"Emre Dorman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emre Dorman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Emre Dorman

Bir iyilik yap kendine ve Yaklaş Rabbine

3 Temmuz 2016

Buna rağmen birçok Müslüman, başka sevgi ve bağları Allah’a olan sevgisinin önüne geçirir. Allah ile arasına mesafe koyar.

 

Oysa her Müslüman’ın günde en az bir defa kendisine sorması gerekir: Allah benim neyim olur?

 

Allah hayatımın neresinde? Bugün O’nun rızası için ne yaptım?

 

*

 

Birçoğumuzun hak etmediği kadar sonsuz rahmet sahibi bir Rabbimiz, çok muazzam bir dinimiz ve bu dinimizi en güzel şekilde uygulayarak örnek olmuş muazzez bir peygamberimiz var.

 

Nedir bu küslük, uzaklık, ilgisizlik ve umursamazlık?

 

Allah’tan daha fazla sevilmeye, hoşnut edilmeye layık kim var hayatta?

 

Kim var Allah’tan daha fazla güvenip dayanılacak? Emin olunacak?

 

*

 

Kimi insanlar kötü örneklere bakarak örneğin dinde baskı ve zorbalık yapan ya da yanlış dini anlayışını insanlara anlatan kişilerden hareketle Allah’tan ve dinden uzaklaşıyorlar.

 

Allah hepimizin Rabbi! Başkasına kızıp Allah’tan ve dinden uzaklaşmak niye?

 

Böyle durumlarda aksine daha da fazla yaklaşmak gerekir Allah’a ve dine. En doğru şekilde öğrenmek ve en güzel şekilde yaşamak gerekir dini. Örnek bir inanan olmak gerekir.

 

Rabbi ile bağını güçlü kılmak isteyen, Rabbi’nin ipine sımsıkı sarılmalıdır.

 

Allah’ın yeryüzündeki ipi Kur’an’dır.

 

Başkasının suçunu Allah’a ve dine yüklemek kişinin kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür.

 

*

 

İnsan her an Rabbine muhtaçtır. O’nu hoşnut etmek için çabalamalıdır. O’na yakın olmalıdır.

 

Çünkü Allah bize, şah damarımızdan daha yakındır.

 

Allah kalpleri kuşatandır. Kişi ile kalbi arasında olacak kadar kuluna yakındır.

 

Allah’tan daha önemli bir şey yoktur hayatta. Dolayısıyla buyruklarını önemsemekten, öncelemekten daha önemli bir şey de yoktur.

 

 

HESAP GÜNÜMÜZ YAKIN

 

Bunca Kuran ayeti dikkatlerimizi dünya hayatının geçiciliğine ve ölüm gerçeğine çekiyorken buna karşı aldırmazlık içinde olmanın kime ne yararı olabilir ki?

 

 “Yaklaştı insanlara hesapları! Ama onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar.” (Enbiya suresi 1) diye söylüyorken ayetler bize, bu aldırmazlık ve umursamazlık niye?

 

Sadece Allah’a karşı değil tüm yarattıklarına karşı sorumluluklarımız var. Aç ya da yardıma muhtaç bir insan ya da hayvan görüp de buna duyarsız kalan insanın en başta insanlığından şüphe edilir.

 

Kalbinde tüm yaratılanlara karşı muhabbet olmalıdır insanın. Kötülere ve kötülüklere karşı iyilerin ve iyiliklerin yanında yer almalıdır.

 

ALLAH BİZDEN NE İSTİYOR?

 

Allah’ın bize peşinen vermiş oldukları ve erdemli bir hayat yaşadığımız takdirde vermeyi vaat ettikleri yanında bizden beklediklerinin ne kadar az olduğunun farkında mıyız?


Bir patron bile verdiği maaşın kat ve kat fazlası emek istiyorken, Allah’ın verdiklerinin yanında istediklerine bir bakar mısınız?
Allah’ın ne istediğini bir düşünelim.

 

İstediği hangi şey insan aklına ve yaratılışına aykırı?

 

Hangi şey insanın en başta kendisinin sonra da başkalarının faydasına değil?

 

Allah’ın buyrukları, insanları kötülüklerden alıkoyarak geliştirmek, olgunlaştırmak, başkalarına haksızlık yapılmasına engel olmak ve yeryüzünü yaşanılabilir bir yer kılmak içindir.

 

KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM

 

Buna rağmen insanların büyük çoğunluğu Rableri’ne nankörlük içindedir. Yaşamları içinde Allah’a gereken önemi vermedikleri için dini buyrukları da dikkate almadan yaşar çoğu insan.

 

Ya da Allah’a ve dine inandığını ifade etmesine rağmen dini gereklilikleri yerine getirmek işine gelmediği için türlü bahanelerin ardına sığınır tüm yaşamı boyunca.

 

Dini konularda kendini kandıran insan, en büyük kötülüğü yapar kendine.

 

Kendi de dâhil herkesi kandırır ama Allah’ı kandıramaz kimse.

 

*

 

Tüm yaşamı boyunca gerçeklerle yüzleşmekten kaçan insanların hesap günü gerçeklerle yüzleşince kaçacak bir yer arayacakları ve türlü mazeretlerin arkasına sığınmaya çalışacakları, ancak bunun mümkün olmadığı ifade edilir ayetlerde:

 

“Der ki insan o gün: “Kaçılacak yer nerede?” Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeyler insanın önüne getirilir. Doğrusu, insan kendi kendisine tanıktır. Dökse de ortaya tüm mazeretlerini.” (Kıyamet suresi 10-15)

 

ALLAH KULUNA YETMEZ Mİ?

 

Şüphesiz Allah kuluna yeter. Hatta Allah’tan başka hiç kimse yoktur tam olarak insana yetecek olan.

 

İnsan ise bunun farkında olmadığından hep başka yerlerde arar tatmini. Hep bir şeylerin özlemini çeker durur tüm yaşamı boyunca.

 

Oysa gerçek anlamda bizi hayal kırıklığına uğratmayacağından emin olacağımız tek varlık Allah’tır.

 

Bu yüzden herkes O’na güvenip dayanmalıdır: “Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar...” (Zümer suresi 36)

 

*

 

Allah’tır bizi yoktan yaratan, türlü nimet ve imkânlarla donatan.

 

Allah’tır gerçek anlamda dost, gerçek anlamda yakın olan. Allah’tır bizi koruyup kollayan.

 

 Allah’tır her zorlukla beraber bir kolaylık kılan, üzerimize sabır yağdıran.

 

Allah’tır gerçek anlamda gönülden sevilmeye değer olan.

 

Allah’ın kulundan haberdar olması kadar insana güven verecek başka bir şey yoktur hayatta. Kul, Rabbinin her an kendisini gördüğünü, duyduğunu ve gözettiğini bilir. Dolayısıyla yeryüzünün tüm zenginlikleri, gönülden bir: ‘Rabbim bana yeter!’ diyebilmekte gizlidir.

 

*

 

O’na her yöneldiğinde rahmet ve muhabbet ile karşılık göreceğine inanır. Bu ise kişiye güç veren ve onu her türlü ümitsizliğe karşı muhafaza eden bir inançtır.

 

“Eğer yüz çevirirlerse bilin ki, Allah sizin Mevlâ’nızdır. Ne güzel Mevlâ’dır O, ne güzel destekler; ne güzel Nasîr’dir O, ne güzel yardım eder.”
(Enfal suresi 40)

 

YARATAN YARATTIĞINI BİLMEZ Mİ?

 

Hiç şüphesiz yarattığını en iyi Allah bilir. Tam olarak neye ihtiyaç duyduğunun, aklına ve kalbine hitap edecek ve onun insan onuruna yaraşır şekilde yaşamasını sağlayacak şeylerin neler olduğunun reçetesi Allah’tadır.


İnsanlar hep bir arayış içinde hayatlarına renk katmaya, içinde bulundukları anı bir şekilde anlamlı ve yaşanır hale getirmeye çalışır ve daima gelecekle ilgili planlar yaparlar. Kendileri için gerçekte neyin iyi olduğunu ve hangi kararın doğru olduğunu bilmek isterler.

 

*

 

İhtiyaç duyduğu reçetenin Allah’ın sözleri olduğunun farkında değildir çoğu insan. Farkında olmadığı için de hep başka yerlerde arar çareyi.

 

Onlarca kitap, dergi karıştırır. Olmadı onlarca kişiden görüş alır.

 

‘Acaba ihtiyaç duyduğum şey tam olarak nedir?’ diye sorar kendine lakin bir türlü sıra gelmez Rabbinin sözlerine.

 

Oysa yeryüzünün tüm zenginlikleri bir araya toplansaydı, yine de Allah’tan gelecek tek bir ayetin bedeli olamazdı.

 

Bilmeliydi insan, Rabbinin sözlerinden başka yoktu varlığa anlam kazandıran.

 

Onu herkesten iyi bilen ve onu herkesten iyi edecek olan Rabbinden başka kimdi?

 

Ruhunun kilitlerini çözecek ve onu gerçek anlamda özgürleştirecek olan da Rabbinin sözleriydi.

 

 

Yazının devamı...

Uyutan değil uyandıran: Kuran

2 Temmuz 2016

İnananlar için artık uyanma ve ayağa kalkma zamanıdır. Müslümanlığımız ve din anlayışımız ile hesaplaşma zamanıdır. Allah’ın dinini Allah’ın vahyinden öğrenme ve peygamberleri örnek almanın tek yolunun vahye tâbî olmak olduğunu fark etme zamanıdır. İnananlar için dirilme, hayat bulma zamanıdır: “Ey iman sahipleri! O sizi, size hayat verecek şeye çağırdığında, Allah’a ve resulüne icabet edin...” (Enfal suresi 24)

 

‘DOĞRU YOLA İLET BİZİ’

 

İnsana hayat verecek o şey vahiydir. Şu şekilde buyuruyor Rabbimiz: “Ey iman edenler! Siz kendinizden sorumlusunuz. Eğer doğru yoldaysanız, sapıtanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. İşte o zaman yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir.” (Maide suresi 105)

 


İnananlara düşen, Allah’ın dinine, Allah’ın indirdiği gibi inanmaktır. Allah’ın resulünün herhangi bir eksiltme ve ilave yapmadan uyduğu ve bizzat uygulayarak örneklik teşkil ettiği din budur. Allah’ın dini, Allah’tan başkasından öğrenilmez. Allah’ın sözünün yanına başka herhangi bir söz getirilmez. Allah’ın ayetlerini dikkate almadan doğru yol bulunmaz, gerçek hidayete erilmez. Allah’ın ayetleri, hemen yanı başımızda apaçık duruyor, aklımızı ve gönlümüzü işleterek okunup anlaşılmayı bekliyor. Üzerimizdeki ölü toprağını atma ve Allah’ın vahyi ile yeniden dirilmenin zamanı çoktan geldi. “...Ey iman eden temiz akıl sahipleri, Allah’tan korkun. Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan ve öğüt veren Kuran) indirmiştir.” (Talak suresi 10)

 

Fatiha suresini her okuyuşumuzda “Dosdoğru yola ilet bizi” (Fatiha suresi 6) diyerek dua ediyoruz Allah’a. Dosdoğru yolunun ne olduğunu öğrenmek için âlemlere hidayet rehberi olarak göndermiş olduğu Kuran’a gerektiği gibi bakmıyoruz. Neyin doğru olduğu ile ilgili bir kaygı taşımıyoruz. Doğru yola iletilmek için harekete geçmiyoruz. Yerimizden kalkmıyoruz. Üzerimizdeki ölü toprağını atmıyoruz. Hak ile batılı birbirinden ayırmak için çaba harcamıyoruz. Elimizi taşın altına koymuyor ve taşın Allah tarafından kaldırılmasını bekliyoruz.

 

Biz dosdoğru yola iletilmeyi dilemezsek, Allah niçin bizi dosdoğru yoluna ulaştıracak? Allah’ın dosdoğru yolu varken başka yollarda yürüyerek, o yola nasıl ulaşacağız? Dosdoğru yolun haritası ve planı elimizdedir. Yapılması gereken şey, Allah’tan gelen talimatları en güzel şekilde takip etmektir.

 

MÜSLÜMANLAR  TARAFINDAN  TERK EDİLEN KİTAP

 

DİN için gerekli olan her şey, Kuran ile açık bir şekilde bildirilmiştir. Allah’ın, en başta bizim için güzel bir örnek olan peygamberimiz, sonra da tüm inananlar için çizdiği yol budur. Peygamberimiz Kuran’da: “Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” (En’am suresi 50), “Sizi sadece vahiy ile uyarıyorum.” (Enbiya suresi 45) diyor ve Kuran bize peygamberimizin hesap günü: “Rabbim gerçekten benim toplumum, bu Kuran’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.” (Furkan suresi 30) diyerek ümmetinden şikâyet edeceğini bildiriyor.

 

Kuran dışında kaynakları ve mezhep görüşlerini kendine din edinenler, hem kendilerini hem de başkalarını hata ve çelişkilere düşürürler. Dinin tek kaynağı Kuran’dır. Kuran’ın ortaya koymuş olduğu dışında, dini konulardaki tüm rivayet ve görüşler, Kuran’a uygun olduğu oranda dikkate alınmaya değerdir.

 

Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal’in (ö.1938) bir şiirinde dikkat çektiği gibi: ‘Sen uçmak için bir kanat çırpmamış ve toprak altına girmiş bir kurt olmuşsun. Kuran’dan uzaklaştığın için zelil oldun. Zamanın değiştiğinden, dünyanın kötülerle dolduğundan şikâyet edip duruyorsun. Ey çiğ tanesi gibi yerlere düşen! Sen koltuğunda hayat dolu bir ‘kitap’ taşıyorsun. Ne zamana kadar toprakta sürüneceksin? Haydi, kalk ve göklerin üstüne yüksel.’

 

SORUN İSLAM DEĞİL MÜSLÜMANLAR

 

MISIRLI düşünür Muhammed Abduh (ö.1905) içinde bulunduğumuz acı hali şu anlamlı sözleri ile dile getirmiştir: ‘İslam denince akla problemler, çıkmazlar ve çelişmeler geliyorsa bunun sebebi İslam değil Müslümanlardır. Müslümanların bu asırda Kuran’dan başka imamları yoktur. Ezher’de okutulan ve benzeri kitaplar var olduğu müddetçe, bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti ayağa kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kuran ruhudur. Kuran dışında her şey; Kuran’ı bilmek ve yaşamak arasına konmuş engellerdir...’

 


Türk şair ve düşünür Mehmet Akif Ersoy’un (ö.1936) da son derece haklı olarak ifade ettiği gibi ortada İslam diye bir şey kalmadığını itiraf etmeliyiz: ‘Eğer İslam’dan maksat Kuran ise ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kuran bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.’

 

İSLAM NEDİR?

 

Filistinli düşünür İsmail Faruki (ö.1986) ise net bir şekilde son noktayı koymuştur: ‘İslam, ne bugünkü Müslümanların tavır ve yaşayışları, ne İslam tarihinin şu veya bu dönemi, ne de İslam adına kaleme alınan şu veya bu kitabın anlattıklarıdır. İslam Kuran’dır.’

 

Gerçek anlamda inanmak isteyen birine yakışacak olan şey, Kuran’ın tarifi ile sözü dinlemek ve en güzeline uymaktır: “Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.” (Zümer suresi 18). Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın sözleridir. Allah’ın söz ve uyarılarını dikkate almadan, Allah adına, peygamberimiz adına uydurulmuş sözlere itibar edenler, dinde olmayanı varmış gibi söyleyenler, dosdoğru yol üzerinde değil, batıl üzerinde yürüyenler, sözlerin en güzelinden nasiplenemezler. “De ki: Herkes, kendi yapısına (niyetine ve mizacına) göre iş yapar. Rabbiniz, kimin dosdoğru yolu tuttuğunu çok iyi bilir.” (İsra suresi 84)

 

*İnananlar yalnızca Allah’a güvenip dayanmalı, çoğunluğun değil hakikatin peşinde koşmalı, Allah’ın ayetlerine uygun bir din üzerinde olmalı ve gerçek anlamda inanan birine yaraşır bir hayat yaşamalıdır. Biz kendimizi düzeltirsek, Allah da bizi en güzel olana ulaştıracaktır: “Allah, inananları şu üzerinde bulunduğunuz halde bırakmayacaktır. Sonuçta pisi temizden ayıracaktır...”  (Ali İmran suresi 179)

 

 

Yazının devamı...

İnsanlığın hidayet rehberi: Kuran

1 Temmuz 2016

 

Maalesef, Müslümanların önemli bir kısmı Kuran’dan pek de haberdar değil.

 

Oysa Kuran ile ilişkimiz, Kuran’ın ortaya koyduğu gibi olmalıdır. Ancak bunun için, Kuran’ı anlamak üzere okumak ve ayetleri üzerine derin derin düşünerek, Kuran’ın nasıl bir kitap olduğunu ve gönderiliş amacını bilmek gerekir.

 

*

 

Ayetlerine baktığımızda, Kuran’ın nasıl bir kitap olduğuyla ilgili birçok tarif ile karşılaşırız.

 

- Kuran; doğruya ulaştıran rehberimiz (huda), yolumuzu aydınlatan ışığımız (nur), hayatımıza canlılık kazandıran (ruh), doğruyu yanlıştan ayıran ölçümüz (furkan), gerçeği getiren ve temsil eden (hakk), ayrılık ve anlaşmazlık içinde kalanlara bir delildir (ilim).

 

- Kuran; insanlığın tamamı için bir mucize (ayet), manevi hastalık ve aksaklıklarımızı gideren (şifa), Allah yolunda ve zorluklara karşı mücadele etmek için bir müjde (büşra), okunsun anlaşılsın diye kolaylaştırılmış, apaçık kılınmış kitap (mübin), din adına gerekli olan her şeyi detaylı bir şekilde açıklayan bir yasa (mufassal), apaçık ifadeler ile beyan eden kitaptır (tıbyan).

 

- Kuran; düşünenler için bir bilgelik kaynağı (hikmet), gerçeği belirleyen bir kanıt (beyyine), insanlar arasında adaleti sağlayan evrensel bir yasa (hüküm), inananları dosdoğru yol üzerinde birleştiren Allah’ın yeryüzündeki ipi (hablullah), insanlara kıyamete kadar yol gösterecek olan önder (imam), öğüt verici ve hatırlatıcı öğretmenimizdir (zikir).

 

KURAN HAYATIMIZIN NERESİNDE?

 

Böyle muhteşem özellikleri olan bir kitap olmasına rağmen maalesef toplumun genel uygulamasına baktığımızda, Kuran; evimizin en güzel köşesinde ya da en yüksek yerinde duran bir süs, çoğunlukla korumalı bir kap içinde el değmeden muhafaza edilen bir sembol, bazen kitap halinde bazen de kimi ayetleri çerçeve içinde tablo haline getirilerek duvara asılan bir eşya, bazen çok küçük boyutta arabamızın aynasına ya da çocuğumuzun boynuna astığımız bir koruma, nadide bir nüshası müzayedede satılabilen antika bir eser, gizemli, tılsımlı, yanı başımızda durmasına rağmen kendimizden uzak tuttuğumuz bir kitap haline getirilmiş.

 

 

KURAN-I KERİM ZİYAFETİ

 

Toplumun Kuran ile ilgili genel yargılarına baktığımızda, onun en güzel şekilde seslendirilmesi gereken, genellikle ölülerin arkasından okunan, herkesin anlayamayacağı, anlaşılması için özel ilimler gerektiren bir kitap olduğu görülür.

 

Örneğin sık sık ‘Kuran Ziyafeti’ başlığı ile güzel sesle Kuran okuma yarışmaları yapılır.

 

 

Oysa Kuran, aklımız ve gönlümüz için bir ziyafettir. m Ancak maalesef Kuran, çoğu kişi için, güzel sesle seslendirilen ya da dinlenen ve bu şekilde sevap umulan bir kitap olmanın ötesine geçemez.Hayatımızın merkezinde olması gereken değerlerimizden uzak olmamızın sebebi, Allah’ın âlemlere rahmet ve bereket kaynağı olarak indirmiş olduğu vahyinden bu kadar uzak olmamız olabilir mi?

 

 

Kuran ruhumuzun şifası olduğunu unutup, hangi ayetin hangi hastalık ya da derde iyi geldiğini söyleyerek onu üfürük kitabına çevirmeye çalışanlar, hesap günü Allah’ın huzurunda nasıl duracaklar?Halk arasında ‘Kuran çarpar’ şeklinde yaygın bir inanç ve ‘Kuran çarpsın’ türünden bir yemin vardır.Oysa Kuran, çarpan değil, çarpıklıkları düzelten bir kitaptır. Kuran’a saygı göstermek isteyen biri onu okumalı, anlamalı ve hayatına yansıtmalıdır.

 

 

Kuran insanları dosdoğru yola iletir: ‘Allah’a iman eden ve O’na (O’nun vahyine) sımsıkı sarılanları (Allah), rahmeti ve lütfu ile kuşatacak ve dosdoğru bir yol ile kendisine yöneltecektir.’ (Nisa suresi 175)

 

OKUDUN MU? DÜŞÜNDÜN MÜ?

 

Rabbİmİz, kitabında, ‘Oku ve hem indirdiğim hem de yarattığım ayetler üzerine düşün’ dediğine göre, hesap günü ahirette ‘Okudun mu?’ ve ‘Düşündün mü?’ diye soracak bize.

 

 Bir kişinin faydalı olan her türlü kitabı okuması ve bilgi sahibi olması son derece güzeldir.

 

Ancak hesap günü Kuran dışında hiçbir kitap için ‘Bunu neden okumadın?’ diye sorulmaz insana.

 

*

 

Hayatımız boyunca birçok kitap okuruz. Mesela bilgi ve görgü sahibi olmak için Doğu ya da Batı klasikleri olarak meşhur olmuş kitapları baştan sona yazarları, isimleri ve içerikleri ile bilmek isteriz. Tüm bunları ve benzerlerini bilmek isterken Allah’ın Kitabı’ndan habersiz kalarak kendimize yazık ederiz.

 

Muhammed Gazali’nin (ö. 1996) tespiti çok yerindedir:

 

‘Dünyanın her yerinde insanlar bir şey öğrenmek için okurlar. Müslümanlar ise Kuran’ı sadece okumak için öğrenirler.’

 

‘Biz Kuran’ı anlayamayız. Kuran anlaşılmaz’ diyen insanlar farkında olmadan ‘Allah bu kitabı göndermiş ama ne anlatmak istediğini yeterince anlatamamış’ dediklerinin ve Kuran’daki bunca ayeti bilmeden bu şekilde bir iddiada bulunduklarının farkında değiller

 

Mesela Rabbimiz Kuran’da bize: ‘Biz bu Kuran’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik. Ancak (Allah’tan) korkanlara bir öğüt (olarak indirdik).’ (Taha suresi 2-3)

 

‘Yemin olsun ki, biz, Kuran’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?’ (Kamer suresi 17) 

 

(Bu) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ‘birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış’(fussilet) bir Kitap’tır.’ (Hud suresi 1) diyorken, yani Kuran’ın apaçık olduğu ve açıklanmasının da detaylandırılmasının da bizzat Allah tarafından yapıldığı bildiriliyorken, Allah’a ve Kuran’a iman etmiş biri bunun aksini iddia edebilir mi?

 

Allah’ın sözleri eksik değil ki başkaları onu tamamlasın.

 

Kuran net bir şekilde dikkat çekiyor: ‘Rabbinin sözü hem doğruluk, hem adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.’ (En’am suresi 115)

 

‘Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde toplanıp bir araya getirilirler.’ (En’am suresi 38)Yine Allah bize açık bir şekilde hesap günü sorumlu tutulacağımız şeyin sadece Kuran olduğunu bildiriyor:

 

‘Gerçek şu: Bu Kuran, sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.’ (Zuhruf suresi 44)

 

 

‘BANA ANLATILAN GİBİ YAŞADIM’ DİYEMEYİZ

 

Dinimizi, Allah’ın bildirdiği gibi yaşamazsak, insanların anlattığı gibi yaşarız. Oysa hesap günü insanların anlattığından değil, Allah’ın bildirdiğinden sorulacağız.

 

Hesaba çekilirken şayet Allah’ın bildirdiği gibi yaşamışsak: ‘Rabbim senin bildirdiğin gibi yaşadım’ diyebiliriz ama Allah’ın bildirdiği gibi yaşamamışsak:m ‘Rabbim bana anlatılan gibi yaşadım’ diyemeyiz.

 

*

 

 

Rabbimiz ayetinde: “Hâlbuki Allah’tır sizin gerçek ve tek Rabbiniz! Şimdi söyler misiniz: Hakikati çıkarırsanız, geriye sapıklıktan başka ne kalır? Buna rağmen, nasıl oluyor da (hakikate) böylesine mesafeli durabiliyorsunuz?” (Yunus suresi 32) diye soruyor bize.

 

Gerçekten de hakikatten yüz çevirene sapkınlıktan başka bir şey kalmaz.Müslümanların bu konuda dikkatli olması ve birlik ve beraberlik içinde dosdoğru olan yola kılavuzlanmak için Allah’ın vahyi olan Kuran’a sarılması gerekir.

 

Maalesef bugün eylemlerine ve söylemlerine bakıldığında Müslümanların önemli bir kısmının asıl sorunu, ‘Allah var’ deyip yok gibi yaşaması ve Kuran’a iman edip ondan haberdar olmamasıdır.

 

 

Yazının devamı...

Kötülük varsa Allah yok mudur?

1 Temmuz 2016

Bununla birlikte genellikle yapılan bir hata vardır ki, bu da kötülük varsa Allah yoktur şeklindeki yanlış anlayıştır. Bu itirazı şu şekilde özetlemek mümkündür:

Dünya, kötülüklerle doludur. Ancak bu dünyayı her şeye kadir ve sonsuz iyi bir varlığın yarattığı varsayılmaktadır.

Demek ki dünyadaki kötülük de bu varlığın sonucu oluşmuştur o zaman. İyi ve her şeye kadir bir Allah kötülük yaratmayacağından, Allah’ın var olmaması gerekir. 


ALLAH OLMADAN KÖTÜLĞK TANIMLANABİLİR Mİ?
En başta Allah yoksa zaten bir şeyin kötülük olarak tanımlanmasının mümkün olmadığının bilinmesi gerekir.

Çünkü Allah yoksa tüm tanımlamalar insanların anlayış ve kabulleri doğrultusunda şekillenen tanımlardan ibaret kalacaktır.

İnsanüstü bir kural koyucu ve yol göstericinin olmadığı bir ortamda, tanımlamaların insanlar üzerinde bağlayıcı olması söz konusu edilemez.

Zannedilenin aksine, şayet bir şey kötülük olarak tanımlanabiliyorsa ya da başka bir ifade ile objektif bir kötüden söz edilecekse tam da bunun için Allah’ın varlığına ihtiyaç vardır.

Yani bir şeyin kötü olarak tanımlanması ancak Allah varsa mümkündür.

Allah yoksa zaten her şey evrendeki madde yığınından ibarettir.


OBJEKTİF KRİTERİMİZ NEDİR?
Her şeyden önce bir şeye kötü ya da iyi diyebilmek için, objektif birtakım kriterlerimizin olması gerekir. Objektif kriterler ise Allah’ın varlığını zorunlu kılmaktadır.

Bu ise kötülükten hareketle Allah’ın yokluğunun değil aksine varlığının ispatlanacağı bir önermeye dönüşür. Öncüller ile yazılacak olursa şu şekilde gösterilebilir:

1. Eğer Allah yoksa objektif ahlak da yoktur.
2. Kötülük vardır. 
3. Bundan dolayı objektif ahlak vardır. (Çünkü bazı şeyler gerçekten kötüdür).
Sonuç: Allah vardır.

İnsan, özgür irade sahibi bir varlıktır. Yaşadığı hayat ve seçimleri doğrudan buna yeterli bir delildir. İnsan ancak Allah varsa özgür iradeli olabilir.

Çünkü ancak özgür irade sahibi bilinçli bir varlık, var ettiğini özgür iradeli var edebilir. Şayet Allah yoksa, bilinç ve irade sahibi olmayan evrenin özgür iradeli varlıklar ortaya çıkarması mümkün değildir.

Demek ki Allah yoksa insan özgür iradeli değildir.

İyilik ve kötülük olarak tanımlanan ne varsa tamamı da evrendeki başıboşluklar sonucu ortaya çıkan şeylerdir. Dolayısıyla Allah yoksa kimse eylemlerinden sorumlu değildir. Allah yoksa, uyulması gereken mutlak bir ahlak yasası da yoktur.

De ki: ‘Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.’ (Yunus suresi 108)

İnsanların yaptığı bazı kötülükler insanın kanını donduracak türden olabiliyor. Ancak özgür iradenin ve imtihan dünyasının kaçınılmaz bir sonucu olarak her türlü kötülüğün yapılabiliyor olması gerekmektedir.

Örneğin bir insan istese de bir kadına tecavüz edemiyor olsa, 6 yaşına gelene kadar hiçbir çocuk ölmüyor ya da öldürülemiyor olsa, belirli yaşın üzerindekilere kötü şeyler yapılamaması ve bu türden bazı kısıtlamalar söz konusu olsa, şu andaki mevcut durumdan daha normal ve anlaşılabilir bir sistem olmayacaktı.

Haksız yere zulme uğrayan insanların bu zulme uğramakta bir günahları olmasa da Allah bu gibi durumlarda hiç bilmediğimiz bir sistemini devreye sokuyor ve o kullarının gerçekte acı çekmelerine engel oluyor olabilir.

Belki de sırf bu dünyada zulme uğradıkları için günahlarını affederek ahirette bu kullarını mükâfatlandıracaktır. Doğrusunu Allah bilir.m İşte o zaman sadece şu kısa dünya hayatını göz önünde bulundurarak yorum ve değerlendirmelerde bulunmakta ne kadar hatalı olduğumuz anlaşılır.

Bazen rüyamızda çok dehşet verici bir kâbus görür ama uyandıktan ve biraz süre geçtikten sonra gördüğümüz kâbusun etkisinden çıkar ve normal hayatımıza devam ederiz.

Bu dünyada çekilen acılar da biz öldükten ve ahirette tekrar diriltildikten sonra önemsizleşecek ve Allah’ın rızası ile cennet nimetlerine kavuşmuşsak şayet önemini yitirecektir.  

Şu kısacık dünya hayatı ile sonsuz ahireti kıyasladığımızda, bu dünyada zulmetmenin mi haksız yere zulme maruz kalmanın mı, haksızlık etmenin mi yoksa haksızlığa uğramanın mı daha hayırlı olduğunu anlamak zor değildir.

Allah yoksa, bir şeyi kötülük olarak tanımlamanın mümkün olmadığını ifade etmiştik.

Demek ki küçük bir çocuğun ölmesi, öldürülmesi ya da bir kadına tecavüz edilmesinin kötü bir eylem olabilmesi için Allah’ın varlığına ihtiyaç vardır. Bir ceylan yavrusu başka bir hayvan tarafından öldürülüp yenildiğinde hiçbir ateist bunu kötü bir eylem olarak algılamaz, aksine bu durumu doğanın sisteminin bir gereği olarak görür.

Allah yoksa küçük bir çocuğun küçük bir ceylandan farkı yoktur.

O da tıpkı ceylan gibi doğanın başıboşluğu içinde sistemin bir gereği olarak ölmüş ya da öldürülmüştür.

Allah, en güzel şekilde yaratan ve en hayırlı şekilde var edendir.

Bu yüzden Allah’ın sistemi, olabileceklerin en mükemmelidir.

Allah adildir ve hesap günü yarattıkları arasında adalet ile hükmedecektir.

Galip gelecek olanlar ise Allah’ın ayetlerini dikkate alarak hayra ve barışa yönelik eylemler sergileyen, zorluklara karşı sabreden, Allah’a güvenip dayanan ve Allah yolunda en güzel şekilde mücadele eden kullar olacaktır.

(Yemin olsun) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki, benliği temizleyip arındıran, gerçekten kurtulmuştur. Onu kirletip örtense kayba uğramıştır. (Şems suresi 7-10)


KENDİ DÖNEMİNDE DÜNYANIN EN BÜYÜK GÖZLEMEVİNİ KURAN BİLİM İNSANI: NASİRUDDİN TUSİ
Astronom, matematikçi ve fizikçi olan Tusi (1201-1274), kendi döneminde dünyanın en büyük gözlemevi olan Meraga Rasathanesi’ni kurmuştur.

Tusi burada yaptığı gözlemlerle kendi zamanının en iyi gezegen hareket çizelgeleri ve yıldız haritalarını oluşturmuş, Kepler’e kadar Güneş Sistemi’ni en iyi tarif eden modelin sahibidir.

Samanyolu’nun yıldızlardan oluştuğunu keşfetmiştir.

Dünya’nın durması gerektiği yönündeki Batlamyus’un argümanlarını eleştirmiştir.

Tusi’nin Batlamyus eleştirisi daha sonra Kopernik tarafından aynen kullanılmıştır.

Tusi, kütlenin korunumu kanununu Lavoisier’den beş asır önce keşfetmiştir.

Ay’da 60 km çapında bir kraterle, 10269 numaralı cüce gezegen ismini Tusi’den almaktadır.

Yazının devamı...

Yeşili ve maviyi kırmızıya boyayan kim?

30 Haziran 2016

Yine terör, yine kargaşa ve yine insanlık onuru ayaklar altında.

Neden bu kadar kötülüğün olduğu bir dünyada yaşıyoruz? Çünkü insanlık olarak kötüyüz. Ama az ama çok; kötüyüz.

Bir düşünelim; içinde yaşadığımız bu mavi gezegenin, suların, ağaçların, gökyüzünün ya da çimenlerin kötü olması mümkün mü?

Acaba Allah henüz bizi yaratmadan önce yeryüzünü kötü bir yer olarak mı yarattı yoksa bize emanet kılmış olduğu bu eşsiz yeryüzünün yeşilini ve mavisini biz mi kırmızıya boyadık?

İnsan dışındaki canlıların yani hayvanlar âleminin kendine göre bir sistemi ve kuralları olduğu bir gerçek.

Birbirlerine karşı ahlâki sorumluluk ve yükümlülüklerinin olmadığı da. Peki ya insan?

O insan ki, hayvanlara rahmet okutacak kadar yaratılışına aykırı davranan, iyiye yönelmesi ve erdemli olması beklenirken zalim, doyumsuz, acımasız ve bencil olan.

Kendisini kimin var ettiğini, neden var olduğunu ve varlığının bir amacı olduğu gerçeğini unutan ve hiç ölmeyecekmiş ve yaşadığı hayatın hesabını hiç vermeyecekmiş gibi eylemlerde bulunan insan.

İşte, yeryüzündeki kötülüğün sebebi bizzat kendi elimizle hazırladığımız, karşısında dik durmayarak sessiz kaldığımız, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediğimiz, bizden kimseye bir şey olmamış diyerek kanal değiştirdiğimiz ve aman üzerime sıçramasız diyerek sindiğimiz kötülüklerimizdir.

‘Neden dünyada bu kadar kötülük var’ diye Allah’ı suçlayacağımıza asıl hesap günü bu soruyu bize sorduğu zaman ne cevap vereceğimizi düşünmemiz gerekir Allah’a.


ALLAH NEDEN BU KÖTÜLÜKLERE ENGEL OLAMAMAKTADIR?
Belkİ de çoğu insanın kafasına takılan temel bir sorudur bu.

Dünyada neden kötülük vardır ya da iyilik sahibi olduğu kabul edilen Allah, neden bu kötülüklere engel olmamaktadır?

Bu şekilde sorular sorulması, temelde bir gerçeğe dikkat edilmemesinden kaynaklanır.

Ayetler bize, bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu söyler. Bir anlamda Allah’ın ayetlerine göre yaşamanın yani kulluğun hakkını verme yeridir burası.

Ancak bu imtihanın gerçekleşebilmesi için olmazsa olmaz bir gereklilik vardır ki o da insanların tercihlerini özgür bir şekilde yapabilmeleri için özgür iradeye sahip olmalarıdır. Zira ancak özgür iradeye sahip olan bir insan imtihan edilebilir.

Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz. (Enbiya suresi 35)

ÖZGÜR İRADENİN BEDELİ
Özgür iradeye sahip bir insanın dilediğinde kötülük yapabiliyor yani kötülüğü tercih edebiliyor olması gerekir. Bu sebeple özgür iradenin ve imtihanın bir sonucu olarak dünyada iyilikler ile birlikte kötülükler de var olmalıdır.

Ancak Allah, kullarının iyiliklere yönelmesini, kötülüklere karşı ise her anlamda mücadele etmesini istediği için vahiy yoluyla insanlara iyi, kötü, doğru ve yanlışın ne olduğunu hatırlatmakta, yapılan hiçbir iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağını bildirmektedir.

Dolayısıyla dünyada kötülüğün olmasını isteyen Allah değildir. Ancak insanın özgür iradesiyle imtihan edilip iyilik ve kötülükten birini tercih etmesinin başka bir yolu yoktur.

İnsanlar özgür iradeleri ile seçimlerini yaparlar. Bu seçimleri sebebiyle de bazen kendi ellerinin hazırlamış olduğu şeyler sebebiyle başlarına birtakım kötülükler gelir.

Dolayısıyla kötülüklerin sebebi Allah değil bizzat insanın kendisidir.

Bununla birlikte kötülük sadece birine sözlü ya da fiili etkide bulunmak değil, hakkın yanında yer almamak, adaletsizlik yapmak, başkalarına yapılan zulümler karşısında sessiz kalmak, Allah’ın ayetlerini yalanlamak, dikkate almamak ve Allah tarafından belirlenmiş sınırları ihlal etmektir.

İnsanlara rahmetimizi tattırdığımız zaman buna sevinirler; fakat kendi yapıp ettikleri sonucunda başlarına bir bela gelince de bütün ümitlerini yitirirler! (Rum suresi 36)

Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da affediyor. (Şura suresi 30)

Bununla birlikte Allah, kötülüklerin değil iyilik ve güzelliklerin kaynağıdır. Hatta bu konuda peygamberimiz uyarılır.

Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahit olarak Allah yeter. (Nisa suresi 79)

Allah, yaratmış olduğu kullarına kılavuzluk etmekte, doğru yolu göstermekte ancak seçim hakkını kulun kendisine bırakmaktadır.

Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık da onu işitici, görücü yaptık. Biz ona yolu gösterdik; artık o ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan suresi 2-3)


ÖZGÜR İRADESİZ DÜNYA DAHA MI İYİ OLURDU?
Özgür iradeye sahip insanların olduğu bir dünya, özgür iradesi olmayan insanların yaşayacağı bir dünyadan daha anlamlı ve değerlidir.

İmtihanın bir gereği olarak Allah’ın özgür iradeye sahip varlıkların sadece doğru olanı seçmelerini zorunlu kılması düşünülemez.

Böyle olsa o kişiler gerçek anlamda özgür bir iradeye sahip olamazlar.

Anlamlı ve değerli olan ise doğrunun özgür irade ile tercih edilmesidir.

İnsanların kendi iradeleri ile ahlaken iyi olabilmelerinin mümkün olan tek yolu yine kendi iradeleri ile ahlaken kötü olanı da seçebilmeleridir. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak iyilikle birlikte kötülüğün de bulunması ve insanların özgür iradeleri ile bu ikisinden birini tercih etmesi gerekmektedir.

Özgür iradesiyle kötülüğü tercih eden birinin sorumluluğu Allah’a yüklenemez.

İnsanların kötülüğü tercih edip yoldan çıkmaları, Allah’ın her şeye gücü yeten, merhametli ve iyiliğin kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü ahlaki kötülüğün meydana gelmesini engellemenin yolu, ahlaki iyiliğin imkânından kesinti yapmaktan geçer.

Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar. (Yunus suresi 44)

Yazının devamı...

Allah'ın sınırlarını aşmayın

29 Haziran 2016

Allah’ın sınırlarının aşılması, emir ve yasaklarının dışına çıkılması anlamına gelmektedir. Allah’ın insanları doğruya ve iyiye yöneltmek için göndermiş olduğu dini buyruklarda aşırılıklara sapmamak ve Allah’ın belirlediği sınırlara riayet etmek gerekir.

Şüphesiz dinin tek sahibi yüce Allah’tır. Bu yüzden kulun, Allah’ın din adına belirlediği sınırları aşması yasaklanmıştır.

Ayetlerde: “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysaki Allah, gökte ne var, yerde ne var hepsini bilir. Allah her şeyi çok iyi bilmektedir” (Hucurat suresi 16) denilmekte ve din adına asılsız iddialarda bulunan kişilere de; “Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz?” (Kalem suresi 37) ve “Eğer doğru sözlülerseniz, hadi getirin kitabınızı” (Saffat suresi 157) denilerek meydan okunmakta ve dini konularda Allah’ın sınırlarına riayetin önemine dikkat çekilmektedir.

Ayetlerde, Hıristiyan din adamlarının Allah’ın rızasını kazanmak için dinde olmayan inanç ve uygulamaları dine ilave ettiklerine, ancak buna riayet edemediklerine dikkat çekilir:

“Bir bidat olarak (sonradan) ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti, onlar üzerine biz yazmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Ama ona gerektiği şekilde saygılı olmadılar.” (Hadid suresi 27)

Görüldüğü gibi niyet iyi dahi olsa kul için sınırı çizen yüce Allah’tır. Bu sebeple kula düşen, Allah’ın sınırlarına riayet etmek ve bu yolla Allah’a olan teslimiyetini ifade etmektir.


KURAN'DAKİ MÜSLÜMAN NASIL BİR İNSANDIR: SORUMLULUK
KURAN’a göre Müslüman, insanlığın sorunlarını kendine dert edinen ve bunları çözmek için aktif olarak erdemli eylemlerde bulunandır.

Müslüman olmanın ilk şartı, insan olmaktır.

İnsani ve evrensel olan değerlere karşı duyarlı olmaktır.

Evrensel olan insani değerler, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen tüm ilahi mesajlarda vurgulanmış ortak değerlerdir.

Evrensel insani değerlere rağmen bir İslam anlayışı mümkün değildir.

Kuran ayetleri her fırsatta inananları hayra ve barışa yönelik eylemlere sevk etmekte ve aktif olarak bu eylemlerin yanında yer alarak ve önde gidenleri, kendi halinde kendine iyi olanlardan üstün tutmaktadır.

“Ve oluşta önde gidenler, yarışta önde gidenler. İşte onlardır (Allah’a) yaklaştırılanlar.” (Vakıa suresi 10-11)

Kuran’da açık bir şekilde, erkek veya kadın her bireyin, iman etmenin verdiği sorumluluk bilincinden hareketle iyiliği önerdiği, kötülüğü ise önlediği görülmektedir:

“İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostudur. İyiliği önerirler, kötülüğü önlerler...” (Tövbe suresi 71)

Yine Kuran ayetleri kendilerine vahiy sorumluluğu verilmiş inananlar içinden nefsine zulmederek kötülüğe bulaşan, iyiliği kendi ile sınırlı olup pasif olan ve aktif bir şekilde hayırlı işlerde yarışarak önde giden üç tip insandan bahseder:

“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte en büyük fazilet (erdem) budur.” (Fatır suresi 32)

Kendi halinde bir insan olmanın ya da halk arasındaki ifadesiyle suya sabuna dokunmayan veya etliye sütlüye karışmayan biri olmanın yeterli olmayacağı açıktır.

Allah’ın kendi yolunda mücadele ederek hayırlarda yarışanlar ile bir anlamda kendine Müslüman olanları bir tutmayacağı da açıktır:

“İnananlardan bir mazereti olmaksızın mücadeleden kaçınanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba gösterenler bir olamaz: Allah mallarıyla ve canlarıyla elinden gelen çabayı sarf edenleri mücadeleden kaçınanlardan daha yüce bir mertebeye çıkarmıştır. Allah bütün inananlara nihai güzellikler vaat etmesine rağmen, yolunda üstün gayret harcayanları yerinde sayanlara muhteşem bir ödül vaadiyle üstün tutmuştur: Katından yüce mertebelerle, mağfiret ve rahmetle... Zaten Allah sonsuz bağışlayandır, sınırsız rahmetin kaynağıdır.” (Nisa suresi 95-96)


SİBERNETİĞİN VE ROBOTİĞİN ÖNCÜSÜ: EL CEZERİ (1136-1206)
MÜSLÜMAN mucit, makine mühendisi ve matematikçi Cezeri, sibernetiğin ve robotiğin öncüsü olarak gösterilir. Geliştirdiği ‘mekanik hizmetçi’, haznelerdeki su seviyesine göre, ne zaman su, ne zaman meyve, ne zaman içecek sunacağına otomatik karar vermekteydi.

Cezeri’nin tasarımladığı bu alet, tarihteki ilk otomatik robot olarak bilinir. Bir sonraki robot, Cezeri’den 600 yıl sonra yapılacaktır.

Ölçekli maketler kuran Cezeri, çok büyük kesinlikle zaman ölçen mum ve su saatleri geliştirmiştir.

İlk müzik otomatını yapan Cezeri’nin geliştirdiği su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan otomat teknolojisi, hâlâ modern hidromekaniğin temelini oluşturmaktadır.

Ünlü eseri Kitab-ül Hiyel’de, 100 civarı makinesinin detaylı planını ve nasıl yapılması gerektiğini yazmış, buluşlarını gizli tutmayıp insanlıkla paylaşmıştır.

El Cezeri’nin kendisinden 150 yıl sonra yaşayan Leonardo da Vinci’yi etkilediği iddia edilmektedir.

Yazının devamı...

İnsanlığın köküne kibrit suyu döken tehdit : Nefret

27 Haziran 2016

 


Peki, bir insan hele ki bir Müslüman bir başka insanın kötülüğünü ve mutsuzluğunu neden ve ne gibi gerekçeler ile isteyebilir?

 

Sonsuz rahmet sahibi bir Allah’a, iyiliği, affetmeyi, güzel ve hoş sözü öven Kuran gibi bir kitaba ve Kuran ayetlerinin fıtrata uygun söz ve eylemlerini insanlığın en güzel örnekliği olarak hayatına yansıtan Hz. Muhammed gibi bir peygambere inanan biri nefret ve kötülük üretebilir mi?

 

*

 

“Müslüman’ım” demesine rağmen nefreti ve kötülüğü seven biri, Allah’ı da, Kuran’ı da, Hz. Peygamber’i de gerektiği gibi takdir edememiş demektir.

 

Her ne şekilde olursa olsun kötülüğün istenmesi, kötülüğü arttıracak bir şeydir. Bir başkası için ‘Ama o bunu fazlasıyla hak ediyor’ demek ve bu kişinin başına gelen kötülük sebebiyle sevinmek de bir tür kötülük değil midir?

 

Meşhur İslam filozofu El-Kindi’nin (801-873) bu konudaki sözleri geliyor aklıma. Şöyle söylüyor El-Kindi:

 

“Düşmanlarının kötülüğe uğramasını seven kişi, kötülüğü seviyor demektir. Bundan daha kötüsü ise, dostlarının başına kötülük gelmesine sevinendir. Bu kişi, kendisinin faydalandığı bir şeyden dostunun mahrum olmasını isteyen, kendisine göre kötü olan bir durumu dostu için isteyen, dostlarının kötülüğe uğramasından mutlu olan kişidir. İnsan ise, bu aşağılık duygudan asla memnun olmamalıdır.”

 

Farklılıkların güzellİğİnİ yok eden tehlike: 

 

IRKÇILIK

 

İlahİ mesajlar her seferinde insanlığın ortak değeri olan kardeşlik vurgusunu yapmasına rağmen, tarih boyunca her dönemde kendisinden farklı olanlara karşı kendini üstün tutan ve bu üstünlük iddiasında aşırıya giderek kendinden olmayanı insan yerine dahi koymayan sayısız örneğe tanıklık edilmviştir.

 

Bu aşırılıklar ise nefret ve zulmü beraberinde getirmektedir.

 

*


Oysa Kuran açıkça bir gerçeğe dikkat çekmektedir:

 

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten deliller vardır.” (Rum suresi 22)

 

Görüldüğü gibi farklılıklar Allah’ın bilinçli bir şekilde özellikle var ettiği bir güzelliktir.

 

Bunun yanında­, insan hangi milletten ya da hangi soydan gelirse gelsin, mensup olduğu milletin de soyun da onu Allah katında değerli kılmaya yetmeyeceği açıktır.

 

*

 

İnsanın Allah katındaki değeri, Allah’a gönülden bağlılığına ve O’na karşı sorumluluk bilinci ile hareket etmesine bağlıdır:

 

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır (takva). Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.”

 

Görüldüğü gibi hiçbir ırkın bir diğerine üstünlüğü yoktur.

 

*

 

Kıyamet süreci başladığında ve hesap günü geldiğinde, insanın hangi milletten ya da soydan geldiğinin değil, dünya hayatındayken hazırlayıp önden göndermiş olduğu hayra ve barışa yönelik erdemli eylemlerin bir değeri olacaktır:

 

“Ve sonra, (kıyamet) suru üflendiği zaman, o gün artık ne aralarındaki kan bağları (soy bağları) işe yarayacaktır ne de birbirlerine (olup biten hakkında) soru sorabileceklerdir. Ve (o gün, iyi eylem ve davranışları) tartıda ağır gelen kimseler; işte kurtuluşa erenler onlar olacaktır.” (Mü’minun suresi 101-102)

 


 

İslam bilim tarihinden

 

SİSTEMATİK CERRAHİNİN ÖNCÜSÜ: İBN ZUHR

 

 

Sİstematİk cerrahinin öncülerinden sayılan İbn Zuhr (1091-1161), cerrahinin varsayımlar yerine deneye dayanması gerektiğini savunmuş, insanlar üstünde ameliyat yapmadan önce keçi üstünde deney ameliyatları yaparak, hayvanlar üstünde tıbbı deneyler yapma pratiğinin öncüsü olmuştur.

 

- Uyuzun organizmaya dayalı bir hastalık olduğunu tespit ederek, bir anlamda mikrobiyolojinin de öncülüğünü yapmıştır.

 

- Katarakt ve böbrek taşı ameliyatlarının yapılması için çeşitli yöntemler geliştirmiştir.

 

- İbn Zuhr’un sağlıklı beslenme üstüne yazdıkları uzun süre Batı’da etkili olmuştur.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ

 

Kayyûm: Kudretin kaynağı.

 

Kerîm: Lütfu hep işleyen, cömert.

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Üzüntüyü yenmenin çareleri

26 Haziran 2016

Kindi, söz konusu makalesinde insanı üzüntüye sevk eden şeyler ve bunlardan kurtulma yolları üzerine çeşitli tespitlerde bulunur.

 

*

 

- Kindi, insanın başına gelen bütün mutsuzlukların beden ya da cisme bağlanmaktan kaynaklandığını düşünür.

 

- Maddi iyiler insanın içsel dengesine, gerçek özerkliğine zarar verirken, onu yoldan çıkarıp acı ve üzüntülere sevk eder. Yani maddi şeylere bağlanmak bireyin ruhsal dengesini bozar ve bu sözde iyileri kaybetmek korku, endişe ve üzüntülere yol açar.

 

Ona göre gerçek mutluluk, insanın dünyevi ve maddi iyilere karşı aldırmazlık içinde olmasından geçer. Gerçek saadet, erdemli bir hayatla mümkün olur.

 

Onun sözünü ettiği erdemler hikmet (bilgelik), hilm (yumuşak huylu olmak) ya da itidal (ölçülü olmak), adalet ve cesarettir. En önemlisi ise bilgeliktir.

 

*

 

Kindi’ye göre üzüntü, sevilenlerin kaybından ve isteklerin gerçekleşmemesinden kaynaklanan psikolojik bir rahatsızlıktır.

 

- Hiçbir kimsenin bütün isteklerini elde etmesi mümkün olmadığı gibi sevdiği her şeyi sonuna kadar elde tutması da mümkün değildir. Bunun nedeni, içinde bulunduğumuz oluş ve bozuluş dünyasında değişmezlik ve sürekliliğin olmaması yani her şeyin bir sonu olmasıdır.

 

- Oysa akıl ve gönül âlemine ait olan erdemli şeyler için değişmezlik ve süreklilik söz konusu edilebilir.

 

*

 

Öyleyse sevdiklerimizi yitirmemek ve isteklerimize ulaşmak istiyorsak akıl ve gönül âlemine ait olan erdemli şeyleri gözetmeli; seveceğimizi, elde edeceğimizi ve isteklerimizi bunlar üzerinden gerçekleştirmeliyiz.

 

Böyle yapıldığında hiç kimse bizim edindiğimiz değerleri gasp edemeyeceği gibi sevdiğimiz akli değerleri yitirmemiz de söz konusu edilemez.

 

- Zira bu değerler tehlikelere maruz kalmaz ve ölmezler. Bir başkasının bunlara talip olması bizim onlara sahip olmamızı engellemez.

 

NEDEN ÜZÜLÜRÜZ

 

Kİndİ, üzüntünün ne olduğu düşünüldüğünde, ya bizim ya da başkalarının yaptığı bir şeyden dolayı üzüldüğümüze dikkat çeker ve şöyle söyler:

 

- “Bizden kaynaklanan bir şeyi, bize üzüntü verdiğini bile bile yapıyorsak, yani üzülmeyi istemediğimiz halde yapmayı istemediğimiz bir şeyi yapıyorsak, o halde, istemediğimiz bir şeyi istiyoruz demektir. Bu ise, akıldan yoksun olanların özelliğidir.”

 

*

 

Yine üzüntü sebebimiz, başkalarının yaptığı bir şeyden kaynaklanıyor ve bunu önlemek elimizde ise, bunu önleyerek üzüntüden kurtulmamız gerektiğini söyler.

 

- Şayet bu yolla üzüntü sebebini ortadan kaldırmak mümkün değilse, henüz gerçekleşmediği halde, ilerde üzüleceğimizden kaygılanarak üzülmenin de bir anlamı olmadığını vurgular.

 

Kindi’ye göre aksi halde belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir üzüntüyle kendimizi huzursuz etmiş oluruz ki, bu da başkası yüzünden değil, yine kendi elimizle kendimize üzüntü çektirmek demek olur.

 

- İnsanın kendine üzüntü vermesi, başkasından daha cahil, zalim ve acımasız olduğunu gösterir.

 

- Yani sebebin ortaya çıkmasından önce üzülmekle, bu sebep ortadan kalkmaz.

 

Ona göre her halükârda sebebin gerçekleşmesini önlemek esastır. Dünyadaki her şey geçici olduğuna göre, üzüntü de geçici ve sonludur. Yani mutlu olmak elimizde olduğu sürece bedbahtlığa rıza göstermemeliyiz.

 

KURTULDUĞUMUZ ESKİ ÜZÜNTÜLERİMİZ

 

Kindi, üzüntüyü yenmenin başka bir yolunun da, kendimizin ve başkalarının uğradığı üzüntüleri yani kurtulduğumuz eski üzüntülerimizi düşünerek bunlarla teselli bulmak olduğunu söyler.

 

- Yani yeni üzüntülerimizin yerine eskilerini koymak ki, zaten onlardan kurtulmuşuzdur.

 

Böylece, başkalarının atlattığı üzüntüleri düşünmekle, ilk musibete uğrayanın biz olmadığımızı, musibetin sadece tek kişinin başına gelen bir olay olmadığını anlamış olacağımıza dikkat çeker.

 

*

 

Kindi’ye göre insan, başına hiç musibet gelmesini istemiyorsa, hiç var olmak da istemiyor demektir. Çünkü musibetler, bozulma niteliği taşıyan şeylerin bozulmasından ileri gelir.

 

- Eğer bozulma olmasaydı, varlık da olmazdı. Öyleyse musibetlerin olmamasını istemek, tabiattaki oluş ve bozulma kanununun ortadan kalkmasını istemektir.

 

- Tabiatta olanın olmamasını istediğimizde ise, imkânsızı istemiş oluruz. İmkânsızı isteyen, muradından mahrum olur, muradından mahrum olan bedbaht olur.

 

 

GERÇEK KAZANCIMIZ

 

Başkalarının ortak olamadığı ve sadece bize ait olan şeyler bizim gerçek kazancımız ve manevi hayırlarımızdır. Kaybedecek olsak üzülmemiz gereken şeyler de işte bu manevi hayırlarımızdır.

 

- Kindi’ye göre şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, müşterek menfaatlerden olup bizim elimizde olan her şey, bu şeyleri bize veren ve bu şeylerin yaratıcısı olan Allah’tır.

 

- O dilediği zaman emanetini geri alabilir ve dilediği bir başkasına verebilir.

 

- O nimetlerinin en büyüğünü ve en değerlisini, yani başkalarının el uzatamadığı, kimsenin bizimle paylaşmadığı nimetleri bizde bırakmıştır.
Yani nimetlerinin önemsiz olan az bir kısmını geri aldıysa da, ruhumuz sürekli var olduğu sürece, pek çok nimetini bizde bırakmıştır.

 

*

 

Kindi, maddi ihtiyaçları azaltmanın, üzüntüleri azaltmak anlamına geldiğini söyler. Bu konuda bir örnek verir:

 

- Atinalı Sokrat’a ‘Üzülmemeyi nasıl başarıyorsun?’ diye sorduklarında; ‘Kaybettiğim takdirde üzüntüsünü çekeceğim şeylere sahip olmuyorum’ diye cevap vermiştir.

 

Kindi’ye göre musibetlerinin az olmasını isteyen kişi, haricî ihtiyaçlarını azaltmalıdır.

 

- Nitekim harici ihtiyaçlar, elde edilmesi yorgunluğa, kaybedilmesi acıya, ulaşılamaması özlemlere yol açan şeylerdir.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ

 

Hayy:

 

Sürekli diri. Hayatın kaynağı. Kendisi için ölüm söz konusu edilemeyen.

 

Karîb:

 

Çok yakın olan. Kullarına şah damarlarından daha yakın olan.

 

iSLAM BİLİM TARİHİNDEN

 

Kopernik ve Kepler’i etkileyen Müslüman: Zerkali (1029-1087)

 

Endülüs’ün en ünlü astronomu olarak bilinen Zerkali, Batı’da ‘Zerkali tableti’ olarak anılan, çok hassas bir usturlab geliştirdi.

 

* Batı’da en etkili birkaç astronomik tablodan biri olan ve kendi döneminin en hassas astronomik bilgilerini içeren ‘Toledo tabloları’nın hazırlanmasında çalıştı.

* Hiçbir hesaplamaya gerek duymadan gök cisimlerinin yerini veren, tutulmaları bildiren almanaklar (yıllıklar) hazırladı.

* Zerkali’nin, yörüngelerin yuvarlak olmak zorunda olmadığını iddia ederek Johannes Kepler’i etkilediğini düşünenler de vardır. Diğer taraftan Nicholas Kopernik’in de Zerkali’nin çalışmalarından faydalandığı bilinmektedir.

* Ay’da bir krater Zerkali’nin ismini taşımaktadır.

Yazının devamı...