"Fırat Tur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fırat Tur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Fırat Tur

Sadece alışveriş değil

8 Ekim 2007
Ve biz de, "Bu kadar alışveriş merkezi çok değil mi?" sorularıyla birlikte yaşantımızın daha büyük bölümünü bu dev yapıların içinde geçirmeye başlayacağız. Adları her ne kadar alışveriş merkezi olarak geçse de, bu mekanlar bizim için alışverişten daha çok bir yaşam merkezi haline geliyor. Bir arkadaşımızla buluşmak, keyifli bir hafta sonu geçirmek, iyi yemek yemek, eğlenmek, gezmek tozmak için artık ilk aklımıza gelen adresler bu dev yapılar.

Hayatımızda bu kadar çok yer eden bu yapıların, sosyal sorumluluk bilinci içinde bir işletmeye sahip olması büyük önem taşıyor. Alışveriş merkezleri yönetimlerinin tek kriteri, daha fazla insana daha fazla para harcatmak olursa, zaten ürettiğinden çok daha fazlasını tüketen toplumumuzun geleceğine yönelik kaygılar daha da çok artacaktır. İşte bu noktada, alışveriş merkezleri ticari birer işletme olmanın yanı sıra, toplumu daha ileriye götürebilecek, eğitebilecek, bilgilendirecek, kültürel ve sanatsal gelişimini sağlayacak sosyal sorumluluk projelerine de imza atmalıdır.

EN GÜZEL ÖRNEK

Bu tür projelere en güzel örneği ANKAmall gerçekleştiriyor. Ankara’da Mevlana’nın 800. doğum yılı nedeniyle düzenlenen etkinliklerden en göze çarpanı ANKAmall’da yapılıyor. Alışveriş merkezinin her noktasında size Mevlana’yı hatırlatacak bir ayrıntı yerleştirilmiş. Mevlevi kültürünü yansıtan semazen heykelleri, sema gösterileri, Mevlana’nın özlü sözlerinin yazılı olduğu levhalar ve ünlü düşünürün Belh’ten Konya’ya yolculuğunu konu alan fotoğraf sergisi.

Her yönüyle hızla tüketime teşvik edildiğimiz bir toplumda, bir alışveriş merkezinin, Mevlana gibi, bu dünyanın ne kadar fani olduğunu bize en iyi anlatan düşünürlerden birisini görkemli bir şekilde anıyor olması oldukça cesur bir yaklaşım. Bu girişiminden dolayı ANKAmall Alışveriş Merkezi Müdürü Alev Kahraman’ı tebrik ederken son cümleyi Mevlana’ya bırakıyorum.

"Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler."

İncek’te Fener’e rakip Kolejliler

BAŞKENT’in Beverly Hills’i olarak anılan İncek, Ankara’nın en hızlı gelişim gösteren yerlerinin başında. Özellikle de buraya yapılan, Çayyolu, Bilkent bağlantısını da sağlayan Anadolu Bulvarı’nın ardından gelişimi daha da hızlandı. Ankara’nın kalbur üstü ailelerinin villalarının yer aldığı bu bölge, sosyal tesis açısından da oldukça zengin olacak. Buraya ilk yapılan tesis İncek Tenis Kulübü olmuştu. Geçtiğimiz haftalarda da bu köşeden, Fenerbahçe’nin İncek’te dev bir sosyal tesis projesini hayata geçirmeye başladığından bahsetmiştim. İşte şimdi bunlara yeni bir tanesi daha ekleniyor. Fenerbahçe gibi büyük bir camia daha İncek’e böyle bir tesisin temellerini atıyor. Kolejliler.

TED Ankara Koleji’nin İncek Kampusu’nun yanına, kolejliler için, Kolej-İn adında muhteşem bir tesis yapılıyor. 12 dönüm arazi üzerine yedi bin metrekare kapalı alana sahip tesiste yok yok. Açık ve kapalı olimpik yüzme havuzları, tenis kortları, SPA, fitness, şık restoranlar ve daha pek çok bölüm yer alacak. Kolej-İn’in temel atma töreni 27 Ekim’de yapılacak. Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan’ın da katılacağı törende Alpay da bir konser verecek. Tesisin 2009 yılında hizmete girmesi planlanıyor. Kolej-İn projesini TED Ankara Koleji Mezunları Derneği yürütüyor. Daha temel atma töreni bile yapılmamış olmasına rağmen, Kolej mezunları bu tesise üye olabilmek için sıraya girmiş durumda. Şimdiden bin civarında üyeye ulaşmışlar. Bu arada belirtmekte fayda var. Ankara Koleji Mezunları Derneği’nin halkla ilişkilerini, daha önce Laila’da bu görevi yapan Meryem Çirkin üstlendi. Laila’nın Laila olduğu dönemde oldukça başarılı işler çıkaran Meryem Hanım, aynı başarısını burada da sürdürürse, Ankara Koleji Mezunları Derneği, Ankara sosyal hayatında çok daha aktif olacaktır.

Yazının devamı...

CSO’ya konuk şef modeli

1 Ekim 2007
Borusan Holding tarafından gerçekleştirilen Konuk Şef projesinde, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı iş dünyasının tanınmış bir ismi, 25 bin Euro bağış karşılığında yönetiyor. Bu proje kapsamında geçtiğimiz hafta Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç orkestranın şefliğini yaptı. Elde edilen gelir de, klasik müzik alanında yetenekli genç bir sanatçının yurtdışında eğitimine aktarıldı.

Peki, son yıllarda sanatsal faaliyetlerinden daha çok, çektiği salon sıkıntısı ve ekonomik imkansızlıklarla gündeme gelen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası bunu yapamaz mı? Tabii ki yapabilir. Hem de çok kolay olur. Çünkü o, yaklaşık 200 yıllık tarihi olan, kendi alanında Türkiye’nin en prestijli kurumu. Ve bünyesinde ülkemizin yine kendi alanında en başarılı müzisyenlerini barındırıyor.

Bir özel şirketin himayesinde olan orkestrayı yönetmek için bağış yapan işadamlarımız, konu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası olunca herhalde sıraya girerler. Hele ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı iken. Özellikle de Abdullah Gül’ün hemşerisi Kayserili iş adamları bu konuda öncü olabilir.

İş adamlarımız Konuk Şef olarak CSO’yu yönetir. Elde edilecek gelir de bu orkestraya yakışır bir salon yapımında ve artık dökülmekte olan müzik aletlerinin yenilenmesinde kullanılabilir. Şimdi siz, "Yani koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı’nın adını taşıyan orkestra, böyle bağışlarla mı, sponsor desteğiyle mi ayakta kalacak? Yok mu bu devletin bir salon yaptıracak parası?" diye sorabilirsiniz. Son derece de haklısınız. Ama herhalde olsaydı, CSO yıllardır bu sıkıntıları çekiyor olmazdı.

Parklar babanızın malı mı?

YAŞADIĞIM sinir bozukluğunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yan kuruluşu Anfa, kendini bir belediye kuruluşu değil, Ankara’nın sahibi gibi mi görmeye başlıyor acaba?

Geçtiğimiz hafta, biraz sonbahar fotoğrafı çekmek için Ankara’daki parklarda bir tur atayım dedim. Demez olaydım. Parklarda asayişi sağlamak amacıyla neredeyse 10 metrede bir konuşlandırılmış, omuzlarında Anfa yazılı güvenlik elemanlarıyla birbirimize giriyorduk. Sebep, fotoğraf çekiyor olmam.

Evet, yanlış anlamadınız. Parklarda fotoğraf çekmemi engellediler. Önce Eryaman’daki Göksu, ardından da Dikmen Vadisi parklarında başıma aynı şey geldi. Elimde fotoğraf makinesi olduğunu gören güvenlik görevlileri hemen yanımda bittiler. "Kimsin, ne yapıyorsun, niye çekiyorsun" gibi soruların ardından da, "Fotoğraf çekemezsin. Önce Anfa’yı arayıp izin alman lazım. Gazeteciler kötü haberler yapıyorlar" gibi saçma sapan şeyler söylediler. Onları dikkate almayıp işimi yapmaya devam edince de 4-5 kişi olup etrafımı sardılar. Anfa’ya sormak istiyorum. Siz kimsiniz ve neye dayanarak bir gazetecinin kamuya açık bir alanda, bir şehir parkında fotoğraf çekmesini engelliyorsunuz? Parklar sizin özel mülkiyetinize mi ait yoksa vatandaşın mı? Ağaç, göl, fıskiye, kuş, böcek fotoğrafı çekmek için neden sizi arayıp izin almam gerekiyor? Neye göre izin veriyorsunuz? Çalıştığım kuruma göre mi? Yoksa izin vermeme gibi bir ihtimaliniz de mi var? Sokakta yürümek için ya da nefes almak için de sizi arayıp izim almamız gerekiyor mu? Kısacası, siz kendinizi ne zannediyorsunuz?

Biraz daha dikkat

GEÇTİĞİMİZ haftalarda Büklüm Sokak’ta, Akay Hastanesi, Dedeman Oteli ve civarında yaşanan keşmekeş ve sokakta cirit atan fahişelerden söz etmiştim. Polisin de hemen hemen her akşam hastanenin tam önünde, asayiş, trafik ve yunus ekipleriyle birlikte uygulama yaptığından bahsetmiştim. Meslektaşım Buket Güler ve arkadaşlarının, hafta sonu burada başına gelenler, sorunun çözümü için yapılan uygulamalarda ne kadar hassas davranılması gerektiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. İki genç kız, erkek arkadaşlarıyla Saklıkent’teki Emre Aydın konserinden çıkıp evlerine gitmek üzere arabalarına biniyorlar. Büklüm Sokak’a girdiklerinde hastanenin önünde polis ekipleri tarafından durduruluyorlar. Arabadan indiriliyorlar, kimliklerini veriyorlar ve GBT (Genel Bilgi Toplama) soruşturması için, uzunca bir süre sokağın ortasında bekletiliyorlar. Sokaktan onca araba geçmesine rağmen tek durdurulan kendi arabaları olunca oldukça da rahatsız oluyorlar. Tabii gecenin bu geç saatinde, zaten adı çıkmış bir yerde, iki genç kızın polis tarafından alıkonulması çevredekilerin de dikkatini çekiyor. İki genç kız, üzerlerinde, daha önce hiç hedef olmadıkları, meraklı gözlerin bakışlarını hissetmeye başlıyorlar. Rahatsızlıkları, bir değil, on kat daha artıyor. GBT sorgusu yapılırken en azından arabalarında oturmalarına izin verilse, belki bu bakışlara hedef olmayacaklar. Polis tabii ki görevini yapıyor. Bir şey demiyorum. Ama niyeyse aklıma da "Elmayla armudu karıştırmak" ya da "Vur deyince öldürmek" gibi deyimler geliyor.
Yazının devamı...

Dikkat fahişe var

10 Eylül 2007
Dünyanın pek çok şehrinde olduğu gibi Ankara’da da müşteri avlamak için sokaklarda çalışan çok sayıda fahişe var. Ancak, son dönemde bu sokak fahişeleri, şehrin göbeğinde öylesine manzaralar sergiler oldular ki, tam anlamıyla pes dedirtecek cinsten.

Şimdi size Ankara’nın en seçkin semtlerinden birinde, hemen hemen her akşam yaşanan bir manzarayı kısaca tasvir edeyim de durumu siz değerlendirin.

Girdiğiniz dar sokağın hemen sol başında Ankara’nın en köklü otellerinden birisi olan Dedeman var. Onun karşısında da Özel Akay Hastanesi. Otelin ve hastanenin trafiğine bir de buradaki birkaç eğlence mekanına gelen müşterileri ekleyecek olursak, akşam saatlerinde görüntü oldukça hareketli oluyor.

GENEL MANZARA

Oteldeki düğün dernek gibi davetlere gelen birbirinden şık konuklar, yüzlerindeki endişeli ifadeyle hastane önünde bekleyen hasta yakınları ve gece kulüplerine eğlenmeye gelenler sokağın genel manzarasını oluşturuyor. Bütün bunlara bir de hastane önünde, polisin her akşam rutin olarak yapmaya başladığı alkol kontrolü ve yunus ekiplerinin asayiş uygulamasını eklersek, sokağın yaklaşık 50 metrelik bu bölümünden otomobilinizle geçmeniz (Akşamları işe giderken bu yolu kullandığım için biliyorum) neredeyse 10 dakikayı buluyor.

İşte asıl curcuna da bundan sonra başlıyor.

Bu hengameyi atlatıp, "oh trafik açıldı" diyecekken biraz ilerde yine tıkanıyor. Sağlı sollu dizilmiş, kıyafetlerinden, saçlarından ve makyajlarından fahişe olduklarını hemen belli eden kızlar, yolu neredeyse kesmişler. Abartmıyorum, arabaların önüne atlayıp ellerindeki kartvizitleri, geçen her arabanın açık olan camından içeriye atıyorlar.

Onlarla hiçbir şekilde gözgöze gelmemeye çalışmanız sizi bu "fahişe tacizinden" kurtarmıyor.

Hele bir de önünüzdeki arabalardan biri bu kızlarla pazarlık etmeye başladıysa, işte o zaman haliniz harap. Ya sinirlerinize hakim olup bu pazarlığın son bulmasını bekleyeceksiniz, ya da kornaya basacaksınız. İkinciyi seçerseniz, bağırış, çağırış, küfürleşme ve hatta kavgayı bile göze almanız gerekiyor.

AİLELER RAHATSIZ

Bütün bunların yaşandığı yer ise Ankara’nın en köklü sokaklarından Büklüm. Hemen altındaki Bestekar’da da manzara çoğu zaman bundan pek farklı olmuyor.

Her ikisinde de hala çok sayıda konut mevcut ve yüzlerce aile burada ikamet ediyor. Yaşadıkları sıkıntıları zaman zaman dinleme fırsatı buluyorum. Sokakta oturan genç kızların, evlerine girip çıkarken ne tür korkular yaşadıklarını anlamak hiç de zor değil. Yazının başında da söylediğim gibi, sokak fahişeleri dünyanın pek çok şehrinde var. Ancak benim merak ettiğim, acaba dünyanın neresinde, Başkent Ankara’daki gibi şehrin orta yerinde, konut bölgesinde yol kesip, arabaların içine kartvizit atabiliyorlar?

Yerli Pavarotti’ye hiç yakışmadı

Geçtiğimiz haftanın en önemli olaylarından birisi de dünyaca ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti’nin ölümüydü. Pavarotti denince Türkiye’de ilk akla gelen isim ise Hakan Aysev. Ülkemizin bu alanda yetiştirdiği en ünlü isimlerden. Ankara Devlet Konservatuarı’nda başlayan eğitimi, kariyeri, sesi ve fiziksel benzerliğiyle "Yerli Pavarotti" lakabını fazlasıyla hak ediyor. Tabii eğer, popülaritesini artırmak için son dönemlerde magazin basınında yaptığı çıkışları saymazsak.

Onu bir iki hafta önce, magazin programlarından birinde gördüm. Hem de, gündeme gelebilmek için tek şansları, yarattıkları polemikler olan bazı sözde sanatçılara benzer bir şekilde. Opera sanatçısı tenor Hakan Aysev, Afrodit Banu Alkan’la bir söz dalaşına girme çabası içindeydi. Afrodit için, "Eğlenilecek bir hanım. Sevimli ve esprili bir insan" diyordu. Tabii böyle bir polemiği arayıp da bulamayan Alkan da hemen buna karşılık veriyordu.

Hakan Aysev, "Gördüm ki magazini kullanmadan insanlar bir yere gelemiyor. Bana ’Magazinci Tenor’ diyorlar haklılar" demiş. Ancak, Aysev’in kendini sanatıyla kanıtladığı için "Yerli Pavarotti" unvanını aldığını unutmamak lazım. Onun bu tür ucuz reklam malzemelerini kullanma yolunu seçmesini yadırgadım. Opera dinleyicisinin de olaya benimle aynı pencereden baktığını düşünüyorum.
Yazının devamı...

Lezzet duraklarında yaz hareketi

16 Ağustos 2007
Şayeste’ye yazIk oldu

Çok değil bundan birkaç ay önce büyük sükseyle açılan Şayeste’nin ömrü fazla uzun olmadı. Gamze Cizreli’nin açtığı ve Osmanlı mutfağının en seçkin örneklerinin sunulduğu bu mekanın sonunu içki sorunu hazırladı desek yanlış olmaz. Önce alkol yoktu, sonra var dediler, sonra yine yok dediler, en sonunda da kapısına kilidi astılar. Bence böylesine kaliteli bir mekan için çok yazık oldu. Aynı binanın alt katındaki Big Chefs ise, Gado ve White House’dan tanıdığımız Tolga Terzi’yi transfer ederek güçlendirdiği işletmeci kadrosuyla yoluna devam ediyor. Big Chefs’in yakın bir zamanda Çayyolu şubesi de açılacak.

Sophia Loren’İn aŞçIsI

İran Caddesi’ndeki Niki Restoran’ın sahibi Mehmet Köse Çeşme’ye gidince, mekanı, alt komşusu Yosun’un sahipleri Savaş Ülgü ve Fahri Çer devraldı. RV ve Mest’ten tanıdığımız, Sophia Loren’in de aralarında bulunduğu ünlülerin aşçısı olarak bilinen Süleyman Ferah’ı kadrolarına katan iki deneyimli işletmeci, adını Nicci olarak değiştirdikleri bu mekanı, Akdeniz Mutfağı olarak hizmete soktular. Ama öyle klasik Fransız, İtalyan yemekleri sanmayın. Fas’tan Tunus’a, Cezayir’den İspanya’ya kadar çok geniş bir mönü seçeneğiyle hizmet veriyorlar.

Mualla’yI kaçIrdIlar

Bir süre önce, aynı binanın en üst iki katının, İstanbul’daki Cahide’den esinlenerek Mualla adıyla açılacağını duyurmuştum. Ancak ne yazık ki mekanın sahipleri Mualla adını koymakta gecikmişler. Bu ismi başka birisi daha önceden tescil ettirmiş. Cafe Des Cafes’nin iki ortağı Kamil Uzel ve Halil Yurtkuran’ın "Sugar Party" Selçuk Türköz’le açmayı düşündükleri bu mekanın hazırlıkları biraz ağır da olsa sürüyor. Ekmeğinden makarnasına kadar her şeyi kendilerinin hazırlayacakları iddialı bir mönünün yanı sıra, dans şovları ve sürpriz partilerin yapılacağı bu mekanın, Eylül ayı gibi hizmete gireceği söyleniyor.

Yer yok

Bu arada, yaz aylarında boşalan Ankara’da, bir iki gün önceden rezervasyon yaptırmadan yer bulmanın mümkün olmadığı bir mekan var; Tunalı Hilmi’de açılan Balıkçıköy. Yosun’un ortağı Fahri Çer’in Emek’teki Şanlı Edessa’nın sahibi Ömer Balku ile eski Jazz Time Bar’ın yerine açtığı bu restoran, hem sempatik dekoru, hem de lezzetli mezeleriyle bir anda gözde oldu. Ama bence onu asıl hit yapan en önemli özellik Tunalı Hilmi’ye hakim konumu. Bir uyarı yapayım. Balıkçıköy’de rakıyı şişeyle değil kadeh olarak veriyorlar.

Ankara’nın gıda ve restoran sektöründe son yıllarda ön plana çıkardığı önemli markalardan birisi de Budakaltı. İşin başında genç patroniçe Burcu Derer Omay var. Aslında aile dededen restorancı. Burcu Hanım’ın dedesi Arslan Acar, yıllar önce Karum’un hemen karşısındaki Kavaklı Restoran’ın sahibiymiş. 10 yıl önce Arjantin Caddesi Budak Sokak’ta hizmete giren Budakaltı, bugün zincir olma yolunda hızla ilerliyor. Karum’un içindeki yerleri Budakaltı Kuşhane’yi, mal sahibiyle düştükleri anlaşmazlık sonucu kapatmalarına rağmen Armada’daki şubelerine, yeni açılacak Cepa ve Çayyolu’ndaki Minasera’yı da ekleyecekler. Üstelik, Avusturya’nın ünlü kahve markası Coffeeshop Company’nin temsilciliğini de aldılar.

MuhteŞem manzara

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim bir mekan daha var. Belki yeri biraz ters gelecek ama yemekleri, servisi ve de en önemlisi manzarasıyla, Hacettepe’deki Park Restoran gitmeye değer. Anıtkabir’den Hüseyin Gazi Dağları’na kadar uzanan muhteşem bir panaromik manzara sizi bekliyor. Tepeden baktığınızda hemen önünüzdeki Kurtuluş Parkı ise küçük bir orman hissi uyandırıyor. Tek eksik deniz. Mekanı, No Name, Subaşı ve Planet Ankara gibi yerlerden tanıdığımız, bu işin duayenlerinden Hasan Alıcı işletiyor. Kebap ağırlıklı geniş bir mönüsü var.

Çayyolu, Bilkent, Oran

Çayyolu’ndaki hareketlilik bütün hızıyla sürüyor. Mezzaluna ve Wok, Alımcı Villaları’ndaki şubelerini açmak için gün sayıyor. Burada açılacak Minasera Alışveriş Merkezi’nde de ünlü restoranlar yer alacak.

Bilkent Sports International’daki May Day ise el değiştirdi. Ankuva’daki Borrdo ve GOP’taki Quick China’nın sahipleri burayı Salus adıyla şık bir restoran olarak açtılar. İç mimarisini Neşet Güne’nin yaptığı mekan, 1940’ların Amerika’sındaki tenis kulüplerinden esinlenmiş. Terası ve bahçesiyle ilgi görüyor. Oran’da ise birkaç ay içinde hizmete girecek Panora Alışveriş Merkezi’yle çok sayıda mekan açılacak. Panora’da normal fast food katının yanı sıra bir de marka restoranların olduğu bir bölüm olacak.

Çok sayıda işletmeci buradan yer kapma savaşı veriyormuş. Cavit Çağlar’a yakınlığıyla bilinen ünlü işadamı Enis Safi de burada oldukça lüks bir restoran açıyormuş.
Yazının devamı...

Sen iste Gökçek akan sular durur

13 Ağustos 2007
Kendisini ve yaptığı bol makyajlı işleri de öylesine iyi pazarlar ki, bazıları da belediyecilik konusunda Gökçek’in eline kimsenin su dökemeyeceğini düşünür.

Gökçek, su küçüğün söz büyüğün misali, bulduğu her fırsatta, icraatlarını ve uçuk projelerini anlatma bahanesiyle, Ankara’daki bilboardlardan da duyurarak televizyona çıkar ve havadan sudan konuşarak reklamını yapar. Onun yaptığı icraatları eleştiren büyük bir kesim ise, Ankara’nın gerçek sorunlarının üstünün örtüldüğünü belirterek, taşıma suyla değirmen dönmez sözünü hatırlatır. Ankara Belediyesi’nin çok kötü idare edildiğini duyurmak için de ayaklarına kara sular inene kadar yürüyüş ve eylem yaparlar. Ancak Melih Gökçek her seferinde onları bir bardak suda fırtına koparmakla suçlar.

Ancak yaşananlar, Gökçek’in, su gibi hayati önem taşıyan projeler yerine, ihtiyaç karşılamaktan daha çok göz boyamayı amaçlayan projelere önem verdiğini su yüzüne çıkarır. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti 21. yüzyılın başında bir yudum suya hasret kalır. Büyükşehir Belediyesi ve DSİ , Ankara’daki susuzluk konusunda topu birbirlerine atadursunlar, ortada ciddi bir ihmal olduğu konusunda su götürmez bir gerçek vardır. Suya hasret Ankaralılar’ın hepsinin ortak dileği ise, bu işin sorumlularının eşek sudan gelene kadar (Bu susuzlukta biraz zor gelir) ceza çekmesidir. Saman altından su yürütüp, bulanık suda balık avlayıp, suyu görmeden paçaları sıvayıp, bin dereden bin su getirip, pişmiş aşa su katıp, havanda su dövüp, suya götürüp susuz getirip, su koyverip bizi susuz bırakanların artık suyu ısınsın. Onlara yağmurlu havada bile su verilmesin.

AKP Laila’yı kurtardı

Başlığı yanlış okumadınız. Eğlence hayatının markalaşmış mekanı Laila’yı AKP kurtardı. "Nasıl olur? Hemen bitişiğine AKP Genel Merkezi’nin açılmasıyla Laila kapanıyor" diye düşünüyorsanız yazının devamını okuyun.

Türkiye’nin eğlence ve gece hayatındaki marka ismi Laila, İstanbul Kuruçeşme’den sonra ikinci şubesini 2004 yılında Ankara’da büyük bir sükseyle açmıştı. Yaratıcısı Şefik Öztek’le birlikte ünlenen mekan, beş bin kişilik kapasitesiyle sadece Ankara’nın değil, Türkiye’nin en büyük eğlence komplekslerinden birisi olmuştu. İlk yıl, Mirror, Yazı Kebabı, Park Şamdan ve Laila’nın da yer aldığı dört farklı restoranla açılan mekana girebilmek isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyruklar hala hafızalarda.

Ancak, son yıllarda eğlence ve gece hayatında ciddi bir düşüş yaşanmaya başladı. Bu düşüşten de en çok nasibini alan Başkent Ankara ve tabii ki Laila oldu. Rezervasyonsuz yer bulmanın imkansız olduğu Laia’nın içindeki restoranlar bir bir kapanmaya başladı. Son iki yıldır da Laila, sadece cuma ve cumartesileri, gece kulübüyle hizmet veriyor. Zaman zaman ünlü sanatçıların sahne aldığı mekan, popülaritesini gün geçtikçe kaybetmeye başladı. Ankara gecelerinde, 100 civarında personel çalıştıran bu dev mekanın, bu iş potansiyeliyle daha ne kadar ayakta kalabileceği yönünde dedikodular da, gün geçtikçe daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Bütün bunlar olup biterken, Laila’nın hemen dibinde AKP Genel Merkezi inşaat başladı ve jet hızıyla da tamamlandı. Genel merkezin açılmasıyla birlikte de Laila ile ilgili spekülasyonlar iyice arttı. Ancak, içinde binlerce kişinin çalıştığı, her gün binlerce ziyaretçinin gelip gittiği bu genel merkez binası, gece hayatında kalabilmek için tabiri caizse can çekişen Laila’ya bir çıkış yoluydu; konsept değişikliğiyle içkisiz bir lokantaya dönüştürülebilirdi. Böylece, milyon dolarlık bir yatırımla sıfırdan bir eğlence kompleksi olarak inşa edilen bu mekan, haftanın iki günü, az sayıda kişiye hitap eden sıradan bir eğlence yeri olmaktan çıkıp, iyi iş yapan ve para kazandıran bir yer olabilirdi. Herkes "AKP geldi Laila’yı bitirdi" diye düşünürken "hasta adam" Laila’ya AKP Genel Merkezi can verecek. Laila’nın yöneticileri şimdilik, "Kış sezonu tadilatına girdik" diyerek konsept değişikliğini yalanlasalar da bir aya kadar gerçeği açıklayacaklar.

Belki adı değişecek, belki dekorasyonunda değişiklikler olacak, ama en azından bu mekan, kapılarını kebapçı olarak da olsa açık tutmaya devam edecek. Bunda da hiç şüphe yok ki en büyük katkıyı hemen yanı başındaki komşusu olan AKP Genel Merkezi yapacak.
Yazının devamı...

Paranız mı yok

23 Temmuz 2007
Son dönemlerde Ankara sosyal hayatının en hareketli yerlerinin büyükelçilik rezidansları olduğundan birkaç hafta önce bahsetmiştim. 4 Temmuz’da ABD Büyükelçiliği rezidansında, 14 Temmuz’da da Fransa Büyükelçiliği’nin Paris Caddesi’ndeki göz kamaştıran bahçesinde öylesine şaşaalı iki davet verildi ki, Laila’nın ya da Reina’nın sezon açılış partileri gölgede kalır desek yalan olmaz. Gecenin binlerce davetlisi içinde sadece diplomatik sıfat taşıyan isimler değil, Ankara gece hayatının tanıdık simalarının da olması dikkat çekiyordu.

CÖMERT KATKI

Elçilik kapısı önünde arka arkaya sıralanmış lüks arabalar, o arabalardan inen birbirinden güzel ve şık hanımlar, rezidansın bahçesinden yükselen müzik sesleri ve gecenin geç saatlerine kadar süren dans ve eğlence.

Bütün bu organizasyonlar, elçilik görevlilerinin gayretli çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştı. Tabii bir de sponsor firmaların desteğiyle. ABD Büyükelçiliği, bağımsızlıklarının 231. yıldönümü için gönderdiği davetiyeye, tam 65 tane sponsor firmanın yazılı olduğu bir liste eklemişti. Büyükelçilik, yine aynı davetiyede, bu firmalara cömert katkılarından dolayı teşekkür de ediyordu.

Bu listenin çoğunluğunu dünyaca ünlü ABD’li firmalar oluştursa da, içlerinde özbeöz Türk firmaları da vardı.

Fransa Büyükelçiliği de sponsor firmalara, davetiye de değil ama rezidansın girişine astığı dev bir afişle teşekkür etmişti.

Davetlere, şarap, peynir, viski ya da hazır yiyecek katkısında bulunan firmaların sponsorluğunu bir ölçüde anlayabiliyorum.

Ancak banka, otomobil, çimento fabrikası gibi kuruluşların bir ülkenin bağımsızlık günü kutlamasına nasıl bir katkıda bulunduklarını anlamakta güçlük çekiyorum. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerine sahip bu ülkeler milli bayram kutlamalarını para kazanmak için bir fırsat olarak göremeyeceklerine göre, bu kadar çok firma acaba ne için sponsor oluyor?

Bilkentliler kızmasın

YazIp yazmamayı çok düşündüm. "Adım çıkmış dokuza, inmez sekize" düşüncesinde olan Bilkentlileri kızdırmak istemezdim, ama yazmadan da duramadım. Birkaç haftadır televizyonda ibretle, şaşkınlıkla, sinirle, "Yuh yani" diyerek izlediğimiz bir yarışma programı var; Güzel ve dahi. Bayan yarışmacılar arasında tek üniversite mezunu ise Ankara’dan Esra Ersoy. Bilkent Üniversitesi Turizm Bölümü’nü bitirdiğini söylüyor. Esra Ersoy yarışmanın ilk bölümünde Elvis Presley’i tanıyamayıp, "Eurovision’da birinci mi oldu" diye sordu. Bence kim olduğunu bile bilmediği Hitler’in adını ise tam söyleyemedi. İzleyenlere saç baş yoldurdu. Ama şüphesiz Esra’nın bu cehaletine en çok sinir olanlar Bilkent Üniversitesi öğrencileri, mezunları ve hocalarıydı. Fotoğraf arşivimizde Esra Ersoy adını aradığımda, Ankara gecelerinin gözde mekanlarında zaman zaman objektifimize poz verip, "Bilkentli güzeller eğlendi" misali haberlere konu olan ve magazin sayfalarına renk katanlardan birisi olarak çıktı karşıma.

Tabii ki Bilkent Üniversitesi Ankara’nın değil Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birisi. Tabii ki birçok kuruluş, eleman alacağı zaman Bilkent mezunlarını ilk tercihleri arasında gösteriyor. Tabii ki üniversite sınavında en yüksek puanla öğrenci alan bölümlerden bazıları Bilkent Üniversitesi’nde. Ama Bilkentli öğrencilerin Ankara gece hayatına, eğlence hayatına ve şimdi de televizyon dünyasına kattıkları farklı renk de, Esra Ersoy gerçeğiyle bir kez daha kanıtlanmış oluyor.

Asena’ya yardım fonu

Fonu oluşturmayı planlayanlar Ankara’da eğlence hayatını takip eden gazeteciler, yani ben ve meslektaşlarım. Böyle bir fon oluşturma nedenimiz ise Ankara’ya program için gelen Asena’ya yeni bir kostüm parası biriktirebilmek. Asena, birkaç ayda bir Ankara’da farklı etkinliklerde sahneye çıkıyor. Ancak, yanılmıyorsam son beş gelişinde sahne kıyafeti aynı idi. Bu yeşil kostümünü Ankara’da ilk kez geçen sene, Laila Summer’ın açılış partisinde giymişti. Aradan bir yıldan fazla zaman geçti. Hala Ankara’ya her gelişinde aynı kostümü giyiyor. Geçtiğimiz gün okuduğum bir haberde "Dans stilimi değiştirmem" diyordu. Tamam, dansına razıyım ama ne olur şu yeşil kostümünü değiştir artık. Çünkü, artık çok sıktı.
Yazının devamı...

Lezzet duraklarında yaz hareketi

16 Temmuz 2007
Ancak, hizmet ve lezzet kaliteleriyle İstanbul’daki rakipleriyle boy ölçüşen Başkent’in restoranları, yaz sezonu boyunca da hareketli. Gelin, yeni açılanlar, kapananlar ve el değiştirenlerle Ankara’daki restoranlara kısa bir gezinti yapalım.

Şayeste’ye yazIk oldu

Çok değil bundan birkaç ay önce büyük sükseyle açılan Şayeste’nin ömrü fazla uzun olmadı. Gamze Cizreli’nin açtığı ve Osmanlı mutfağının en seçkin örneklerinin sunulduğu bu mekanın sonunu içki sorunu hazırladı desek yanlış olmaz. Önce alkol yoktu, sonra var dediler, sonra yine yok dediler, en sonunda da kapısına kilidi astılar. Bence böylesine kaliteli bir mekan için çok yazık oldu. Aynı binanın alt katındaki Big Chefs ise, Gado ve White House’dan tanıdığımız Tolga Terzi’yi transfer ederek güçlendirdiği işletmeci kadrosuyla yoluna devam ediyor. Big Chefs’in yakın bir zamanda Çayyolu şubesi de açılacak.

Sophia Loren’İn aŞçIsI

İran Caddesi’ndeki Niki Restoran’ın sahibi Mehmet Köse Çeşme’ye gidince, mekanı, alt komşusu Yosun’un sahipleri Savaş Ülgü ve Fahri Çer devraldı. RV ve Mest’ten tanıdığımız, Sophia Loren’in de aralarında bulunduğu ünlülerin aşçısı olarak bilinen Süleyman Ferah’ı kadrolarına katan iki deneyimli işletmeci, adını Nicci olarak değiştirdikleri bu mekanı, Akdeniz Mutfağı olarak hizmete soktular. Ama öyle klasik Fransız, İtalyan yemekleri sanmayın. Fas’tan Tunus’a, Cezayir’den İspanya’ya kadar çok geniş bir mönü seçeneğiyle hizmet veriyorlar.

Mualla’yI kaçIrdIlar

Bir süre önce, aynı binanın en üst iki katının, İstanbul’daki Cahide’den esinlenerek Mualla adıyla açılacağını duyurmuştum. Ancak ne yazık ki mekanın sahipleri Mualla adını koymakta gecikmişler. Bu ismi başka birisi daha önceden tescil ettirmiş. Cafe Des Cafes’nin iki ortağı Kamil Uzel ve Halil Yurtkuran’ın "Sugar Party" Selçuk Türköz’le açmayı düşündükleri bu mekanın hazırlıkları biraz ağır da olsa sürüyor. Ekmeğinden makarnasına kadar her şeyi kendilerinin hazırlayacakları iddialı bir mönünün yanı sıra, dans şovları ve sürpriz partilerin yapılacağı bu mekanın, Eylül ayı gibi hizmete gireceği söyleniyor.

Yer yok

Bu arada, yaz aylarında boşalan Ankara’da, bir iki gün önceden rezervasyon yaptırmadan yer bulmanın mümkün olmadığı bir mekan var; Tunalı Hilmi’de açılan Balıkçıköy. Yosun’un ortağı Fahri Çer’in Emek’teki Şanlı Edessa’nın sahibi Ömer Balku ile eski Jazz Time Bar’ın yerine açtığı bu restoran, hem sempatik dekoru, hem de lezzetli mezeleriyle bir anda gözde oldu. Ama bence onu asıl hit yapan en önemli özellik Tunalı Hilmi’ye hakim konumu. Bir uyarı yapayım. Balıkçıköy’de rakıyı şişeyle değil kadeh olarak veriyorlar.

Ankara’nın gıda ve restoran sektöründe son yıllarda ön plana çıkardığı önemli markalardan birisi de Budakaltı. İşin başında genç patroniçe Burcu Derer Omay var. Aslında aile dededen restorancı. Burcu Hanım’ın dedesi Arslan Acar, yıllar önce Karum’un hemen karşısındaki Kavaklı Restoran’ın sahibiymiş. 10 yıl önce Arjantin Caddesi Budak Sokak’ta hizmete giren Budakaltı, bugün zincir olma yolunda hızla ilerliyor. Karum’un içindeki yerleri Budakaltı Kuşhane’yi, mal sahibiyle düştükleri anlaşmazlık sonucu kapatmalarına rağmen Armada’daki şubelerine, yeni açılacak Cepa ve Çayyolu’ndaki Minasera’yı da ekleyecekler. Üstelik, Avusturya’nın ünlü kahve markası Coffeeshop Company’nin temsilciliğini de aldılar.

MuhteŞem manzara

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim bir mekan daha var. Belki yeri biraz ters gelecek ama yemekleri, servisi ve de en önemlisi manzarasıyla, Hacettepe’deki Park Restoran gitmeye değer. Anıtkabir’den Hüseyin Gazi Dağları’na kadar uzanan muhteşem bir panaromik manzara sizi bekliyor. Tepeden baktığınızda hemen önünüzdeki Kurtuluş Parkı ise küçük bir orman hissi uyandırıyor. Tek eksik deniz. Mekanı, No Name, Subaşı ve Planet Ankara gibi yerlerden tanıdığımız, bu işin duayenlerinden Hasan Alıcı işletiyor. Kebap ağırlıklı geniş bir mönüsü var.

Çayyolu, Bilkent, Oran

Çayyolu’ndaki hareketlilik bütün hızıyla sürüyor. Mezzaluna ve Wok, Alımcı Villaları’ndaki şubelerini açmak için gün sayıyor. Burada açılacak Minasera Alışveriş Merkezi’nde de ünlü restoranlar yer alacak.

Bilkent Sports International’daki May Day ise el değiştirdi. Ankuva’daki Borrdo ve GOP’taki Quick China’nın sahipleri burayı Salus adıyla şık bir restoran olarak açtılar. İç mimarisini Neşet Güne’nin yaptığı mekan, 1940’ların Amerika’sındaki tenis kulüplerinden esinlenmiş. Terası ve bahçesiyle ilgi görüyor. Oran’da ise birkaç ay içinde hizmete girecek Panora Alışveriş Merkezi’yle çok sayıda mekan açılacak. Panora’da normal fast food katının yanı sıra bir de marka restoranların olduğu bir bölüm olacak.

Çok sayıda işletmeci buradan yer kapma savaşı veriyormuş. Cavit Çağlar’a yakınlığıyla bilinen ünlü işadamı Enis Safi de burada oldukça lüks bir restoran açıyormuş.
Yazının devamı...

Vardır bir sebebi

9 Temmuz 2007
Düğün mevsimi şu sıralar tam gaz gidiyor. Beş yıldızlı otellerin balo salonları da her akşam, göz kamaştıran farklı bir güzelliğe bürünüyor. Hem aileler, hem de evlenecek çiftler, her şeyin eksiksiz olması için büyük gayret gösteriyorlar.

Milyarların akıtıldığı böyle şatafatlı düğünlerin, son yıllardaki vazgeçilmez unsurlarından birisi de magazin ve cemiyet hayatını takip eden gazeteciler. Gazetelerin magazin sayfalarında, günlük ve aylık magazin dergilerinde bu tür düğünler geniş yer buluyor. Düğün sahipleri de, hayatlarının bu en mutlu gününün basında yer almasından, mutluluklarını daha fazla kişiyle paylaşabilmekten ve düğünlerine katılamayan eş, dost ve akrabalarının bu şekilde haberdar olmasından son derece memnun oluyorlar. Hatta bu işi abartıp, ellerinde düğün fotoğrafları, kapı kapı dolaşıp yayınlatmaya çalışanlara bile rastlanıyor.

BASIN GİREMEZ

Ancak son dönemlerde, özellikle de Ankara’da bazı düğünler basına kapalı gerçekleşmeye başladı. Bunlar, öyle bildiğiniz sıradan, düğün salonlarında yapılanlar değil tabii ki. Bu düğünlerde Türkiye’nin en çok tanınan ailelerinin, ünlü işadamlarının çocukları evleniyor. Hiçbir masraftan kaçınılmıyor. Milyarlarca lira su gibi akıtılıyor. Fakat basın, düğünün yapıldığı salondan içeriye sokulmuyor. Tabii ki özel gecelerini basına açıp açmamak düğün sahiplerinin en doğal hakkı. Bunun nedenlerini tartışmak da bizim hakkımız.

Bazı aileler var ki, onları ne magazin haberlerinde, ne cemiyet sayfalarında görebilirsiniz. Haber olanların birçoğundan belki de daha sosyetik, daha zengin olmalarına rağmen, medyatik bir hayat tarzı onlara çok uzaktır. İşte bu gruba giren ailelerin düğünlerinde gazeteciler kibarca uyarılır. Biz de saygı duyarız.

Bazı aileler de Türkiye’nin ekonomik durumunu göz önüne alarak, şatafatlı bir düğün haberinden rahatsız olacakları için basının bulunmasını istemezler. Türkiye’de açlık sınırında yaşayan onca insan olduğunu düşünüp vicdan muhasebesi yaparlar ve basında çıkmamanın daha iyi olacağını düşünürler.

Düğüne, zıt kutuplardan katılan konuklar olabilir. Yani yeraltı dünyasının şaibeli bir ismiyle, bir emniyet müdürü ya da üst düzey bir devlet görevlisi aynı düğünün davetlileri arasında yer alabilir. Herkes aile fotoğrafının basında çıkmasını istemeyebilir. Bu tür konukları zor duruma düşürmemek için, düğün sahibi geceyi basına kapatabilir.

Bir başka neden de düğün sahibi, böylesine şaşaalı bir düğün yapacak kadar zengin olduğunun bilinmesini istemiyordur. Parası çoktur ve bu özel gece için de para musluklarını sonuna kadar açmıştır. Ancak, kendisinde böylesine sınırsız bir para harcama gücünün olduğunun bilinmesini istemez. Hem borç isterler diye, hem de mafyanın parasına göz dikmesinden korkar.

MALİYE KORKUSU

Basın yasağı koymanın gerekçeleri her zaman bu kadar masum olmayabilir.

Düğün sahipleri maliyeden korkuyordur. Yüz milyarlarca lira harcayarak yaptıkları bu şatafatlı düğünün hesabını vermekten çekiniyor olabilirler. "Böylesine masraflı bir düğün yapacak parayı nereden buldun, nasıl kazandın" sorularının cevabı açık ve net, harcadıkları para da helal değilse, o zaman düğünü basına kapamak kesinlikle daha mantıklıdır.

Ülkenin içinde bulunduğu siyasi konjonktüre bağlı olarak da bazı aileler, böyle şatafatlı düğünlerin basında yer almasını istemezler. Muhafazakar bir hükümet iş başında olabilir. Düğün sahipleri, devletle, belediyeyle iş yapan büyük bir şirketin sahibi olabilirler. Böylesine şatafatlı bir düğünle gündeme gelmek, işleri yönünden rahatsız edici olabilir. "Bakın ihaleyi verdiğiniz firmanın sahibi oğluna öyle bir düğün yapmış ki, içkiler şampanyalar su gibi akmış" denmesinden rahatsız olabilirler. Onlar için en mantıklı yol, fazla ortalıkta görünmeden malı götürmeye devam etmektir.

Kimi koruyorsunuz?

Geçtiğimiz hafta Armada Alışveriş Merkezi’nin yanındaki otopark alanında Fanta Gençlik Festivali yapıldı. Candan Erçetin, Beyaz ve Mirkelam’ın sahne aldığı konseri binlerce genç izledi. Bu konserde yaşanan bir olay, bir kez daha bu tür organizasyonlarda güvenliğin zaman zaman ne kadar büyük bir zafiyet içinde olduğunu gösterdi. Konser alanına giren dört şehir eşkıyası, önce gazetecilerin çalışmasını engellediler sonra da onlara saldırdılar. Bütün bunlar olurken de, konser alanının güvenliğini sağlamakla görevli olan korumalar, olup biteni, sahnedeki Candan Erçetin’i izler gibi izlediler. Bu korumalar, gözlerinin önündeki gazetecileri bile koruyamıyorlarsa, oradaki binlerce kişinin güvenliği Allah’a emanet demektir. Bu arada meslektaşlarıma da buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Yazının devamı...