"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Beşiktaş’ın ilk kralı Beşiktaş’ın son kralı

25 Şubat 2017

Cenk Tosun 16 golle şu an ligin gol kralı. Eğer böyle patır patır gol atmaya devam edip ipi göğüslerse sezonun gol kralı olacak. Ve Beşiktaş, tarihinde ilk kez üst üste iki sezon gol kralı çıkarmış olacak.  Ve Cenk Tosun Beşiktaş’ın son kralı olacak.


Ama ben Beşiktaş’ın ilk gol kralı Güven Önüt’ü anacağım bugün. Ölüm yıldönümüdür.


Güven Önüt 1940 doğumludur, babamın kuşağından. Memleketi Aydın’da başlar futbola. Galatasaray’ın ve hepimizin kralı Metin Oktay gibi İzmirspor’a geçer sonra. 


1958-59 ve 1959-60 sezonlarında, İzmirspor, İstanbul takımlarının korkulu rüyasıyken takımın santraforudur.  


O yıllarda bütün gözler şahane futbol oynayan, enfes goller atan, iki ayağını da mükemmel kullanan bu genç golcünün üzerindedir. Beşiktaş da Fenerbahçe de Galatasaray da onu çok ister.


1960 Temmuz’unda imzayı Beşiktaş’a atar. Artık Beşiktaş’ın golcüsüdür. 1969’a kadar 225 maçta oynar, 94 gol atar, iki şampiyonluk görür.


1963-64 sezonunda attığı 19 golle gol kralı olduğunda, aynı zamanda Beşiktaş tarihinin ilk gol kralı olarak tarihe geçer. Üstelik tacı Metin Oktay’dan devralır Beşiktaş’ın ilk gol kralı. İnsan yazarken ürperiyor. 


Güven Önüt, sonraki yıllarda Trabzonspor ve Orduspor’da forma giyer ama jübilesini yaparken üzerinde siyah beyaz forma vardır.  


Çok anlatırdı, “Güven öyle böyle değil, çok yakışıklıydı” derdi babam.  Kızlar Marlon Brando’ya benzetirlermiş, öyle bi yakışıklık, hesap edin.  “Çalım atmak neymiş, şut nasıl çekilirmiş, kafa golü nasıl atılırmış Güven’de görecektin” derdi bi de hep. 


Beşiktaş’ın ve Türkiye futbol tarihin en büyük golcülerinden biridir Güven Önüt. Centilmendir. Mütevazıdır. Öyle derler. 24 Şubat 2003’te buralardan gider. Ruhu şad olsun. Cenk Tosun’un da yolu açık olsun.


Öyle güzel golleri olsun ki sezon sonunda da cümlesi şu olsun:“


Lütfü Bey ben her şeyi yapıyorum da gözlerimden ateş çıkaramıyorum o nasıl oluyor acaba?”

Yazının devamı...

Unutulmasın diye

19 Şubat 2017

Ömrünü spora, denize, hocalığa adamış büyük bir spor insanıydı. Sessiz sedasız gitti. Tanıyın, bilin, ismini duyun istedim. Unutulmasın istedim.

Hep anlatılırdı, ben de oturur dinlerdim. Babam ve Şener amca 1950’lerin Zonguldak’ının en yakışıklı gençleriymiş. Ben gençliklerine yetişemedim elbet, ama hâlâ onlar kadar yakışıklısını görmedim. Marlon Brando hariç, yalan olmasın. Babamın çakır gözlerinin ışığı Şener Amca’nın kuzgun kanadı saçlarına vururdu. Birbirlerine bu kadar yakışan iki arkadaş tanımadım ben. Gözlerimi onlardan alamadan geçti çocukluğum.

Onların çocuklukları da beraber geçmiş. “Top tellesinde maç vağ” dendi mi beraber koşar maç yapar, Karadeniz’de beraber kulaç atar, azıcık içseler “Anasına kızına, sandıktaki bezine, yandım ela gözüne”yi söylerlermiş. “Dıv dıv” çaldı mı dayanamaz oynarlarmış.

TAVLA HARİÇ HER ŞEY...
Peş peşe sevmiş, peş peşe evlenmişler, Ülkü ve Şan’ın dostlukları onlarınkiyle yarışmış. Çocuklarını beraber kucaklarına almış beraber pışpışlamışlar. Bu satırların sahibine tavla hariç bildikleri her şeyi öğretmişler.
Şener Teleri, 1938 yılında Zonguldak’ta doğar. Doğduğu büyüdüğü şehirde üç şeye âşık olur: Deniz, spor ve Ülkü teyze. Deniz tutkusu, aslında atletizm ve yüksek atlamada da çok başarılı olmasına rağmen, onu yüzme sporuna ömrü boyunca kopmayacak bir biçimde bağlar.

Çok erken yaşlarda yüzme ve atlama yarışmalarına katılmaya başlar. On dört yaşında artık hem iyi bir yüzücü hem de fena halde âşıktır. Ülkü Teyze’yi görseydiniz inanırdınız, Şener Amca’nın sırf seyirciler arasında o var diye, sırf o “Şener atlar” dedi diye 20 metrelik vincin tepesinden denize atladığına.

Dağdan, bayırdan, vinçlerin tepesinden denize kırlangıç gibi süzülen, Karadeniz’e kulaçlarıyla kafa tutan bu gencecik yüzücünün ünü Ankara’ya kadar ulaşır. Yüzme milli takımına çağrılması uzun sürmez ama yakalandığı Asya gribi nedeniyle takıma katılamaz.
Meslek lisesini bitirir bitirmez, on altı yaşında çalışmaya başlar. Genç bir elektrik teknisyenidir artık. Çok çalışır ama bulduğu her fırsatta denize koşar. Yüzer, dalar, balık avlar bütün mahalleye dağıtır. Işık Spor’da kaleci olarak futbol oynar. O yıllarda Ülkü’süne kavuşur, zorlu kavuşma hikayelerinde babamla ekip ruhu içinde çalıştıkları anlatılır, 1959 yılında evlenirler.

BÜYÜK SPORCU, İYİ ÖĞRETMEN
Manisa’da bir dağ köyünde ilkokul öğretmeni olarak askerliğini yapar. Köydeki çocukların sağlıklı beslenmeleri ve spor yapmaları için uğraş verir. Halkoyunları ekipleri kurar. En büyük desteği, köydeki çocuklara kıyafetler diken gönderen Ülkü Teleri’den alır.
Çatalağzı Termik Santrali’nde çalıştıkları yıllarda, öğlen tatillerinde babam ve Turan Amca’yla yemeklerini beş dakikada yiyip kendilerini santralin soğutma suyuna atıp yüzerler. Kurum durumu fark eder, çareyi onları İstanbul’a, balıkadamlık eğitimine göndermekte bulur. Santralin soğutma suyunun denize açılan kapaklarında çıkan sorunları çözmek ve ortalarda sürekli ıslak ıslak dolaşan bu üç adamın yüzme sevdasıyla baş edebilmek için başka çareleri kalmamıştır zira.

Şener Teleri o kursu birincilikle bitirir. Erken yaşta çalışma hayatına atıldığı için yarım kaldığını düşündüğü eğitimini, gündüzleri elektrik tekniker olarak çalışıp akşamları okula giderek, sonunda da elektrik mühendisi olarak tamamlar. Bu arada spordan asla kopmaz. 1971 yılında kule atlama dalında milli takımına girer, Akdeniz Oyunları’na katılır.
Sonrası çok uzun yıllara yayılan; yüzme, tramplen, kule atlama, dalış, aletli dalış antrenörlüğü, cankurtaranlık eğitmenliği. Çok sporcu, çok genç, çok eğitmen yetiştirdiği yıllar. Çok emek, çok çaba, çok büyük aşk.
İmran Şener Teleri. Çok büyük sporcuydu. Çok iyi bir öğretmendi. Tanıyın, bilin istedim. Unutulmasın istedim.

 

Yazının devamı...

Neresinden Tutsan Elinde Kalıyor

7 Şubat 2017

Olan oldu.

Neden oldu, nasıl oldu, kim başlattı, ama o da öyle yaptı, bu da böyle yaptı, hakem şunu yapmalıydı kısmı yazılır çizilir, üzerine oturulur bin saat konuşulur, konuşuluyor. Ben orada değilim. 

Ben, olup bitenin üstüne, tutacak tek bir dal kalmamasındayım.

Bir kişinin ya, bir bir, bir kişinin bile çıkıp akıllı, mantıklı, umut veren bir şey dememesindeyim. Yapmamasındayım.

Bu kadar mı çığırından çıkar herkes, bu kadar mı teslim olunur öfkeye, bu kadar mı sağduyusunu yitirir insan.

Biliyorum taraftarlık akılla yapılan bir şey değil.

Biliyorum takım sevgisi mantıkla açıklanabilir şey değil.

Valla biliyorum billa biliyorum. Fenerbahçe’nin Bordeaux galibiyetinden sonra radyoyu omzuna alıp evde koşuşturan bir adamın kızıyım ben.

Biliyorum ortada bir haksızlık varsa şayet ona karşı durmak gerekir. Biliyorum elbet ama bu nedir artık.

Futbolcusu, hakemi, yorumcusu, hocası, yöneticisi, taraftarı, taraftar grubu, bunlardan bir tanesi bile hakkını hukukunu ararken ya da kendini savunurken ya da olanı biteni açıklarken aklıselim sahibi olamaz mı?

Yok. Olmuyor. Olamıyor.

Olmayınca da işte birileri çıkıyor meseleye iğrenç bir biçimde bir futbolcunun karısını karıştırıyor, yetmiyor stattaki ilk yenilgi için bekâret göndermesi yapıyor. Ötekiler akıl almaz küfürler savuruyor, geri dönüşü olmayan sözler sarf ediyor.

Hadiseyi, sansasyonu, olayı nimet bilenler var onları saymıyorum bile ama aklına fikrine duruşuna güvendiğimiz insanlar da var. Onlar içlerinden çıkan canavara bi “Dur” diyemiyorlar mı anlamak mümkün değil.

Gerginliği bu biçimde körükleyen herkes, taraftarlar arasındaki uçuruma bir kazma daha vuruyor.

Yarın çok pişman olacağız ama çok geç olacak aklımızı başımıza alalım. 

Yazının devamı...

Federer ve Nadal berabere

30 Ocak 2017

Rafael Nadal ve Roger Federer nefesimizi kesti.

Böyle bir final maçında olması gereken her şey oldu.

Maç, topla birlikte bi oraya bi buraya gitti gitti geldi.

Biri “Tamam” dedi, diğeri “Daha değil” dedi.

“Bu defa bitti” dedik bitmedi.

***

Spor denen şeyin yarattığı heyecanı iliklerimize kadar hissettik.

Her ikisi de böyle önemli bir finale, kariyerlerine, unvanlarına yakışacak biçimde oynadılar. Savaştılar, direndiler, vazgeçmediler. Sonunda biri kazandı biri kaybetti. Hiç önemi yok. Önemli olanın ne olduğunu maçtan sonra anlattılar. Esas hikâye orda başladı. Ödül töreninde.

Önce maçın kaybedenine verdiler ödülü ve mikrofonu. Nadal çıktı “Öncelikle Federer’i ve takımını kutluyorum. Bu kadar uzun süre uzak kalıp burada şampiyon olması inanılmaz. Emeğinin karşılığını aldığın için de senin için çok mutluyum. Buraya gelebilmek için çok mücadele ettim, çok savaştım. Bence Roger benden biraz daha fazla hak etti.” dedi.

***

Sonra elindeki ödüle, hadi “tabak” diyelim biz ona, tabağa baktı, sonra döndü Federer’e verilecek görkemli kupaya baktı: “Gözüm esasında bundaydı” dedi. Gülerek, güldürerek, yenilgiyi taşırken kazananı onurlandırmayı bilerek. Sahici bi özgüven ve gerçek bi tevazu kardeş birbirine bir kez daha anladım.

Sonra Federer geldi aldı kupasını. Geçti mikrofona. Nadal arkasında kaldı ama Federer döndü konuşmasını Nadal’a yaptı. “Nadal güzel şeyler söyledi. Ben de onu tebrik ederim. O da inanılmaz bir geri dönüş yaptı. İkimiz de final oynayacağımızı düşünmüyorduk. Tenis zor spor. Beraberlik yok. Eğer böyle bir şey olsaydı Nadal ile kupayı paylaşırdım. Bu gece beraberlik olsa ben bunu kabul ederdim. Zor bir rakip vardı: Rafael Nadal. Zor, farklı bir altı ay oldu. Rafa'nın takımına da teşekkür ediyorum.” dedi.

***

Bence maç sayısını burada aldı. Kazanıp beraberliğe razı olmak fikriyle, rakibini de kendini de bir kez daha büyüttü. Büyüklük böyle bir şey işte, bizim buralarda kimilerinin zannettiği gibi durmadan “Ben ben” diyerek olmuyor. “Sen” de var bu işte, “Biz” de var.

Maçtan daha güzeldi yani ödül töreni. Çok daha güzeldi. Sporun ruhunu çağırma seansı gibiydi. Her iki sporcu da ödüllerini aldıktan sonra yaptıkları konuşmalarla sporculuğun yüzünü ağarttılar. Sporu neden böyle sevdiğimizi hatırlattılar.

Hep kazananın, sadece kazananın konuşulduğu, emek verenin, çalışanın, oraya kadar gelenin yok sayıldığı zamanlarda, iki büyük sporcu sporun ruhunu geri çağırdı.

O ruh buralara kadar gelsin, bi yerlere gitmesin. 

Yazının devamı...

Taksiiiiiim

20 Ocak 2017

Türkiye sineması ve Türkiye tiyatrosu Ermeni sanatçıların emeğine, sevdasına, çabasına çok şey borçludur.

Türkiye futbolu da öyle.

Ermeni futbolcuların bitmeyen futbol aşkına, her şeye rağmen vazgeçmeyişlerine, top peşinde geçirdikleri yıllara çok şey borçludur. Türkiye futbolu Taksim Spor Kulübü’ne çok şey borçludur.

Garbis İstanbulluoğlu’nu borçludur mesela. Taksim Spor’un fırtına forveti. Lakabını babasının teneke soba atölyesindeki emekçiliğinden alan “Tenekeci Garbis”. Milli takımda oynadığı yıllardan elinde tek bir fotoğraf olmamasına çok dertlenen, derdini Cem Atabeyoğlu’na açan sonunda o fotoğrafa kavuşan Garbis İstanbulluoğlu. O fotoğrafa bakıp bakıp “Mezarımda bu fotoğraf olacak” diyen, şimdi başucunda bir haç ve ay-yıldızla uyuyan fırtına Garbis.

Bir başka Garbis’i mesela. Garbis Parsehyan’ı. Lakabını, ileri derecede görme bozukluğu yüzünden taktığı gözlüğünden alan “Gözlüklü Garbis”i. Garo Hamamcıoğlu’nun “Yağmur, çamur demeden gözlükleriyle top oynayan bir futbolcuydu. Öyle ki, maç esnasında gözlüklerini formasına silerek temizliyordu. Türkiye liglerinde gözlükle oynayan tek futbolcuydu. Adana Demirspor-Taksim maçında bir futbolcu ile çarpıştı. Gözlüğünün sol sapı yanağından içeri girdi. Gözlük parçası yanağından çıkarıldıktan sonra maça devam etti,” diye anlattığı Garbis Parsehyan.

YİRMİ İKİ YIL OYNAYIP TEK BİR KART GÖRMEDİ
Memleket futbolu, Taksim Spor’un efsane kaptanı,  Galatasaray’ın futbolcusu olan sonra yine evine dönen Varujan Aslanyan’ı da, yirmi iki yıl futbol oynayıp tek bir kart görmeyen Aleksan Dadyan’ı da, büyük golcü Garo Hamamcıoğlu’nu da Taksim Spor’a borçludur.

Canımız ciğerimiz iki gözümüzün bebeği Lefter Küçükandonyadis, “Ordinaryüs”lüğe varan yolda asistanlığını Taksim Spor Kulübü’nde yapmıştır. Orada yetişmiştir. Nerede profesör olduğunun bir anlamı yoktur, asistanlığını nerede yaptıysan orada yetişmişsindir. Lefter bize Taksim Spor’dan armağandır.

HRANT DİNK'İN FUTBOLLA BULUŞTUĞU TAKIM
Taksim Spor, hiç kapanmayan yaramız Hrant Dink’in de büyük aşkı futbolla buluştuğu takımdır.

Sadece futbolumuz değil, memleket sporu da Ermeni sporculara çok şey borçludur. Boksçu Garbis Zakaryan’a, Varujan Köseoğlu’na, basketbolcu Majak Ohanyan Çakır’a, Vahriç Melkonyan’a, halterci Sarkis Güllap’a, golfçü Levon Ciknavoryan’a, yüzücü Garbis Andonyan’a, Türkiye Milli Spor Teşkilatı tarafından basketbol milli takımı kurması görevi verilen,  Türkiye Milli Basketbol Takımı’nın ilk antrenörü olan Rupen Semerciyan’a.

 Hepsine, hepsine çok şey borçluyuz. Adını anmayı atladıklarım vardır, ne olur affetsinler. Yaşayanlar var olsun, gidenlerin toprakları bol olsun. Taksim Spor’un amigosu Mıgırdiç Batmaz “Taksiiiiiim” diye bağırsın hepsi duysun.

Bu yazı, ölümünün onuncu yılında Hrant Dink’in unutulmaz anısına saygı duruşu olsun.

 

           

 

Yazının devamı...

Buraya kadar tamam

11 Ocak 2017

Konu kapandı da etmek istediğim iki laf içimde kaldı. Kalmasın.

Esasında hiç girmek istemediğim toplar bunlar. Ama habire önüme düşüyor bu açıklamalar, bu laflar, bu cümleler.

Bizim futbol camiasındaki bütün açıklamalar ortalarından ikiye ayrılır. “Açıklamanın başı” ve “açıklamanın devamı” biçiminde. Açıklama bir yere kadar gayet makul gelir ve fakat asla o tonda devam etmez. Muhakkak bi çuval incir berbat edilir. Muhakkak.

O yüzden futbol camiasında yapılan açıklamalarla ilgili kurulabilecek sabit bir cümle vardır: “Buraya kadar tamam…” Al bu cümleyi, her açıklamayı bu cümleyle yorumla, hiç başın ağrımaz.

Meseleyi kısa özet geçeyim. Antalyaspor’un yeni tesisinin açılış töreninde Antalyaspor Başkanı Ali Şafak Öztürk yaptığı konuşmada, Eto’o ile ilgili transfer dedikodularının olduğunu, ancak satmayı düşünmediklerini, kendisiyle yola devam edeceklerini açıkladı. Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman, kulübü temsilen bizzat oradaydı. O da bu açıklamayı bizimle birlikte açılış konuşmasında duydu, kameralar ona döndü, gereksiz bir tatsızlığa döndü iş. Üstüne Eto’o’ya sahnede mikrofon uzatıldı, önceden hazırlanmış sorular soruldu, Türkçe “Antalyaspor’da devam” minvalinde cevaplar alındı.

HİÇ ŞIK OLMADI
Elbette bütün kamuoyu Eto’o ve Beşiktaş arasındaki görüşmelerin dedikodudan ibaret olmadığını biliyordu. Herkes, gözü kulağı bu transferde, ha oldu ha olacak biçiminde takip ediyordu. Dolayısıyla ev sahibi olarak misafiri bu biçimde, böyle bir törende, bu tür bir açıklamayla, şovla, kameralarla filan baş başa bırakmak olmadı. Hiç şık olmadı. Bu burda dursun. Benim demem başka şey.

Bunun üzerine Fikret Orman “Antalya Belediye Başkanı dostumuz, hocamız da eskiden Antalya’yı çalıştırmış. Beraber gittik. Biz netice itibari ile orada misafiriz. Orada daha önceden kurulmuş bir algı var. TV kameralarının bizi çekmeleri, göstermeleri filan. Biz o işleri on beş-on altı yaşında bıraktık. Bunlar ayıp şeyler, çocuk çocuk şeyler bunlar!” diye tepkisini dile getirdi. Ve tabii şimdi sabit cümlemiz geliyor: Buraya kadar tamam…

'SPOR ADAMI ' DEĞİL 'SPOR İNSANI'
Haklı olarak bu biçimde bir açıklamayla tepkisini koydu. Ama işte bundan sonrası kötü. “Spor adamlığı böyle bir şeydir, adamlık böyle bir şeydir.” meselesi kötü. Tamam, “spor adamlığı” bir kavram, dilimize yerleşmiş, her defasında “spor insanı” demeyi atlıyor olabiliriz. Ve elbette yöneticiliğini beğenmediğimiz birine spor adamlığı böyle olmaz diyebiliriz. O başka.  

Ama “adamlık”, “adam değil”, “adam”, “adam gibi adam” filan bunlar artık çok geride bırakılması gereken, dibinde ayrımcılığın pusuda beklediği, cinsiyetçi dille futbolun mesafesini kısaltan lüzumsuz laflar. Rica ediyorum, on beş on altı yaşında geride bıraktıklarının yanına lütfen bu adamlık laflarını da koysun Fikret Orman. Lütfen.

Sonra Antalyaspor Başkanı Eto’o ile ciddi şekilde ilgilenen üç kulüp vardı. Biz burada hiçbir kulübü hedef almadık. Eto’o için Başakşehir, Trabzonspor ve Beşiktaş’tan teklif geldi. En ciddi teklif Başakşehir’den geldi. Bizim bir art niyetimiz yok.” dedi. Açılıştaki açıklamasının açıklamasını yaptı. Yapacaktır tabii ama sonra hoop yine bizim cümle: Buraya kadar tamam…

Başkan, açıklamasının devamında “Bizim adamlığımızı kamuoyu en iyi şekilde değerlendirecektir.” dedi.

Herkes şunu bi anlasa rahat edeceğiz. “Adamlık” diye yüksek bir müessese yok. Kamuoyu adamlığınızla değil, spor adamlığınızla, en doğru ifadeyle spor insanlığınızla ilgileniyor. Lütfen bırakın artık bu “Kız Meselesi Meslek Lisesi” dilini. Lütfen bırakın. Lütfen.

 

Yazının devamı...

Dilek ve temenniler

3 Ocak 2017

Hem sıkıcı ve uzun olduğu kesin olan toplantının bittiğini gösterir, hem de zamanında Sergen’in Bobo için söylediği gibi adı güzeldir. Dilek ve temenniler. Daha ne olsun.

Bir şey temenni edecek, dileyecek, bekleyecek halimiz kalmadı ama yaşamı savunmak için mecburuz istemeye devam etmeye. Yazmaya. Çizmeye. Benim futbol dünyasından 2017 için dilek ve temennilerim, beklentilerim aşağıdaki biçimdedir. Yapmalarını beklediklerimden çok yapmamalarını beklediklerim üzerine.

Yeni transferlerden: “Büyük bir camiaya geldiğimin bilincindeyim” demeden büyük bir camiaya geldiklerinin bilincinde olmalarını.

Yeni transferlere mikrofon tutan muhabir arkadaşlarımdan: “Transfer sezonunun en çok konuşulan isimlerinden biriydin ama burada karar kıldın” girizgahını yapmadan soru sormasını.

İkinci yarı başlarken açıklama yapan teknik direktörlerden: “Çok iyi bir hazırlık dönemi geçirdik” demeden hazırlık dönemlerini anlatmalarını.

Basına sitem eden futbolculardan: “Çok şey yazıldı, çok şey çizildi, artık çıkıp topumuzu oynayacağız” demeden çıkıp toplarını oynamalarını.

Hakeme kızan efendi futbolculardan: “Bugüne kadar hiç bir hakem hakkında konuşmadım, ama her şey ortada, siz de görüyorsunuz” ya da “Hakem konusunda bir yorumda bulunmak istemiyorum ama biz bugün, bu müthiş taraftarımızla hakemi de yendik” demeden maç kazanmalarını.

Maç öncesi açıklama yapan futbolculardan: “Buradan puan veya puanlarla dönmek istiyoruz” demeden maçtan puan veya puanları dönmelerini.

Deplasmandan dönen futbolculardan: “Bu deplasmanı kayıpsız atlatmamız gerekiyordu” demeden deplasmanı kayıpsız atlatmalarını.

Yenilgi sonrası açıklama yapan futbolculardan: “Rakibimizden iyi oynadık ama onlar girdikleri pozisyonları değerlendirdi” demeden yenilgiyi anlatmalarını.

Beraberlik sonrası açıklama yapan futbolculardan:  “İyi oynayan taraf bizdik ama maalesef maç berabere bitti” demeden beraberliğe üzülmelerini.

Hocaya kırgınlık mesajı gönderen futbolculardan: “Yedek başlamam hocanın takdiriydi, saygı duyuyorum” demeden hocaya saygı duymalarını.

Hocayı da işin içine katmak isteyen futbolculardan: “Hocamızın isteklerini sahaya yansıtmaya çalıştık” demeden hocaya hakkını vermelerini.

Taraftara teşekkür eden futbolculardan: “Bu akşam ligin kaliteli ekiplerinden biri olduğumuzu gösterdik. Galibiyeti, bizi yalnız bırakmayan taraftarımıza hediye ediyoruz” demeden taraftara galibiyet hediye etmelerini.

Takım arkadaşlarını anmak isteyen futbolculardan: “Takım olarak çok iyi mücadele ettik” demeden arkadaşlarını anmalarını.

Her şey yolunda giderken açıklama yapan futbolculardan: “Son haftalardaki çıkışımızı sürdürmek istiyorduk” demeden çıkışlarını sürdürmelerini.

Ligin sonuna doğru açıklama yapan futbolculardan: “Artık her maç final havasında” demeden final havasında maçları oynamalarını.

Spor haberlerinde metin yazan arkadaşlarımdan: Bir teknik direktörün haberini yazarken, teknik direktörün adı birinci cümlede geçtiğinde, ikinci ya da üçüncü cümlede tekrara düşmemek için illa ki “tecrübeli teknik adam” demeden haber yazmalarını.

Moussa Sow’dan: Daha fazla rövaşata.

İkinci yarıyı dört gözle bekliyoruz. Bir an önce başlasın da sahalar pas verecek arkadaşını arayan ve kaleyi düşünen futbolcularla dolsun. Uzaklardan çok sert vuruşlar olsun. Ağlara giden top gol olarak değer kazansın. Kademede boşluklar olmasın. Zemin hep iyi olsun  zeminin azizliğine uğranmasın. Kaleciler kalelerinde devleşsin, defans oyuncuları topları söksün alsın, bireysel hatalardan dolayı puan kaybedilmesin. Her maça galibiyet parolası ile çıkılsın. Gerektiğinde herkes tüm hatlarıyla yarı sahalarına çekilsin. 

Yazının devamı...

İlk yarının “en”leri

29 Aralık 2016

Ortaokulda “anket defteri” denen bi hadise vardı, hep onun yüzünden. Bi defteri alırsın, dergilerden kestiğin fotoğrafları filan yapıştırarak süslersin, sonra da genellikle “en” ile başlayan sorular sorarsın. Gider sınıftakilere verirsin, onlar da sana verir, oturur cevaplarsınız, böyle böyle elden ele dolaşır herkesin anket defteri.

Anket defteri bi tür nabız yoklamadır. “O da bana boş değil galiba?” sorusunun yanıtının şimdiki gibi kolay alınamadığı vakitlerde, anket defteri için zamanın sosyal medyası bile diyebiliriz.

Özelikle de mahcup âşıklar için anket defteri, “Fotoğrafımı layklamıştı ya geçen gün, bugün de başka bi fotoğrafımı layklamış”, “Ay favlamış beni”, “İnanmıyorum ritivitlemiş yazdığımı” cümlelerinin olmadığı zamanların sosyal medyasıydı.

Ben bi faydasını görmedim. “Sınıfta en sevdiğiniz kızın ismi?” sorusuna “E” yazması gereken çocuk “P” yazdığından beri en’lerden korkarım. Anket yapmam. Hatta Pelin, Pınar ve Peteklerden nefret ederim.

Şimdi 2016-2017 Turgay Şeren sezonunun ilk yarısının bence “en”lerini yazacağım. Bence diyorum bakın ama. Kendimce sebeplerim, ufak açıklamalarım var tabii. Kısacık yazıya gerekçeli karar istemezsiniz herhalde. Aman kavga dövüş çıkmasın.

En büyük başarı: Başakşehir’in ilk yarıda gösterdiği performans. Tartışmasız.

En güzel gol: Şimdi gönül buraya Moussa Sow’un Manchester United’a attığı o yeşil gibi, o al gibi, o nakış gibi golü yazmak ister ama bizim lig dedik. Değişen bi şey yok gerçi, yine Sow diyeceğim. Çaykur Rizespor maçında attığı ikinci gol.

En iyi teknik direktör: Dick Advocaat. Umutsuzluğu umuda çevirdiği için.

En iyi golcü: Kimse kusura bakmasın yine Sow diyeceğim.

En iyi kaleci: Bu soru bin kere sorulsa cevabı bin kere Fernando Muslera.

En iyi forvet: Şehmus Özer. Cennet artık çok forvet.

En iyi stoper: Simon Kjaer

En iyi sağ bek: Gökhan Gönül

En iyi sol bek: Tiago Pinto

En iyi sağ kanat: Jeremain Lens

En iyi sol kanat: Ricardo Quaresma

En iyi ön libero: Atiba Hutchinson

En iyi orta saha: Wesley Sneijder. Sneijder Sneijder’dir başka gerekçeye gerek yok. Israrcıysanız yaptığı asistlere bakınız.

En çok kurulan cümle: “Eto’o bitmemiş.”

En doldurulamayan boşluk: Mario Gomez

En iyi transfer: Jeremain Lens 

En büyük sürpriz: Bruma

En üzücü olay: Futbol dünyası çok kötü olaylar yaşadı. Chapecoense takımını anmadan geçemeyeceğim. Bizim ligimizde de üst üste çok kötü haberler aldık. Hamile eşi trafik kazası geçiren Çaykur Rizesporlu Kweuke ikiz bebeklerini kaybetti. Karabüksporlu Traore bir yaşındaki oğlunu yitirdi. Beleştepe’de korkunç bir patlama yaşadık. Sonra Amed Sportif’in kaptanı Şehmus Özer’i korkunç bir kazada kaybettik.

En büyük hayal kırıklığı: Antalyaspor maçında sakatlanarak oyun dışı kalan Beşiktaşlı Caner Erkin’in aşil tendonunun kopması.

En umut veren olay:  Yasin Sülün’ün, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın U21 takımlarının maçında, oyuncu değiştirme hakkı dolan Fenerbahçe’nin futbolcusunun sakatlanıp oyun dışı kalması üzerine kendi takımından bir oyuncu eksiltmesi. 

En kral hareket: Galatasaray teknik direktörü Jan Olde Riekerink’in Beşiktaş maçından bir akşam önce, bir Beşiktaş taraftarını kırmayıp birlikte “kartal pozu” vererek fotoğraf çektirmesi.

En ince hareket: Beşiktaş Kulübü’nün, Boluspor maçının başında uçak kazasında hayatını kaybeden Kızıl Ordu Korosu üyelerinin anısına “Kalinka”yı,  devre arasında ise yine hayatını yeni kaybeden George Michael’ın anısına “Careless Whisper”ı çalması. İncelik güzel şey.

En klişe yıkan açıklama: “Hatalarımızdan ders çıkaracağız” klişesini yerle bir eden “Sık sık ders çıkarıyorsak kötü öğrenciyiz” açıklaması. Şenol Güneş’ten.

En gülümseten olay: Tolga Zengin’in, Boluspor deplasmanına giden Beşiktaş takım otobüsünün bagajından çıkması ve Mete Kalkavan’ın ikinci yarı sahaya geç çıkan Selçuk Şahin’e “Selçuk Bey, hoş geldiniz” diye takılması.

En büyük hayal: Hakemlerimizin daha iyi maç yönetmesi, yöneticilerin taraftarlar arasında düşmanlık ve nefreti körüklemeyecek açıklamalar yapması, taraftarların kol kola, sırt sırta, güle oynaya maçlara salimen gidip gelmesi.

Benim “en”lerim bu biçimdedir.

Ligin ikinci yarısının başlamasını heyecanla bekler; bütün Pelin, Pınar ve Peteklere selam ederim.

 

Yazının devamı...