçük bir sorumluluğu bulunmaz.
* Gelişmemiş toplumlarda her şey eğitimcilerden ve eğitim yöneticilerinden beklenir.
Okulun fiziki görünümü, eğitimin içeriğinin önündedir.
*
Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasındaki farklar uzatılabilir.
Ama işin özeti şudur:
* Gelişmiş toplumlarda sükûnet hâkimdir. Karmaşa, kaygı, stres yoktur.
Çünkü gelişmişlik, sağlam bir sistem demektir.
* Gelişmemiş toplumlarda insanlar kendisini sahipsiz, çaresiz hisseder; nereye gideceğini, kime başvuracağını bilemez.

Yazının devamı...

Okullar tatile girdi-1

15 Haziran 2015

Bu yazıyı, yurt dışındaki gözlemlerimi, izlenimlerimi de katarak yazıyorum.
*
* Gelişmiş ülkelerde tatil başlar başlamaz uygulayıcılar, uygulamalar ve sonuçları üzerine uzun değerlendirmeler yaparlar; strateji, politika geliştirmesi gereken yerlere gönderirler.
Değerlendirenler de bu raporlardan anlarlar, bir sonuç çıkarma deneyim ve yeteneğine sahiptirler.
Ayrıca, sadece bu konuya odaklanmış, sadece bu konuyla ilgilenmektedirler.
Mensubu oldukları toplumun geleceğini tasarladıklarının bilincindedirler.
Böyle olunca da, eğitim durmadan kendini yeniler, geliştirir.
* Gelişmemiş ülkelerde ise okullar tatile girdiğinde herkes, “Çok şükür, kazasız belasız bu yılı da atlattık.” diye düşünür.
*
* Gelişmiş ülkelerde çocuk, alacağını okul öncesinde alır.
Okul öncesinin kültürüyle olgunlaşır toplum. Trafik düzene girer, herkes vergisini verir, kurallara uyar, “burası benim ülkem” bilinciyle hareket eder; kendi kendine iş yapma, sorgulama, farklılıklara saygı duyma gibi yaklaşımlar bu yaştaki kazanımlardır.
Hak, hukuk, adalet gibi toplumu ayakta tutan ne varsa her şey, uygulamalarla, oyunlarla, ziyaretlerle çocuğun ruhuna kazınır.
Toplumun nasıl disipline girdiğini, kurallara uymanın nasıl bu kadar etkili olarak kavratıldığını anlayamazsınız bile.
Hiç kimse, “Şöyle insan yetiştireceğiz, böyle harikalar yaratacağız.” diye yüksek sesle konuşmaz.
Eğitim konusunda pek bir şey duymazsınız; bizzat yaşarsınız, sonuçlarıyla her an, her yerde karşılaşırsınız.
Eğitim sokakta, çarşıda, pazarda, trafikte, iş hayatında, “güler yüzlü, iş bitirici ve saygılı” bireyler olarak kendini gösterir.
“Eğitimli bir toplumun içindeyim.” duygusunu yaşarsınız.
* Gelişmemiş ülkelerde ise çocuğa ısrarla bir şeyler öğretilmeye çalışılır. Çocuğun kapasitesinin fazla önemi yoktur. Ailenin ve çevrenin beklentilerine göre davranılır çocuğa.
Okul, çocuğun kâbusu olur.
Beklentilere cevap veremeyen çocuk, silik, ezik, elinden iş gelmeyen bir kişi olarak, ömür boyu bir gölge gibi dolaşır ortalarda.
Gelişmemiş toplumlarda eğitim, hayatı düzene sokamaz; eğitimin ezdiği, bozduğu bireyler yüzünden karmaşa yaşarsınız.
*
* Gelişmiş toplumlarda kurallar vardır ve bu kurallar eğitim yoluyla her bireye kavratılır, inandırılır.
Ve bu kurallar herkese eşit bir şekilde uygulanır.
* Gelişmemiş toplumlarda eğitimin içeriğine ilişkin fazla kafa yorulmaz. Herkes, kendi dünyasının insanlarını bir yerlere taşıdığı zaman her şeyin düzeleceğini zanneder ve kurallar buna uygun olarak durmadan değişir.
*
* Gelişmiş ülkelerde her çocuğun farklılığı dikkate alınır.
Bu farklılıktan dolayı da öğretmene inisiyatif tanınır.
Genel, büyük çerçeve içinde “Kendi programını yapabilirsin, çocuğu en iyi tanıyan eğitimci olarak yöntem ve program geliştirme yetkisi sendedir.” denir.
* Gelişmemiş ülkelerde öğretmene inisiyatif tanınmaz, güvenilmez, yetki verilmez.
Hangi konular, hangi ayın, hangi haftasında işlenecekse o bile belirlenir. Kaç saat zaman verildiği de.
Üstelik bütün bu karmaşanın sonucundan da öğretmene önemli bir pay çıkarılır.
*
* Gelişmiş toplumlar sistem kurarlar.
Öğretmeni, yöneticiyi sürekli eğitir, yeni düşüncelerden, yeni yaklaşımlardan, dünyada olup bitenden haberdar ederler.
* Gelişmemiş toplumlarda öğretmen de yönetici de kendi sıkıntılarıyla, sistemsizliğin getirdiği sahipsizlikle baş başadır.
*
* Gelişmiş toplumlarda temel sosyal kuralları içselleştirmeyen hemen hemen hiç kimse kalmaz.
Eğitim, en başında bunu sağlar.
O nedenle de evde, iş yerinde, caddede, sokakta, trafikte, hayatın hiçbir alanında stres, gerilim, yalan dolan, iftira, aldatma, kandırma, dolandırma olmaz.
Nadiren olursa da sistem müdahale eder, giderir.
Eğitim, huzur ve sükûnet üretir.
* Gelişmemiş toplumlarda hayat zehir zemberektir, öfke doludur; insanların içi alev alev yanar, başında duman tüter.
Eğitim, mutsuzluk üretir.
*
* Gelişmiş ülkelerde “Meslekî eğitime önem veriyoruz, değerler eğitimi bizim can damarımızdır, çocuklar bizim geleceğimizdir.” gibi yüksek kavramlar ve idealler, uluorta konuşularak tüketilmez, içi boşaltılmaz.
Zaten eğitim, bu kavramlar demektir.
Lafı bile edilmez, uygulanır.
* Gelişmemiş toplumlarda “Çocuklar bizim her şeyimizdir, geleceğimizdir; meslekî eğitim insan hayatının ve eğitimimizin en temel konusudur; eğitim, gelişmişlik göstergesidir.” gibi düşünceler durmadan tekrarlanır ama sınıfa, çocuğa bir türlü yansımaz.
Bunlar tekrarlandıkça çocuğun gelecek kaygısı, hayat karşısındaki yenilmişliği çoğalır.
Mutsuzluk, belirsizlik artar.
*
* Gelişmiş toplumlarda temel kodlar vardır:
İş ve meslek sahibi olma, kurallara uyma, tahammül etme.
Eğitim bu temel kodlar üzerinde gelişir, bu temel kodlar üzerinde durur.
Bunun sonucu olarak da üretim olur, sürdürülebilir zenginlik olur, başka toplumlarla yarış olur.
Toplumda huzur ve barış egemen olur.
* Gelişmemiş toplumlarda ise “Benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan, benim gibi hayaller kuran, rüyalar gören insanlar yetiştirmeliyiz.” anlayışı hâkimdir.
Bunu başarırsak her şey düzelir sanılır.
*
Haftaya devam edeceğim...

Yazının devamı...

Seçimlerimiz

8 Haziran 2015

“Bugün de kalsın bakalım.” diyerek ertelemeyi seçtiklerimiz de vardır.
Kim bilir hangi labirentin kıvrımlarından, hangi fırsatlardan, hangi olumsuz sonuçlardan uzaklaşıyoruz ertelemeyi seçerek.
Ertelediğimiz şeye bağlı.
*
Farkında değiliz, sabahtan akşama kadar, bir ömür durmadan seçim yapıyoruz.
* Kahvaltıda atıştıracağımız şeyleri seçiyoruz.
* Sürekli olarak yüzümüze konduracağımız maskemizi seçiyoruz.
* Evimizi, yolumuzu, güzergâhımızı, şehrimizi, mahallemizi, semtimizi seçiyoruz.
* Berberimizi, tamircimizi, kuru temizlemecimizi, lokantamızı, pastanemizi seçiyoruz.
* Yiyeceğimizi, içeceğimizi, kendi vücudumuzu seçiyoruz.
*
* Yanlışlarımızı, doğrularımızı, ruhumuzda yer edinecek, ruhumuzu şekillendirecek düşünce, tutum ve davranışlarımızı seçiyoruz.
* Arkadaşlarımızı seçiyoruz.
* Arkadaş olarak seçtiklerimizden bazılarını, arkadaş listemizden çıkarmayı seçiyoruz.
*
* Okuyacağımız kitabı, izleyeceğimiz filmi, dinleyeceğimiz müziği seçiyoruz.
* İdeolojimizi, düşüncemizi, dünya görüşümüzü, yaşama biçimimizi seçiyoruz.
* Kendimizi zengin görmeyi, kendimizi yoksul görmeyi; kendimizi mutlu, mesut hissetmeyi; kendimizi karamsar, mutsuz, uyumsuz yapmayı da yine kendimiz seçiyoruz.
* Hislerimizi, duygularımızı seçiyoruz.
*
* İyilik yapmayı ya da başkalarından iyilik beklemeyi seçiyoruz.
* Her şeyi başkalarının düzeltmesini beklemeyi seçiyoruz; ya da “Bazı şeyleri ben de düzeltebilirim.” yaklaşımını seçiyoruz.
*
* Kimselerden bir şey beklemeden ve başkaları için elimizden geleni yaparak onurla yaşamayı seçiyoruz.
* Küçük bir çıkar, kısa bir umut için eğilmeyi, bükülmeyi, ezilmeyi, küçülmeyi seçiyoruz.
* Sınırlı olanaklar, zorluklar, güçlükler içinde dev gibi, büyük bir insan olarak yaşamayı seçiyoruz.
* Çok büyük imkânlar, devasa varlıklar içinde böcek gibi, küçücük bir insan olarak yaşamayı seçiyoruz.
* Bir ömür biriktirdiklerimizi, bir kibrit çöpüyle yakmayı, yok etmeyi seçiyoruz bazen.
* Erdemli olmayı, erdemli durmayı seçiyoruz bazen; bazen de, kendimizin bile hayretler içinde kaldığı sefil, sıradan, basit, bayağı seçimler yapıyoruz.
*
* Bazı seçimlerimiz ruhumuzu aydınlatıyor, ferahlatıyor, gönlümüzü, göğsümüzü genişletiyor; seçimimiz bizi mutlu ediyor.
* Bazı seçimlerimiz ruhumuzda fırtınalar, içimizde depremler oluşturuyor; üzüyor, kasıyor, kavuruyor.
* Bazı seçimlerimiz aydınlığa ulaştırıyor, bazı seçimlerimiz uçurumlardan atıyor bizi.
*
Velhasıl aslında biz, seçimlerimizin toplamından başka bir şey değiliz.

Yazının devamı...

Belki her şey değişir

25 Mayıs 2015

Meslek dersleri öğretmeniydi. Kur’an-ı Kerim, Arapça gibi derslerimize giriyordu.
Duygulu, hüzünlü, içli birisiydi Mustafa Koyuncu.
Bir aşk insanıydı. Gönül insanıydı. Karac’oğlan gibi bir adamdı.
Edebiyatı, sanatı, şiiri önemser; derslerinde zaman zaman Karac’oğlan’dan şiirler okurdu. Karac’oğlan’ı anlayan, Karac’oğlan’ın duygularına, iç dünyasına yaklaşan bir insandı.
Önce hocamızdı, sonra aynı zamanda dostumuz olmuştu Mustafa Koyuncu.
Uzun yıllar Kahramanmaraş’taki liselerde müdürlük yaptı.
Biz Ankara’ya geldikten sonra da, irtibatımız hiç kesilmedi.
*
Bir gün bir mektup aldım Mustafa Koyuncu’dan.
Zarfı açtığımda Turgut Uyar’ın “Cahil Beşir” şiiriyle karşılaştım.
Başka tek satır yazı yoktu mektupta.
El yazısıyla yazmıştı. Belli ki şiirden etkilenmiş, benimle de paylaşmak istemişti.
O günlerde sanal dünya yoktu henüz; mektup yaşıyordu daha.
*
Kuşkusuz her zaman aynı olmuyor insan.
Bazen şen şakrak; espriye, konuşmaya, anlatmaya açık, hayat doludur. Ters giden fazla bir şey yoktur.
Caddede kendi kendine konuşarak giden birkaç insan olabilir; korna çalan, yol verme yüzünden kavga eden, trafiği bir süre kilitleyen üç beş kendini bilmez de çıkabilir. Bunlar önemli şeyler değildir. Sosyal, siyasal, toplumsal cinnet gibi görünen durumları da abartmamak gerekir, zaten eskiden beri böyledir bu işler ve böyle yaşamaya alışmak gerekir.
Havalar güzel, güneş insanın içini kıpır kıpır yapmakta, çarşılar cıvıl cıvıl insan kaynamaktadır.
Ya da yağmur bile tatlı tatlı yağmaktadır.
Herkese el sallamak, gülümseyerek selâmlamak geçmektedir insanın içinden.
*
Bazen de kederli, karamsar, içine kapanıktır insan.
Her şey üstüne üstüne gelmektedir. Kimseden bir söz duymak, kimseye bir şeyler anlatmak istememektedir.
Zaten bu dünyanın en yalnız insanıdır.
Elleri cebinde, boynunu içine çekmiş, başı önde, kalabalıklarda, caddelerde, çarşılarda dolaşmaktadır.
Garibandır, kendisini gariban hissetmektedir.
Garibanlığın parayla pulla; mevki, makam, statüyle bir alâkası yoktur. Bir duygudur garibanlık.
*
Bazen de insan, Turgut Uyar’ın keşfettiği, yaşattığı, yazdığı, anlattığı Cahil Beşir gibidir.
Mustafa Koyuncu’nun kendini bulduğu, bir başka dostunda da kendini gördüğü gibidir; Cahil Beşir gibi.
Ortalarda dolaşmaktadır Cahil Beşir.
Yaz olur ortalarda, kış olur ortalarda; ay dolanır, mevsim döner, ortalardadır.
Belli ki derdi vardır, sahipsizdir, yoksuldur.
Yeşil bir gömleği vardır; yaz, kış aynı gömleği giymektedir.
Yalnızdır, yalnızlık gönlünde, ruhunda derin travmalar oluşturmaktadır.
Ama şair, başka bir tarafını da gösterir Cahil Beşir’in.
Bütün yalnız, yoksul, dışlanmış, ötekileştirilmiş insanlar gibi direnen, pes etmeyen bir yanı da vardır Beşir’in.
Hayat, direnmektir çünkü.
“Ağlama Beşir, dur Beşir, ağlama alnın kırışır.” diye uyarılmaktadır.
“Alnın bir şey değil Beşir / gönlün buruşur.”
*
Ne büyük felakettir “gönlün buruşması”.
Gönül gidince, geriye bir şey kalmaz. Dünya o vakit yıkılır işte insanın başına.
Garibanlık, dışlanmışlık, yalnızlık bir şey değildir; gönlü duruyorsa yerinde, gönlüne tutunarak yeniden ayağa kalkabilir insan.
*
Elleri cebinde, boynu bükük, kimsesiz, sahipsiz, gariban Cahil Beşir’in bu dünyada bir tek seveni var da, o mu seslenmektedir; yoksa içindeki öteki Beşir midir seslenen bilmiyorum ama, bir tsunami gibi köpüren duyguların altında boğulan Beşir’in “bana ağlamamak yaraşır / bize ağlamamak” diye haykıran bir sesle uyarıldığı da şiirin en önemli dizelerinde gösterir kendini.
*
Yalnızdır, yoksuldur, garibandır, ortalardadır ama “Beşir Beşir, bir gün olur her şey değişir.” diye gönlüne sardığı bir umut, başını kaldırıp çevresine bakmasını sağlamaktadır.
*
Kim bilir, Mustafa Koyuncu, belki gönül dilinden bir şiir daha gönderir.

Yazının devamı...

Günlük yazmak ve Hece Dergisi

11 Mayıs 2015

Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Hece Dergisi’nin haziran ayında “Günlük Özel Sayısı” çıkaracağını söyledi ve bu özel yayına benim de yazı göndermemi istedi.
Hece Dergisi’nin on sekiz yıl boyunca genel yayın yönetmenliğini yürüten Hüseyin Su’nun geçen yıl bu görevden ayrılışından sonra, dergi usta yazar Rasim Özdenören koordinasyonunda yoluna devam ediyor.

*

Hece Dergisi, 1997’den beri yayımlanıyor.
Bugüne kadar Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Muhammed İkbâl, Cemil Meriç, Yahya Kemal Beyatlı gibi önemli şair ve yazarlara ilişkin özel sayılar çıkardı.
Sadece yazarlarla sınırlı kalmadı Hece Dergisi’nin çıkardığı özel sayılar.
Batı Medeniyeti, İslam Medeniyeti, Şehirlerin Dili, Modernizmden Postmodernizme, Mektup, Çocuk Edebiyatı, Eleştiri, Türk Roman’ı, Türk Şiiri gibi temel konular için de özel dosyalar hazırladı.
Hece, İslam Medeniyetini öne çıkaran bir dergi.
Ama çıkardığı özel sayılarda, yazarlar arasında ayırım yapmadı; bu topraklarda yetişmiş her edebiyat insanını tanıtmaya, gündeme getirmeye çalıştı.
Yerlilikten yana olan tavrıyla.
Yine hazırladığı özel dosyalarda da, hemen hemen tüm sosyal konuları irdeledi.
Hece Dergisi bu özelliği ile de şimdiye kadar görmediğimiz, alışık olmadığımız; kaprissiz, komplekssiz bir yayın politikası izledi.

*

Bugüne kadar onlarca şair ve yazarla, bir o kadar da irdelenmesi gereken konu başlığıyla ilgili çalışmalar yapan, özel sayılar düzenleyen; akademik, düşünsel ve nitelikli yazılarla bu özel sayıları besleyen başka bir dergiyi ben hatırlamıyorum.
Dolayısıyla Hece Dergisi, bir düşünsel damarın temsilcisi olma özelliğinin yanında, yaptığı bu kapsamlı çalışmaları derli toplu bir ürün olarak önümüze koyması açısından da önemli bir işlevi yerine getirmektedir.
Dergiler sanatın, edebiyatın, düşüncenin hayat pınarlarıdır.
Edebiyatımızda yer bulmuş yazarlarımızın önemli bir kısmı, bir derginin “iklimi” içinde kendini geliştirmiş, içinde yer aldığı derginin düşünsel yapısından beslenerek kendini gerçekleştirmiştir.
O nedenle, Hece Dergisi sadece bir dergi olmaktan öte, bir düşünce ocağı, bir okul, bir sanat-edebiyat ocağı olarak görülmelidir.

*

Hece Dergisi’nin sahibi Ömer Faruk Ergezen, yıllardır, sadece entelektüel kaygısı yüksek kişilerin ilgi gösterdiği bu dergiyi ve özel sayılarını ayakta tutmak için yoğun çaba harcıyor. Ayrıca Hece Yayınları’ndan da nitelikli kitaplar çıkarmayı sürdürüyor.

* * *

Genelde, yazarların, önemli görevler üstlenmiş kişilerin günlük tutması gerektiği gibi yanlış bir kanıya sahibiz.
Herkesin bir duygu dünyası, herkesin yaşadığı bir hayat serüveni vardır.
Herkesin yaşadıkları önemlidir ve herkes kendisinden sonrakilere, hayatın derslerini miras olarak bırakabilir.

*

Zaman çabuk geçiyor. Bugünün fırtınası, geçmişimizden bir eser bırakmadığı gibi, geleceğe ilişkin bir bakış açısı bırakmamız gerektiğini de hatırlatmıyor bize.
Bugünün fırtınası iç dünyamızı, gelecek tasavvurumuzu, geçmişte kalan ama kişisel hayatımız için de çok önemli olan geçmişimizi tarumar ediyor.
Bu nedenle günlük yazmak, hayatımızı kayıt altına almak ve hiçbir şeyi unutmamaktır.

*

Hece Dergisi’nin bir özel sayı ile “Günlük” konusunu gündeme taşıması bu bakımından da önemlidir.

Yazının devamı...

Başını alıp gitmektir aşk

4 Mayıs 2015

Bunun nedeni nedir bilmiyorum. Kentin doğal yapısı mıdır; kentin tarihi midir; kentte yaşayanların biriktirdiği toplam kültürel, duygusal değerler; o kentte yetişen, o kente anlam katan yazarlar, şairler, sanatçılar mıdır; onu da bilmiyorum.

*

Bildiğim bazı kentler şiirseldir, şiir yakışır bazı kentlere. Bazıları da vardır, şiirle, duyguyla, coşkuyla birlikte düşünemezsiniz o kenti.
Ülkemizdeki kentler için de, başka ülkelerin kentleri için de böyledir bu.
Petersburg’un çağrışımı ile Moskova’nınki aynı değildir.
Ankara ile İstanbul da aynı duygusal karşılığı vermezler insana.
Tahran’la Şiraz aynı duygu kuşağında görünmezler; Münih’le Regensburg da öyle.
Roma tarih, Paris aşk şehri gibi gelir hep.

*

Daha da genellersek, bazı kentler sanayi, bazı kentler politika, bazı kentler tatil, bazı kentler kültür, bazı kentler tarih, bazı kentler de şiiri, sanatı çağrıştırır.
Kentlerin üzerine sinmiş bu doku, çoğu kişi tarafından hissedilir, fark edilir.

*

Almanya’nın Regensburg kenti de şiir iklimindedir.
Şiirle aşkı birlikte düşünmek gerek. Çünkü şiir aşkın çocuğudur.
Sözcüklerden oluşmuş müzik gibidir şiir. Ya da müzik sesinin, kelimelerle ifadesi.

*

Geçtiğimiz günlerde Regensburg Belediyesi, Regensburg Haber Dergisi’yle birlikte; belediyeye ait zengin, birçok dilde yayımlanmış eserin bulunduğu şehir kütüphanesinin salonunda, Türkçe şiir programı düzenledi.
Bu program, ilkti burada.
Gelenekselleştirmek ve sürekli hâle istiyorlardı. İlk konuk olarak beni davet etmişlerdi. Bunu duyduğumda hem sevindim, hem de heyecanlandım.

*

Kütüphane yetkilisi Elizabeth Mair-Gummerman kısa bir açılış konuşması yaptı.
“Şiir evrenseldir. Bu programdan dolayı çok mutluyum ve bunu tekrarlamak istiyoruz.” dedi.
Şiirin yanında ney ve arptan oluşan müzik dinletisinin de programı zenginleştireceğini umduğunu söyledi.
Bayan Gummerman konuştuktan sonra ön sıraya oturdu ve tek sözcüğünü bile anlamadığı şiirleri, gözlerini kırpmadan, derin bir heyecanla, duyguyla dinledi.
Onu burada tutan şey göreviyle ilgili sorumluluk duygusundan çok, onun şiire olan ilgisi, şiire olan yakınlığı ve saygısıydı.
Şiiri anlamak için yazıldığı dili bilmek gerekmiyordu belki de.

*

Ben de programı düzenleyenlere teşekkür ettikten sonra, Sezai Karakoç’un Özgür Bahar ve Mona Roza’sını okudum.
Regensburg Haber Dergisi Genel Koordinatörü Salih Altuneri’nin yüzü gülüyordu.
Regensburg Üniversitesi’nden Edebiyatçı Esin Alçiçek programın alt yapısını oluşturmuştu. Şiir de okudu.
Üniversite öğrencisi Betül Yüksel, eğitimci Veli Aktürk de çeşitli şairlerden şiirler okudurlar.
Programda Musa Yoğurtçu ney sesiyle gönülleri dağladı. Bayan Jhana Aktürk arp sesiyle şiirleri canlandırdı, diriltti, bahar rüzgârı gibi savurdu adeta.

*

Yeni yazdığım Bir Yalnız Adamın Hikâyesi’ni okudum.
/ Yani demem o ki / Buralarda ıslanmış ne varsa yalnızlığımla ilgili / İnsanların utandığı ne varsa / Bana aittir /

*

Yalnızlıkla ilgili konuştum; yalnızlığın şiirin kardeşi olduğunu, hayatın karmaşası, kalabalığı içinde, tek başımıza ve yalnızca kendimizle dolaştığımızı söyledim. Günümüz insanının ve sosyal hayatımızın bir yalnızlık trajedisine dönüştüğünü de belirttim.
/ Bir sabah ansınız çıkar kapısından / Yalnız dağların yaslandığı adam / Yalnız adam /

*

/ Yalnız üşür / Yalnız dolaşır / Yalnız yaşar / Ve herkese hatırlatarak yalnızlığını / Yalnız ölür / Yalnız adam /

* * *

Regensburg’un ortasından Tuna akıyor. Şiir gibi, belki şair gibi akıyor.
Tuna da insanlar gibidir. Bazen durgun, sakin, ağırbaşlı, vakur, nazlı nazlı akıyor.
Göğsünde demirlemiş devasa gemilerse, gizemli Tuna’ya teslim olmuş.
Gemilerin biri gidiyor, biri geliyor.
Belli ki içlerinde köpüren ne varsa Tuna ile dizginlemeye çalışıyor insanlar. Ve yine belli ki kendisini ıssızlığa, derinliğe, şiire vurmuş nice yürekler, aşklarını Tuna’ya döküyor ve Tuna, aşkın köpükleriyle gidiyor.
Tuna, bazen başını alıp gidiyor işte.
Çünkü aşk, başını alıp gitmektir.

*

Bazen de Tuna, aklını azad etmiş, duyguları şaha kalkmış ve inadına içinde köpüren duyguların peşinden giden; coşan, koşan, kaçan çılgın bir yüreğin hiçbir tarife sığmayan akışı gibi akıyor.
Önüne çıkan ne varsa, süpürüyor.
Yüzlerce yıllık köprüyü oynatıyor yerinden ve devasa taşları söküp alıyor da bazen.

*

İnsan bazen Tuna gibidir, Tuna da insan gibidir bazen.
Bazen Bir Yalnız Adamın Hikâyesi Tuna’yla akar, Tuna’ya akar, Tuna’yı korkutur bazen.
Alır başını gider Tuna; aşk, alıp başını gitmektir çünkü.

Yazının devamı...