"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Kibir unutulur tevazu tarihe geçer

24 Mart 2017

Okuduk okuduk birkaç cümlesinden öteye gidemedik. Ben gidemedim en azından. Güzel şeyler de söylemiştir belki. Ama bir önemi kalmıyor işte. Bu cümleleri kurunca bir önemi kalmıyor:

“‘Aaa her yerde Arda var’ diyorlar. Tabii ki de ben olacağım. Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var! Fazla mütevazılık kibir göstergesidir...”


Evvelce de yazmıştım, bence özgüvenle kibir arasında oynak bir ibre vardır. Kendinle dünya arasına koyduğun mesafe büyürse, özgüvenle kibir arasındaki mesafe daralır. İşte o zaman ibre, kolayca kibre doğru kırılır.


Futbol, özellikle memleket futbolu, özellikle de son yıllarda ibrenin sıklıkla kibre doğru kırıldığı bir zemin.


“Yüksek makamda tevazu illettir”
 fikri, kimi teknik adamları ele geçirmiş gibi. Beden dilleri, lakapları, başarıyı karşılama biçimleri, oynananın bir futbol maçından çok öte bir şey olduğunu hissettiren tavırları, açıklamaları kibir sözcüğünün tarifi gibi.


Bazı futbolculara da temel eğitimlerinde sanki “Tevazu gösterme gerçek sanırlar” sözü belletilmiş, tevazuunun çok fena bir şey olduğu öğretilmiş. Bu tip futbolcular kendi kıymetlerini hep kendileri biçiyorlar, kimseye edecek tek laf bırakmıyorlar.


Arda Turan’ınki de bu hesap. Ağzıyla söylüyor zaten. “Fazla mütevazılık kibir göstergesidir” diyor. Hâlbuki kibir göstergesi olan mütevazılık ihtimali değil, “Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var!” cümlesi.


Ayrıca yüzyıllık tarihe bakalım hep beraber. O tarihte Baba Hakkı var, Metin Oktay var, Lefter var. Birinin ağzından duyamazdın böyle cümleler. Üç kulübün üç simge ismi, üç büyük ismi, üç efsanesi sadece kendi taraftarlarının değil herkesin sevgilisi olmuşlarsa, futbollarını tevazularıyla taçlandırdıklarındandır.


Metin Oktay’dan verelim örneği. Fenerbahçe ağlarını yırtan o meşhur golünün üstünden bin sene geçtikten sonra, kimsenin onun sevmesine filan ihtiyacı yokken; bütün efendiliği, bütün zarafeti, bütün sahiciliğiyle “Efendim benim o gölüm tarihe geçti ama bu biraz da, Fenerbahçe’nin büyüklüğünden geliyor demiştir. Bu mütevazılığı kibir göstergesi sayandan şüphe ederim.


Aslında bu kadar uzağa da gitmeye gerek yok. Tugay Kerimoğlu’nun transfer hikâyesine baksak yeter. Gidişine, oradaki varoluşuna, uğurlanışına. “Sadece istediğim şu; hak ettiğim saygıyı görmek istiyorum. Hayatın her alanında görmek istiyorum bunu” demiş bir de Arda Turan.


Hak ettiğin saygıyı görmek için böyle cümleler kurmayacaksın, bu cümlenin hemen ardından “Ben buralardan gidince göreceğiz Barcelona’ya, Atletico Madrid’e kaç tane oyuncumuz gelecek!” demeyeceksin. Daha da hızını alamayıp “Bizim küçükken, ‘Çok büyük oyuncu’ dediklerimizin kaç tanesi buralara gelip oynamış!” demeyeceksin.


Büyük futbolcu olabilirsin, hepimizin sevgilisi Barcelona’da oynuyor, iyi işler çıkarıyor olabilirsin, e ama işte bunları yapınca böyle saygı aramak zorunda kalırsın. Ve biliyorsun ki “Saygı görmek istiyorum” demekle saygı görülmez.


Yazının başlığını tekrar edeyim: Kibir unutulur tevazu tarihe geçer.

Yazının devamı...

114 koca yaş kutlu olsun Beşiktaş

20 Mart 2017

Fuat, Ahmet Fetgeri ve Mahzar Beylerin karşısına geçer. Yaşını çok aşan bir vakarla idarecilerin gözlerinin içine içine bakarak şöyle der:

“Bizler futbolu Beşiktaş Kulübü’nün sporcuları olarak oynamak istiyoruz. Semtin gençleri olarak buna hakkımız olduğuna inanıyor, memlekete tam sıhhatli ve kuvvetli bir gençlik yetiştirmek amacıyla kurulan Beşiktaş Kulübü’nün himayesini bekliyoruz!”

Sonra film boyunca onu Şeref Bey olarak; Beşiktaş futbol şubesinin kurucusu, ilk kaptanı ve teknik direktörü olarak görürüz.

Beşiktaş’ın maçlarını yapabileceği bir stadın inşa edilmesi, Şeref Bey’in en büyük rüyası olur. O rüyaya ömrünü adar, ağırlaşan hastalığına, doktorların koyduğu yasaklara rağmen stadın yapımı için çabalar.

- “Beşiktaş seni öldürecek!” derler.

- “Feda…” der.

Film bir veda hikâyesi anlatır: Şeref Bey, ilerleyen hastalığına son çare olarak Viyana’ya gider ama yapılacak fazla bir şeyin kalmadığını anlamış, bir yandan da Beşiktaş’ı çok özlemiştir. Belki de yatağında ölmek istemiştir. Doktorlarla konuşur bir ay olmadan döner. Otuz dokuz yıllık gencecik ömrünü feda ettiği Şeref Stadı’ndan uğurlanır. Öyle istemiştir. Vasiyetidir.

Bir Beşiktaş filmi çeksem, 19 Ocak 1941’de biter. Film bir cefa hikâyesi anlatır:

Şeref Stadı, o gün Beşiktaş-Süleymaniye maçının ev sahibidir. Son iki yılın şampiyonu olan Beşiktaş, o yıl da rakipleriyle arayı açar ve o gün stada lider olarak çıkar. Maçta da farkı giderek açılmaktadır. Süleymaniye kalesine üst üste yaptığı ataklar sırasında, stattaki binlerce taraftar ve gazeteciler bir sesle donar kalır. Beşiktaş, ismini işte o an bulur: “Haydi be Kara Kartallar! Hücum edin be Kara Kartallar!”

Tezahüratın sahibi Mehmet Galin isimli bir balıkçıdır. Şeref Stadı kadar yakındır denize. Derler ki, stadın deniz tarafındaki duvarlarıyla boğaz suları arasındaki kara parçasındaki bir kulübede yaşar. Fena Beşiktaşlıdır. Cefakârdır. Ne maç kaçırır ne idman. Ondan ötürüdür Beşiktaş’a “Kara Kartal” derler. Ondan ötürüdür Beşiktaş halkın takımıdır.

Beşiktaş’ın 114. yaşı kutlu olsun Şeref Bey’e, Mehmet Galin’e, Baba Hakkı’ya, Süleyman Seba’ya, Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan herkese selam olsun.

Çünkü Beşiktaş filmi hep bir vefa hikâyesi anlatır.

 

Yazının devamı...

Ölen arkadaşlar gibi

14 Mart 2017

Çekilen onca çileye, o kadar olanaksızlığa, o zor koşullara rağmen ısrarla o patenleri giymek, buza çıkmak, “kayacağım” diye tutturmak başka türlü açıklanamaz.

Artistik buz patencilerin bu ülkedeki bitmez çilesini çok yazdım. Sabahın altısında başladıkları antrenmanları, anne babalarının akıldışı çabasıyla uluslararası başarılar kazanan sporcuları, onların “Tesis yok imkân yok” cümleleriyle geçen spor hayatlarını. Aşkla bağlandıkları buz patenine devam edebilmek için verdikleri emeği çok yazdım.

Bu memleketin artistik buz patencileri buza âşıktır. Ama rahatlıkla söyleyebilirim ki bu ülkenin buz hokeycileri buza daha çok âşıktır. Buna adım gibi eminim.

Çünkü memleketin en tesissiz, en imkânsız, en üvey evlat sporu olan artistik buz pateninin üvey kardeşiydi buz hokeyi. Sen sabah altıda başlayan antrenmana sızlanırdın, hokeyciler beşte başlayan antrenmana koca çantalarını sırtlarında sürüyerek koşa koşa gelirlerdi.

Senin antrenmanın gece on birde biterdi, hokeyciler buza gece yarısı girerdi.

Seninki zarif, estetik, yok efendim sporu sanatla birleştiren yüce bir işti, onlarınki ellerinde sopalarla pak mıdır nedir onun peşinde vurdu kırdı.

O sopalarla gece yarısı aşkla hokey oynayan genç insanlar gördüm. Kızlı erkekli. Kasklı dizlikli. Bizden daha âşıktılar buza. Her şeye rağmen vazgeçmediler. Çok sevdiler.

Alp Bora’yı o gecelerden birinde tanıdım. Biz buzdan çıkarken o giriyordu antrenmana. Bir kolunda hokey çantası, diğer kolunda gitar çantası vardı. Öyle dolap filan bulamazsın. Antrenmana çıkarken yanına alır getirir buzun kenarına koyarsın çantanı mantanı.

O gitar çantasının içindekiyle ne harikalar yarattığını anlamam uzun sürmedi. Hemen arkadaş olduk. Muazzam sesi vardı. Müzikal kaliteyi filan ayırt edecek yaşta değildim ama çok belliydi. Alp başkaydı. Sesinde, müziğinde başkalık vardı.

Alp çaldı biz dinledik. Beraber büyüdük. Yıllar geçti. Ekonomi okuyordu galiba. Ama söyledim size, bu ülkede buzla ilgili bir spor yapan insan, ne istediğini, neyi sevdiğini çok iyi bilen insandır. Alp müziksiz bir yol çizemeyeceğini yolun başında anladı. Kalktı Viyana’ya gitti. “Nim Sofyan” grubunun solistiydi. Türkülere bambaşka yorumlar getirdi. Çok konser verdi, ödüller aldı. Avusturya kültür elçisi oldu. Bütün dünya tanıdı, bi tek ülkesinde layıkıyla tanınmadı.

Alp Bora, bu ülkenin hep üvey evladı olan iki şeyi sevdi. Sanat ve spor. İkisini de aşkla yaptı. Bir elinde hokey sopası, bir elinde gitarı aramızdan “sessiz sitemsiz” ayrıldı.

Bu yazıyı okuyanlardan ricam olsun, bugün her yerde Alp’in sesi olsun, açalım dinleyelim, biz dinleyelim onun ruhu şad olsun. 

Yazının devamı...

Jeremain ve Mehmet

7 Mart 2017

O çok bayıldığımız, herkesi davet ettiğimiz, anlam üstüne anlam yüklediğimiz profesyonellik önünde sonunda bu demektir. Sözcüğün “ustalaşmış”, “uzmanlaşmış” anlamı da para ile kurduğu ilişkiden gelir. Para kazanmak için ustalaşmış. Ustalaştıkça para kazanmış.

 

Amatör sözcüğü ise kökünü Latincede “sevmek” anlamına gelen “amare” sözcüğünden alır. “Amator”, “seven” demektir. Hâsılı “Bir işi para kazanmak için değil, yalnız zevki için yapan, hevesli, meraklı” demek olan sözcüğün orta yerinde sevgi oturur. Heves oturur. Sözcüğün ikinci karşılığı olan “acemi” anlamı da buralardan gelir. Para kazanamayacak kadar acemi olabilir amatör. Varsın olsun bence.

 

Dün akşam Lens’i izledik, izledikçe içimiz ezildi. Üzüntüsü hafiflesin, aklı dağılsın, oyalansın diye arkadaşlarıyla oynamaya gönderilmiş çocuk gibiydi. Hemen “profesyonellik” dediler. Lens’in profesyonelliğine güzellemeler yaptılar. Ama Lens maçtan sonra çıktı “Aklımı tekrar toplayabilmem için futbol oynamam lazımdı. Bu yüzden bu maçta oynamak istedim” dedi.

 

Babasının kaybına rağmen Lens’i o maça çıkaran şey, bazılarının söylediği gibi profesyonellik değil tam tersine amatörlüktü. Acısı hafiflesin diye sokağa çıkıp topa vurmak istedi. En çok o koştu, o çabaladı, o istedi. Bu hevesi başka türlü açıklamaya imkân yok.

 

Sonra Mehmet Topal’ın golünü izledik, izledikçe içimiz ezildi. Kimse ona elle kontrol ederek attığı o golü yakıştıramadı. “Topal yapmaz” dedik. “Keşke hakeme gidip söyleyeydi” dedik. “Olmadı böyle” dedik.

 

Belli ki o da yakıştıramamıştı kendine, yemin billâh etti. “Top açık olan elime çarptı. Maç içinde bunu hissedebilseydim, ailem üzerine yemin ederim ki; gidip hakeme söylerdim. Topu kesinlikle elimle kontrol etmedim. Top elime çarptı, maçın adrenaliyle de bunun bir el olarak karar verilebileceğinin farkına varamadığım için hakeme söylemedim” dedi. Haklıdır, doğru söylüyordur, bi şey demiyorum. Ben orasında değilim.

 

Ben Mehmet Topal’a, hakeme koşup “Elime çarptı hocam top” dedirtmeyen şeyin profesyonellik olduğunu düşünüyorum.  Amatörlüğüne aldığı darbe yüzünden bu kadar üzgün zaten. Çünkü o da bizim gibi kendisindeki o ruhu seviyordu. Amatör ruhu.

 

Keşke Lens’in acısıyla yoğurduğu amatörlüğün üstüne profesyonelliğin gölgesi düşmeseydi. Keşke o gole Topal da, Fenerbahçeliler de, sokakta Mehmet’le top oynamaya çıkan Jeremain de gönül ferahlığıyla sevinebilseydi. Keşke.

 

Ama yine de umut var baksanıza. Bu kadar canımız sıkıldıysa, bu kadar yakıştıramadıysak, bu kadar çok “keşke” diyorsak, endüstriyel futbol profesyonelliğinin amatör ruh hevesini çiğneyip tükürmesine razı değiliz demektir. 

Yazının devamı...

Beşiktaş’ın ilk kralı Beşiktaş’ın son kralı

25 Şubat 2017

Cenk Tosun 16 golle şu an ligin gol kralı. Eğer böyle patır patır gol atmaya devam edip ipi göğüslerse sezonun gol kralı olacak. Ve Beşiktaş, tarihinde ilk kez üst üste iki sezon gol kralı çıkarmış olacak.  Ve Cenk Tosun Beşiktaş’ın son kralı olacak.


Ama ben Beşiktaş’ın ilk gol kralı Güven Önüt’ü anacağım bugün. Ölüm yıldönümüdür.


Güven Önüt 1940 doğumludur, babamın kuşağından. Memleketi Aydın’da başlar futbola. Galatasaray’ın ve hepimizin kralı Metin Oktay gibi İzmirspor’a geçer sonra. 


1958-59 ve 1959-60 sezonlarında, İzmirspor, İstanbul takımlarının korkulu rüyasıyken takımın santraforudur.  


O yıllarda bütün gözler şahane futbol oynayan, enfes goller atan, iki ayağını da mükemmel kullanan bu genç golcünün üzerindedir. Beşiktaş da Fenerbahçe de Galatasaray da onu çok ister.


1960 Temmuz’unda imzayı Beşiktaş’a atar. Artık Beşiktaş’ın golcüsüdür. 1969’a kadar 225 maçta oynar, 94 gol atar, iki şampiyonluk görür.


1963-64 sezonunda attığı 19 golle gol kralı olduğunda, aynı zamanda Beşiktaş tarihinin ilk gol kralı olarak tarihe geçer. Üstelik tacı Metin Oktay’dan devralır Beşiktaş’ın ilk gol kralı. İnsan yazarken ürperiyor. 


Güven Önüt, sonraki yıllarda Trabzonspor ve Orduspor’da forma giyer ama jübilesini yaparken üzerinde siyah beyaz forma vardır.  


Çok anlatırdı, “Güven öyle böyle değil, çok yakışıklıydı” derdi babam.  Kızlar Marlon Brando’ya benzetirlermiş, öyle bi yakışıklık, hesap edin.  “Çalım atmak neymiş, şut nasıl çekilirmiş, kafa golü nasıl atılırmış Güven’de görecektin” derdi bi de hep. 


Beşiktaş’ın ve Türkiye futbol tarihin en büyük golcülerinden biridir Güven Önüt. Centilmendir. Mütevazıdır. Öyle derler. 24 Şubat 2003’te buralardan gider. Ruhu şad olsun. Cenk Tosun’un da yolu açık olsun.


Öyle güzel golleri olsun ki sezon sonunda da cümlesi şu olsun:“


Lütfü Bey ben her şeyi yapıyorum da gözlerimden ateş çıkaramıyorum o nasıl oluyor acaba?”

Yazının devamı...

Unutulmasın diye

19 Şubat 2017

Ömrünü spora, denize, hocalığa adamış büyük bir spor insanıydı. Sessiz sedasız gitti. Tanıyın, bilin, ismini duyun istedim. Unutulmasın istedim.

Hep anlatılırdı, ben de oturur dinlerdim. Babam ve Şener amca 1950’lerin Zonguldak’ının en yakışıklı gençleriymiş. Ben gençliklerine yetişemedim elbet, ama hâlâ onlar kadar yakışıklısını görmedim. Marlon Brando hariç, yalan olmasın. Babamın çakır gözlerinin ışığı Şener Amca’nın kuzgun kanadı saçlarına vururdu. Birbirlerine bu kadar yakışan iki arkadaş tanımadım ben. Gözlerimi onlardan alamadan geçti çocukluğum.

Onların çocuklukları da beraber geçmiş. “Top tellesinde maç vağ” dendi mi beraber koşar maç yapar, Karadeniz’de beraber kulaç atar, azıcık içseler “Anasına kızına, sandıktaki bezine, yandım ela gözüne”yi söylerlermiş. “Dıv dıv” çaldı mı dayanamaz oynarlarmış.

TAVLA HARİÇ HER ŞEY...
Peş peşe sevmiş, peş peşe evlenmişler, Ülkü ve Şan’ın dostlukları onlarınkiyle yarışmış. Çocuklarını beraber kucaklarına almış beraber pışpışlamışlar. Bu satırların sahibine tavla hariç bildikleri her şeyi öğretmişler.
Şener Teleri, 1938 yılında Zonguldak’ta doğar. Doğduğu büyüdüğü şehirde üç şeye âşık olur: Deniz, spor ve Ülkü teyze. Deniz tutkusu, aslında atletizm ve yüksek atlamada da çok başarılı olmasına rağmen, onu yüzme sporuna ömrü boyunca kopmayacak bir biçimde bağlar.

Çok erken yaşlarda yüzme ve atlama yarışmalarına katılmaya başlar. On dört yaşında artık hem iyi bir yüzücü hem de fena halde âşıktır. Ülkü Teyze’yi görseydiniz inanırdınız, Şener Amca’nın sırf seyirciler arasında o var diye, sırf o “Şener atlar” dedi diye 20 metrelik vincin tepesinden denize atladığına.

Dağdan, bayırdan, vinçlerin tepesinden denize kırlangıç gibi süzülen, Karadeniz’e kulaçlarıyla kafa tutan bu gencecik yüzücünün ünü Ankara’ya kadar ulaşır. Yüzme milli takımına çağrılması uzun sürmez ama yakalandığı Asya gribi nedeniyle takıma katılamaz.
Meslek lisesini bitirir bitirmez, on altı yaşında çalışmaya başlar. Genç bir elektrik teknisyenidir artık. Çok çalışır ama bulduğu her fırsatta denize koşar. Yüzer, dalar, balık avlar bütün mahalleye dağıtır. Işık Spor’da kaleci olarak futbol oynar. O yıllarda Ülkü’süne kavuşur, zorlu kavuşma hikayelerinde babamla ekip ruhu içinde çalıştıkları anlatılır, 1959 yılında evlenirler.

BÜYÜK SPORCU, İYİ ÖĞRETMEN
Manisa’da bir dağ köyünde ilkokul öğretmeni olarak askerliğini yapar. Köydeki çocukların sağlıklı beslenmeleri ve spor yapmaları için uğraş verir. Halkoyunları ekipleri kurar. En büyük desteği, köydeki çocuklara kıyafetler diken gönderen Ülkü Teleri’den alır.
Çatalağzı Termik Santrali’nde çalıştıkları yıllarda, öğlen tatillerinde babam ve Turan Amca’yla yemeklerini beş dakikada yiyip kendilerini santralin soğutma suyuna atıp yüzerler. Kurum durumu fark eder, çareyi onları İstanbul’a, balıkadamlık eğitimine göndermekte bulur. Santralin soğutma suyunun denize açılan kapaklarında çıkan sorunları çözmek ve ortalarda sürekli ıslak ıslak dolaşan bu üç adamın yüzme sevdasıyla baş edebilmek için başka çareleri kalmamıştır zira.

Şener Teleri o kursu birincilikle bitirir. Erken yaşta çalışma hayatına atıldığı için yarım kaldığını düşündüğü eğitimini, gündüzleri elektrik tekniker olarak çalışıp akşamları okula giderek, sonunda da elektrik mühendisi olarak tamamlar. Bu arada spordan asla kopmaz. 1971 yılında kule atlama dalında milli takımına girer, Akdeniz Oyunları’na katılır.
Sonrası çok uzun yıllara yayılan; yüzme, tramplen, kule atlama, dalış, aletli dalış antrenörlüğü, cankurtaranlık eğitmenliği. Çok sporcu, çok genç, çok eğitmen yetiştirdiği yıllar. Çok emek, çok çaba, çok büyük aşk.
İmran Şener Teleri. Çok büyük sporcuydu. Çok iyi bir öğretmendi. Tanıyın, bilin istedim. Unutulmasın istedim.

 

Yazının devamı...

Neresinden Tutsan Elinde Kalıyor

7 Şubat 2017

Olan oldu.

Neden oldu, nasıl oldu, kim başlattı, ama o da öyle yaptı, bu da böyle yaptı, hakem şunu yapmalıydı kısmı yazılır çizilir, üzerine oturulur bin saat konuşulur, konuşuluyor. Ben orada değilim. 

Ben, olup bitenin üstüne, tutacak tek bir dal kalmamasındayım.

Bir kişinin ya, bir bir, bir kişinin bile çıkıp akıllı, mantıklı, umut veren bir şey dememesindeyim. Yapmamasındayım.

Bu kadar mı çığırından çıkar herkes, bu kadar mı teslim olunur öfkeye, bu kadar mı sağduyusunu yitirir insan.

Biliyorum taraftarlık akılla yapılan bir şey değil.

Biliyorum takım sevgisi mantıkla açıklanabilir şey değil.

Valla biliyorum billa biliyorum. Fenerbahçe’nin Bordeaux galibiyetinden sonra radyoyu omzuna alıp evde koşuşturan bir adamın kızıyım ben.

Biliyorum ortada bir haksızlık varsa şayet ona karşı durmak gerekir. Biliyorum elbet ama bu nedir artık.

Futbolcusu, hakemi, yorumcusu, hocası, yöneticisi, taraftarı, taraftar grubu, bunlardan bir tanesi bile hakkını hukukunu ararken ya da kendini savunurken ya da olanı biteni açıklarken aklıselim sahibi olamaz mı?

Yok. Olmuyor. Olamıyor.

Olmayınca da işte birileri çıkıyor meseleye iğrenç bir biçimde bir futbolcunun karısını karıştırıyor, yetmiyor stattaki ilk yenilgi için bekâret göndermesi yapıyor. Ötekiler akıl almaz küfürler savuruyor, geri dönüşü olmayan sözler sarf ediyor.

Hadiseyi, sansasyonu, olayı nimet bilenler var onları saymıyorum bile ama aklına fikrine duruşuna güvendiğimiz insanlar da var. Onlar içlerinden çıkan canavara bi “Dur” diyemiyorlar mı anlamak mümkün değil.

Gerginliği bu biçimde körükleyen herkes, taraftarlar arasındaki uçuruma bir kazma daha vuruyor.

Yarın çok pişman olacağız ama çok geç olacak aklımızı başımıza alalım. 

Yazının devamı...

Federer ve Nadal berabere

30 Ocak 2017

Rafael Nadal ve Roger Federer nefesimizi kesti.

Böyle bir final maçında olması gereken her şey oldu.

Maç, topla birlikte bi oraya bi buraya gitti gitti geldi.

Biri “Tamam” dedi, diğeri “Daha değil” dedi.

“Bu defa bitti” dedik bitmedi.

***

Spor denen şeyin yarattığı heyecanı iliklerimize kadar hissettik.

Her ikisi de böyle önemli bir finale, kariyerlerine, unvanlarına yakışacak biçimde oynadılar. Savaştılar, direndiler, vazgeçmediler. Sonunda biri kazandı biri kaybetti. Hiç önemi yok. Önemli olanın ne olduğunu maçtan sonra anlattılar. Esas hikâye orda başladı. Ödül töreninde.

Önce maçın kaybedenine verdiler ödülü ve mikrofonu. Nadal çıktı “Öncelikle Federer’i ve takımını kutluyorum. Bu kadar uzun süre uzak kalıp burada şampiyon olması inanılmaz. Emeğinin karşılığını aldığın için de senin için çok mutluyum. Buraya gelebilmek için çok mücadele ettim, çok savaştım. Bence Roger benden biraz daha fazla hak etti.” dedi.

***

Sonra elindeki ödüle, hadi “tabak” diyelim biz ona, tabağa baktı, sonra döndü Federer’e verilecek görkemli kupaya baktı: “Gözüm esasında bundaydı” dedi. Gülerek, güldürerek, yenilgiyi taşırken kazananı onurlandırmayı bilerek. Sahici bi özgüven ve gerçek bi tevazu kardeş birbirine bir kez daha anladım.

Sonra Federer geldi aldı kupasını. Geçti mikrofona. Nadal arkasında kaldı ama Federer döndü konuşmasını Nadal’a yaptı. “Nadal güzel şeyler söyledi. Ben de onu tebrik ederim. O da inanılmaz bir geri dönüş yaptı. İkimiz de final oynayacağımızı düşünmüyorduk. Tenis zor spor. Beraberlik yok. Eğer böyle bir şey olsaydı Nadal ile kupayı paylaşırdım. Bu gece beraberlik olsa ben bunu kabul ederdim. Zor bir rakip vardı: Rafael Nadal. Zor, farklı bir altı ay oldu. Rafa'nın takımına da teşekkür ediyorum.” dedi.

***

Bence maç sayısını burada aldı. Kazanıp beraberliğe razı olmak fikriyle, rakibini de kendini de bir kez daha büyüttü. Büyüklük böyle bir şey işte, bizim buralarda kimilerinin zannettiği gibi durmadan “Ben ben” diyerek olmuyor. “Sen” de var bu işte, “Biz” de var.

Maçtan daha güzeldi yani ödül töreni. Çok daha güzeldi. Sporun ruhunu çağırma seansı gibiydi. Her iki sporcu da ödüllerini aldıktan sonra yaptıkları konuşmalarla sporculuğun yüzünü ağarttılar. Sporu neden böyle sevdiğimizi hatırlattılar.

Hep kazananın, sadece kazananın konuşulduğu, emek verenin, çalışanın, oraya kadar gelenin yok sayıldığı zamanlarda, iki büyük sporcu sporun ruhunu geri çağırdı.

O ruh buralara kadar gelsin, bi yerlere gitmesin. 

Yazının devamı...