"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Bir yanımız Fenerbahçe

11 Aralık 2018

“Fenerbahçe’nin başarısız olduğu bazı sezonlarda, başarısızlığa gerekçe olarak bi sürü haklı neden sayılabilir. Koca koca haklı bi sürü neden. Ama aynı biçimde, bazen, tek bir bahane bulamazsın başarısızlığına. Tek laf edemezsin. Öyle mükemmeldir her şey. Yapılabilecek her şey yapılmış, paraydı puldu bol bol harcanmış, hiperaktif bir transfer sezonu geçirilmiştir. Ölçülmüş biçilmiştir. Fakat Fenerbahçe’de işler yine de yolunda gitmeyebilir. Ne yaparsan gitmeyebilir. Gerçekten çok acayiptir. Hayat gibi. 

‘Fenerbahçe’ye duyulan aşk, tek taraflı aşktır’ derdi babam. ‘Karşılık beklemeyeceksin, olduğu gibi kabul edeceksin.Öyle. Taraftarının ağzını bi türlü kulaklarına vardırmayan, şöyle dolu dolu, şöyle ağız dolusu güldürmeyen bir takımdır Fenerbahçe. Çok güldük çok ağlayacağız takımıdır. İki güldün mü üçüncü de muhakkak ağlatır. Sıkmaya gelmez, biraz rahat bırakılmak ister. Öldürmez, çok hümanist takımdır, süründürür. Yapısal. Hamuru böyle. Olma biçimi bu. Hayat gibi. 

(…) Özellikle böyle yenilgilerde, böyle “zayıf takım” olarak görülen takımlarla yapılan maçlarda alınan yenilgilerde, Fenerbahçe’de sıkıntı çok büyük yaşanır. Moraller daha çabuk bozulur. İşler olduğundan daha kötü gidiyormuş gibi hissedilir. Bi de üstüne futbol uleması ‘Hadise olsa da nimet bilsek’ diye pusuda beklemektedir. 

Tam burada biraz sakin kalınabilse, acık serin durulabilse, bi miktar moralli olunabilse akar gider esasında. Elbette metafizik bi şeyden söz etmiyorum. Elbette teknik taktik meselelerin bu biçimde çözülmediğini biliyorum. Ama bi sürü sıkıntı devre dışı bırakılır böyle yaparak. Biraz sakin olarak. Ortalığı velveleye verince Van Persie’ye bi haller olmuyor işte, dört gol atıp, iki de attırmıyor. Bu telaşta, bu sabırsızlıkta, bu olumsuzlukta sadece sansasyondan beslenenlerin karnı doyuyor. Başka da bi şey olmuyor. Çünkü o filmde dediği gibi, hayat futbola fena halde benzer.

Ama tabii futbol endüstrisi rahat komaz di mi. Acayip paraların döndüğü bi yerde ‘Acık sakin olalım’la işler yürümez he mi. Çok safım di mi. O zaman siz bildiğiniz gibi yapın. Elinizden geleni ardınıza komayın. Sakin olmayın, akıp gitmesine izin vermeyin, sağa sola dalaşın. Ama bilin ki, siz ne yaparsanız yapın Fenerbahçe bildiğini okuyacaktır. Hayat gibi. Çünkü hayat Fenerbahçe’ye fena halde benzer.”

            Bu yazdıklarıma ek olarak bugün gelinen duruma filan bakınca bir de şunu anladım: Fenerbahçe’yle ilişki kurmak çocuk yetiştirmek gibidir. Kitabi bilgilerin, ezberlerin, basmakalıp davranışların bazen hiçbir karşılığı olmayabilir. Bazen sadece alan açmak, rahat bırakmak, sabırla beklemek gerekebilir.  Israr edersen hata yaptırır, yanlış karar aldırır, bazen çaresiz bırakır.  Ezbere yetiştirmeye kalktığın çocuk gibi.

Ayrıca endüstriyel futbol kurallarının, paranın pulun, hesabın kitabın esamesinin okunmadığı zamanlar vardır. Çünkü endüstriyel futbol ne yaparsa yapsın özünde futbol, atar damarının insan olduğu bir oyundur. İnsan malzemesi gelir senin bütün hesaplarını altüst ediverir. Anlamadan dinlemeden büyütmeye çalıştığın çocuk gibi. Bu da böyle çıldırtan bir dengedir işte.

Bir Fenerbahçeli olarak ben sakin olmayı seçiyorum. Bu günler elbet gelip geçer diyorum. Çünkü Hasan Hüseyin Korkmazgil’in enfes şiirinden beri şunu çok iyi biliyorum:

Yazının devamı...

Vatman Hasan, Mevlüt ve dünyanın en güzel basketbol takımı

22 Kasım 2018

Gerçekten takım o kadar güzeldi ki; hocası, taraftarı, oyuncusu hepsi birden o kadar güzeldi ki, sosyal medyada bi yerlerde kendimi tutamamış “Dünyanın en güzel basketbol takımı yemin ediyorum” demiştim.

Sonra da sıklıkla kullanmaya devam etmiş, zaman içinde “Dünyanın en güzel basketbol takımı” lakabının takımın üstüne yapıştığını, kullanılan bir cümle, bi tanımlama, bi yakıştırma olduğunu görmüş, çok sevinmiştim.

Geçen gün baktım ki Fenerbahçe Spor Kulübü de sosyal medya üzerinden basketbol takımını kutlarken bu lakabı kullanmış. Babam görse ne biçim sevinirdi.

Vatman Hasan ve Mevlüt de bu takımın güzelliğini görseler ne biçim sevinirlerdi kim bilir. Obradovic’i tanısalar. Dünyanın en güzel basketbol takımının bugünkü güzelliğini görseler. Kim olduklarını ve hikâyelerini Türkiye spor tarihinin babası ve Fenerbahçe Basketbol Şubesi kurucularından Cem Atabeyoğlu’nun anlattıklarından bildiğim biçimiyle anlatayım.

Vatman Hasan ve Mevlüt, basketbol lig maçlarının İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu salonunda oynandığı yıllarda, Fenerbahçe Basketbol takımının ilk seyircilerindendir. Ama öyle akılla fikirle sakin sakin bi seyircilik değil. Düpedüz aşkla. Fenerbahçe aşkıyla.

Vatman Hasan İETT’de tramvay vatmanıdır. Bir gün Beyazıt’tan geçerken, taksi şoförü bir arkadaşı tramvaya yanaşır, camı açar, görev başındaki bir aşığa asla kurulmayacak bir cümle kurar: 

“Hasan! Bizim takım İngiltere’den dönüyor, onları karşılamaya Yeşilköy’e gidiyorum!”

Vatman Hasan’ın Fenerbahçe aşkında tereddüde pek yer yoktur:

Yazının devamı...

Derdi iyilik olan biri: Erkan Sözeri

13 Kasım 2018

Ama bu yazının konusu Erkan Sözeri’nin başarısı değil, nasıl bir spor insanı olduğu üzerine olsun. Başarı dediğimiz çok tartışmalı bir kavram çünkü. Her yolu mubah sayarak kazanılan “şey” başarı değil çünkü. Öyle başarılı teknik direktör çok çünkü. Benim meselem bir hocanın gerçek başarıyı elde ederken yaptıklarında. Ve elbette yapmadıklarında.

Geçtiğimiz haftalarda bir akşam, Erkan Hoca’nın katıldığı bir televizyon programına denk geldim. Uzun uzun konuştu. İki saat daha konuşsa iki saat daha dinlerdim. Bilginin tevazuuyla harmanlandığı, duymaktan yıldığımız futbol klişelerinden fersah fersah uzak, akıl dolu ama futbolun duygusunu da asla dışlamayan nefis bir konuşmaydı.

Konuşmada en çok “Gençlerbirliği, Süper Lig’e ait bir takım. Ama bunu söylerken asla ‘biz 1. lige fazlayız’ gibi bir şey demek istemiyorum” dediği yere takıldım. Israrla altını çizdi, döndü döndü söyledi bunu. Varmak istediği hedefe doğru giderken bulunduğu yerdeki kimseyi incitmeme hassasiyeti. Çok önemli, çok kıymetli.

Erkan Sözeri, futbolun çeşitli sorunlarını kendine dert edinmiş bir teknik direktör. Kulüplerin hesapsız kitapsız harcamaları, transfer sorunları, borç batakları üzerine kafa yoruyor, düşünüyor, konuşuyor.  Altyapı, üzerinde en çok durduğu konulardan biri. “Altyapıda devrim yapılmalı” diyor. Bunu söylerken, sadece yatırım şu bu gibi teknik meselelerden söz etmiyor. Altyapı hocalarının kendilerine emanet edilen genç futbolculara nasıl yaklaşmaları gerektiğine kadar derinleştiriyor konuyu.

BirGün gazetesine verdiği röportajda “Görev yaptığım bir kulübün altyapısında bir çalışmayı izlemeye gitmiştim. Antrenörlerden birisi on yaşındaki bir çocuğa ‘Getir lan o topu!’ diye bağırdı. Çocuk topu almaya giderken bir kez daha bağırdı: ‘Oğlum çabuk getirsene lan!’ Altyapının başındaki hocaya dedim ki: ‘Bakın, siz sadece bir oyuncu yetiştirmiyorsunuz, topluma bir insan hazırlıyorsunuz. Şimdi bir hoca olarak o çocuğa öyle hitap ederseniz, o çocuktan sosyal olarak bir şey beklemeyin. O çocuk, ileride futbolcu olur ya da olmaz, ama yarın büyüdüğünde belki garson, belki muhasebeci, belki de bir şirket yöneticisi olacak. Sizin o davranışınız da sonraki hayatını mutlaka etkileyecek’” dediğini okumuştum. 

İyilikle bir derdi var Erkan Sözeri Hoca’nın. Okuduğum o röportaj “Arkadaşınıza, rakibinize iyi davranacaksınız, saygı göstereceksiniz,” diye bitiyordu. Memleket futbolunu kurtaracak cümle bu bence. Tane tane bir daha yazayım, siz de tane tane bir daha okuyun: “Arkadaşınıza, rakibinize iyi davranacaksınız, saygı göstereceksiniz.” Herhangi bir örnek vermeyeceğim, bir yere bağlamayacağım, ayrıntıya girmeyeceğim. Gün gibi ortada zaten kastım.

Gençlerbirliği’nin yolu kendisine çok yakışan, kulübün gelecek günlerine yön verebilecek, çok kıymetli bir hocayla kesişmiş.

Birlikte yürüdükleri yol çok açık olsun.

Yazının devamı...

Aması maması yok

9 Ekim 2018

“Bıktık usandık futbolcuları boğaz boğaza getiren, taraftarlara bıçak çektiren nefreti pompalayanlara ‘Yeter yapmayın bunu’ demekten. Yöneticilere, spor insanlarına, yorumculara, futbolculara, onaaa bunaaa, herkese ‘Sağduyulu açıklamalar yapın; şiddeti, düşmanlığı, nefreti pompalamayın’ diye yalvarmaktan,” diye eklemiştim.

Ama en çok “ama” diyenlere takılmıştım: “Bıktık, ‘ama’ demeyin demekten! Böyle bir şeyden sonra ‘ama’ ne demek Allah aşkına? ‘Ama’ ne demek! Bir otobüs dolusu futbolcunun canına kast edilmiş, hâlâ nasıl ‘ama’ diyebiliyorsunuz? Ama Fenerbahçe, ama Aziz Yıldırım, ama Volkan, ama Emre! ‘Fenerbahçe otobüsüne ateş açılmış, şoför vurulmuş, kontrol kaybedilse şarampole yuvarlanacakmış otobüs’ diyorsun ‘ama’ diyorlar. Bu işin ‘ama’sı mı olur, bu işin rengi, takımı, başkanı, kalecisi, golcüsü mü olur, delirdiniz mi?’ diyorsun, bu seferde ‘Fenerbahçe de çok şey ama’ diyorlar. ‘Ama’yı sona alınca bi şey değişiyor çünkü!” diye delirmiştim.

Şimdi yine “Aması maması yok” diye isyan ettiğim bir gündemle karşınızdayım. Gözümüzle gördük işte U21 Ligi’nde Atiker Konyaspor ve Beşiktaş arasında oynanan maçta olan rezaleti. Ayrıntısına girmek istemiyorum, gerçekten içim kaldırmıyor. Benim daha çok takıldığım Atiker Konyaspor’un “Karşılaşmanın sonunda istenmeyen ve kesinlikle tasvip etmediğimiz olaylar yaşanmıştır. Çeşitli kaynaklardan yaptığımız araştırma ve değerlendirmeler sonucunda, olayların başlangıcının müsabakanın 76. dakikasında oyundan atılan Beşiktaş U21 Teknik Sorumlusu Yasin Sülün’ün hakeme, güvenlik görevlilerine ve seyircilere yaptığı tahrik dolu hareketler olduğu anlaşılmıştır” biçimindeki açıklaması.

“Saldırı olmuştur AMA sorun bakalım niye olmuştur” diyorlar yani. Bu cümlenin “Görev başındaki hekimi bi güzel dövdüm AMA o da şunu yaptı” cümlesinden zerre farkı yoktur. İki satır sonra “Olayların nereden, nasıl çıktığına, kimin tahrik ettiğine bakmaksızın, sonuçlarının kabul edilemez olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız” diyorlar. E o zaman bu “ama” niye? Neden bu berbat olayları Yasin Sülün başlattı vurgusu? “Ama” demeden olmuyor mu? “Ama” demeden kabul edilemez bir şeyle karşı karşıya olamıyor muyuz?

Bu arada hatırlarsınız, olayların tek sorumlusu olarak gösterilen Yasin Hoca, bir Beşiktaş-Kayseri Erciyesspor U19 maçında Beşiktaş lehine verilen penaltı kararının haksız olduğunu düşündüğü için öğrencisi Eslem Öztürk’ten atışı gole çevirmemesini istemiş, Eslem de topu rakip kalecinin kucağına yuvarlamıştı. Aynı Yasin Hoca, Fenerbahçe U21 takımıyla oynadıkları bir maçta, oyuncu değiştirme hakkı dolan rakip takımın futbolcusu sakatlanıp oyun dışı kalınca kendi takımını da bir kişi eksiltmiş, maç onar oyuncuyla tamamlanmıştı. Bence bu iki örnekten hiç kimse bi şey öğrenmediyse bile altyapıdaki o pırıl pırıl gençler, futbolun böyle de oynandığını, kazanmanın her şey demek olmadığını ve Yasin Hoca’nın dediği gibi hiçbir galibiyetin bir gencin geleceğinden daha önemli olmadığını öğrenmişlerdi.

Ben Yasin Sülün’ün avukatı değilim, onun emeklerinin kıymetini biçmek filan da haddime değil. Bilemem Yasin Hoca’nın hangi tavırlarını tahrik olarak gördüklerini ya da orada tam olarak ne olduğunu. Gençlerin geleceğini, spor ahlâkını, centilmenliği bu kadar önemseyen birinin böyle olmasını asla istemeyeceğini tahmin edebilirim sadece. Zaten demem de o değil, velev ki tahrik var, kalkıp gençlere ağız burun dalma hakkı mı veriyor bu size? 

Hâsılı bütün bu “ama”lar, bu olaylar, bu açıklamalar unutulur gider. AMA genç futbolcular “Vur kır parçala” bağırtıları eşliğinde yaşadıklarını unutmaz. Bu kadar kolay kıydığınız, taraftarı, hocası, bilmem nesi tekme tokat saldırabildiğiniz bu gençler; kısa bir süre sonra ulusal takımlarda oynayacak olan, ülkenin gelecek kuşağının futbolcu adayları. Elinizde büyüyorlar. Ve elinizdekiler transfer nesnesi değil insan insan. Elinizdekiler emanet. Elinizdekiler öğrenci.

Bu şiddete kim izin verirse, gençleri böyle bir durumun ortasında kim bırakırsa, kim engel olmaz, ses çıkarmaz, gereğini yapmazsa vebali çok büyük olur.

Yazının devamı...

Sahi mi Metin, bu son mu?

11 Eylül 2018

“Sahi mi Metin, bu son mu?”

Herhalde spor basını tarihinde; bir futbolcunun vazgeçilmezliğini, memleket futbolunda kapladığı yeri, taraflı-tarafsız-karşı taraflı herkes tarafından nasıl sevildiğini, onsuz artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını böyle şahane anlatan manşet azdır.

Bu manşetin ertesi günü, tarih 23 Ağustos 1969’dur. Hep aktarıldığı biçimiyle Metin Oktay jübilesini Fenerbahçe’yle oynayacakları bir maçla yapmak ister. Fenerbahçeliler de onu dünya gözüyle, bir kez olsun, bari jübilesinde çubukluyla görmek istediklerini söylerler.

Eşref Aydın’ın “Fenerbahçe kulübü ve taraftarı her zaman sana hayrandı. On dakikalığına da olsa Fenerbahçe formasını giyer misin?” diye sorduğu, Metin Oktay’ın da “Şeref duyarım” dediği anlatılır.

Yazının devamı...

Fabriii Fabriii

7 Ağustos 2018

Bak hiç endüstriyel futbol, milyon eurolar, transfer filan diye itiraz etmeyin rica ediyorum. Biliyoruz hepsini. Ne yazık ki ezbere biliyoruz. Tam da bunun dışına çıkan anlardan biri olduğu için yazıyorum bu yazıyı. Endüstri fikrini bi anlığına alt üst eden anlardan biri olduğu için. Endüstriden uzak, spora yakın bi yerden akan, sahici veda gözyaşlarını anlatmak istiyorum. Fabri’nin gözyaşlarını.

Tam adı Fabricio Martin Agosto Ramírez. Bizim için “Fabri”. Beşiktaş taraftarı için; onu selamlamak, bazen desteklemek, bazen “sil gözyaşlarını” demek için söyledikleri o tezahürattaki gibi “Fabriii Fabriii”.
1987 yılında İspanya’nın Vecindario kentinde doğar, futbola orada, Vecindario Jugend takımında başlar. 2005 yılında Deportivo’ya geçer. Önce altyapı, sonra B takımı filan derken A takıma yükselir ve fakat işler istediği gibi gitmez. O sezon kendisini pek gösteremez, kaleyi değil yedek kulübesini bekler ve bu tekrar B takımı yolları demektir.

Böyle böyle geçen yıllardan sonra kulüple sözleşmesi biter, Valladolid günleri başlar. Orada işlerin pek iyi gittiği söylenemez, forma şansı bulamadığı bir sezonun ardından Recreativo de Huelva’ya kiralanır. 2011-12 sezonunda Valladolid’le sözleşmesi biten Fabri, Real Betis ile sözleşme imzalar. 2013 yılında beş yıl sonra tekrar Deportivo’dadır.

Ben onu 5 Temmuz 2016 tarihinde Beşiktaş’a gelirken Deportivo’ya veda ettiği basın toplantısında tanıdım. Deportivo evi sayılırdı, orda yetişmişti, şimdi evinden ayrılıyordu hiç kolay değildi. Gözleri yaşlıydı. O zaman da çok sahici gelmişti Fabri’nin gözyaşları bana, bugün Beşiktaş’a veda ederken de çok sahici geliyor.

Çünkü bazıları; büyük paralar, dev rakamlar, transfer ücretleri filan söz konusu olsa da kâğıt tabak gibi kullanıp atamıyor yaşanmışlıklarını. Fabri o bazılarından biri. Gözünün yaşı şurasında duranlardan; üzüldüğünde, bazen sevindiğinde, yanlış bi şey yaptığını düşündüğünde gözyaşlarını tutamayanlardan.

Bizde biliyosunuz gözyaşı pek affedilmez. Çünkü bizde gözyaşına, zayıflıktan/acizlikten/beceriksizlikten başka bi şey atfedilmez. Ağlamak zayıflıktır, ağlayan zayıftır. Bu konuda mutabıkızdır. Gerçi öyle çok gülmek de hoş karşılanmaz. Öyle bi tuhafız.

Daha evvel bir Rizespor maçında, taraftarla tartışıp ağlayarak sahayı terk eden ve formasını giydiği Trabzonspor yönetiminin gözyaşlarını hiç hoş karşılamadığı “Aynı yolda yürümeyiz artık” dediği Volkan için yazmıştım:

Yazının devamı...

Son sardunya Kante

1 Ağustos 2018

68 ve 78 kuşağı ruhunun en billurlaşmış anlatımını Sezen Aksu’nun Son Sardunyalar şarkısındaki Yelda Karataş’ın dizelerinde bulmuşumdur hep:

 “Ah ne kahraman ne cesur ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık. Ah kaldırımlar biliyor bir devir muhteşemdik. Güz güneşinden hüzünlü ilkyazdan şendik. Hem utangaç hem hevesli mektepli sevgililerdik. Pek kırılgan pek acemi bir söyler bir gülerdik.”  Bu iki kuşağın doğallıkla taşıdığı; kahramanlık, güzellik, cesaret gibi hasletlerden söz etmek çok zor şimdi. O günlerin ümidinden ve ümitli olmayı hak etmek için sokaklarda olmaktan da. Ama bana burada en çok dokunan şey mahcubiyetin yitimi. Utangaçlık yok artık. Mahcup olmak yok. Utanmak filan zaten hiç yok. 

Dünya Kupası final maçından sonra, kupa Fransız oyuncuların ellerinde yükselirken o kareye uzaktan bakan Kante’yi gördüğümden beri bunu düşünüyorum. Kupaya dokunmak, yanına gitmek, eline almak için bekleyen Kante’yi düşünüyorum. Kariyerinin ilk basamaklarından beri büyük başarılarının hep baş mimarı olup da geride, gölgede, uzakta durmayı seçen mahcup Kante’yi. 

N’Golo Kante 1991 yılında Paris’in kenar mahallerinde yaşayan Malili bir ailenin çocuğu olarak doğar. Futbola JS Suresnes takımında başlar, sonra  Boulogne’da oynar, sonraki durağı Lique 2 takımı Caen olur. Hiçbir maç kaçırmaz, istikrar göbek adı gibidir, ne sakatlık ne performans düşüklüğü ne bi şey. Takımı Lique 1’e çıkarken başarının en büyük pay sahiplerinden biridir. Bir sonraki sezonda da takımı ligde kalmayı başarmışsa yine payın büyüğü Kante’nindir. Bu sıra dışı futbolcu Leicester City’nin futbolcu izleme ekibinin gözünden kaçmaz ve Kante’yi 2015’in Ağustos ayında transfer ederler. Bütün dünyanın gözü birden bire sürekli top çalan, deli gibi top çalan, leblebi gibi top çalan Kante’nin üzerindedir artık. Kanteli İngiliz ekibi o sezon Premier Lig kupası kaldırır. Yine katkısı, payı, başarısı çok büyüktür. Sonra Chelsea günleri başlar.

Kante, 2016’nın Mart ayında Fransa milli takımına çağrılır. Sonrasını biliyorsunuz işte. Kupaya giden yolun sessiz kahramanı. Takım arkadaşı Pogba’ya “Kante her yerde. On beş tane akciğeri var herhalde!” dedirtecek kadar güçlü, dayanıklı, istikrarlı. İnsanı çileden çıkaracak bir top hırsızı; top çalma onda, pas kesme onda ve tam zamanında tam yerinde müdahale onda, oyun disiplininden kopmamak onda, ayak basamadık yer bırakmayacak biçimde koşma onda. Büyük bir futbolcuda olması gereken her şeyi hatta fazlası var.

Ama işte Kante’nin endüstriyel futbolun ödüllerini toplaması, gazetelere son model uzay şeysi arabasının önünde çekilmiş boy boy fotoğraflarının çıkması, spor kamuoyunun sürekli kendisinden söz etmesi için gerekli olan bazı şeyleri yok. 

Kante’de gösteriş yok, bencillik yok, şımarıklık yok. Ukalalık, kendini beğenmişlik, kendini öve öve bitirememe yok. Öne çıkmak için debelenmek, ha bire “ben ben” demek, şöhretin oyuncağı olmak yok. Tevazu var, mahcubiyet var, güler yüzlü bir sakinlik var. “Ben yapmadım, birlikte başardık var.” O yüzden takım arkadaşlarının da sevgilisi. 

Yazının devamı...

Beşiktaş’ın öz oğlu Yusuf Tunaoğlu

21 Temmuz 2018

Büyücü gibi, sihirbaz gibi, usta bir dansçı gibi oynar topla. Dünyanın en şahane dansçısı Gene Kelly’nin o şahane Yağmurda Dans filminde uçuşan adımları gibi. Hem seyredenleri büyüler hem kendisi büyülenir topla buluştuğunda. Öyle bi bambaşkalık.

Bu başkalığın Hakkı Yeten’in dikkatini çekmesi hiç uzun sürmez. Baba Hakkı, 1962 yılına kadar gözünün önünden ayırmaz Tunaoğlu’nu. Artık vakit, o şahane filmde olduğu gibi başka oyuncuların devreden çıkmasıyla sahne alan oyuncuların vaktidir. Şenol Birol ve Birol Peker’in Fenerbahçe’ye transferiyle sahne ışıkları Yusuf Tunaoğlu ve Sanlı Sarıalioğlu’na döner. Baba Hakkı o meşhur cümlesini pat diye kurar: “Şenollar Birollar gider, Yusuflar Sanlılar” gelir.  Beşiktaş’ın öz evlatları artık A takımdadır.

Yusuf Tunaoğlu, daha ilk maçında kendisini izleyenlerin aklını alır. “Uzun boylu, açık renk gözlü, esmer tenli gencecik bir oyuncu… Vücudunun üst kısmı bir jimnastikçi gibi gelişmiş; geniş omuzlu, kıvırcık saçlı, esmer tenli, yağız gencecik bir Kartal. Paslar atıyor, ortalar yapıyor, kaleyi uzaktan yokluyor. Hani gök mavili İtalyanların, Rivera’sı var ya, onun gibi bir şey. Topu her alışında tribünler ayağa kalkmaya başladı. Bir günde bir yıldız doğuyor” diye anlatır Cem Özmeral o günü.

O gün doğan yıldız bir daha uzun süre memleket futbolunun gündeminden düşmez. Beşiktaş’ta 2 Türkiye Ligi Şampiyonluğu görür. 1 Cumhurbaşkanlığı Kupası yaşar. 6 kere A, 3 kere ümit, 5 kere genç olmak üzere 14 kere milli olur. 1962-1976 yılları arasında 172 lig maçında 23 gol atar. Bir Göztepe maçında kaleciyi ters köşe yaparak attığı gol günlerce konuşulur.

Çocukluk arkadaşı, takım arkadaşı, yol arkadaşı Sanlı Sarıalioğlu ‘‘Onu, izleyenlere anlatmak komik bir çaba. Ancak gençlere tanıtmak gerekirse iki cümle yeterli olacaktır: ‘Başını hiç öne eğmeyen dünya iyisi bir insan. Bir futbol sihirbazı’” der onun için. Yıllarca birlikte futbol oynadığı, oda arkadaşı, sırdaşı Vedat Okyar, ‘‘Onunla aynı formayı giyerken bazen oyunu bırakır, yaptıklarını izlemeye dalar giderdim. Bu inanılmaz futbol yeteneği, herkesi hayretler içinde bırakırdı’’diye anlatır.

1965 yılında Belçika’da düzenlenen Dünya Ordular Arası Futbol Şampiyonası’nda Anderlechtli yöneticilerin de aklını alıverir. Yöneticiler Yusuf Tunaoğlu’ndan bile sık şafak sayar, tezkere günü bekler, ancak Tunaoğlu’nun çok da istekli olmadığı söylenir. Zaten o günlerde yaptığı bir trafik kazası konuyu kapatır. Yusuf evinde kalır.

Futboldan başka sevdiği şeyler de vardır Tunaoğlu’nun. Çok eleştirilir, çok uyarılır, akıl veren çok olur ama Yusuf Tunaoğlu yaşamaktan, eğlenmekten, uzun gecelerden vazgeçmez. Dev cüsseli kırılgan adama hiç iyi gelmez bu hayat. Sıkıntılı günler başlar. Kendisi zaman zaman bazı pişmanlıklarını dile getirdiği için yazıyorum, yoksa haddime değil benim. Öyle gelmiş o günlerde hayat ayağına, o da gelişine vurmuş diyebilirim ancak. Keşke gol olsaydı, keşke hiç “keşke” dememiş olsaydı diyebilirim.

O zor günlerde arkadaşı Yılmaz Güney

Yazının devamı...