"Ferai Tınç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferai Tınç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferai Tınç

Bir beraatın gösterdiği

16 Mayıs 2011

Buna sevindim ama duruşma sonrasında gördüklerim canımı fena sıktı.
Zırhlı araçlar, polis ve jandarma eskortunda büyük bir tantanayla Ahmet Şık Silivri’ye kaldığı cezaevine yollandı.
Çünkü o,“terör örgütü üyesi.”
Üstelik de iddianamesi bile hazır olmayan bir “niyete” göre.
Hükümet, cezaevlerindeki bütün gazetecilerin “terör örgütü üyesi” oldukları için hak ettikleri bir cezayı çektikleri iddiasında.
Bu hak verme, kendi gibi düşünmeyeni susturma, birilerinin üzerine örtmek istediği gerçekleri ortaya çıkartmaktan yana olanları “suçlu” ilan etme durumu devam ettikçe Türkiye’de gerçek basın özgürlüğünden söz etmek mümkün değil.
Bugün cezaevlerinde altmıştan fazla gazeteci var. Evet, kimse gazetecilik yaptığı için suçlanmıyor, yazdıkları yüzünden ya terör örgütü propagandası yapmakla ya da doğrudan üyesi olmakla suçlanıyorlar.

Yazının devamı...

Seçim meydanları kör ve dilsiz

15 Mayıs 2011
Umut yok, gelecek vizyonu yok.
Türkiye’nin ayağına pranga olan sorunlardan hiç birine net, cesur yanıtlar yok.
Onlar yine nadasa bırakılıyor.
Kürt meselesi, Kıbrıs, demokratik ve özgürlükçü anayasa, basın özgürlüğü,
BDP, Kürt meselesinde ne istediğini söylüyor ama nasıl çözüm bulunacağı onun da ilgi alanı içinde değil. 
Kitleleri, ileri taşıyacak yeni ufuklar açacak hiçbir vizyon konmuyor halkın önüne.
Seçim meydanları kör ve dilsiz.
Bunun ne kadar tehlikeli bir durum olduğunu görmek için Avrupa’daki gelişmeleri izlemek yeter. 
* * *
YABANCI düşmanlığı Avrupa Birliği’nde ciddi sorunlar yaratabilecek ölçüde yaygınlaşıyor.
Aşırı sağcı partiler son seçimlerde hiç almadıkları oy oranlarına ulaştılar. Neonazi liderler halkın en sevdiği siyasetçiler haline geldi.
Son olarak Danimarka, Schengen’i deleceğini açıkladı. Sınırlarda kaçakçılık olaylarının ve buna bağlı cinayetlerin arttığı iddiasıyla denetleme yeniden getiriliyor.
Avrupa Birliği Komisyonu, bu tek taraflı kararın, Avrupa Hukuku’nu ihlâl etmek anlamına geleceğini söylüyor.
Komisyon Başkanı Barroso, önceki gün Danimarka Başbakanı’na mektup yazarak kararla ilgili bilgi istedi. Komisyon’un İç İşleri Komiseri dün yaptığı açıklamada, Danimarka’nın kararını AB ve uluslar arası hukukun ihlali olarak niteledi.
Danimarka AB’deki tek olay değil. Nisan ayında, Fransa İtalya’nın Tunuslu göçmenlere geçici vize vermesi üzerine Fransa İtalya’dan gelen trenleri sınırda durdurdu.
Tabii ki Roma bu kararı, “Schengen’in ihlali” olarak niteledi.
Fransa’yı bu önleme iten neden ülkede aşırı sağ Ulusal Cephe’nin oy oranındaki yükselme ve önümüzdeki seçimlerde Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen’in Sarkozy’ye ciddi rakip olarak sivrilmesiydi. 
* * *      
20’nci yüzyılın en önemli deneyimlerinden biri olan Avrupa Birliği’ni sarsan adımların arkasındaki Avrupa karşıtı aşırı sağcı-ırkçı yükseliş var.
Macaristan, Çek Cumhuriyeti, İsviçre, Avusturya, Hollanda ve Finlandiya’da son seçimlerde aşırı sağcı, Avrupa karşıtı, yabancı düşmanı Neonazi siyasetçiler ve partiler çok önemli kazançlar sağladılar.
Popülizm prim yapıyor. Çünkü merkez partiler iflas etti.
Onlar dünkü alışkanlıklarını devam ettirdiler. Günü kurtarma peşinde geleceğin ihtiyaçlarına yönelik hiçbir şey söyleyemediler.
Serbest piyasa, özelleştirme, tüketimi arttırma saplantısı dışında yeni bir vizyon geliştiremediler. 
Bütün bunları çevrenin, doğal kaynakların, iklim sorunlarının aleyhine ele alma alışkanlığından vaz geçemediler, günün ihtiyaçlarına yanıt verecek yeni politikalar üretemediler.
Merkez gittikçe zayıflarken, aşırı sağ her şeye karşı çıkarak kitle temeli buldu. Yabancılara hayır, Brüksel’deki hırsızlara hayır, başkaları için fedakarlığa hayır ve eşitliğe hayır.  
* * *    
SEÇİM meydanlarını izlerken, merkezdeki eskimeyi, erimeyi görüyorum. Bugün merkez partilerin sarıldığı popülizm kolaycılığının, yarın halkı tehlikeli gelişmelere sürükleyebilecek şarlatanları siyasete taşımasından ciddi endişelerim var.
Yazının devamı...

Kerkük olmadan istikrar planı mümkün değil

13 Mayıs 2011
Türkiye açısından önümüzdeki dönemde istikrar çok önemli ve o istikrarı zora sokacak öyle çok gelişme var ki.
İktidar partisi Kürt sorununu, bölgeye hakim olma stratejileri ile çözebileceği kanısında olmasaydı, “Kale düşerse, basarız parayı alırız istikrarı” zihniyetini taşımasaydı bu gelişmeler bu kadar önemli olmayabilirlerdi. 
Sessiz sedasız KCK tutuklamaları devam ediyor. Bölge rahatsız.
“Analar ağlamasın” söylemiyle başlayan “Kürt açılımından”, “Kürt sorunu yoktur”a kadar gelindi, inkar politikaları yeniden güçlenmeye başladı.
Önümüzdeki dönemde en önemli sorunlarımızdan birisinin “istikrar” olacağından artık kimsenin şüphesi yok. 
Türkiye, bölgedeki istikrar adası olma özelliğini kaybedebilir.
Yarınları biçimlendirme vaadiyle yarışa giren siyasetçiler bu duruma parti meselesi değil, ortak güvenlik meselesi olarak yaklaşmak zorundalar.
Dün Kerkük’te bombalar patladı.
Türkmen Cephesi başkanlığına seçilen Kerkük milletvekili Erşet Salihi’nin evine sabaha karşı bombalı saldırı düzenlendi.
Olay yerinde incelemelerde bulunan Kerkük Polis Müdürü Cemal Tahir’in aracına da aynı sıralarda bir başkalı bombalı saldırıda bulunulduğu haberleri geldi.
     
AMERİKAN askerlerinin bu yıl sonunda bölgeden çekilecek olmaları Irak’ta gerginliği arttırıyor. Kerkük meselesi bu gerginlik noktalarından en önemlisi ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor.
Bunun tek nedeni bölgedeki Türkmen nüfus ve bölge yönetiminde hak iddia etmeleri değil.
Petrol.
Kimse bunu açıkça dile getirmiyor ama bütün kavganın ondan koptuğunu herkes biliyor.
Irak hükümeti, petrol üretimini önümüzdeki beş yıl içinde dört misline çıkartma kararı aldı.
Yumurtalık hattından,  dünya piyasalarına günde 700 bin varil ham petrol çıkartılması hesapları yapılıyor.
Ama Kerkük’te istikrarsızlığın hüküm sürmesi bu planları altüst edecek.
Üstelik sadece Irak’ın değil, Türkiye’nin planları da öyle.
Kürtler, Saddam’ın bölgeye yerleştirdiği Arapları tahliye ettikten sonra yönetimi tamamen ellerine almak için yıllardan beri uğraşıyorlar.
Ama ne ABD ne de komşu ülkeler-Türkiye’de dahil- buna izin veriyor.
Dış müdahalenin çok yoğun biçimde hissedildiği Kerkük’te, Kürtler Anayasa’daki 140 maddeyi hayata geçirmek istemelerine rağmen, 2003 yılından beri bu mümkün olamadı. Bu maddeye göre bölgenin kaderi yapılacak bir referandum ile belirlenecek. Aynı madde Kürdistan özerk yönetimi coğrafyasının periferisinde bulunan ve Türkmenlerin de yoğun biçimde yaşadıkları diğer bazı bölgeler için de geçerli.
ABD Barış Enstitüsü’nün son raporuna göre Kerkük,  Irak’ta istikrarı en fazla tehdit eden nokta. 
Daha şimdiden birçok kişi ABD askerlerinin bölgeden ayrılmaması gerektiğini söylemeye başladı.
      
TÜRKİYE’nin güney komşularında kazan kaynıyor.
Suriye ve Irak’taki gelişmelerin bir kıvılcım tehdidi taşıyabileceği tehlikesini ciddiye almak her siyasetçinin öncelikli sorumluluğu değil midir?
Sınırları dışındaki istikrarsızlık noktalarını dikkate alan bir siyasetçinin, kendi sınırları içindeki gelişmeleri ve onların taşıdığı istikrarsızlaştırma risklerini görmemesi mümkün değil.
Gerçi son zamanlarda Irak Kürdistan yönetimi ile ilişkiler gelişti. Türk iş adamlarının bölgeye yatırımları arttı. Ama karşılıklı ekonomik bağımlılığa güvenerek Türkiye içindeki Kürt sorununu görmezden gelmek, gelişmelerin yönünü doğru değerlendirememek demektir.
Önümüzdeki dönemde, İran, Irak ve Suriye Kürtleri, Türkiye’yi ve oradaki akrabalarını daha dikkatle izleyecekler. İçeride Kürt sorununu çözüm yoluna sokmuş olan Türkiye, kendi sınırları dışındaki istikrarsızlıklarda yatıştırıcı rol oynayabilir. Aksi durumda ise onlardan fena halde etkilenecektir.
Yazının devamı...

Arap baharı ve Türkiye’nin yeni rolü

9 Mayıs 2011
Tunus, Mısır, Libya derken Suriye devreye girdi ama bunu diğerleri de izleyecek.
Sağlıklı demokratik rejimler konusunda sabırsız olmamalıyız. Belirsizliklerle dolu bir geçiş sürecine temkinli biçimde hazır olmak durumunda Türkiye.
Bu süreç, Türkiye’nin bölge ile ilişkilerinin yeniden biçimlendirildiği bir süreç olacak.
Özellikle bu hükümet döneminde Türkiye Ortadoğu’daki etkinliğini arttırmadı mı?
Evet artırdı.
Türkiye tarihinde ilk kez 2009 yılında Ortadoğu ülkeleri ile dış ticarette 8.5 milyar dolar fazla verdi. Ticaret hacmi 30 milyar dolara ulaştı.
Bunlar çok önemli gelişmeler.
Ama Türkiye bu noktaya, “diktatörler” ile iyi ilişki kurarak geldi. Diğer bütün ülkeler gibi. Ekonomik ilişkilerde, son karar sistemin, ihalelerin değil de ülke liderlerinin dudakları arasında olduğu için, Türkiye’ye yeni ufuklar açan bu yakınlaşma süreci “diktatörler” için de yararlar sağladı.
Onların çıkarları ise, uluslar arası toplumda Türkiye sayesinde “meşruiyet” kazanmalarıydı.
Ahmedinecad, Beşar Esad ve hatta El Beşir.

ŞİMDİ diktatörler birer ikişer devriliyorlar. Libya’da Kaddafi sonrası Türk yatırımlarının durumunun ne olacağı belli değil. Kaddafi ile yapılan anlaşmaların sonu da soru işareti.
Önümüzdeki dönemde Türkiye diktatörlerle yapılan anlaşmaların kurtarılması sorununu çözmek için çalışacak.
Ama tek mesele bu olmayacak.
Diktatörler sonrası, geçiş dönemlerinde Türkiye’nin rolü ve beklentileri ne olacak?
Türkiye bölgenin soft power’ı olarak ilham verecek.
Başka da yolu yok.
Türkiye’yi bu ülkelerin yeni yönetici sınıfları ve halkları nezdinde etkili kılan seksen yıllık demokrasi deneyimi, Avrupa Birliği üyesi olma tercihi ve sivil toplumunun yaratıcılığı olacak.
Her ne kadar muhafazakar görüş, İslami kültür ve geleneklerin temelinde kendine özgü bir demokrasiden söz etse ve Ortadoğu ve Afrika’daki değişimin bu temelde demokratikleşmeyi tercih edeceğini iddia etse de, öyle olmayacak.
Muhafazakarların iddia ettikleri bir süreç bazı ülkelerde belki bir süre iktidara gelebilir.
Ama Ortadoğu’da haklar, özgürlükler ve eşitlikler temelinde gerçekten demokratik bir dönüşüm olmadan Arap Baharı çiçek açamaz. Diktatörlerden kurtulmak için yola çıkanların bir kısmı zaten farkında, diğerleri de mücadele içinde demokrasi hedefine ancak bu yoldan ulaşacaklarını fark edecekler.

TÜRKİYE ne sadece HALKININ ÇOĞUNLUĞU Müslüman olduğu için, ne askeri gücü sayesinde, ne de ekonomik olanaklarıyla değişimi yakalamaya çalışan kitleleri etkileyebilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin güçlenmesinde en etkili kozlardan biri de Hollywood’un katkısıyla yarattığı Amerikan Rüyası olmuştur.
Türkiye’nin de, yukarıda saydığım bütün özellikleri ile son yıllarda bölgede bir Türkiye Rüyası yaratabileceğinin işaretleri var.
Turizm mevsimlerinde İstanbul, Antalya gibi büyük kentlere akın edenlere ve oralardaki yaşam tarzına olan açlıklarına bakmak yeter.
Ama yumuşak gücü ile bölgesindeki ülkelere verdiği ilhamla etkili bir ülke olmak için Türkiye’nin her şeyden önce kendi sorunlarını çözmesi gerekir. Kürt sorunu, şiddete son verilmesi, yasakçı zihniyetin terk edilmesi ise, sorunlar listesinin başında geliyor.
Yazının devamı...

Cinayet adaleti

8 Mayıs 2011

O kadar.
NATO karargahından yapılan açıklamada, Libya liderinin savaş merkezlerinden birinin bombalandığı açıklandı, “Bazı siviller ölmüş olabilir, haberler bu yönde” dendi.
Başka açıklama yapılmadı.
Bir hafta sonra eli kanlı terörist Usame Bin Ladin öldürüldü. Flaş... Flaş... Flaş...
Amerikan Başkanı Obama açıklama yaptı, “Adalet yerini buldu” dedi. 
Amerikan halkına tarif imkansız acılar çektiren eylemleri unutmadım. Eli kanlı teröristleri savunacak değilim.
Kendi milletinin kadınlarına tecavüzü, isyanı bastırma taktiği olarak benimseyen Kaddafi’yi de savunmam.

Yazının devamı...

Silivri’de 13 gazeteci ile görüştük

6 Mayıs 2011

Önceki gün, Gazetecilere Özgürlük Platformu heyeti olarak Silivri’ye gittik.
Tehlike, insanları sayılara indirgediğinizde başlıyor. Sayılar denizinde söz ettiklerinizin “insan” oldukları unutuluyor. Gerçek ağırlığını yitiriyor.
O yüzden başa sarıyorum.
Biz çarşamba günü Silivri’de tutuklu olan meslektaşlarımız, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Barış Terkoğlu, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım, Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Nedim Şener, Ahmet Şık, Doğan Yurdakul, Sait Sakır, Coşkun Musluk ve Müesser Yıldız’ı ziyaret ettik.
Hepsinin ortak yanı, suçlarını bilmemeleri. Aylardan beri, Silivri tepelerinde daracık, rutubetli odalarda, ciddi bir yalnızlık içinde gün dolduruyorlar.
Kırk yıldan bu yana yazdığı yazılar nedeniyle başı sürekli derde giren Yalçın Küçük ve B Kanal Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı da Adalet Bakanlığı izni ve Silivri Cezaevi yetkililerinin gösterdikleri anlayış ve yardımları sayesinde gördük. Kendileriyle konuştuk.

MUSTAFA Balbay, Tuncay Özkan iki aydan bu yana ağır bir tecrit durumu yaşıyorlar. Havalandırmalar bile ayrı. İnsana aynaya baktığında başka birini gördüğünü zannettiren bir yalnızlık!

Yazının devamı...

Yeni çağın vazgeçilmezi basın özgürlüğü

2 Mayıs 2011

Yarın Dünya Basın Özgürlüğü günü. Bu yıl basın özgürlüğü, daha farlı bir ortamda kutlanacak. Çünkü Arap baharı medya demokrasi ilişkisini ve yeni medyanın özgürlük mücadelesindeki yerini açıkça ortaya koydu.
Halkın demokrasi mücadelesinin ön saflarında, dün olduğu gibi bugün de gazeteciler var. Gazete sahipleri, televizyon yayıncıları, kameramanlar, foto-muhabirler, blogçular, internet siteleri var. 
Ve halkın gerçeği öğrenme hakkı için onların ödedikleri bedeller hiç de hafif değil. 

* * *

BU yılın ilk dört ayında dünyadaki çatışma bölgelerinden haber ve resim geçmek için çalışırken yaşamlarını yitiren gazetecilerin sayısı 11.
1992 yılından beri ise dünyada ölen ve öldürülen gazetecilerin sayısı ise, 861.
Gazeteciler sadece çatışma bölgelerinde hayatlarıyla bedel ödemiyorlar.

Yazının devamı...

Esad ile ilişkilerde Türkiye’nin önceliği artık göç

1 Mayıs 2011

Çünkü Suriye’de yerinden oynayan taşların kimin kafasına düşeceği belli değil.
Arap Birliği, Esad’a karşı bir şey söylemek yerine, geçen hafta Suriye’yi Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi üyeliği için önerdi.
İlk öneri Birleşmiş Milletler Asya grubundan gelmişti.
Düşünebiliyor musunuz, silahsız kalabalığın üzerine gözünü kırpmadan ateş açan Suriye, eğer mayıs ortasındaki oylamada olumlu oy alırsa dünyadaki insan hakları ihlallerini izleyecek.
Ondan sonra da bize tartışacak bir şey kalmayacak. 

* * *

AMERİKAN Yönetimi’nin, Beşar Esad ve çevresindekilerin mal varlıklarını dondurma kararı da büyük bir anlam taşımıyor. Esad ailesinin ya da herhangi bir Suriyeli yetkilinin parasını pulunu ABD’de tutacağı düşünülebilir mi?

Yazının devamı...