"Fırat Tur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fırat Tur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Fırat Tur

Ata sporumuz Bocce

24 Mart 2008
Bocce aslında bizim bildiğimiz misket, bilye oyunundan pek de farklı değil. Sadece misketler biraz büyümüş, güçlenmiş. Eskisi gibi camdan değil metalden yapılır olmuşlar. Bu spor başta İtalya ve Fransa olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinde bir hayli ilgi görüyor. Sadece Fransa’da lisanslı 600 bin oyuncu var. Ülkemizde de 1991 yılından beri Bocce oynanıyor. Kısa sürede de oldukça yaygınlaştı. Ve geçtiğimiz günlerde de Dünya Bocce Sporları Konfederasyonu Başkanı İtalyan Lagier Bruno, bizim Bocce, Bowling ve Dart Federasyonu’nun davetlisi olarak Ankara’ya geldi. Gelmesiyle de Bocce’nin ata sporumuz olduğu gerçeği ortaya çıktı.

TANRIÇANIN ELİNDE

Bruno, Ankara’daki temaslarının ardından şehrimizin tarihi ve turistik yerlerini gezdi. İlk durağı da Anadolu Medeniyetleri Müzesi oldu. Müzedeki, beş bin yıllık bir tanrıça heykelini görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Tanrıçanın elinde bir Bocce topu vardı. Yani binlerce yıl önce bu topraklarda bocce oynanıyordu. Bu sporun tarihiyle ilgili bilinen bütün gerçekler bir anda değişmişti. Hemen heykelin fotoğrafı çekildi. Konfederasyonun resmi internet sitesi dahil, oyunun tarihiyle ilgili bütün metinler yeniden yazıldı. Bocce, Anadolu topraklarından çıkma bir spordu. Yani bizim ata sporlarımız arasındaydı. Bu gerçek, Bruno kadar bizim Federasyon Başkanı Ahmet Recep Tekcan ve bu spora gönül verenleri de çok şaşırttı. Ata sporumuz olduğu yeni anlaşılan Bocce, gün geçtikçe daha çok ilgi görmeye başlıyor. En büyük avantajı, herhangi bir saha bulma derdinin olmaması. İstediğiniz bir toprak parçasında oynayabiliyorsunuz. Üstelik temiz havada ve doğayla baş başa. Yani, vaktinin büyük bölümünü kahvehanelerde veya bilgisayar başında, asosyal bir şekilde oyun oynayarak geçirenler için çok güzel bir alternatif. Yaş sınırlaması da yok.

Sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış bu topraklarda, gün yüzüne çıkmayı bekleyen daha nice gerçekler saklı acaba.

Köftecide yaşanan gereksiz panik

ERKAN Mumcu ve Mehmet Ağar’ın geçtiğimiz yıl yaptıkları merkez sağı birleştirme girişimi, seçimler öncesinde büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. ANAP ve DP’nin iki lideri, yaşanan fiyasko sonucu birbirlerini ağır ithamlarla suçlamışlardı. Zaten seçimlerin ardından her ikisi de siyaset sahnesinden neredeyse silinme noktasına geldiler.

Bu iki lider siyasette anlaşamadılar ama anlaştıkları bir nokta var; o da damak zevkleri. İkisi de zaman zaman, Balgat’taki, eski futbol teknik direktörlerinden Tınaz Tırpan’ın sahibi olduğu İnegöl köftecisine gidiyorlar. Geçtiğimiz günlerde her ikisi de aynı anda soluğu bu köftecide alınca büyük bir panik yaşanmış. Mekanın işletmecileri, bir süre önce birbirleriyle hayli sert üslupla tartışan Mumcu ve Ağar’ın yan yana gelmemesi için büyük çaba sarf etmiş. Her ikisini de birbirlerini göremeyecekleri şekilde, salonun ayrı köşelerine oturtmuşlar.

Bence panik yapmalarına hiç gerek yoktu. Siz bakmayın politikacıların birbirlerine öyle atıp tutmalarına. Siyasetçiler birbirlerinin arkalarından çok konuşurlar, söylemedikleri şey kalmaz. Zannedersiniz ki yan yana gelseler birbirlerini bir kaşık suda boğarlar. Ama durum hiç öyle olmaz. Dün dündür bugün bugündür. Söylenen her şey unutulur, can ciğer kuzu sarma olunur. Ağar ve Mumcu’nun da birbirlerini gördüklerinde farklı bir tutum takınacaklarını hiç sanmam.

Ya bir yıl sonra

İÇİŞLERİ Bakanlığı, spor kulüplerinin sosyal amaçlı tesisleriyle lokallerinde alkollü içki kullanmayı yasaklayan bir yönetmelik değişikliği yapmıştı. İşletmelere, Mart ayı sonuna kadar süre tanınmış ve bu sürenin sonunda içki yasağının başlayacağı duyurulmuştu. Gerekçe de, sporun ve alkolün yan yana olamayacağı idi.

Spordan sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamayla Mart ayı sonunda başlayacak yasağı bir yıl uzattıklarını açıkladı. Kulüp lokallerine bir yıllık bir geçiş süreci tanınacakmış. Yani alkol satmaları yasaklanıyor ve bir yıl içinde kendilerini buna hazırlamaları isteniyor. Tüm Türkiye’de olduğu gibi, Ankara’da da çok sayıda mekan bu yasaktan etkilenecek. Ankara sosyal hayatının köklü mekanları bu yasakla bir bir ortadan kalkacak. Yasağın bugün veya bir yıl sonra başlaması arasında çok fazla bir fark yok. Sonuçta dayatılmaya çalışılan düşünce yapısı belli.
Yazının devamı...

Bu festivali görün artık

17 Mart 2008
Konumuz, 19’uncusu gerçekleşen Ankara Uluslararası Film Festivali. Peki onun ebeveynleri kim ve neden üvey evlat olarak görülüyor? Bir şehirde, üst düzey kültürel ve sanatsal değeri olan uluslararası bir aktivite düzenleniyorsa ve üstelik bu şehir o ülkenin başkentiyse, şüphesiz hem merkezi hem de yerel yönetimin o aktiviteyi sahiplenmesi ve gereken desteği vermesi gerekir. Peki bu durumda, Ankara Uluslararası Film Festivali için gözler ilk olarak kime çevrilir. Fazla düşünmeyin, ben size söyleyeyim hemen; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerine. Şimdi bakalım bu kurumlarımız festival için neler yapmışlar.

Bakanlık, Antalya Altın Portakal Film Festivali için tam 3 milyon YTL’lik bir destek verirken, Ankara Uluslararası Film Festivali için yaptığı katkı 200 bin YTL. Peki ya manevi katkı? O da yok denecek kadar az. Festivalin açılış gecesinde, bırakın Bakan Ertuğrul Günay’ın gelmesini, bakanlığı temsil eden sadece bir genel müdür yardımcısı vardı. O da zaten yaptığı uzun konuşmayla davetlileri baydı.

KALPLER KIRILIYOR

Peki ya Büyükşehir Belediyesi. Onlar zaten böyle bir festivalin varlığından bile haberdar değiller. Organizasyon komitesi her yıl düzenli olarak hazırladıkları bir dosyayla Büyükşehir Belediyesi’ne sunum yapıyorlar, ama bugüne kadar daha Melih Gökçek’le yüz yüze görüşmeyi bile başaramamışlar. Ankara’nın kaç tane uluslararası kültürel ve sanatsal festivali var? Bu festival sonuçta Ankara’nın adını taşıyor. Bir belediye başkanı bundan niye bu kadar uzak durur; anlamak mümkün değil. Sayın Gökçek, bu tavrınız başta festivali hazırlayanlar olmak üzere, sanatsever tüm Ankaralılar’ın kalbini çok kırıyor. Bunun farkında olmamanız mümkün değil.

Kevin Costner bir günlüğüne Ankara’ya geldiğinde, ailenizle birlikte onu ağırlayıp, boy boy fotoğraflar çektirip, reklam yapmayı çok iyi biliyorsunuz. Bu gayretinizi biraz da Ankara Uluslararası Film Festivali için gösteremez miydiniz? Çok yazık.

ALTIN KEDİ

Festival her ne kadar üvey evlat muamelesi görmeye devam etse de, bir avuç insan tarafından yaşatılmaya devam ediyor. Seneye 20. yılı kutlanacak. Antalya’nın Altın Portakal’ı, Adana’nın Altın Koza’sı, Cannes’in Altın Palmiye’si, Berlin’in Altın Ayısı varsa, bizim festivalimizin de 20. yılında, Ankara’yı simgeleyen bir ödülle adlandırılması planlanıyor. Festivali düzenleyen Dünya Kitle İletişim Vakfı Başkanı İnci Demirkol, bunun Altın Kedi olabileceğini söylüyor. Çok da güzel olur. Ne de olsa Ankara Kedisi’nin ünü tüm dünyada biliniyor.

Eğlenceden ölü toprağı kalkıyor

ANKARA geceleri artık kış uykusundan uyansın. Eğlencenin üzerindeki ölü toprağı kalksın ve asosyalleşme yolunda hızla ilerleyen Ankara’nın bu gidişatı dursun. Dileğimiz bu. Son birkaç haftada Ankara’da güzel gelişmeler oluyor ve geceler yavaş yavaş uyanmaya başlıyor. Artık Ankara eğlence hayatının yükünü büyük ölçüde üstlenen ve benim gözüme bir çeşit kurtarılmış bölge gibi görünmeye başlayan Çayyolu’nda yeni mekanlar açıldı. Kuki, Cafemiz gibi Arjantin’in gözde mekanlarının sahibi olan Boğaç Üner, Ali Doğan ve Engin Aras’la birlikte işlettiği Quick China’nın GOP ve Bilkent’ten sonra üçüncü şubesini, çok sayıda mekanı barındıran Çayyolu’ndaki Park Villaları’nın hemen girişine açtı. Mekan, özellikle ışıklandırmasıyla dikkat çekiyor. Akşamları kırmızı bir ateş topu gibi parlayan müstakil bir villada hizmet veriyor. Damak zevkinde Uzakdoğu’yu tercih edenlerin vazgeçilmez adresleri arasında yerini alacağa benziyor.

İDDİALI MEKANLAR

Minasera’da ise son günlerde büyük bir hareketlilik yaşanıyor. İstanbul’un Chocolate ve Okka’sı geçtiğimiz haftalarda hizmete girmişti. Bu restoranlar Ankara’da umduklarını ne kadar bulabilecekler bilmiyorum, ama geçtiğimiz hafta Minasera’da hizmete giren bir Ankara markası vardı; İvy ve dablyu. Serhat Çelik ve Altay Ağva, Minasera’nın üst katını ve komple terasını, restoran, lounge ve club bölümlerinden oluşan, Ankara’nın en iddialı mekanlarından biri olarak açtılar. 60’lı 70’lı yılların retro tarzının dikkat çektiği mekanda, kırık dökük bir çatı katına modern bir anlayışla yeniden dekore edilmiş havası verilmiş. Dekorasyonu bizzat kendileri yapmışlar. Çok para harcamışlar, bence harcadıklarına da değmiş. Bir haber de şehir merkezinden verelim.

Gamze Cizreli, Filistin Caddesi’ndeki Homestore’un içinde yer alan Bigchefs’i taşıyor. Nereye mi? İşte ilginç olan da bu. Merhum, ünlü şair ve Ajans Türk Matbaası’nın kurucusu Necdet Evliyagil’in yıllarca yaşadığı iki katlı villaya. Filistin Sokak ve Reşitgalip Caddesi köşesindeki villayı kiralayan Gamze Hanım, Bigchefs’i buraya daha gelişmiş bir konseptle açacak. Villanın giriş katında pişmiş, yarı pişmiş ve çiğ yemekler satılacak. Çalışanlar ve evde yemek yapmaya vakti olmayanlara hitap edecek. Giriş katı, hem kafe hem de hazır yiyeceklerin satışa sunulduğu bölümden oluşacak. Üç nesildir Evliyagil Ailesi’ne ev sahipliği yapan üst katta ise şömine, önünde oturma grupları ve boydan boya bir kütüphane yer alacak. Tabii ki Necdet Evliyagil unutulmayacak ve ona özel bir şiir köşesi de bulunacak. Şu anki Bigchefs mönüsüne bir parça da etnik lezzetler katılacak. Villanın bahçesi ise yaza özel olarak hazırlanacak ve geniş bir bar yer alacak.
Yazının devamı...

Böyle mi olacaktı?

10 Mart 2008
Modanın imparatoru olarak tanınan Karl Lagerfeld’in hayatını konu alan film, Vakko’nun sponsorluğunda düzenlenen galayla gösterime girecekti. Seçilen mekan da, Ankara’nın en yeni alışveriş merkezlerinden Panora’nın, yeni hizmete giren sinemasıydı.

Vakko Ankara’da çok aktivite yapmaz. Yapınca da adına yakışır bir şekilde görkemli olmasına özen gösterir. Bu düşüncelerle soluğu Panora’nın sinemasında aldım. Davete biraz erken gidince, Vakko’nun patronu Cem Hakko ile sohbet etme fırsatı buldum.

Vakko, geçtiğimiz yılların aksine artık Ankara’da görkemli defileler yapmıyor, sanatsal ve kültürel aktivitelerde eskisi kadar yer almıyordu. Hatta kendini modanın öncüsü olarak kabul eden bu firmanın yerine, tesettür firmaları Ankara’da defileler organize ediyor ve Başkentimiz Ankara, tüm dünyaya bu imajla yansıyordu. Firması hakkındaki bu eleştirileri olumlu bir şekilde karşılayan Cem Hakko, Ankara’yı ihmal etmemeleri gerektiğini ve bundan sonra daha sık organizasyonlar yapacaklarını söyledi.

Konuştuğumuz bir diğer konu ise son yıllarda Vakko’nun eşarp satışlarında yaşanan patlamaydı. Cem Bey bunu inkar etmiyor; ancak ticari sır olması nedeniyle de çok fazla bu konuya girmek istemiyordu. Eşarpta, dolayısıyla da türbanda modanın öncüsü onlardı. Ne de olsa ilk ipek eşarp imalatına başlayalı tam 70 yıl olmuştu. Eh türbanın böylesine çok konuşulduğu bir dönemde de satışlarının patlaması normaldi.

Bizim sohbetimiz devam ederken kokteyl çoktan başlamış, filmin gösterim saati de oldukça yaklaşmıştı. Ancak hala salonda gezinen garson sayısı, neredeyse davetli sayısından fazlaydı. Gala için sinemanın üç salonu kapatılmıştı. Ancak sadece salonlardan birinin yarısı doldu.

Bu organizasyon Vakko’nun bugüne kadar yaptığı, Ankara’nın önde gelen isimlerinin, politikacı, bürokrat ve işadamlarının bir araya geldiği bir davet olmaktan çok uzaktı. Tek göze çarpan tanıdık isim, neredeyse hiçbir daveti geri çevirmeyen ATO Başkanı Sinan Aygün’dü. Kızı Burcu Öner ve eşi Mine Hanım’la birlikte gelmişti, ama onlar da gösterim başladığında ayrıldılar.

Bu, Vakko’ya yakışmayan bir kötü organizasyonunun sonucu muydu, yoksa son yıllarda değişime uğrayan Ankara sosyal hayatının bir yansıması mıydı; tam anlayamadım. Ama ortada bir gerçek vardı ki, bu davet böyle olmamalıydı.

Bu konserlerde neler oluyor

ANNELER, babalar, eğer Şebnem Ferah konserine gideceğini söyleyen bir çocuğunuz varsa, izin vermeden önce bir kez daha düşünün. Benden söylemesi. Neden mi? Yer Anadolu Gösteri Merkezi adlı çadır. Sahnede Şebnem Ferah. Kapının önünde polis barikatları ve etrafa dağılmış boş bira kutuları var. Bütün bunlar içeriye giren ve yaşları 12 ila 20 arasında değişen yaklaşık 6 bin gencin ardından kalanlar. Peki içerde ne oluyor? İşte ne yazık ki bu sorunun cevabını veremiyorum. Çünkü konser basına kapalı. Sadece görüntü alınmasına değil, hiçbir şekilde basının içeri girmesine de izin verilmiyor. Kapıdaki görevlilerin söylediği tek şey, Şebnem Ferah’ın ve organizasyonu yapan BKM’nin "Basın alınmayacak" şeklinde verdikleri talimat. Yani o akşam Ankara’daki en büyük organizasyonlardan biri gerçekleşiyor. İçerde binlerce genç var, ama ne olup bittiği kamuoyundan saklanıyor. Neden basının görüntü almasına, hatta içeri girmesine bile izin vermiyorsunuz? Sakladığınız, görünmesinden rahatsız olacağınız bir şey mi var? Açıkçası, eğer içeriye gazeteci girmesine engel oluyorsanız, benim aklıma bunlardan başka bir şey gelmiyor. Onun için de bu konserlere küçük çocuklarını gönderen anne babaları uyarmayı kendime bir görev sayıyorum.

Yunan bakanın kebap ziyafeti

YUNANİSTAN Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle hafta sonu Ankara’daydı. AKP’nin, Yerel Yönetimlerde Kadın Şurası’na katılan Bakoyyani, türban konusunda AKP’nin çok hoşuna gidecek beyanlarda bulundu. Ama bizim konumuz bu değil, bakanın bir gece öncesinde yaşadığı kebap ziyafeti. Bakan Bakoyanni, Ankara’daki programına bir gün erken geldi ve geldiği akşam da soluğu ünlü kebapçı Köşebaşı’nda aldı. Yaklaşık 15 kişilik bir heyetle geldikleri mekanda, tam anlamıyla bir kebap ziyafeti yaptılar. Öğrendiğime göre Gavurdağı salatası, abaganuş, pastırmalı humus, fındık lahmacun, çöp şiş, tarsusi kebap, dana şaşlık, tavuk kanat, künefe, kabak tatlısı, dondurmalı irmik de dahil olmak üzere, neredeyse bütün mönüyü tatmışlar. Bakan Hanım, özellikle de künefeye ve abaganuşa hayran kalmış. Buraya kadar her şey normal. Ama beni en çok şaşırtan içecek bölümü oldu. Yok yok, Bakan Hanım Türk Rakısı içti sanmayın. Tercihini şaraptan yana kullanmış. Hem de beyaz şarap. Peki anormal olan ne mi? Bakan Bakoyyani’nin beyaz şarabına buz atması. Sizi bilmem ama bana garip geldi.
Yazının devamı...

Ankara’da sosyal hayat değişiyor (2)

3 Mart 2008
Bir başka örneği bu kez bir müdür değil restoran sahibi veriyor: "Gelen bazı işadamı müşterilerimiz arabalarını restoranın kapısından 300-500 metre uzağa park edip, yürüyerek geliyorlar. Alkollü bir restorana geldiklerinin bilinmesinden korkar oldular."

Geçtiğimiz hafta, AKP’nin iktidarda olduğu son beş yıl içinde Ankara’da restoran kültüründe yaşanan değişimden bahsetmiştim. Bu hafta da Başkent gece eğlencelerinde, gazinolarda, barlarda, kafelerde yaşanan farklılaşmadan örnekler vereceğim.

GECELER SESSİZLEŞİYOR

Başkent gecelerinde eğlencenin temposu, her geçen sene bir öncekine göre daha da düşüyor. Çankaya ve Gaziosmanpaşa gibi, geçmiş yıllarda eğlence hayatının önde gelen mekanlarını barındıran semtler, artık geceleri tam anlamıyla sessizliğe bürünüyor. Bir zamanlar çok sayıda bar ve kulüple Ankara gece hayatının en ünlü caddesi olan, eski adıyla Köroğlu, yeni adıyla Uğur Mumcu Caddesi, şimdi mobilya ve dekorasyon mağazalarıyla dolmuş durumda.

Daha çok öğrencilerin ve gençlerin tercih ettiği Sakarya Caddesi civarındaki barlar sayılmazsa, canlı müzik yapan mekan sayısı yok denecek kadar az. Özellikle de hafta içinde saat 23.00’ten sonra gidip birkaç kadeh içki içip, müzik dinlenebilecek yer yok gibi. Tabii eğer tercihiniz pavyonlar değilse.

GAZİNOLARIN YERİNE PAVYON VE TELEBARLAR

Bir zamanlar Türkiye’nin en ünlü sanatçılarının sahne aldığı gazinolar ise tarih oldu. Altınnal, Başkent, Bebek, Ankara Maksim gibi, yıldızlar geçidine sahne olan mekanların yerinde yeller esiyor. Eğlence mekanları ve barların sayısında ciddi anlamda bir azalma yaşanıp, restoranlar da konsept değişikliğine uğrayıp alkolsüz kebapçılara dönüşürken, pavyon ve telebarların, yani tele kızların müşteri avlamak için gittikleri yerlerin sayısı çoğalıyor. Bir başka deyişle, aileyle ya da eşli olarak gidilebilecek eğlence mekanlarının sayısı azalıyor, erkek erkeğe gidilip eğlenilebilecek mekanların sayısı artıyor. Özellikle Maltepe, Küçükesat, Akay Caddesi, Ulus ve Cebeci gibi semtlerde yoğunluk gösteren bu tarz mekanlar, neredeyse haftanın her günü kalabalık. Buraların müşterileri daha çok Başkent Ankara’ya politik ve bürokratik işleri nedeniyle taşradan kısa süreli ziyaretler için gelenlerden oluşuyor.

NARGİLE SALONLARI

Başkent Ankara’nın sosyal hayatında ön plana çıkan en önemli özelliklerden birisi de, ciddi anlamda yerleşmiş bir kafe kültürünün olması. Başta Arjantin Caddesi olmak üzere, Çankaya, Gaziosmanpaşa, Bahçelievler ve son dönemlerde de Çayyolu’nda birbirinden şık ve güzel kafeler hizmete girdi. Bu mekanlar, alkolsüz olmanın da avantajıyla AKP’lilerin de ilgisini çekiyor. Ancak, aralarında milletvekillerinin de bulunduğu AKP’liler, bu sosyete kafelerine eşleriyle değil de, daha çok erkek erkeğe gitmeyi tercih ediyorlar. AKP iktidarı sigara yasağını mümkün olduğu kadar yaymakta oldukça iddialı görünüyor. Buna rağmen AKP’lilerin en çok tercih ettikleri yerler arasında nargile salonları bir numarayı alıyor. Özellikle de aylardan Ramazansa, çok sayıda milletvekilini bu salonlarda görmek mümkün. Kimisi okey, tavla oynuyor, kimisi de gecenin geç saatlerine kadar, demli çaylar eşliğinde, koyu sohbetlere dalıyor.

YASAKÇI BELEDİYELER

Tabii bu arada AKP’li Büyükşehir Belediyesi’nin ve yine aynı partinin ilçe belediyelerinin, Ankara sosyal yaşamındaki etkisinden bahsetmemek de olmaz. Malum, Ankara’nın en güzel yerleri, parkları, bahçeleri ve onların içindeki tesisler belediyelerin kontrolünde. Bu tesislerde çok sayıda restoran hizmet veriyor. Ancak, bu mekanlarda işletmecilik yapabilmenin ilk şartı alkollü içki satmamak.

Alkollü içki yasağı sadece işletmelerde değil, belediyeye ait açık alanlarda da tam gaz devam ediyor. Mesire yerlerinde alkollü içki tüketmeye cüret edenler hemen Büyükşehir Belediyesi’nin yan kuruluşu olan ANFA’ya bağlı güvenlik elemanları tarafından dışarı çıkarılıyorlar.

DİPLOMATİK DAVETLER

Ankara
’nın sosyal hayatında son beş yıl içinde yaşanan değişim, eğlencenin ve aktivitenin başka alanlara kaymasına neden oldu. Bunların içinde en çok dikkat çeken ise diplomatik davetler. Beş yıldızlı otellerin salonlarında ve büyükelçilik rezidanslarında sık sık yabancı büyükelçiliklerin düzenlediği kültürel ve sanatsal aktiviteler yapılıyor. Bu organizasyonların büyük çoğunluğu da, çağdaş Türk kadınlarının kurduğu Uluslararası Kadınlar Derneği, Türk Amerikan Kadınları Yardımlaşma Derneği, Kadın ve Gençlik Platformu Derneği gibi kuruluşlarla birlikte gerçekleştiriliyor.

Yabancı büyükelçiliklerin milli gün resepsiyonları, geç saatlere kadar dans edilen görkemli partilere dönüşüyor. Ankaralı hanımlar modayı, bu elçilik rezidanslarında yapılan defilelerle takip ediyor.
Yazının devamı...

Ankara’da sosyal hayat değişiyor

25 Şubat 2008
Ülkemizin yaşadığı bu değişimin en bariz şekilde gözlemlendiği alanlardan birisi de Başkent Ankara’nın sosyal hayatı. AKP iktidarıyla geçen son beş yıllık süreçte Ankara’da gece eğlencelerinde, düğünlerde, protokol davetlerinde, kokteyllerde, restoranlarda, beş yıldızlı otellerde, kısaca sosyal yaşamın nabzının attığı her yerde çarpıcı değişimler yaşanıyor. Başkent olmasının ardından yaklaşık 80 yıl boyunca batıyı örnek alan bir kültürel gelişim izleyen Ankara’nın bu yapısı şimdi yerini, AKP’nin muhafazakarlık sınırlarının da bir adım ötesinde olan çizgisine bırakıyor. Ankara sosyal hayatının bel kemiğini oluşturan politikacılar, bürokratlar ve iş adamlarının profillerinde, AKP’nin hakimiyetiyle doğru orantılı olarak yaşanan değişim, Başkent’te her alana yansıyor.

Şimdi Ankara sosyal hayatının farklı alanlarındaki bu değişimi somut birkaç örnekle gösterelim. İlk olarak da geçtiğimiz hafta verilen bir davetten başlayalım.

MADEM GÖRÜNMEYECEK, NİYE ASTINIZ

Mekan, Ankara’da davetlerin en gözde yeri olan Sheraton Oteli Büyük Balo Salonu. Davetin ev sahibi, Hür Sanayici ve İşadamları Derneği HÜRSİAD. Muhafazakar çizgisiyle paralel olarak son zamanların en trend derneklerinden. Salon hınca hınç dolu. 1000’in üzerinde davetli işadamı var, ama geceye eşiyle birlikte gelenlerin sayısı neredeyse yok denecek kadar az. Davetliler arasında çok sayıda tanıdık sima da var. Kabinenin iki üyesi Zafer Çağlayan ve Hüseyin Çelik, Sinan Aygün, Melih Gökçek, Muhsin Yazıcıoğlu ilk göze çarpanlar.

Sahnede klasik Türk müziği sazlarından oluşan bir grup, ağır bir müzikle misafirleri karşılıyor. Masalarda alkolün olmadığı sade bir mönü var. Sahnenin tam ortasına "Tek Türkiye, Toplumsal Kaynaşma Gecesi" yazısı yazılmış. Sağında Atatürk’ün resmi, solunda ise Türk Bayrağı var. Ama ne yazık ki, derneğin tanıtımının yapıldığı sinevizyon perdelerinin altında kalmışlar. Çok dikkatli bakılmadıkça ne Atatürk’ü ne de Türk Bayrağı’nı farkedebilmek mümkün değil. Durum son derece rahatsız edici. Özellikle saklanmış olduğunu düşünmek istemiyorum ama, "Madem görünmeyecek o zaman niye astınız?" diye de sormadan edemiyorum.

HACI RESTORANLAR

Yukarda bahsettiğimiz konu, bazı işadamları derneklerinin davetlerinde yaşananları göstermek açısından küçük bir örnek. Ankara’da sosyal hayatta yaşanan değişimin belirgin bir şekilde gözlemlendiği yerlerden bir diğeri de restoranlar. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana isimleri politik liderlerle özdeşleşmiş Karpiç, RV, Süreyya, Göksu gibi restoranların bir kısmı kapandı, bir kısmı ise eski popülaritesini koruyamamış olsa da, ayakta kalmaya devam ediyor. Batı kültürünün ön planda olduğu bu içkili restoranlar yerini büyük bir hızla kebap kültürünün ağırlıkta olduğu alkolsüz mekanlara bırakıyor. İsimlerinin başındaki "Hacı" sıfatıyla dikkat Hacı Arif Bey, Hacıbey, Hacıbaba ve Urfalı Hacı Mehmet gibi restoranlar, son dönemlerde özellikle işadamları ve siyasetçilerin en gözde yerleri arasında. Alkollü restoranlar yerini alkolsüz kebapçılara bırakıyor.

KEBAP-GİTAR SENTEZİ

Kebaplaşan Ankara yemek kültüründe
, müşterilerin damak zevklerini tatmin ederken, onları eğlendirmeye yönelik hizmetler de verilmeye başlanıyor. Bu bağlamda, kebap eşliğinde gitar dinletisiyle farklı bir sentez yaratan Oran’daki Gaziantep Altınşiş dikkat çekiyor. Konservatuar öğrencisi Berrak Saka, çiğköfte tezgahının yanında konuşlandırdığı minik sahnesinden Türkçe ve yabancı nostaljik pop müzik şarkılarıyla müşterilerin kebap zevkine eşlik ediyor. Bu ilginç sentezi yaratan mekanın sahibi Tuncay İdikut, "Alkol satan mekanlar da yavaş yavaş alkolü bırakmaya başlıyorlar. AKP iktidarı, alkollü içki satmayan restoranları daha cazip hale getirdi. Biz de alkollü yerlerdeki eğlenceleri mekanımıza taşıma düşüncesiyle canlı müzik koyduk. İlk kez gitar ve kebabın bir sentezini oluşturuyoruz" diyor.

KEBAPÇILARIN GÖZÜ ANKARA’DA

Ankara’da kebap kültürünün bir anda böylesine ön plana çıkması, Türkiye’nin diğer illerinde isim yapmış kebapçıların da iştahını kabarttı. Diyarbakır’ın Tavacı Recep Usta’sı, Ankara’ya ilk gelen yabancı kebap markası olmuştu. Recep Usta, özellikle de Güneydoğu kökenli milletvekilleri tarafından büyük ilgi görmüştü.

Onu İstanbul’un ünlü kebap restoranları izledi. Tike ve Köşebaşı, Başkent’teki kebap rantından pay kapabilmek için Ankara’da şubelerini açtılar. Onlar şimdilik alkol servisi de yapıyorlar. Ankara’ya kebabın Başkent’i Adana’dan da bir marka geldi. Adana’nın ünlü Onbaşılar Kebap’ını Ankara’ya Mehmet Ağar’ın kardeşi Süleyman Ağar açtı. Çayyolu’nda açılan Onbaşılar Kebap, alkol satmama modasına uyanlardan.

Ankara sosyal hayatındaki değişim tabii ki işadamı dernekleri ve restoranlardakilerden ibaret değil. Gece hayatı, barlar, gazinolar, kafeler, düğünler, alışveriş merkezleri, diplomatik davetler, sanatsal aktivitelerde de son beş yıl içinde belirgin değişiklikler var. Oralarda neler olduğunu da gelecek hafta yine bu sütundan anlatmaya devam edeceğim.
Yazının devamı...

Ödül vermek mi reklam yapmak mı

18 Şubat 2008
Çünkü bu kez olayın kahramanı, devletin resmi bir kurumu olan Türk Patent Enstitüsü. Seçilen kurban da Hülya Avşar. Türk Patent Enstitüsü (TPE), geçtiğimiz hafta 2007 Türk Patent Altın Ödülü töreni düzenledi. Ödül alanlar içinde ünlü sanatçı Hülya Avşar da vardı. Avşar, Başbakan Erdoğan’ın da katılacağı törende ödülünü almak için Ankara’ya geldi. Sevgilisi Saadettin Saran’la birlikte Divan Otel’e yerleşti. Törene gitmek için odasında hazırlıklarını yaparken Hürriyet’in Kelebek ekini gördü. Manşette, "Tarkan’ın ödülü Hülya’ya verildi" yazıyordu. Ödül, Tarkan’ın törene gelemeyeceğini bildirmesi üzerine Avşar’a veriliyordu. Tam anlamıyla Tarkan’ın stepnesi, yedeği yerine konulmuştu. İçine sindiremedi ve bastı İstanbul’a döndü. Türkiye’de çok ciddi kurumların bile ödül dağıtırken hangi kriterlere baktığını anlamamız açısından bu olay çok somut bir örnek. TPE gibi ciddi bir kurumun, Türk Patent Altın Ödülü verirken baktığı en önemli kriter, ödül alanların törene katılıp katılamayacağı. Tarkan gelemeyince ibre hemen Hülya Avşar’a dönüyor. Amaç; magazinin ünlülerinden faydalanarak daha fazla haber olabilmek, daha çok dikkat çekebilmek. Yılda sadece bir kez düzenledikleri ödül törenleriyle gündeme gelebilen ıvır zıvır kuruluşlar için bu durum zaten böyle. Ama aynı taktiği devletin çok ciddi bir kurumu deneyince ve ellerine yüzlerine bulaştırıp suçüstü yakalanınca olay çok daha üzücü oluyor. Ödül töreninin yapıldığı günün akşamı, durumu kurtarmak için, apar topar her iki sanatçının da ödüle layık görüldüğünü belirten bir açıklama yapmak ise Türk Patent Enstitüsü’nün yaptığı ayıbı örtmeye yetmez. Ödül ne için verilir? Başarıyı taçlandırmak ve teşvik etmek için mi, yoksa ödül vereceğiniz isimlerin şöhretinden faydalanıp reklam yapmak için mi? Maalesef, ülkemizde işin reklam bölümü daha ağır basıyor. Bu son örnek de, ödül konusunda yaşanan yozlaşmanın devlet kurumlarına kadar nasıl ulaştığını gözler önüne seriyor.

Yasakçı gelenek

ANKARA’daki yabancı büyükelçiliklerin düzenledikleri resepsiyonları, davetleri bu sayfada sizlere duyuruyoruz. Bu davetlerin neredeyse tamamı basına açık gerçekleşiyor. Hatta büyükelçiliklerin basın ve halkla ilişkiler bölümleri, bu davetleri sizlere daha ayrıntılı bir şekilde yansıtabilmemiz için, bize ellerinden gelen desteği veriyorlar.

Geçtiğimiz hafta, Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl geleneksel olarak Ankara’daki yabancı büyükelçilere verdiği resepsiyon gerçekleşti. Şimdiye kadar hep Devlet Konukevi’nde yapılan resepsiyon bu yıl, diplomatik davetlerin gözde mekanı Swissotel’de düzenlendi. Ama basına kapalı yapıldı. Davetin ev sahipliğini Dışişileri Bakanı Ali Babacan üstlendi. Eşi Zeynep Hanım’la birlikte misafirleri kapıda karşıladı. Ancak gazetecilerin içeri girmesine ve görüntü almasına izin verilmedi. Deneyimli diplomasi muhabiri arkadaşlarımın söylediğine göre, geleneksel olarak yapılan bu davetin basına kapalı olması da bir başka gelenekmiş. Bütün elçilik davetleri basına açıkken bizim kendi bakanlığımızın verdiği ve Ankara’daki yabancı misyonun bizim diplomatlarımızla bir araya geldiği, onları ağırladığı bu davet neden basına kapalı gerçekleşir; ben anlamış değilim. Bu davetlerin basına kapalı olması bir gelenek olabilir. Ama eğer o gelenek bir anlam ifade etmiyorsa, ondan vazgeçilmemesi için de bir sebep yoktur diye düşünüyorum.

Baba, davetlerin gözde ismi

BAŞKENT sosyal hayatında en sık rastlanılan isimlerden birisi şüphesiz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Yabancı büyükelçiliklerin resepsiyonlarında, düğünlerde, davetlerde, açılışlarda gün geçmiyor ki, sosyal hayatı takip eden gazeteciler onunla karşılaşmasın. Hatta bazen öylesine yoğun oluyor ki, aynı gün birden fazla programa bile katılıyor. Aktif politikanın içinde olduğu günlerdeki olduğu gibi. 84 yaşına gelmiş olmasına rağmen, formundan pek bir şey kaybettiği söylenemez. Öyle peşinden bir koruma ordusu gezmiyor, ama yine de gittiği her yerde en büyük ilgiyi o görüyor. İnsanlar elini öpebilmek için sıraya giriyor. Babanın politikadan kopmasının üzerinden çok zaman geçti, ama o şimdi de Ankara sosyal hayatının en gözde ismi oldu.
Yazının devamı...

Sizin alışveriş merkeziniz hangisi?

5 Şubat 2008
Neredeyse haftanın birkaç gününü içinde geçirdiğimiz, alışverişle yaşam merkezi karışımı bu yapılar, sınırlı müşteri pastasından daha fazla pay kapabilmek için ciddi bir rekabet içindeler. Her yeni açılan merkez, farklı bir özelliğiyle ön plana çıkmaya çalışıyor. Eskiler de yaptıkları değişikliklerle bu rekabet ortamında var olma savaşı veriyor. Gelin bu alışveriş merkezlerinden, göz önünde olan birkaç tanesini şöyle bir turlayalım.

HER YÖNÜYLE PANORA

İlk durağımız, en son hizmete girenlerden birisi olan Oran’daki Panora. Panora hakkında açılmadan önce o kadar çok şey söylendi, beklentiler öylesine yüksek tutuldu ki, açıkçası beni bir parça hayal kırıklığına uğrattı. En azından yarım yamalak bir açılış yerine tüm mağaza, spor, eğlence merkezi ve sinemasıyla birlikte açılıp, daha etkileyici olmasını beklerdim. Yürüyen merdivenlerin, müşterilerin alışveriş merkezinin her yerini gezmesi için her katta birbirinden en uzak noktalara yapılarak, insanların yürümeye mecbur edilmesi de biraz sinir bozucu. Müşterilere kolaylık sağlanması daha şık olurdu.

Ama Panora’nın, Ankara’nın vazgeçilmezleri arasında yer almasını sağlayacak birçok artısı da var. Türkiye’nin en büyük deniz akvaryumlarından biri Panora’nın içinde açıldı. İlk kapalı snowboard pistinin de yer aldığı lüks spor merkezi Mac, Türkiye’nin en büyük oyun ve eğlence merkezi Play Planet ve sineması da hizmete girdikten sonra daha cazip olacak.

Tabii Panora’nın en büyük avantajlarından birisi de dış cephesindeki restoran ve kafeler. Burası aynı zamanda Ankara gece hayatının da gözde mekanlarını barındırıyor ve günün her saatinde ciddi bir hareketlilik sağlıyor.

ARMADA BÜYÜYECEK

Eskişehir Yolu’nun ilklerinden, sosyetenin ve üst gelir grubunun alışveriş merkezi gibi görünen Armada, son aylarda bu özelliğininden biraz uzaklaşmış görünüyor. Ancak Armada, hemen yanı başındaki, otopark olarak kullanılan araziye yapacağı yeni yatırımla ciddi bir atağa kalkacak. Yeni yeriyle bütünleşecek ve bu kıran kırana rekabette biraz daha söz sahibi olacak.

BÜYÜK HAREKETLİLİK

Eskişehir Yolu’ndan devam edelim. Armada’nın biraz ilerisinde geçtiğimiz yıl hizmete giren Cepa, bu bölgeye büyük canlılık getirdi. Ulaşım açısından biraz sıkıntılı olmasına rağmen, her kesimden müşteriye hitap ediyor. Bauhaus gibi büyük bir yapı marketi de bünyesinde barındırması ayrı bir avantaj. Cepa’nın yemek katı da diğer alışveriş merkezlerine göre daha ferah. Bir alışveriş merkezinden daha çok, kendinizi bir restoranda gibi hissediyorsunuz. Ayrıca aralarında Kuki, Coconot gibi markaların da bulunduğu kafeler sokağı, keyifli vakit geçirmek için oldukça ideal. Ama eğer Cepa’ya hafta sonu arabanızla gidiyorsanız işte o zaman biraz sıkıntılı. Tek sıra halinde otoparkına girebilmek için gününüzün büyük bölümünü heba ediyorsunuz.

İLK GÖZ AĞRISI AnkaMALL

Ankaralılar’ın dev alışveriş merkezleri içindeki ilk göz ağrısı olan AnkaMall, üzerine onca yer açılmasına rağmen hala popülaritesini koruyor. Bu ciddi rekabet ortamında o da hem hipermarketini, hem de alışveriş merkezini büyüterek direnmeyi başardı. AnkaMall’un şüphesiz en büyük avantajı metro ulaşımının olması. Şehrin tam göbeğinde yer alması nedeniyle Ankara’nın her yerinden müşteri potansiyeline sahip. Burada düzenlenen ve sosyal içeriği ön plana çıkan aktiviteler de AnkaMall’u diğerlerinden ayrı bir yere koyuyor.

BUTİK ALIŞVERİŞTE BİR İLK

Ankara’da alışveriş merkezlerinin en yenisi ise Minasera. Minasera kendini butik alışveriş merkezi olarak lanse ediyor. İçindeki kafe ve restoranların sayısı mağaza sayısından daha fazla. Bu da Minasera’yı alışveriş merkezinden daha çok, bir yaşam ve eğlence merkezi gibi algılanmasına neden oluyor. Çayyolu bölgesinde açılan Minasera, Ankara eğlence hayatında trend olan mekanları bünyesinde barındırıyor. Tabii bunun biraz riski de var. Çünkü trendler hep değişiyor. Bakalım trend mekanlar, bu özelliklerini ne kadar koruyabilecekler?

ALKOLSÜZ ALIŞVERİŞ

AKP iktidarıyla birlikte son yıllarda yıldızı en çok parlayan ilçe olan Keçiören’de yapımı hızla devam eden ve bir kısmı hizmete giren Anteres ise daha çok muhafazakar kesime hitap edecek gibi görünüyor. Anteres’in bence en büyük özelliği, içinde alkollü hiçbir mekana ver vermiyor olması. Anteres’in hemen yanı başına dikilecek dev bloklardaki rezidanslar da AKP sosyetesini ağırlayacağa benziyor.

CADDELER ÖLÜYOR

Alışveriş merkezleri sayısı artarken caddelerimizdeki hareket de aynı ölçüde azalıyor. Meydanlarımız zaten Melih Gökçek’in yaptırdığı anlamlı anlamsız köprülü kavşaklar yüzünden bitmişti. Şimdi şehrin bir başka can damarı, alışverişin ve eğlencenin kalbinin attığı caddelerimiz, sokaklarımız da sessizleşiyor. Sadece Tunalı Hilmi, Arjantin gibi Çankaya’nın göbeğindeki yerler değil, yüzyıllardır Ankara’da ticaretin kalbinin attığı kale civarı ve Ulus, şehrin merkezi konumundaki Kızılay da bundan nasibini fazlasıyla alıyor.
Yazının devamı...

Son darbe lokallere

28 Ocak 2008
İçişleri Bakanlığı, bir yönetmelik değişikliği yaptı ve "Mart ayı sonundan itibaren spor kulüplerinin sosyal amaçlı tesisleriyle lokallerinde alkollü içki kullanamazsınız" dedi. Haber, Ankara sosyal hayatında önemli yer tutan spor kulübü sosyal tesislerine bomba gibi düştü. Şok etkisi yarattı. Gerekçe, spor ve alkolün birlikte olamayacağı.

Bu karardan Ankara eğlence ve sosyal hayatında önemli rol oynayan pek çok mekan etkilenecek. İlk akla gelenler, özellikle gençlerin rağbet ettiği, yaz sezonunda oldukça hareketli geçiren Gençlerbirliği Tesisleri içindeki Avenue, Ankara cemiyet hayatının önde gelen isimlerinin vazgeçilmez mekanı Atlıspor Kulübü, 19 Mayıs içindeki Ankara Tenis Kulübü.

Spor kulübü lokalleri meyhane değildir. Lokallere genel kurul üyeleri, kulüp yöneticileri ve o kulübün sempatizanları gider. Oraya gitmenin amacı hem sosyal bir ortamı paylaşmak, hem de lokale, dolayısıyla da kulübe gelir sağlamaktır. Sporcular orada alkol tüketemezler. Hele hele kendi yöneticilerinin olduğu bir ortamda bunu düşünmeye bile cüret edemezler. Zaten alkol alacak sporcuyu da, kulüp içinde alkolü yasaklayarak engelleyemezsiniz. Üstelik böyle yerlerde alkollü içki tüketimine yasak getirmek, dillerden düşürülmeyen Avrupa Birliği normlarına da son derece aykırıdır. Ankara Başkent olduktan sonra yaklaşık 80 yıl boyunca batı kültürünün ön planda olduğu bir yapılanmayla gelişti. Ama bu kararla, toplumun birçok kesiminde olduğu gibi, Ankara eğlence ve gece hayatında da yaşanan endişelerin, korkuların hiç de yersiz olmadığı bir kez daha kanıtlandı. Umarım sağduyu hakim olur ve bu karar yeniden gözden geçirilir.

Yeşilçam’ı seviyorsanız, bu siteye tıklayın

EĞER Türk Sineması’ndan bir parça hoşlanıyorsanız, televizyonda zap yaparken, defalarca izlediğiniz bir Türk filmi gördüğünüz zaman hala bir an durup ona takılıyorsanız o zaman mutlaka www.yesilcam.gen.tr adlı internet sitesine bir göz atın. Türk sineması üzerine hazırlanmış en detaylı çalışmayı bu sitede bulabilirsiniz. Benim bu siteyi bu köşeye taşımamın sebebi ise, bu müthiş çalışmayı yapan kişinin bir Ankaralı olması; Erhan Işık.

Yaklaşık 10 yıl önce tanıdığım bilgisayar teknisyeni Erhan Işık, tam anlamıyla bir sinema tutkunu. Hatta onunki tutkudan da öte. Hayatının son 25 yılını sinemaya, dolayısıyla da Yeşilçam’a adamış. Bütün bu birikimlerini de şimdi www.yesilcam.gen.tr adlı sitesinden, sinema tutkunlarıyla paylaşıyor. 1914 yılında çekilen Türk sinema tarihinin ilk filmi Ayastefanos’daki Rus Abidesinin Yıkılışı’ndan bu güne kadar çekilen yaklaşık 7 bin film, yapımcılar, yönetmenler, oyuncular, hatta figüranlara kadar ne ararsanız var. Hem de her türlü ayrıntısına varıncaya kadar. Siteyi gezmek hem çok eğlenceli, hem de çok bilgilendirici.

Erhan Işık’ın asıl ideali ise 1950’den önce çekilmiş ve kaybolmuş Türk filmlerini bulup gün ışığına çıkarmak. Bütün Anadolu’yu karış karış gezip, filmlerin kaybolmuş kopyalarını bulmak. Ve bunların sonunda da yurt dışında örnekleri bulunan bir dijital sinema kütüphanesini Ankara’ya kazandırabilmek. Ben ondaki bu azim ve inançla bunu başarabileceğini düşünüyorum. Tabii bakanlık ve üniversiteler, şimdiye kadar vermedikleri desteği esirgemeye devam etmezlerse.

Patroniçe memur aşkı bitti

PET Holding’in patronu Güntekin Köksal’ın kızı Zeynep’le, Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal’ın, devlet hastanesinde doktorluk yapan oğlu Murat arasındaki aşk, "Kızıl milyardere memur damat" başlığıyla haber olmuştu. Zeynep Köksal, güzelliğiyle olduğu kadar varisi olduğu servetiyle de Ankara’nın dikkat çeken bekarları arasındaydı. Ancak yaklaşık iki ay önce başlayan bu aşk, ne yazık ki çok uzun ömürlü olmadı. Zeynep Köksal ve Murat Haberal’ın ilişkileri henüz olgunlaşma aşamasındayken sonlandı. Bu durum en çok da kızının mürüvvetini görmeyi bekleyen Zeynep Hanım’ın annesi Pınar Köksal’ı üzmüş.
Yazının devamı...