"Ferai Tınç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferai Tınç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferai Tınç

Benden selam söyleyin Sayın Esad’a

8 Nisan 2011

Öyle olmasaydı gitmeden önce kendilerinden bir ricam olacaktı.
“Benden Sayın Esad’a selam söyleyin”, diyecektim, “bir ricam vardı da. Şu dünyayı çok gezdim dolaştım ama Suriye’nin bendeki yeri başkadır. Şimdi sıkıntıları var biliyorum, ama ülkelerinin dokusu o kadar zengin, kültürü o kadar derin ki bu sıkıntının hayırlara vesile olacağından eminim. Ricam şudur. Lütfen, Suriye’nin can suyunu emip bitiren o kara kuru muhaberat alışkanlığından vazgeçsinler. Basının özgürce çalışacağı ortamı yaratsınlar. Herkesin birbirini gammazladığı Muhaberat kültürü dimdik ayaktayken reformlar yapılamaz. Bu kültüre ilk darbe basın özgürlüğünün yeşermesi ile vurulacaktır. Oysa Sayın Devlet Başkanı, durum tam tersidir ve de öyle olmaya devam edecek gibi görünmektedir.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’nin çok partili deneyimlerini anlattığı ve reformlar konusunda Esad’ı her zaman olduğu gibi bu kez de “teşvik ettiği” buluşmasında bu mesajı iletmesini rica edecektim.
Çünkü Suriye’de gösteriler başlar başlamaz basın üzerindeki baskılar arttı.
Birçok gazeteci- aralarında Türkiye’den olanlar da vardı- sınır dışı edildiler.
Suriye Ulusal İnsan Hakları Örgütü, yönetim  karşıtı gösteriler sırasında en az dokuz gazetecinin tutuklandığını, aralarından bazılarının ise kayıp olduğunu açıkladı. Örgüt, son günlerde gazeteciler ve sosyal haberleşme ağlarına yönelik baskıların ağırlaştığını açıkladı.
Şam Film Festivali medya sorumlusu Zaheer Amreen, El Hayat muhabiri Amer Matar, Al Maşrek Televizyonu muhabiri Hassan, Reuters haber ajansının kameraman ve muhabirlerinin yanı sıra Facebook’tan yayın yapan ve isimleri açıklanmayan beş kişi Suriye Ulusal İnsan Hakları Örgütü’nün verdiği isimler arasında.

Yazının devamı...

Değişim rüzgârları sınırlarımızda Suriye ve Azerbaycan

4 Nisan 2011
Libya’da olaylar da diğerlerine göre farklı gelişti ve şimdi tam bir karmaşaya dönüştü. NATO ile birlikte Türkiye de o karmaşa içinde istemediği rolleri üstlenmek durumunda kalıyor kalacak. NATO’nun açtığı “dost ateşi”nde muhaliflerin isabet alması ve ondan fazla kişinin hayatını kaybetmesi, Libya’daki muhaliflerin dış müdahaleye karşı şüphesinin artmasına yol açtı.
ABD’nin geri planda durma istediğini belirtmesine rağmen gerçek hiç de öyle durmuyor. Amerika muhaliflerin silah ve eğitime ihtiyaç duyduğunu söylemeye başladı. Bu, “insani yardım” sınırı içinde değerlendirilecek mi belli değil. Öyle olursa insani yardım konusunda operasyona destek vereceği söylenen Türkiye’den neler istenecek? Libya sürecinin neler getireceği belli değil. Çözüm bulunmazsa Libya ikinci Irak olma yolunda ilerliyor. Türkiye, kurucusu olmadığı bir oyunda istemediği bir role sürükleniyor.
   
LİBYA’nın yanı sıra Türkiye’yi önümüzdeki günlerde daha fazla sıkıntıya sokacak iki önemli gelişmeye dikkat çekmek istiyorum.
Suriye ve Azerbaycan. Suriye’de Esad Yönetimi’ne karşı gösteriler yayılıyor. Azerbaycan’da ise muhalefet uzun zamandan beri sokağa çıkarak sesini duyurmaya çalışıyor. Cumartesi günü düzenlenen gösterilerde çok sayıda gösterici tutuklandı.
Muhalefet liderleri Ortadoğu’da başlayan değişim dalgasının kendilerini de etkilediğini gizlemiyorlar. Türkiye, Şam Yönetimi’ne, siyasi tavsiyelerde bulunuyor. Ama Bakü ile durum farklı. Burada muhalefetin uzun süreden beri dillendirdiği şikayetler karşısında Ankara açık bir tavır almak istemiyor. Zaten Baku ile Ankara arasında eski ağabey-kardeş ilişkileri yok. Azerbaycan’da muhalefet, diğer ülkeler gibi değil. Dağınık olmasına karşın siyasi geleneği güçlü.
Yirmi yıldan beri iktidarda olan Aliyev ailesi, Batı’nın petrol hesapları nedeniyle “istikrar” garantisi olarak destek gördü.
Muhalefet ise alternatif oluşturamadı. Ama göz ardı edilemeyecek bir gelişme oldu. Bu süreçte muhalefet içinden İran yanlısı İslamcı bir kanat çıktı. Azerbaycan İslam Partisi. Baku Yönetimi, partinin İran tarafından yönlendirildiğini ileri sürüyor. İddialar yersiz değil. Aliyev’in, Ahmedinecad’ın Nevruz davetini geri çevirmesi de bunun göstergesi.
  
SURİYE Devlet Başkanı yeni hükümet kurma kararı alarak reform vaatlerini tekrarladı. Ama yeni bir hükümet ile Suriye’nin demokratik bir devlet haline dönüşmesi mümkün mü? Mümkün değil ama bu girişim bile Beşer Esad yönetiminin değişim talebine kulaklarını tıkayamadığını gösteriyor. Suriye’de, nelere gebe olduğunu öngöremediğimiz bir süreç başladı. Tıpkı Azerbaycan’da olduğu gibi.
Bu iki ülkedeki gelişmeler Türkiye’yi diğerlerine göre çok daha yakından ilgilendiriyor. Ankara için Libya’nın önemi orada çalışan Türkler ve yatırımlar temelinde değerlendirilebilir. Politikaları bu öncelikler belirleyebilir. Ama Suriye ve Azerbaycan öyle değil.
Buradaki değişim rüzgarları karşısında Türkiye çok daha dikkatli olmak zorunda. Sadece sınırlar değil, akrabalık bağları, komşuluk hakları ve paylaştığımız ortak çıkarlar çok daha fazla.
Yazının devamı...

Değişiklikler neden basın özgürlüğü için yeterli değil

3 Nisan 2011
Ne yazık ki, meslek örgütlerini
itirazları hiç dikkate alınmadan tasarı Komisyon’dan geçti.
Bu değişiklik önerileri kabul edilirse Türkiye’de basın özürleşecek mi?
Hayır. Tasarı, özgürlükleri genişletiyoruz derken yeni kısıtlamalar getirmesinin
yanı sıra, basın özgürlüğüne yaklaşımında da eksik.  
Bugün Türkiye’de çok sayıda gazeteci, Ergenekon dava sürecinde yayınladıkları gizli belgeler, gizli telefon kayıtları nedeniyle davalar ile karşı karşıya.
Tasarı yasalaştığı zaman bu davaların bir kısmı düşecek. Çok da iyi olacak.
Çünkü muhabirler artık haber
yapamaz hale geldiler. 
Ama tasarı, basın özgürlüğü perspektifinden değil de, Ergenekon dava sürecinde çıkan hukuki ve siyasi sorunların aşılması temelinde kaleme alındığı için yeni davalara ve ceza artırımlarına temel hazırlıyor. Örneğin yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs ile ilgili değişiklik önerileri hem genişletiliyor hem de hapis cezaları artırılıyor. Bir soruşturma ve tutuklamayı sorgulamak, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmalarına tepkilerde olduğu gibi, “Bu yanlıştır, onun ilgisi yoktur” yorumları bile iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasını göze almayı gerektiriyor. 
* * *
AMA tasarıda terörle mücadele yasası hiç yok. Oysa bugün cezaevlerinde bu yasa kapsamında çok sayıda gazeteci bulunuyor. 
7 Mart 2011 tarihi itibariyle ise 68 gazeteci hapiste. Bunların büyük bir
kısmı terörle mücadele yasası kapsamında ceza almışlar.
Hükümet, bu gazetecilerin “terörist” olduğuna inanıyor.
Ama gerçek öyle değil. Bu gazeteciler de yazdıkları nedeniyle tutuklular. 
Kandil’i Q ile yazmak da bu propaganda çerçevesinde değerlendiriliyor. Abdullah Öcalan’ın resmini yayınlamak güneydoğuda yayınların toplatılmasına yetiyor. Öcalan’dan söz ederken terörist başı tanımlamasını kullanmamak da öyle.  
Ergenekon davası çerçevesinde tutuklanan Nedim Şener ve Ahmet Şık için de “silahlı terör örgütü üyesi” deniyor. henüz iddianameleri açıklanmamasına karşın, terörle mücadele kapsamında değerlendiriliyorlar. Son olarak, Radikal Gazetesi’nde yayınlanan Kandil röportajı nedeniyle Ertuğrul Mavioğlu hakkında da terörle mücadele yasası çerçevesinde dava açıldı.
Türkiye’nin en büyük sorunu olan Kürt meselesinin etraflıca araştırılması, halkın doğruyu yanlışı kendi akıl süzgecinden geçirip kanaat sahibi olması gerekmez mi?
Ama terörle mücadele yasası bunu engelliyor. Ve yeni tasarıda bu sorun
hiç ele alınmıyor.
* * *
TASARI, hakaret suçlarına da değinmiyor. Basını susturmaya yönelik orantısız para cezalarını, gazetecileri ve yayın kuruluşlarını iflasa sürükleyecek ağırlıkta cezalara olanak sağlayan düzenlemeleri de ele almıyor. 
Özel hayatın gizliliği, masumiyet karinesi noktalarında ise hukukçular tasarıda ciddi sorunların olduğu görüşündeler. 
Değişiklik önerileri yasalaşırsa, hükümet dışarıya karşı, “basın özgürlüğü konusundaki eleştirileri dikkate aldık” diyebilir ama basın özgürleşmez.
Bunun için, Anayasa başta olmak üzere yasaları yeniden belli bir yaklaşım çerçevesinde ele almak gerekir.
Üstelik bu yaklaşımın formülü hiç de karmaşık değil. Türkiye’nin altında imzası olan Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi ve üyesi olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının temelinde yatan yaklaşımı benimsemek yeterli.
Basın özgürlüğü esastır, cezalandırma istisnadır.
Yazının devamı...

Sorun savcıda değil zihniyette

1 Nisan 2011
Darbe girişimlerini ortaya çıkartacağı için destek bulan ama toplumsal muhalefeti boğma mekanizmasına dönüşerek raydan çıkan süreç rayına girecek mi?
Yani, “Ergenekon tutuklularına moral ve motivasyon vermeyi amaçlıyor” diye kitapların peşine düşmekten vazgeçilecek mi?
Hükümete yönelik eleştirilere, yargı ile ilgili şüphelere, cemaatlerle ilgili sorulara, Ergenekon’un talimatları damgası vurulmaya devam edilecek mi?
Savcı değişikliğinin ne anlama geldiğini zaman içinde, bu soruların karşılığını almaya başladığımızda göreceğiz.
Çünkü Ergenekon süreci ile yaşanan sorunların esas nedeni toplumda isimleri öne çıkan savcılar değil, bu savcıları öne çıkartan zihniyettir.
Bu zihniyet ile ne derin devlet kültürünü mahkum edebilir, ne askeri vesayet geleneğini çürüğe çıkartabiliriz.
O yüzden, savcılar arası görev değişimi kozmetik bir önlem olmaktan mutlaka çıkartılmalıdır.
Bu değişimi somut adımlarla görmek mümkün olmazsa, yargı da daha fazla eleştirilecek, bu mesleğin mensupları da daha fazla yıpranacaklar.

ERGENEKON sürecinin sulandırılmasını mı istiyorsun diyenleri duyar gibiyim. (Zaten kim ağzını açsa Ergenekon’un yok şu numaralı, yok bu numaralı talimatını yerine getirdin diyen meczupların sayısı son günlerde arttı.)
Hayır. Darbe hazırlıklarının teşhir edilmesini, devlet adına adam öldürenlerin, faili meçhullerin sorumlularının ortaya çıkartılmasını bekliyorum.
Ama Ergenekon davasının, ucu açık bir hale getirilmesini tehlikeli buluyorum.
Doğu’da KCK, Batı’da Ergenekon ile Türkiye’nin tek tipleştirilmesinden ürküyorum.
Üstelik tam da çok seslilik, demokrasi derken.
Bir ekran şöhretinin, “Bu dava biterse darbe heveslileri her an güçlenebilirler” dediğini kulaklarımla işitmeseydim, “açık uçlu Ergenekon” formülüne “kuruntu” şüphesiyle yaklaşmaya devam edebilirdim.
Kuruntu değil. Bu ihtimalin gerçek olabileceği Türkiye’yi izleyenlerin de dikkatini çekmiş olacak ki, Avrupa Birliği, raporlarında düne kadar desteklediği Ergenekon davasını son raporlarda sorgulamaya başladı. Davanın Gülen hareketi ile ilgili rövanş pistine çevrilmesi son değişikliklerin nedeni olarak yorumlandı.

ORTADOĞU’da beklenen ve beklenmedik değişim adımlarının atıldığı bir dönemde Türkiye’nin örnek ülke olup olamayacağı tartışmaları geride kaldı.
Bu süreçte nasıl oyun kurucu olacağımız üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Bu da çok sesliği sindirmiş olan demokratik dönüşümü başarmamıza bağlı.
Bu yüzden savcıların değişimi değil, önemli olan zihniyet değişimi.
Yazının devamı...

İleri demokrasi sansürü

27 Mart 2011
“Kitapları yaktıkları yerlerde, sonunda insanları da yakarlar.”
İspanya’da Engizisyon döneminde Kuran-ı Kerim’in yakılmasıyla ilgiliydi bu sözler.
Kırk yıl önce, 1970’lerde sık kullandığım bir alıntıydı.
Polisin “komünist kitap avı” peşinde evlere girdiği, kitaplıkları tarumar ettiği, okuma yazması ve parası kıt bir milletin aydın olma çabasındaki insanlarının kitaplarının yakıldığı yıllardı.
Günahlarını almayayım.
Bütün kitapları polis yakmadı.
Ailelerinin başlarına bir şey gelmesinden korkan, iki üç kitap uğruna işlerini kaybedip de çoluk çocuğu aç bırakmaktan endişe eden binlerce insan kendi kitaplarını elleriyle yaktılar.
Orhan Veli’nin şiirlerinden de korktu insanlar.
Romanlar, hikayeler, oyunlar, masallar, dergiler de sobalarda kül oldu, varillerde yakılan ateşlerde buharlaştılar.
Bunları o kadar vahşice yaşadı ki Türkiye, bir daha tekrarlanmayacak kadar ders çıkartıldı diye düşünüyordum.
Yanılmışım. Yanılmışım, yanılmışım.
21’inci yüzyılda, kitap yakmaların sanallaşabileceğini hiç aklıma getirmemişim.
“Bu arkadaşlar yazdıklarıyla ilgili tutuklanmadılar” diyenler şimdi Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının kopyalarının bile silinmesi kararı karşısında ne düşünüyorlar?
Yargı süreci sonuçlanana kadar hiçbir şeyi sorgulanmasın, hiçbir şeye itiraz edilmesin mi istiyorlar hâlâ?
“Cezaevlerinde gazetecilik yaptıkları için tutuklu kimse yok”ta ısrarlılar mı hâlâ? 
* * * 
KİTABI arama ve imha kararını görmedim ama devletin haber ajansı A.A’nın kararla ilgili haberini gördüm.
Ahmet Şık’ın, İmam’ın Ordusu adını verdiği kitap taslağının, “bastırılarak sansasyon ve dezenformasyon yapılmasının planlandığı” gibi bir gerekçe var kararda.
Yani, koskoca devletin koskoca savcıları ve polisleri, basıldığı anda sansasyon yaratacak bir planı engellemek için basılmamış kitabın peşine düşmüşler.
Ayrıca, yetkililer bu kitaptaki bilgilerin “dezenformasyon” amaçlı olduğu kanısındalar. Yani gerçeğe aykırı bilgilendirme.
Ey Galile, senin sözlerin de dezenformasyon değil miydi? Dünya güneşin etrafında dönmüyordu ki o zaman!
Ama avun! Engizisyon seni hiç olmazsa kitabın basıldıktan sonra mahkum etmişti. 
* * * 
KARARDA çarpıcı bir nokta daha var. Basılmamış kitap ile “yargılanan örgütün üyelerine moral ve motivasyon verilmeye çalışıldığı” da taslağın “imha” gerekçelerinden biri.
Kitap dijital ortamdan silindi, yok edildi, gazetecinin bütün belgelerine el konuldu. Gazeteci susturuldu.
Ya tutuklunun moral ve motivasyonu hâlâ bozulmamışsa?
Ya hâlâ insanlar gördüklerini, yaşadıklarını sorgulamaya devam ediyorlarsa?
O zaman ne yapacaksınız?
O kitabın kopyalarına sahip olan herkesi teröre yataklık suçuyla korkutsanız bile, sanal ortamda sanal kitap yakma eylemleri ile Türkiye’nin imajını yerle bir etmeyi göze alsanız bile başaramazsınız.
Ne dijital ortamı “arındırabilir”, ne de düşünceyi yakalayabilirsiniz.
Yazının devamı...

Ne isyancılara ne Kaddafi’ye yaranabildik

25 Mart 2011
Irak’a ilk ve ikinci müdahalelerin hepsine karşıydım.
İlkinde Saddam resmen oyuna gelmişti. İkincisi kolu kanadı kırık bir diktatörü alaşağı etme bahanesiyle başlatılan bir savaştı. Ne barış getirebildi ne de demokrasi.
Ama Libya öyle değil.
Orada, son iki yılda Batı ile ilişkilerini geliştirmiş, Avrupa başkentlerine çadırı ile ziyaretler yapmış bir diktatörün halkına açtığı savaş var.
Gözünü kırpmadan sivil uçakları düşüren, ailesi ve oğulları etrafındaki mafioso ilişkilerin Libya ile iş yapan her bölgeye uzandığı, halkı için kılı kıpırdamayan bir diktatörün ölüm kalım mücadelesinde taraf tutma durumu ile karşı karşıyayız bugün.
Şiddetten yana asla değilim. Ama Libya’daki kıyım durdurulmalı.
Libya’da olaylar patlak verdiğinde, önceliği oradaki Türk vatandaşlarının tahliyesi olan Hükümetin, Muammer Kaddafi’yi kızdıracak adımlardan kaçınmasını anlayabiliyordum.
Ama Tunus ve Mısır’daki doğrudan yana tavrını açıkça ortaya koyan bir başbakanın Libya’da tarafsız bir sessizlik yerine, Kaddafi’yi durdurma girişimlerini “petrol hesabı yapmak”la suçlamasına, “NATO’nun orada işi ne” çıkışına gerek yoktu.
En başta bu kadar keskin bir tavır alınca, şimdiki U dönüşü daha çok fark ediliyor.

HÜKÜMET bu durumdan kurtulmak için Fransa’yı hedef alarak, bugüne kadar izlenen politikanın ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.
Fransa’nın Libya’yı bombalayarak Türkiye’nin planını bozduğu söyleniyor. Bu planın ne olduğu dün Hürriyet’in Ankara Temsilcisi Metehan Demir’in haberinde vardı.
Kaddafi’ye, açıkça “git” mesajının bile verilmediği planda, oğullarını seçime sokarak şansını deneyebileceği önerisi bile var.
Dünyanın harekete geçtiği anlarda bu planın gerçekçi bir tarafı var mı?
Baştan bu kadar net biçimde Kaddafi’nin yanında pozisyon almak Türkiye’yi zora soktu. Bu sıkıntının bütün yükünü Fransa’ya atarak kurtulmak mümkün değil.
Evet Fransa, BM kararını uygulama adına Paris toplantısı sonuçlanmadan uçaklarını harekete geçirdi. Ama bunun Washington’un bilgisi dahilinde olduğu Obama’a yakın kaynaklardan duyuruldu. Brezilya’da Obama’yı izleyen Beyaz Saray muhabirleri, “Washington’un yeni bir savaşa öncülük yapıyor görüntüsünden kaçındığını, Fransa’nın öne çıkması konusunda hiçbir sorunlarının olmadığını” söylediler.
Türkiye’nin Londra toplantısına davet edildiği haberinden sonra “Ama koşullarımız var” deyip Araplar ve NATO’nun da çerçevede yer almasını istemek bir koşul sayılamaz çünkü zaten toplantı böyle bir formüle ulaşmak için yapılıyor.

ŞİMDİ ne ile övünüyoruz. Libya’ya silah ambargosunu denetlemek için en fazla gemi gönderen ülke olmakla. Komutası İtalya’ya verilen bir operasyona en fazla katkıda bulunmakla.
Pek konuşulmayan bir şey daha var. Konya üssünün açılması talebi de masada. Türkiye’nin bir süre sonra, uçuşa kapalı bölge kararını denetlemek üzere hava kuvvetlerini devreye sokma ihtimalini de tartışacağımız anlaşılıyor.
Düne kadar Ankara’nın yanında durmasından memnun olan ama tavsiyelerini kaale almayan Kaddafi, Türkiye’nin desteği çekmekle kalmayıp karşı kampa geçmesine ne diyor acaba?
Kaddafi’den kurtulmak için hayatlarını ortaya koyan Libyalıların ne düşündüğünü ise tahmin etmek zor değil.
Yazının devamı...

Nedim’i ziyaret ettik

20 Mart 2011
IPI adına Adalet Bakanlığı’ndan izin istemiştik. IPI Yöneticisi ve Basın Özgürlüğü koordinatörüne, yabancı oldukları için izin verilmedi. 
Yabancı heyetler için 15 gün önceden Adalet Bakanlığı’na başvurmak gerekiyormuş.  Bize izin çıktı. 
Basın Enstitüsü Derneği Yönetim Kurulu olarak Haluk Şahin, Doğan Satmış, ben ve Basın Konseyi Genel Sekreteri avukat Oktay Huduti ile birlikte Nedim Şener’i görmeye gittik.
* * *
1972 yılından beri ilk kez bir cezaevine giriyorum. Üstelik tellerin arkasında değil önünde. Ziyaretçi bekleyen değil, ziyaretçiyim.
Benim iyi tanıdığım, duvarları arkasında işkencelerin yapıldığı askeri cezaevlerinin “içeri giren çıkamaz” havası yok.
Aksine tutuklu hakları diye bir şeyin olduğunun farkına varıldığını gösteren bir çabanın somut kanıtları var.
Bakanlık izni ile gittiğimiz için belki biraz daha özel davranılıyor bize. Cezaevi ikinci müdürü karşılıyor ve açık görüş izni veriliyor.
Uçan kuşun kanadından iyimserlik çıkartıp, bugün yuvarlandığımız karanlık girdaptan hep birlikte çıkacağımızı düşünüyorum içeri girerken.
Madem bu ziyareti kolaylaştırıyor hükümet, basın özgürlüğü ile ilgili taleplere de kulak verebilir. 
Gazeteciler işlerine dönerler. Biz de daha iyi gazeteciliğin nasıl yapılacağı tartışmalarına, sızma, sızdırma belgelere değil, kendi gazetecilik yöntemlerimizle oluşturduğumuz haberlerle rekabete döneriz.
İyimser olmak için koşulları zorlarken bazı tutukluların hücrelere konduğunu da biliyorsanız,  karamsarlık eteklerinizden aşağıya çekiyor. Türkiye ne yazık ki böyle bir yer oldu. İki adım ileri, bir adım geri. 
İyi ile kötü, doğru ile yanlış, demokrasi ile baskı, özgürlük ile ihlallerin bir arada yaşandığı bir ülke.
“Melez (hybrid) demokrasi” olarak değerlendirilmesi de bu yüzden zaten. 
Çabamız gerçek demokrasiye ulaşmak..
* * *   
NEDİM’in morali yüksekti. İki saati aşan görüşmemizde genellikle o konuştu.
O konuştukça kendimi cezaevinde değil, ağır bir kaza sonrası hastanede yatan bir arkadaşımı ziyarette gibi hissettim.
Çok şükür arkadaşım kurtulmuştu ve yakında taburcu olacaktı. İçim rahattı.  
Tek hasar, eşi ve sekiz yaşındaki kızının çektiği üzüntü olarak kalacaktı.
“Onların çektikleri benim ruhumda bir çizik olarak kalacak” dedi.
Başbakan Tayyip Erdoğan bir şiir okuduğu için tutuklandığı zaman, bunun ne kadar kabul edilemez bir düşünce ve ifade özgürlüğü ihlali olduğunu fark eden birçok kişi gibi düşünmüş Nedim.
“O zaman, onun cezaevine gitmesine yol açan bu kararın eşi ve çocuklarını ne kadar acıttığını düşünmüştüm. Ona bunu yapanlar ruhuna hiçbir zaman iyileşmeyecek bir çizik attılar demiştim kendi kendime. Yıllar sonra, şimdi beni söylediklerim, yazdıklarım nedeniyle cezaevine göndererek o benim ruhuma aynı çiziği attı.”  
* * *       
ONUN nezdinde Türkiye’nin her tarafında tutuklu bulunan meslektaşlarımıza da selam göndererek ayrıldık Silivri’den.
Aklımız arkada, ruhlarımız çizik çizik.
Yazının devamı...

Gazeteci dayanışması

18 Mart 2011
O sayede bizim ulusal komite olarak burada düzenlediğimiz her faaliyette benim örnek aldığım ustalar bizi her zaman desteklediler, yalnız bırakmadılar.
Bu derneğin devam etmesi Metin Toker’in vasiyetiydi. Oktay Ekşi, Sami Kohen, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Nazlı Ilıcak, Nilüfer Yalçın ve daha nicelerinin, “siyasi bir tercih gözetmeksizin” Türkiye’de basın özgürlüğüne katkıları, gazetecilere yönelik baskılara karşı uluslararası dayanışma için yaptıkları çalışmalar bu işlerle uğraşanların hafızalarındadır.

Uluslararası Basın Enstitüsü, 60’ıncı kuruluş yıldönümünde, Nedim Şener’i 60 basın kahramanı listesine aldı. Bu seçim, gazetecilerden oluşan uluslararası bir jürinin kararıydı. IPI, Türkiye’de basın özgürlüğü ile ilgili gelişmeleri Ergenekon davasından çok önceden beri izliyor. 2004’te İstanbul’da yapılan yönetim kurulu toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelen yönetim kurulu üyeleri Türk meslektaşlarının isteklerini destekleyerek, o sıralarda henüz tasarı halindeki yeni TCK’da basın özgürlüğünü sınırlayan maddelerin yeniden ele alınması talebinde bulunmuşlardı. Henüz Hrant Dink yaşıyordu ve 301 de değiştirilmesi istenen maddeler arasındaydı.
Dün IPI heyeti Nedim Şener’i ziyaret etmek üzere yine İstanbul’daydı. Ama IPI Direktörü Alison Bethel, “Biz sadece IPI’ın basın kahramanı Nedim Şener için gelmedik, cezaevlerinde bulunan, mesleklerini yaptıkları için haklarında davalar açılan, cezalara çarptırılan bütün gazeteciler için buradayız. Dünyada basın özgürlüğünün konuşulduğu birçok platformda son zamanlarda Türkiye’nin ismi daha sık gündeme gelmeye başladı. Biz bundan endişe duyuyoruz. Çünkü Avrupa’nın mücevheri konumundaki Türkiye’nin görünümünün kötüleştiğini fark ediyoruz. Hükümeti, basın kuruluşları ile ortak çalışarak yasal düzenlemeler yapmaya davet ediyoruz. Gazetecilerin hapis ile cezalandırılması demokratik ülkelerinde kabul edilemez” dedi.

DÜN Uluslararası Basın Enstitüsü temsilcileri basın özgürlüğü konusunda temaslarda bulunduğu saatlerde Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutukluluklarına yaptıkları itirazın reddedildiğini öğrendik. Aklıma Haluk Şahin’in çevirip bana yolladığı bir konuşma geldi. IPI’ın 60’ıncı kuruluş yıldönümünde, ünlü İngiliz gazeteci Harold Evans, “Onlar niçin kahraman” başlıklı bir konuşma yapmıştı. Kendisi de IPI basın kahramanları listesinde olan Evans’ın konuşmasından bir bölümünü aktarmak istiyorum.

“Bu gece burada, hayatlarını gerçeği arama uğruna feda etmiş olanlar için övünçle ve kederle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Ve tabii, onların ve tüm IPI dünya basın kahramanlarının başardıklarının övüncüyle? Onların listesi A’dan Z’ye, Aslam Ali’den Jose Zamora’ya uzanan, gerçek bir mertlik ve onur alfabesidir?. Her şeyden önce, evet her şeyden önce, bu kadar farklı ortamlardan, bu kadar farklı kültürlerden gelen insanları birbirine bağlayan neydi sorusunun yanıtını aramalıyız. Gayeleriydi. Gazeteciliğin bir amacı olduğuna inanıyorlardı.
Onlar yaptıklarının şerefli bir iş, isterseniz meslek diyebilirsiniz, olduğuna inanıyorlardı? Arkadaşlarım geliyor aklıma. Türkiye’nin etkili gazetesi Milliyet’in genel yönetmeni Abdi İpekçi geliyor. Londra’da bana, şiddet ve terörizme karşı milli birlik ve uzlaşma için verdiği bitmez tükenmez mücadele boyunca uluslararası basın camiasının ? sizlerin -- verdiği desteğin ve örneğin ne kadar önemli olduğunu söyleyişi geliyor” demişti Evans.
“Londra’da yediğimiz öğle yemeğinin ardından ülkesine döndükten az sonra, 1 Şubat 1979 günü, daha sonra Papa’yı da öldürmeye çalışacak olan sağcı militan Mehmet Ali Ağca tarafından kurşun yağmuruna tutuldu. Başbakan Bülent Ecevit, onu öldüren kurşunların Türk demokrasisi ve anayasal düzenine sıkıldığını söylerken haklıydı.”
O sıralarda büyük bir karanlık bastırıyor. Türkiye darbeye ilerliyordu. Gazeteciler karanlığa göğüs gererken meslek dayanışmasından güç alıyorlardı. Bugün darbe ihtimali yok, karanlık yok, sorunlarımızın çözülmemesi için neden de yok. Var mı?
Yazının devamı...