"Eyüp Can" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Eyüp Can" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Eyüp Can

0 ‘Elin adamı’ Diyarbakırlı Fehmi Tosun’u neden hatırladı?

8 Eylül 2010
Son sözü; ‘Beni öldürecekler’ oldu.
Çocukları ve karısı çığlık çığlığa bağırırken beş çocuk babası Fehmi Tosun (36) İstanbul Avcılarda evinin önünde, telsizli-silahlı kişiler tarafından zorla beyaz bir Renault arabaya bindirildi.
Araç tüm mahallelinin gözü önünde karısı ve çocuklarını yararak kayıplara karıştı.
O günden sonra Liceli Fehmi Tosun ’dan bir daha haber alınamadı.
¡ ¡ ¡
Karısı Hanım Tosun çalmadık kapı bırakmadı.
Kocası, çocuklarının babasıydı aradığı...
‘Sağ mı ölü mü?’ en azından onu bilmek istiyordu.
Fakat sonra her hafta Taksim’de ‘Cumartesi Anneleri’ ile buluştukça ne kadar çok insanın benzer bir şekilde kaybolduğunu fark etti.
Türkiye henüz ‘faili meçhul cinayetler’ gerçeği ile tanışmamışken Hanım Tosun ’un hayatta ki yegane gerçeği ‘faili meçhul cinayetler’ oldu.
¡ ¡ ¡
Kocası kaçırıldıktan üç ay sonra bir gece yeni bağlattığı ev telefonu çaldı.
Telefondaki ses ‘hatta bekle...’ dedi.
Birine bağlayacaklar galiba diye düşünürken arka arkaya üç el silah sesi duydu.
Çaresizlik içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken telefondaki ses ‘tamam iş bitti şimdi kapatabilirsin’ dedi.
Telefonu kapattı ama hukuki yollardan mücadeleyi hiç bırakmadı.
Türkiye’den bir sonuç alamayacağını anlayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
¡ ¡ ¡
Tam o günlerde U2, yeni çıkan albümüne 1995’te ‘kaybolan’ Fehmi Tosun ’a dair bir not düştü.
Kayıp Anneleri’nin acılı hikâyesini albümüne taşıdı.
İşte o albüm bir anda dünya basının dikkatini Türkiye’de işlenen 5 binin üzerinde faili meçhul cinayete ve Fehmi Tosun ’un hikâyesine çekti.
U2 bu olayları protesto etmek için Türkiye’ye gelmiyor şeklinde şehir efsaneleri üretildi.
Ve nihayet albümden 13 yıl sonra U2 ilk kez İstanbul’a geldi.
¡ ¡ ¡
Aslında bugün U2’nun Londra ve İstanbul konserlerini karşılaştıracaktım.
Ama Bono önceki akşam Olimpiyat Stadı’na kurulan 360 derecelik sahnede, 60 bin seyirciye, tekrar ve tekrar Diyarbakırlı Fehmi Tosun ’u hatırlatınca bu yazıyı yazmam farz oldu.
Çünkü sahnenin tam önünde (red zone) konseri birlikte izlediğim hemen herkes ‘kim bu Fehmi Tosun?’ diyordu...
Oysa Bono ‘Mothers of the Dissappeared şarkısından önce sahnede Fehmi Tosun diye bağırırken Hanım Tosun kalabalıkların tuhaf bakışlarına aldırmaksızın gözyaşı döküyordu.
Sadece acı değil, bir kadının gurur gözyaşlarıydı bu...
‘Elin adamı’ gelmiş bize sahneden Fehmi Tosun’u hatırlatıyor...’
Bu ülkede kaybolan binlerce insanın sesi şaşkın bakışlar arasında sahnede yankılanıyor.
¡ ¡ ¡
Hala kim bu Fehmi Tosun diyorsanız tavsiyem geçen hafta Radikal Cumartesi ’de Pınar Öğünç’ün Hanım Tosun’la yaptığı enfes söyleşiyi www.radikal.com.tr’ye girip okuyun.
‘İnsanı insan yapan vicdanıdır’ diye haykıran bir kadının 15 yıllık mücadelesini ‘elin adamı’ Bono ’dan değil kendisinden dinleyin...
Çünkü onun hikâyesi sadece Fehmi Tosun ’un değil tüm ‘kaybedilenlerin’ ortak çığlığı...
Çünkü o ‘Mothers of the Dissappeared...’
Yazının devamı...

Küresel Müzik Tarikatı’nın doğum sancısı

7 Eylül 2010

İstanbul Olimpiyat Stadı’ndan izlenimlerimi yarın aktarırım.

Bugün sizlerle geçen yıl Londra’da izlediğim konserden sonra yazdığım ‘U2’dan Rumi Ayıbı!’ başlıklı yazıyı paylaşmak istedim.

Bakalım aynı hatayı İstanbul’da da tekrarlayacak mı?

* * *

Jose 11 yaşında. Tek kelime İngilizce konuşamıyor.

Yazının devamı...

Unutamayan kadınunutan ülke

5 Eylül 2010
Çünkü Jill Price, 8 yaşından bu yana yaşadığı her günü, adeta omzunda video kamera, filme alınmış gibi tüm ayrıntılarıyla kare kare hatırlıyor.
Bu yüzden olsa gerek kitabına ‘The Woman Who Can’t Forget’ adını koymuş.
İlginç olan Price’ın hafızası isim ya da sayı ezberlemekle ilgili değil.
O yaşadığı her şeyi zihninde ayrıntılı bir günlük tutarmışçasına hatırlıyor.



44 yaşında Kaliforniya’da bir hukuk bürosunda asistan olarak çalışıyor.
30 yıl öncesine dair bir günü sorduğunuzda, size otobiyografik hafıza arşivinde o güne ait bir video kaydı varmış gibi anlatmaya başlıyor.
“Belleğimdekiler adeta bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor, hiç durmadan kontrolsüzce...”
“3 Ağustos 1986” dendiğinde, saat 12.34’te âşık olduğu adamın ona telefon ettiğini de hatırlıyor, o gün havanın yağmurlu olduğunu ve evde pişen tarçınlı kurabiyeleri de...
12 Aralık 1988’de Murphy Brown televizyon dizisinde neler olduğu da kayıtlı zihninde, 28 Mart 1992’de Beverly Hills Oteli’nde babasıyla yediği öğle yemeği de...
Neredeyse yaşadığı her şey günü gününe kayıtlı.
Var olmayan tek bir kelime var yaşam sözlüğünde: Hatırlamıyorum!
¡ ¡ ¡
Price’ın beyninin otobiyografik hafıza bölümü ortalamanın üç katı.
Bilim adamları ‘hipertimestik sendromu’ tanısı koymuş.
Yani Aşırı Gelişmiş Hafıza Sendromu.
Fakat yine de bu sıra dışı kadına bu yeteneği veren şeyin ne olduğu tam olarak bilinmiyor.
Bilim adamları Price’a sıra dışı bir yetenek muamelesi yaparken o bu yeteneğin ilahi bir lütuf mu yoksa bir lanet mi olduğunu sorguluyor...
En büyük sarsıntıyı iki yıl önce sevdiği adamı kaybettikten sonra yaşamış...
“Düşünsenize çocukluktan bu yana aileniz ya da dostlarınızla ettiğiniz her kavgayı, kalbinizi kıran her olayı ve yaptığınız her aptalca hatayı sürekli ve tekrar tekrar hatırlayabiliyorsunuz. Hiç hoş bir çocukluk geçiremedim bu yüzden. Beni hayata bağlayan adamı kaybettim (ağlıyor), şimdi onun hatıralarıyla yaşıyorum.”
¡ ¡ ¡
Gerçekten de cevabı zor bir soru, unutmak mı daha iyi yoksa her şeyi hatırlamak mı?
Sadece bireysel değil kolektif hafıza için de önemli bu soru...
Çünkü unutabilmek aslında hatırlamakla başlar...
İspanyolların unutmaya dair çok hoş bir deyimi var.
“Perdonar es olvidar” yani “Unutmak bağışlamaktır”.
Öylesine doğru ki...
Bağışlamadığınız şey tam olarak unutulmuş sayılmıyor.
Siz unutsanız başkası, başkası unutsa vicdanınız unutmuyor, hiç beklenmedik bir anda çıkıveriyor gün yüzüne...
¡ ¡ ¡
Başbakan Tayyip Erdoğan merakla beklenen Diyarbakır mitinginde “O cezaevini yıkacağız” dedi.
O cezaevi dediği The Times tarafından ‘Dünyanın en kötü 10 cezaevi’ arasında gösterilen “12 Eylül’ün Auschwitz’i” diye nitelenen Diyarbakır Cezaevi.
12 Eylül döneminde klasik işkence dışında her türlü insanlık dışı uygulamaya sahne olan, dışkı yedirilen, her sabah köpeğe selam verdirilen, onlarca insanın öldürüldüğü, binlercesine asla unutamayacakları travmalar yaşatan Diyarbakır Cezaevi.
Erdoğan Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan acıları film karesi gibi tek tek hatırlattı.
Kürt açılımıyla ilgili siyasi mesajlar vermek yerine unuttuk zannedilen acıları hatırlatmayı seçti.
Çok da iyi yaptı.
Ama “Yıkacağız...” dedikten sonra bir şeyi eksik bıraktı.
O acıların üzerine ne inşa edileceğini söylemedi.
¡ ¡ ¡
Unutmak bağışlamaktır.
Bağışla(n)mak hatırla(n)makla başlar.
Yıkmak yetmez, Diyarbakır Cezaevi bu ülkede yaşanan-yaşatılan tüm acıların, Kürt-Türk-Rum-Ermeni, hatırlandığı-hatırlatıldığı ‘Otobiyografik Hafıza Merkezi’miz olsun.
Her ayrıntısıyla, tıpkı ‘unutamayan kadın’ gibi, tek tek film karesi gibi.
Olsun ki bir daha yaşamamak üzere unutabilelim...
Yazının devamı...

Mehmet Öz kimin kurbanı

4 Eylül 2010
Herkes şokta...
Nasıl olur da Mehmet Öz gibi tüm hayatını sağlıklı yaşamaya adamış, bu kadar fit, iyi beslenen ve sigara içmeyen biri 50 yaşında kanser hastalığına yakalanır?
* * *
Görüştüğüm bir doktor ‘poetik justice’ dedi.
‘Şiirsel adalet!’
Mehmet Öz’ü fazla yapmacık bulanlardanım.
Her yaz Türkiye’ye gelip ‘haftada 3 kez seks, bol sebze ve bir avuç badem’ formülüyle özetlenen sağlıklı yaşam reçetesini de hiçbir zaman ciddiye almadım.
Ama yine de ‘ilahi adalet’ değerlendirmesini fazlasıyla acımasız buldum.
Sanki kanser olmayı hak etmiş gibi!
* * *
Bir başkası, “Bırakın Allah aşkına, adam tam bir şovmen. Kolonoskopi yaptırmış ve kolon kanseri riski taşıdığı ortaya çıkmış. Ortada kanser olduğuna dair bir sonuç yok. Sadece risk grubunda. 7 Eylül’de televizyonda programı başlıyor. İzlenme oranı artsın diye bu konuyu bile reklam olarak kullanıyor” demez mi...
Birinci doktor acımasızdı, ikincisi belli ki Mehmet Öz’e hiçbir şekilde güvenmiyor.
Reklam için kendi hayatını bile kullanabileceğini düşünüyor.
Galiba başarılı insanların kaderi bu...
* * *
Allah’tan Hürriyet’te herkesin doktor ağabeyi Gündüz Tezmen var.
Tezmen’le sık sık sağlıklı yaşam sohbeti yaptığım için bir de ona danışayım istedim.
“Hiç şaşırmadım ama çok üzgünüm, umarım biyopsi sonucu kanser çıkmaz” diye başladı söze.
“Oh, nihayet insani bir tepki aldım” diye sevinirken, neden şaşırmadığını sordum.
İnsan bedeninin muhteşem dengesi üzerine çok çarpıcı şeyler anlattı.
Kilit cümlesi...
“Her şey o dengeye bağlı ama o denge binlerce değişkene bağlı.”
Şiir gibi...
Bedenin çok değişkenli dengesi.
* * *
Tezmen bu yüzden kategorik olarak ‘sakın et yeme, sürekli sebze ye’ yaklaşımı dahil ayrımcı reçetelere hiçbir zaman prim vermemiş.
Mehmet Öz’ü suçlamak yerine sağlıksız bulduğu sağlıklı yaşam reçetesini eleştirdi.
“Her bünyenin ihtiyacı farklı olabilir. Ama sonuçta evrendeki her şey o dengeyi sağlamak için var; et de balık da sebze de spor ve tembellik de...”
Sağlıklı çözüm, birini yiyip diğerinden tamamen vazgeçmek değil, hepsinden bünyenize uygun bir biçimde, aşırıya kaçmadan almak.
Sporun da aşırısı zararlı, sağlıklı yaşam takıntısının da...
Dedim ya, sakınan göze çöp batarmış.
Mehmet Öz sadece başarısından dolayı üzerine çektiği kıskançlık ve hasedin değil, galiba o dengeyi aşırı derecede zorlamasının, yani mükemmeliyetçiliğinin de kurbanı.
Yazının devamı...

‘Hayır’ diyenin imanı ‘Evet’ diyenin solculuğu

3 Eylül 2010
Çünkü insanların dünya görüşünü, ideolojilerden çok, kişiliklerinin belirlediğine inanırım.
Bu yüzden ‘sol’ ya da ‘sağ’ fark etmez, ‘karakterdir’ benim için gerçek ölçü.
* * *
Karım ‘sol’ gelenekten geliyor, benim durumum karışık.
Dedem cephede birlikte savaştığından olsa gerek tam bir İsmet İnönü hayranıydı.
Ölene kadar hep CHP’ye oy verdi.
Babamsa Menderes çizgisinde sürekli sağ partileri destekledi.
Demirel, Özal ve son olarak Erdoğan.
Çocukluğum onların hararetli tartışmalarını dinleyerek geçti.
Aile içindeki bu bölünmeden olsa gerek kendimi hiçbir zaman tek bir dünya görüşü ya da partiye ait hissetmedim.
* * *
Şanslıydım...
İki tarafın da doğru ve yanlışları olabileceğini çok erken yaşta keşfettim.
Kesin inançlılar ve mükemmeliyetçilerden hep uzak durdum.
Bir tarafı akan, arızasıyla barışık insanları sevdim.
Kimi zaman ‘Araf’ta kaldım, kimi zaman aradan sıyrıldım.
* * *
Bir cemaate aitseniz işiniz kolay.
Yaslanırsınız ‘sağ-sol, laik-muhafazakâr, İslamcı-Kemalist’ ait olduğunuz ideolojiye yaparsınız tercihinizi...
Peki ya hayata böylesine kategorik bakmıyorsanız?
O zaman işiniz çok zor.
* * *
Muhafazakâr-sağ camiada bir süredir ‘din, iman, ayet, hadis, peygamber ve umre’ üzerinden ‘Evet’ propagandası yapılıyor.
Neredeyse referandumda ‘Hayır’ diyenin imanı sorgulanacak.
Dehşet içinde izliyorum, koca koca adamların en kutsal değerleri bu kadar ucuz bir amaç için kullanmalarını.
Dün benzer bir şaşkınlığı Devrim Sevimay’ın çok kapsamlı Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisini okurken yaşadım.
* * *
Şunu baştan söyleyeyim:
Kemal Bey referandum sürecinde ilk liderlik denemesini gayet başarılı götürüyor.
CHP gibi hantal bir teşkilata sahip partiyi arı gibi çalıştırıyor.
Bazı CHP’liler Sezen Aksu ve Orhan Pamuk’a ‘evet’ dedikleri için hakaret ederken Kılıçdaroğlu onca miting arasında, bu insanları arayıp ikna etmeye çalışıyor.
Kendi bakış açısıyla anayasa değişikliğinin yaratacağı sakıncaları anlatıyor.
En son Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’u aramış.
Aralarında çok medeni bir konuşma geçmiş.
Buraya kadar her şey güzel.
* * *
Fakat dün Milliyet’te yayımlanan söyleşisinde ‘evet’ diyen solculara dair söyledikleri beni epey şaşırttı.
Aynen aktarıyorum:
“Evet diyen solculara sormak istiyorum. Bir savcı sizi sabah beşte gözaltına aldırabilir, telefonlarınızı dinlettirebilir, özel hayatınızı sızdırabilir. Savcıyı şikâyet ettiğinizde adalet bakanı soruşturma izni vermez, dosya kapanır. Bu pakete göre son karar bakana ait. Bu mudur solculuk, bu mudur aydın olmak? Evet diyenlerin solculuğu bence tartışılır. Asıl onlar solcu değildir...”
* * *
Kemal Bey, sol da sağ da bu paketin içeriği de tartışılabilir ama kusura bakmayın, “Evet diyenlerin solculuğu tartışılır” cümlesini size yakıştıramadım.
Sizin gibi karakterli bir siyasetçiye yakışan; ister ‘Evet’ ister ‘Hayır’ desin, hiç kimsenin inanç ve solculuğunu tartışmaya açmamaktır.
Unutmayın:
Karakterimiz kaderimizdir...
Yazının devamı...

30 Ağustos’un ‘kör noktası’

1 Eylül 2010
Gece boyunca eski resepsiyonları düşündüm.
Farkı tek bir karede anlatamam.
Fakat tek bir cümle kurmam gerekirse şunu çok rahat söyleyebilirim: Türkiye’de sivil-asker ilişkileri tahminlerimizin ötesinde değişmiş.
* * *
Dört-beş yıl öncesinden bahsetmiyorum, geçen yıl gördüğüm manzara bile bundan çok farklıydı.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Rize’de yaşanan sel felaketinden dolayı resepsiyona katılmamış olması değil kastettiğim.
O da var ama ötesi de var.
Her ne kadar Dışişleri’nden İçişleri’ne birçok bakan yerini almış olsa da hükümetten muhalefete belirgin bir katılım azlığı vardı gecede.
Sadece Erdoğan değil, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu da yoktu resepsiyonda. 
CHP’den bir Allah’ın kulunu görmedim.
* * *
Hadi onlar siyasetçi, peki ya iş dünyasına ne demeli?
Ne TÜSİAD ne TOBB ne TİM ne de Türkiye’nin önde gelen sanayici ve iş insanları.
Yok, yok.
Eskiden akademis-yenden sanatçıya kadar şöhretler karması gibi olurdu 30 Ağustos kutlamaları.
Bu yıl Erol Evgin’in hayli eğlenceli tematik sahne performansına rağmen pek kimse yoktu ortalıkta.
* * *
Sakın yanlış anlaşılmasın, “Niye sönük ya da az katılımlıydı” diye sorgulamıyorum.
Ama ne eskinin ihtişamı vardı ne de muktedirlere yaraşır katılım.
Gazeteciler açısından da her geçen gün anlam ve önemini yitiriyor bu tarz resepsiyonlar.
Aslına bakarsanız iyi ki de yitiriyor.
Eskiden komuta kademesi için her konuda ahkâm kesme ve sivilleri topa tutma platformu olarak kullanılıyordu 30 Ağustos Zafer Bayramı.
Önceki gece askerlerin ağzını bıçak açmıyordu.
Bırakın ülke siyasetine ilişkin demeç patlatmayı, ‘yazılmamak kaydıyla’ sohbetten bile kaçındı bazı generaller.
* * *
Aslında değişimi en net yeni Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner sergiledi.
Etrafını saran gazetecilere seleflerinden farklı olarak “Boşuna uğraşmayın, benim dönemimde ayaküstü açıklama olmayacak” dedi.
“Yeni bir düzen kuruyoruz. Sizlere anında dönüp cevap verecek bir yapı oluşturuyoruz. Eğer sorularınıza o gün yanıt veremeyeceksek onu da belirteceğiz.”
Bir tek istisnası oldu ayaküstü konuşmamanın:
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Aslan Güner o gün Taraf gazetesinde çıkan kendisiyle ilgili telekulak iddiasına açıklık getirmeye çalıştı. Konuyla ilgili jet soruşturmanın kendi isteğiyle açıldığını belirtti.
* * *
Aslına bakarsanız pazartesi açılan soruşturma da yaşanan değişimin göstergesi.
Genelkurmay İkinci Başkanı illegal bir dinleme sistemi kurmakla suçlanıyor, Genelkurmay haberi yapan gazeteyi ‘ihanet ve maksatlı olmakla’ suçlamak yerine hızla soruşturma açıyor.
Bunlar Türk demokrasisi açısından hayırlı gelişmeler.
Devir teslim törenlerinin sansasyonel haber değeri taşımadığı, resepsiyonların zafer coşkusu dışında politik mesaj amacıyla kullanılmadığı bir Türkiye hepimizin özlemi.
Peki ama sivil-asker ilişkilerinde yaşanan bu değişim diğer alanlarda da yaşanıyor mu?
* * *
Daha somut sorayım:
Genelkurmay, yasadışı dinleme iddiasıyla ilgili jet hızıyla soruşturma başlatırken
Hanefi Avcı’nın Emniyet İstihbarat’ta direkt adres göstererek ‘illegal dinleme yapılıyor iddiası’ İçişleri Bakanı Beşir Atalay tarafından neden soruşturulmuyor?
İddiaların doğruluğu ya da yanlışlığı ayrı mesele.
Önemli olan sivil-asker ilişkilerini daha şeffaf ve demokratik hale getirirken bir diğer bacakta sivil-emniyet ilişkisinde ‘kör noktalar’ bırakmamak.
Öyle değil mi Beşir Bey?
Yazının devamı...

Fark göremiyorum, ya siz?

31 Ağustos 2010

“Bitaraf olan bertaraf olur” sözü bence Başbakan Tayyip Erdoğan’ın en talihsiz siyasi açıklamalarından biriydi.

Gerçi Erdoğan hafta sonu Kanal 24’te katıldığı programda TÜSİAD’ın referandum karşısında tavır almamasından dolayı kullandığı bu sözü ‘yok etmek’ anlamında kullanmadığını söyleyerek tevil etmeye çalıştı ama sonuç değişmedi.

Çünkü bu, bir zihniyet sorunu ve maalesef Başbakan’la sınırlı değil.

Neden mi?

Yazının devamı...

Türk Korkusu’ndan Türk Modası’na Süleyman Turca

29 Ağustos 2010
Fakat önemli olan fiyatı değil satıldığı ve üretildiği ülke...
Londra’nın en prestijli mağazalarından Harvey Nichols ve Matches’de satılıyor.
‘Made in Turkey’.
* * *
İstanbul ‘moda başkenti’ olur mu bilmem ama Türk markaları inanılmaz bir hızla dünyaya yayılıyor...
Ne zaman Londra, Paris ya da New York’a gitsem müzeler kadar alışveriş merkezlerini de dolaşırım.
Şimdiye kadar dünyaca ünlü markaların iç etiketlerine dikkat ederdim.
Her ‘Made in Turkey’ ibaresi gördüğüm markaya biraz daha sempatiyle bakardım.
Oysa son zamanlarda moda endüstrisine yön veren önemli merkezlerde sadece üretimi Türkiye’de yapılan uluslararası markaları değil, bizzat Türk markalarını görmeye başladım.
365 pound’luk Tween marka kaşmir ceket sadece onlardan biri.
Artık Londra ya da New York’ta Tween gibi yenilikçi Türk markalarını Alexander McQueen ve Yves Saint Laurent gibi markalarla yan yana görmek mümkün.
* * *
Sakın “Ne var bunda?” demeyin, en son Dolce&Gabbana dünyanın en iyi perakende mağazalarından Selfridges’de ölü bir noktaya kaydırıldığı için satıştan çekildi.
Harrods, Selfridges, Harvey Nichols ve Matches gibi moda endüstrisine yön veren mağazalarda yer almak için dünyaca ünlü markalar ciddi bedeller ödüyor.
Son Londra seyahatimde Tween marka erkek mankenleri Harvey Nichols’ta görünce hemen Damat ve Tween markalarının yaratıcısı Süleyman Orakçıoğlu’nu aradım.
Meğer iki ay gibi uzun bir süre vitrinde kalmasına rağmen Tween’den hiçbir bedel talep edilmemiş.
Tween’in Ar-Ge ve tasarıma dayalı yenilikçi anlayışı klasik markalardan sıkılan Avrupalılar için çok ciddi bir alternatif olmuş.
Bu yüzden Dolce&Gabbana gibi dev markalar bedelini ödedikleri halde yerlerini kaybederken Tween gibi yenilikçi Türk markaları öne çıkıyormuş...
* * *
Orakçıoğlu’nun Elazığ’dan İstanbul’a oradan bir Türk markası olarak dünyaya açılma serüvenine bakınca imkânsız gibi görünen şeylerin aslında nasıl mümkün olduğuna şahitlik ediyorsunuz.
Tween’in Tokyo’dan Los Angeles’a yurtdışı mağaza sayısı şimdiden 60’ı bulmuş.
Peki, daha düne kadar iç etiketlerinde ‘Made in Turkey’ yazmaktan çekinen markalar bu noktaya nasıl geldi?
Hafta içi İstanbul Modern’de iki ayrı sergiye gittim.
Dice Kayek ve Hüseyin Çağlayan sergisi.
Dikkat edin defile değil sergi...
Çünkü artık moda, teknoloji ve sanat iç içe.
Ayşe-Ege kardeşler ve Hüseyin Çağlayan bu moda-sanat-teknoloji ilişkisini iyi anlayan çok başarılı Türk modacıları.
Dünya medyası günlerdir Türk modacılardan ama aslında moda başkenti olma iddiasındaki İstanbul’dan bahsediyor.
* * *
Türk modacılar Avrupa’dan İstanbul’a dönerken, Orakçıoğlu gibi vizyoner işadamları tırnaklarıyla kazıyarak yarattıkları markaları dünyaya açıyor.
Orka Grup bir yandan Londra Tasarım Okulu’ndan öğrencilerle yepyeni ufuklara yelken açıyor diğer yandan yaratıcı ekibiyle ‘yaşsız’ ve ‘cinsiyetsiz’ bir modanın peşinden koşuyor.
Hiç kolay bir süreç değil.
Ama mümkün, yeter ki 16. yüzyılda Avrupa’yı titreten ‘Türk Korkusu’nun, 17 ve 18. yüzyılda Avrupa Sarayları’nda nasıl bir Türk modası, ‘Alla Turca’ fırtınası estirdiğini iyi hatırlayalım.
* * *
Dünyaca ünlü tarihçimiz Prof. Halil İnalcık ‘Osmanlı Uygarlığı’ adlı dev eserinde Türk Korkusu’ndan Türk Modası’na geçişin 3 asırlık hikâyesini anlatır.
Tesadüfe bakın ki Avrupa’da Türk elbiseleri giyme ve kahve içme modasını başlatan 1669’da Kral Louis’ye gönderilen büyükelçi Süleyman Ağa’dır.
O güne kadar hep savaş alanlarında karşı karşıya gelen Avrupalılar ve Osmanlılar ilk kez ticari ve kültürel alanda da birbirlerini tanımaya başlarlar.
Büyükelçi Süleyman’ın yanında götürdüğü Türk işi giysiler öylesine ilgi görür ki, maskeli balolarda Türk elbiseleri giyme modası başlar.
Bugün markasıyla Avrupa’ya açılan Süleyman Orakçıoğlu ile 17. yüzyılda Avrupa’da Türk modasına öncülük eden Süleyman Ağa arasında hiçbir fark yok.
Çünkü her ikisi de Alla Turca’nın yani Türk markasının büyükelçisi...
Her ikisi de Süleyman Turca.
Yazının devamı...