"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Beşiktaşlı Tarık Ünlüoğlu

3 Ekim 2019

Tiyatroyla olan uzun ilişkisine dair “Bu nasıl bir aşk?” diye sorulduğu bir röportajda “Buna aşk denmez” demişti. “Bu, hayatın seni götürdüğü yer. Ben çocukken futbolcu olmak isterdim mesela, bunun için dua ederdim.”

 O yüzden ben Tarık Ünlüoğlu’nu futbol aşkıyla uğurlamak istiyorum izin verirseniz.

 İlkokulu ve ortaokulu İzmir’de okuyan Tarık Ünlüoğlu, liseyi İzmir Namık Kemal Lisesi’nde okur. Bütün bu yıllarda topun peşinde koşar. Hem futbol hem basketbol topunun. Ama futbol bambaşkadır. Bir de Fenerbahçe. On yedi yaşına kadar Fenerbahçelidir.

Ta ki o güne kadar. Ta ki Göztepe’nin Beşiktaş’a ev sahipliği yaptığı o maça kadar. Ta ki Yusuf Tunaoğlu’nın akıldışı futbolunu görene kadar. Bir televizyon programında Fenerbahçe’ye veda edip nasıl Beşiktaşlı olduğunu şöyle anlatmış:

“O maçta Yusuf Tunaoğlu diye bir oyuncu var Beşiktaş’ta. Rahmetli. Onu zaten çok beğeniyordum; ama o maçta bir top oynadı ki.  Bir çalım attı, iki Göztepeli kafa kafaya çarpıp bayıldı. Ben böyle bir çalım hayatımda görmedim. O maçı Beşiktaş kazandı ve şampiyon oldu. Daha önce çok Beşiktaş maçı izledim; ama o maç çok enteresandı. ‘Bu nasıl bir takım!’ dedim. ‘Tamam’ dedim, ‘ben bu andan itibaren Beşiktaşlıyım’. ‘Dönek dediler, ama napim?’”

Tarık Ünlüoğlu belli ki hayatın insanı getirdiği yerle, gerçek aşk arasındaki farkı iyi biliyormuş. Tiyatro ve Fenerbahçe onu hayatın getirdiği yerlermiş. Gerçek aşkı içinde ukde kalan futbolculuk, opera sanatçılığı ve hatta pilotlukmuş. İlk saydıklarım için geç kalmış belki ama Beşiktaş aşkı için “dönek” de deseler dönmemiş. Geç kalmamış, yetişmiş.

Tarık Ünlüoğlu’nun Beşiktaş’la meselesi Beşiktaşlıların “Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur” cümlesinin tersini yapabilmesiymiş meğer. Olabiliyormuş meğer. Çok erken oldu vedası. Buraya kadarmış meğer.

Arkasında çok oyun, çok replik, çok dost bırakmış. Herkesin başı sağ olsun. İnsanlara takımını değiştirecek gibi futbol oynayanlara da selam olsun. Yusuf Tunaoğlu da Tarık Ünlüoğlu da rahat uyusun.

Yazının devamı...

Yangın mavisi

24 Eylül 2019

 

Hikâyesini biliyorsunuzdur. Seher, İran’da kadınların stadyumlara girmesi yasak olduğundan takımın maçını izlemek için erkek kılığında stadyuma girmişti. Yakalandı. Gözaltına alındı. Mahkemeye çıkarılıp altı ay cezaya çarptırıldığını öğrenince kendini mahkeme önünde ateşe verdi. Yaktı kendini.  Öldürdü.

Mavi Kız, taraftarı olduğu İstiklal Tahran’ın renklerinden almıştı lakabını. Mavi zaten bir acayip renk. Simgesel ağırlığı da tarihi de çok derin.

Renk tarihçisi Michael Pastoureau Mavi: Bir Rengin Tarihi adlı mikro tarih çalışmasında rengin tarihsel izini sürer. Mavi Kız’ın anısına o yoldan ben de yürüdüm bir kez daha.

Mavi, Antik Çağ’dan başlayarak renk bile sayılmaz, hiçbir metinde adı geçmez, yok sayılır. Roma’da güzel olanı betimlerken siyah ve yeşile sıklıkla başvurulurken, maviye hiçbir olumlu tanımlamada rastlanmaz. Hatta aşağılanır. Mavi giyinmek, genel olarak kişiyi küçülten bir şey olarak algılanır. Açık mavi çirkin, koyu mavi ise kaygı verici bulunur. Mavi göz; kadında iffetli olmayan bir mizaç, erkekte gülünçlük olarak kabul edilir.

Mavi, çağlar boyunca görmezden gelinen, aşağılanan, yok sayılan bir renk olur. İtibarını bilim sayesinde kazanır. Newton’un prizma deneyleri sonucunda bir renk olarak ilk defa net bir şekilde tanımlanır. Newton, çalışmalarıyla ışığın yasalarını ortaya koyar ve Ortaçağ’ın siyah ve beyaz zıtlığı üzerine kurulu kabulünün altını üstüne getirir. Siyah ve beyaz renk skalasından çıkarken zafer, merkeze oturan mavinindir artık.   

Yüzyıllar boyunca Avrupa’da görmezden gelinen mavi; zamanla edebiyatta, sanatta hatta siyasetteki yeni akımların rengi olmaya başlar. Başka başka anlamlar kazanır. Yeni edebiyat akımları maviyle bağ kurmakta gecikmez. Goethe’nin ünlü Genç Werther’in Acıları’nda kahramanına giydirdiği mavi kıyafet, romanın olağanüstü başarısı sayesinde Avrupa’da yeni bir giyim tarzının da ateşleyicisi olur. 1780’li yıllarda Avrupa’da birçok genç Werther gibi giyinmeye başlar. Goethe’nin mavi rengi kullanması bir tesadüf değildir kuşkusuz.

Böylece maviyle romantizm özdeşliği kurulmuştur. Bu ilişkiyi Alman edebiyatçı Novalis’in bir Ortaçağ halk ozanının rüyasında gördüğü mavi çiçek “ancolie”nin peşinden koşmasını anlattığı romanı pekiştirir. Romandaki çiçeğin adından türetilen “melankoli” kavramı, mavinin anlam haritasına eklenir.

Yazının devamı...

İki Falcao

3 Eylül 2019

Galatasaray taraftarı rahatladı, yönetim rahatladı, spor basını rahatladı, sabahtan akşama kadar bir cümle kapabilmek için haber kovalayan emekçi muhabirler rahatladı. Bu işin tamamına ermesini dört gözle bekleyenler de bu işin bu kadar uzamasından bunalanlar da rahatladı. Herkes rahatladı.

Falcao geldikten sonra ne olacağını, ne kadar katkı sunacağını, neler yapacağını kimse konuşmak istemiyor şimdilik. Sadece gelmesi üzerine kurulmuştu hikâye ve bir süre de böyle gidecek, sadece gelişinin tadı çıkarılacak belli ki. Gerisine sonra bakacağız.

Demem biraz daha başka benim bugün. Futboldaki isimler üzerinde durmak istiyorum biraz. Futbolcuların sahip oldukları isimlerle çizilen yollardan söz etmek istiyorum. Falcao’nun isminin ona çizdiği yoldan mesela.

Öğrendim ki Radamel Falcao, adını bir başka Falcao’dan alıyormuş. Falcao’nun kendisi gibi futbolcu olan babası, Brezilya’nın efsane orta saha oyuncusu, hatta tüm zamanların en yetenekli orta saha futbolcularından biri olarak kabul edilen Paulo Roberto Falcao’ya hayranmış. Onun adını almış oğluna vermiş. Oğlu da bu isimle başka bir zamanın başka bir efsanesi olmayı başarmış. Ne güzel hikâye.

Bir de bizim memlekette; isimlerini aileden, anadan, babadan değil oynadıkları futbolun kendisinden alan futbolcular var. Futbolun kendilerine lakap olarak getirdiğini zaman içinde kendisine isim olarak seçen futbolcular var. Soyadı kanunundan önce lakap olarak kullandıklarını kanundan sonra soyadı yapmış futbolcular. Bence enfes hikâyeler.

En etkilendiklerimden biri Beykoz efsanesi İbrahim’in hikâyesidir. Top ve kafa arasındaki ilişkinin kitabını yazan İbrahim bu özelliği nedeniyle zamanla “Kelle” lakabını alır. Çünkü bir yerlerde yükselen bir top varsa orda muhakkak İbrahim’in kellesi vardır. “Kelle İbrahim” aşağı “Kelle İbrahim” yukarı. Sonra kendisine Kelle soyadını seçer, İbrahim Kelle olur.

Fenerbahçe ambleminin yaratıcısı olarak da bildiğimiz, penaltı kralı, “Topuz” lakaplı Hikmet zaman içinde Hikmet Topuzer olur. Vefa’ya atılan 20 golün 14’ünün sahibi Galatasaraylı Mehmet, leblebi gibi atılan o kadar golden sonra kaçınılmaz olarak “Leblebi” lakabıyla anılmaya başlar. Soyadı kanunundan sonra Mehmet Leblebi ismini alır.

Bir de yıllarca kullandıkları, onunla uzun yıllar yaşadıkları soyadlarından vazgeçip, lakaplarını kendilerine soyad yapan futbolcular vardır. Mesela Galatasaray’ın efsane sağ açığı Necdet Kayral’ın lakabı “Cici”dir. Kayral bir süre sonra lakabını, soyadına tercih eder. Soyadını bırakır, lakabını soyadı olarak alır, Necdet Cici olur.

Yazının devamı...

Elveda Gül Hanım

27 Ağustos 2019

Gül Çıray 1939 yılında Bulgaristan’ın Vidin şehrinde doğar. Daha yaşını doldurmadan Türkiye’ye göçerler. Gül Çıray ve altı kardeşi babalarını çok erken kaybeder. Yükün tamamı annede ve büyük abi Coşkun’un omuzlarındadır artık. Hayat koşusu böyle zorlu devam ederken 1955 yılında hayatına atletizm girer. Ankara’da okullar arasında düzenlenen bir yarışmada Ulus Ortaokulu’nu çelimsiz bir kız temsil eder. O kız, o yarışmalarda hem uzun atlama hem de 800 metre yarışlarını kazanır.

Şöyle bir bakıldığında kimsenin sporcu olacağını tahmin edemeyeceği çelimsizlikteki kızı Besim Aybars fark eder. Daha ilk anda ona inanır, hatta o kadar inanır ki Gül Çıray on beş gün sonra Balkan Şampiyonası’nda yarışmak için pisttedir. O günden başlayarak Gül Çıray, hocası Besim Aybars’ın yüzünü hiç kara çıkarmaz.

Yavaş yavaş neredeyse bütün mesafelerin rekoruna sahip olur. Üstelik kendi rekorlarını da kendi kıra kıra ilerler. 20.09.1956 günü Milliyet gazetesinde çıkan haberde şöyle der:

“Bilmiyorum ben ne yaptım? Galiba sadece vazifemi. O halde gösterilen aşırı alaka neden? Acaba buna layık mıyım? (…) Yalnız şunu da unutmasınlar ki alakalarından katiyen şımarmadım, bilakis teşvik gördüm, bunu yakında yapacağım derecelerle de fiilen teyit arzusundayım.” Dilin, anlatımın güzelliğine, tevazua, çalışkanlığa bakın. Sporculuğa bakın.

Gül Çıray’ın atletizm kariyeri bittiğinde arkasında üçü krosta olmak üzere toplam 5 Balkan şampiyonluğu, 400, 800 ve 1500 metrelerde uzun yıllar kırılamayan Türkiye rekorları, 17 Türkiye şampiyonluğu, 47 Türkiye rekoru bırakır. 1960 Roma Olimpiyatları’nda kafilededir. Türkiye spor tarihine  atletizmde uluslararası bir şampiyonada altın madalya kazanan ilk kadın olarak geçer. Kendisi gibi milli atlet olan Ahmet Akbaş’la evlenen Gül Çıray aktif spor hayatını bıraktıktan sonra antrenör olarak çalışır, pek çok sporcu yetiştirir, onların başarılarına tanıklık eder.

Gül Çıray Akbaş, kalp krizi geçirip aramızdan ayrıldığı günden daha bir gün önce, Sadi Gülçelik Yarışması’nı izler, atletlere ödüllerini verir. Benim ona veda ederken tek tesellim bu. Hayatının son gününe kadar ait olduğu yerde, atletizm pistinde olması.

Elveda Gül Hanım. Rüzgârınız her daim atletizm pistine çıkan gencecik kadın sporcularımızın arkasında olacak. Vazifenizi layığıyla yapmışsınız. Rahat uyuyunuz.

Yazının devamı...

Başarı ve dram kardeştir

6 Ağustos 2019

Olimpiyatlar, Dünya Kupası ya da Avrupa Kupası yoksa yaz sevmem. Sıcak hiç sevmem. Tatil zaten sevmem: Sıcaktır. Futbol yoktur. Sürekli bir takım isimlerin transfer edilip edilmeyeceğinden başka hiçbir şey konuşulmaz.

Transfer sezonu denen acayip zaman dilimi her geçen sene daha da tuhaflaşıyor. Sabahtan akşama kadar transfer haberi kovalayan spor basını emekçilerini elbette dışarıda tutuyorum. Ama artık iş “Kuaförü tüyoyu verdi: Belki de son tıraş”, “Karısı instagramdan Türk iç mimarı takip etti”, “Kuzeni İstanbul’daki kebapçının paylaşımını beğendi” düzeyinde ilerliyor. Öyle bir alt metin okuma, öyle bir örtük anlam çözme ki göstergebilim gözyaşları içinde kalır.

O vakit ben bugün Falcao’ydu, Kolarov’du, hanımı şunu takip ettiydi, vay geldiydiydi yok gelmediydiden kaçıp tarihin gördüğü en büyük sporculardan birini anlatayım. Abebe Bikila’yı.

Abebe Bikila 7 Ağustos 1932’de Etiyopya’da doğar. 20 yaşındayken ailesine destek olmak zorunda kaldığı için orduya katılır. Bir gün bir resmi törende ülkelerinin bayrağını taşıyan atletleri halkın nasıl sevgiyle kucakladığını görür. Ne istediğini o dakika anlar. Hemen o sene atletizme başlar. Norveçli antrenör Miskanen’in Etiyopya hükümetinin davetiyle ülkesinde çalışmaya başladığı yıllardır. Bikila çok kısa süre içinde kendini ispatlar. Atletizme başlamasının daha ikinci yılında elemelerde birinci olarak Olimpiyat vizesini kapar ama masada kaybeder. Etiyopyalı yetkililer, Bikila’nın yerine antrenmanlarda daha hızlı olan rakibi Biratu’yu gönderme kararı alırlar. Fakat futbol sevdası Biratu’yu olimpiyatlardan eder. Arkadaşlarıyla maç yaparken büyük bir sakatlık yaşar, top yine Bikila’dadır.

Bikila, o topu şahane kullanır. 1960 Roma Olimpiyatları’nda 2:15:16,2’lik derecesiyle altın madalyayı boynuna takar. Üstelik yalınayak. Rivayet şöyledir: Oyunlara katılacağı neredeyse son dakika belli olur ve sponsor firmanın Bikila’ya uygun ayakkabı yapacak yeterli vakti olmaz. Kendi ayakkabılarını giymesine de sponsorluk yönetmeliği izin vermez. Fazla seçenek yoktur. Dünya adını ilk kez duyduğu bu atleti ayakta alkışlarken, Bikila 42 kilometreyi, rekor kırarak ve yalınayak geride bırakır. Yalın ayak.

Adını, ülkesinin adını ve çok uzun süre kırılamayacak rekorlarını herkese duyurur. Olimpiyat altın madalyası kazanan ilk siyah Afrikalı atlettir. Etiyopyalı gençlerin ilham kaynağı, tam da istediği gibi halkının sevgilisidir artık. Ancak bir sonraki olimpiyat vizesini yine zor alır. Çünkü ülkesinde darbe yapmayı planlayan bir ekibin içerisinde olduğu iddiasıyla tutuklanır, neyse ki tutukluluk uzun sürmez, aklanır.  Pistlerden epey uzak kalmıştır, hemen çalışmaya başlar ama bu defa da apandisit ameliyatı olmak zorunda kalır. Doktorlar “yatacaksın” der, Bikila içinden “koşacağım” diye cevap verir. Doktorlardan, basından, herkesten gizli antrenmanlara başlar, oyunlara gitmeyi başarır. 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda da 2:12:11.2’lik derecesiyle yine rekor kırar, yine altın madalya kazanır. Üst üste iki Olimpiyat maratonu kazanan ilk atlet olarak tarihe geçer. Bu defa yalınayak değildir ama sanki maraton koşmamış Kordon’da elini koluna sallaya sallaya gezmiştir. Öyle bir rahatlık. Sonra yine başarılar, birincilikle bitirilmiş maratonlar, kürsüler, madalyalar ama sonrası çok hazin.

Önce büyük bir sakatlık, ardından korkunç bir kaza. 1969 yılında geçirdiği kazada, kaza yaptığı fark edilene kadar arabanın içinde sıkışmış halde kalır. Aylarca hastanede yatar. Yaşama döner ama koşmak nerede, ömrü boyunca bir daha yürüyemeyecektir. 1972 Münih Olimpiyatları’na şeref konuğu olarak tekerlekli sandalyeyle geldiğinde o ayağa kalkamaz ama on binler karşısında alkışlarla ayaktadır.

1973 yılında daha 41 yaşında beyin kanaması geçirir, çeker gider artık koşamadığı hayattan. Vedası tam da spora başlarken hayal ettiği gibidir. Etiyopya halkı yüz binlerle ve sevgiyle arkasından yürür.  

Yazının devamı...

Aşktan da üstün

17 Temmuz 2019

Yetmişlerde doğanların büyürken Adile Naşit’le karşılaşmaları kadar şahane bir hadise varsa o da denk geldikleri büyük sporculardır. Hatta çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz, bizim kuşak kadar çok efsane sporcu izleme şansı başka hiçbir kuşağa nasip olmamıştır.

Ben Nadia Comenaci’nin Montreal’de jüri üyelerinin ve dünya spor kamuoyunun aklını aldığı günlerde doğmuşum. Onu sayamadığımdan ilk olimpiyatım 1980 Moskova’ydı. Dört yaşındaydım. Steve Ovett ve Sebastian Coe diye iki isim duydum, sonra ömrüm hep efsane sporcuların ismini ezber ederek geçti.
O günden bugüne ezberim sürüyor. Ne şans. Ne güzel denk geliş. Nasıl bir mucize bir sporsever için. Marita Koch’u gördü bu gözler. Carl Lewis’i, Edwin Moses’ı, Olga Nazarova’yı. Dünya gözüyle Drazen Petrovic’i izlemiş bir kuşaktanım ben, daha nasıl anlatılır?

Efsaneler listesi o kadar uzun, o kadar şahane ki. Üzerinde hiç düşünmeden bir çırpıda sayabildiklerim bunlar. Bunun beş katı kadar bir ismi de atlıyorumdur:
Sokrates, Ecaterina Szabo, Jane Torvill- Christopher Dean, Butragueno, Boris Becker, Careca, John McEnroe, Sergei Bubka, Maradona, Kristin Otto, Stefan Edberg, Paolo Maldini, Naim Süleymanoğlu, Valerios Leonidis, Katerina Witt, Gary Lineker, Ivan Lendl, Romario, Ekaterina Gordeeva-Sergei Grinkov, Martina Navratilova, Rudi Völler, Lotar Matthaus, Enzo Schifo, Natalia Bestemianova- Andrei Bukin, George Best, Roberto Baggio, Micheal Johnson, Pierre Littbarski, Gabriela Sabatini, Micheal Jordan, Zinedine Zidane, Haile Gebrselassie, Ayrton Senna, Arvydas Sabonis, Rinat Dasaev, Karl Malone, Andre Agassi, Magic Johnson, Steffi Graf, Larry Bird, Franz Beckenbauer, Toni Schumacher, Marco van Basten, Metin-Ali-Feyyaz, Michael, Schumacher, Alexei Yagudin, Hicham El Guerrouj, George Hagi, Fabio Cannavaro, Ronaldo, Micheal Pleps, Usain Bolt, Tyson Gay, Kobe Bryant, Ronaldinho, Wayne Rooney, Messi, Yelena Isinbeyeva, Roger Federer, Cristiano Ronaldo, Rafael Nadal, Buffon, Novak Djokovic, Neuer, Neymar, Ada Hegerberg, Alex Morgan, Kante, Hazard, Griezmann…
Bu efsanelerin üçünü; Rafael Nadal, Roger Federer ve son şampiyon Novak Djokovic’i konuşuyoruz bu hafta. Wimbledon’un hem finalinde hem yarı finalinde yaptıklarını. Hem akıl dışı performanslarını hem sporculuklarını. Ben daha çok sporculuklarındayım. Diğeri zaten cepte.

2017 Avustralya Açık Tenis Turnuvası finalinde, tenis sporunun zirve maçlarından biri olan o acayip finalde kupayı kaybeden Nadal, ödül töreninde çıkıp “Buraya gelebilmek için çok mücadele ettim, çok savaştım. Ama Roger benden biraz daha fazla hak etti,” demiş önce elindeki tabak biçimindeki ödüle, sonra Federer’e verilecek görkemli kupaya bakarak “Gözüm esasında bundaydı” demişti. Yenilgiyi böyle bir güler yüzlü özgüvenle taşımış, rakibine saygıyı eksik etmemişti. Konuşma sırası gelen Federer de yüzünü seyirciye değil Nadal’a dönüp “Tenis zor spor. Beraberlik yok. Eğer böyle bir şey olsaydı Nadal ile kupayı paylaşırdım. Bu gece beraberlik olsa ben bunu kabul ederdim. Zor bir rakip vardı: Rafael Nadal” demişti.” Bence maçtan daha görkemliydi ödül töreni.

Yazının devamı...

Kazım Kazım…

25 Haziran 2019

Kazım Koyuncu’suz geçirdiğimiz on dördüncü yıldayız. Şöyle de kurulabilir bu cümle: On dört yıldır bir tek günü bile onsuz geçirmedik.

Onu anmadan, şarkılarını dinlemeden, türkülerine eşlik etmeden tek bir gün geçirmedik. Tek bir gün. Ölümsüzlük başka ne olabilir.

Dinmeyen ve Zuğaşi Berepe gruplarıyla başladı aşkımız. “Va Mişkunan” ve “İgzas” albümleriyle aklımızı çeldi. Aklımız aldı. Aklımızı çaldı. Bir daha da geri vermedi. Sadece müziği değildi mesele insanlığından sebepti ona aşkımız.

Sonra yalnız yürüdü. Önce “Viya” albümü çıktı ne yapacağımız şaşırdık. “Gülbeyaz” dizisine hem müziğiyle can verdi, hem bizi oyuncu Kazım Koyuncu’yla tanıştırdı. Sonra “Sultan Makamı”. O dizinin de can suyuydu besteleri.

Biz onu severken arkada tulum vardı, kemençe vardı, kaval vardı. Yanına elektrogitar koydu. Davul ekledi. Yerelden çıkarak evrenseli kucaklayan şarkılarına çok fena vurulduk. 2004 yılında çıkan ikinci albümü Hayde’yi bi dinledik bi daha yerimize oturamadık. Türkçe Lazca, Gürcüce, Hemşince, Megrelce yan yanaydı. Biz en güzel horonu Kazım’la teptik.

“Hayde” albümüyle konserden konsere koştu. Sonra Fuat Saka, Volkan Konak ve Bayar Şahin’le birlikte “Hey Gidi Karadeniz” konserleri başladı. Aşkın en güzel yerinde Aralık 2004’te o lanet haberi aldık. Biz yıkıldık, o dik oynadı.

İnancını hiç kaybetmedi, müziğinden ve direncinden vazgeçmedi. Ağır tedavi koşulları altında “Ha Kanser Ha Konser” dedi, Şubat 2005’teki konserinde sahnede öyle bir dev vardı ki bir an için hasta olduğunu unuttuk.

Nisan ayına geldiğimizde hastalık gözümüze gözüme sokuyordu kendini. Zayıflamıştı çok, tedavi yorucuydu ama kalktı Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nin ödülünü almak için Trabzon'a gitti. Bitkindi ama ayaktaydı.

Yazının devamı...

Esmiyor

29 Mayıs 2019

Evvelce ve tekrarla söylediğim gibi transfer sezonu denen tuhaf aralıkta futbolla belli bir mesafeden ilgilenen insanlar için gerçeklerle bütün bağlar kopar. Ne doğru, ne yanlış asla bilemezsin. Kim geliyor, kim kalıyor, kim gidiyor asla emin olamazsın. Hem inanmak istersin hem de bilirsin ki yok öyle bir şey. Bu zaten bir ön kabuldür: Transfer sezonunda her şey olabilir ve bu çoğu kez, hiçbir şey olmayacağı anlamına gelir.

Artık yöneticiler, menajerler ve spor basınından oluşan üçgendesindir. O üçgenin iç açılarını ne kadar toplarsan topla spor basınına çıkar. Sen de taraftar olarak transfer sezonunda o üçgenin hipotenüsüne yapışır kalırsın. Başka da şansın yoktur zaten. Yönetici tanıdığın, futbolcu arkadaşın, menajer ahbabın filan yoksa tabii. Şahsımın yok. 

Lig başlasa da transfer haberleriyle aramızdaki bu ikili delilik sona erse diye şimdiden söylenmeye başlayan biri olarak Fenerbahçe taraftarının sevgilisi Toni Schumacher’in Ve Maç Başlıyor (Türkçesi: Affan Kayalıoğlu, Dönemli Yayıncılık, 1987) kitabında vaktiyle anlattıkları geldi aklıma. Size de aktarayım. Çünkü niye aktarmayayım.

“Basının etkisi ve gücü gerçekten korkutucu boyutlarda” demişti Schumacher tee ne zaman. “İnanılmaz ama gerçek” diye de devam etmişti: “Eğer basın kafasına koyarsa bir futbolcuyu milli takıma sokabilir ya da tam tersi hayatını söndürebilir. 1980 Avrupa Kupası öncesi ben bunu yaşadım. Haklı ya da haksız olarsak basın tarafından yüceltildim ve Jupp Derwall’e zorla kabul ettirildim. 1986 Eylülünde ise madalyonun öteki yüzünü gördüm: ‘Schumacher’in sonu’, ‘Schumacher krizde’, ‘Immel’e şans verin’… Bunları okumak benim için kolay değildi. Aynı şekilde mili takım çalıştırıcımız için de.”

Başka bir örnek de basının beklentilerinin yarattığı korkuya örnek vermişti: “Büyük yetenek Bernd Schuster, milli takıma geri dönmüyordu. Nedeni de gazetecilerden korkusuydu: ‘Ya kötü başlarsam’ diyordu emin olmadan. ‘O zaman beni şimdi göklere çıkaran basın, yerin dibine geçiriverir…”

Schumacher, bu kadar can sıkıcı örnekten sonra iyi örnekleri de vermiş, “Sevindirici oranda iyi gazeteciler de var” demişti. “Bu insanların ön planda futbolu ve futbolcuları eleştirmek hakları. Bu branşın akbabaları gibi ezip geçmeyi düşünmüyorlar. Golf olsun, tenis olsun, atletizm olsun her konuda yaptıkları yorumlar inandırıcı. Kritize etmiyorlar mı? Etmez olurlar mı? Hem de nasıl. Ama yaralayıcı ve aşağılayıcı değil…”

Konuya ilişkin son ifadelerinden biri “Oyuncular ve gazeteciler göz göze, dürüst ve açık tartışmalı. Kendisi yokken bir oyuncuyu rezil eden programlardan tiksiniyorum”du Schumacher’in.

Meslekleri hakkında düşünen konuşan akıl yürüten futbolcular. Mesleğinin en temel gereğinin doğru bilgi vermek olduğunu düşünen bir spor basını. Masallar masallar.

Yazının devamı...