"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

114 koca yaş kutlu olsun Beşiktaş

20 Mart 2017

Fuat, Ahmet Fetgeri ve Mahzar Beylerin karşısına geçer. Yaşını çok aşan bir vakarla idarecilerin gözlerinin içine içine bakarak şöyle der:

“Bizler futbolu Beşiktaş Kulübü’nün sporcuları olarak oynamak istiyoruz. Semtin gençleri olarak buna hakkımız olduğuna inanıyor, memlekete tam sıhhatli ve kuvvetli bir gençlik yetiştirmek amacıyla kurulan Beşiktaş Kulübü’nün himayesini bekliyoruz!”

Sonra film boyunca onu Şeref Bey olarak; Beşiktaş futbol şubesinin kurucusu, ilk kaptanı ve teknik direktörü olarak görürüz.

Beşiktaş’ın maçlarını yapabileceği bir stadın inşa edilmesi, Şeref Bey’in en büyük rüyası olur. O rüyaya ömrünü adar, ağırlaşan hastalığına, doktorların koyduğu yasaklara rağmen stadın yapımı için çabalar.

- “Beşiktaş seni öldürecek!” derler.

- “Feda…” der.

Film bir veda hikâyesi anlatır: Şeref Bey, ilerleyen hastalığına son çare olarak Viyana’ya gider ama yapılacak fazla bir şeyin kalmadığını anlamış, bir yandan da Beşiktaş’ı çok özlemiştir. Belki de yatağında ölmek istemiştir. Doktorlarla konuşur bir ay olmadan döner. Otuz dokuz yıllık gencecik ömrünü feda ettiği Şeref Stadı’ndan uğurlanır. Öyle istemiştir. Vasiyetidir.

Bir Beşiktaş filmi çeksem, 19 Ocak 1941’de biter. Film bir cefa hikâyesi anlatır:

Yazının devamı...

Ölen arkadaşlar gibi

14 Mart 2017

Çekilen onca çileye, o kadar olanaksızlığa, o zor koşullara rağmen ısrarla o patenleri giymek, buza çıkmak, “kayacağım” diye tutturmak başka türlü açıklanamaz.

Artistik buz patencilerin bu ülkedeki bitmez çilesini çok yazdım. Sabahın altısında başladıkları antrenmanları, anne babalarının akıldışı çabasıyla uluslararası başarılar kazanan sporcuları, onların “Tesis yok imkân yok” cümleleriyle geçen spor hayatlarını. Aşkla bağlandıkları buz patenine devam edebilmek için verdikleri emeği çok yazdım.

Bu memleketin artistik buz patencileri buza âşıktır. Ama rahatlıkla söyleyebilirim ki bu ülkenin buz hokeycileri buza daha çok âşıktır. Buna adım gibi eminim.

Çünkü memleketin en tesissiz, en imkânsız, en üvey evlat sporu olan artistik buz pateninin üvey kardeşiydi buz hokeyi. Sen sabah altıda başlayan antrenmana sızlanırdın, hokeyciler beşte başlayan antrenmana koca çantalarını sırtlarında sürüyerek koşa koşa gelirlerdi.

Senin antrenmanın gece on birde biterdi, hokeyciler buza gece yarısı girerdi.

Seninki zarif, estetik, yok efendim sporu sanatla birleştiren yüce bir işti, onlarınki ellerinde sopalarla pak mıdır nedir onun peşinde vurdu kırdı.

O sopalarla gece yarısı aşkla hokey oynayan genç insanlar gördüm. Kızlı erkekli. Kasklı dizlikli. Bizden daha âşıktılar buza. Her şeye rağmen vazgeçmediler. Çok sevdiler.

Alp Bora’yı o gecelerden birinde tanıdım. Biz buzdan çıkarken o giriyordu antrenmana. Bir kolunda hokey çantası, diğer kolunda gitar çantası vardı. Öyle dolap filan bulamazsın. Antrenmana çıkarken yanına alır getirir buzun kenarına koyarsın çantanı mantanı.

Yazının devamı...

Jeremain ve Mehmet

7 Mart 2017

O çok bayıldığımız, herkesi davet ettiğimiz, anlam üstüne anlam yüklediğimiz profesyonellik önünde sonunda bu demektir. Sözcüğün “ustalaşmış”, “uzmanlaşmış” anlamı da para ile kurduğu ilişkiden gelir. Para kazanmak için ustalaşmış. Ustalaştıkça para kazanmış.

 

Amatör sözcüğü ise kökünü Latincede “sevmek” anlamına gelen “amare” sözcüğünden alır. “Amator”, “seven” demektir. Hâsılı “Bir işi para kazanmak için değil, yalnız zevki için yapan, hevesli, meraklı” demek olan sözcüğün orta yerinde sevgi oturur. Heves oturur. Sözcüğün ikinci karşılığı olan “acemi” anlamı da buralardan gelir. Para kazanamayacak kadar acemi olabilir amatör. Varsın olsun bence.

 

Dün akşam Lens’i izledik, izledikçe içimiz ezildi. Üzüntüsü hafiflesin, aklı dağılsın, oyalansın diye arkadaşlarıyla oynamaya gönderilmiş çocuk gibiydi. Hemen “profesyonellik” dediler. Lens’in profesyonelliğine güzellemeler yaptılar. Ama Lens maçtan sonra çıktı “Aklımı tekrar toplayabilmem için futbol oynamam lazımdı. Bu yüzden bu maçta oynamak istedim” dedi.

 

Babasının kaybına rağmen Lens’i o maça çıkaran şey, bazılarının söylediği gibi profesyonellik değil tam tersine amatörlüktü. Acısı hafiflesin diye sokağa çıkıp topa vurmak istedi. En çok o koştu, o çabaladı, o istedi. Bu hevesi başka türlü açıklamaya imkân yok.

 

Yazının devamı...

Beşiktaş’ın ilk kralı Beşiktaş’ın son kralı

25 Şubat 2017

Cenk Tosun 16 golle şu an ligin gol kralı. Eğer böyle patır patır gol atmaya devam edip ipi göğüslerse sezonun gol kralı olacak. Ve Beşiktaş, tarihinde ilk kez üst üste iki sezon gol kralı çıkarmış olacak.  Ve Cenk Tosun Beşiktaş’ın son kralı olacak.


Ama ben Beşiktaş’ın ilk gol kralı Güven Önüt’ü anacağım bugün. Ölüm yıldönümüdür.


Güven Önüt 1940 doğumludur, babamın kuşağından. Memleketi Aydın’da başlar futbola. Galatasaray’ın ve hepimizin kralı Metin Oktay gibi İzmirspor’a geçer sonra. 

Yazının devamı...

Unutulmasın diye

19 Şubat 2017

Ömrünü spora, denize, hocalığa adamış büyük bir spor insanıydı. Sessiz sedasız gitti. Tanıyın, bilin, ismini duyun istedim. Unutulmasın istedim.

Hep anlatılırdı, ben de oturur dinlerdim. Babam ve Şener amca 1950’lerin Zonguldak’ının en yakışıklı gençleriymiş. Ben gençliklerine yetişemedim elbet, ama hâlâ onlar kadar yakışıklısını görmedim. Marlon Brando hariç, yalan olmasın. Babamın çakır gözlerinin ışığı Şener Amca’nın kuzgun kanadı saçlarına vururdu. Birbirlerine bu kadar yakışan iki arkadaş tanımadım ben. Gözlerimi onlardan alamadan geçti çocukluğum.

Onların çocuklukları da beraber geçmiş. “Top tellesinde maç vağ” dendi mi beraber koşar maç yapar, Karadeniz’de beraber kulaç atar, azıcık içseler “Anasına kızına, sandıktaki bezine, yandım ela gözüne”yi söylerlermiş. “Dıv dıv” çaldı mı dayanamaz oynarlarmış.

TAVLA HARİÇ HER ŞEY...
Peş peşe sevmiş, peş peşe evlenmişler, Ülkü ve Şan’ın dostlukları onlarınkiyle yarışmış. Çocuklarını beraber kucaklarına almış beraber pışpışlamışlar. Bu satırların sahibine tavla hariç bildikleri her şeyi öğretmişler.

Yazının devamı...

Neresinden Tutsan Elinde Kalıyor

7 Şubat 2017

Olan oldu.

Neden oldu, nasıl oldu, kim başlattı, ama o da öyle yaptı, bu da böyle yaptı, hakem şunu yapmalıydı kısmı yazılır çizilir, üzerine oturulur bin saat konuşulur, konuşuluyor. Ben orada değilim. 

Ben, olup bitenin üstüne, tutacak tek bir dal kalmamasındayım.

Bir kişinin ya, bir bir, bir kişinin bile çıkıp akıllı, mantıklı, umut veren bir şey dememesindeyim. Yapmamasındayım.

Bu kadar mı çığırından çıkar herkes, bu kadar mı teslim olunur öfkeye, bu kadar mı sağduyusunu yitirir insan.

Biliyorum taraftarlık akılla yapılan bir şey değil.

Biliyorum takım sevgisi mantıkla açıklanabilir şey değil.

Valla biliyorum billa biliyorum. Fenerbahçe’nin Bordeaux galibiyetinden sonra radyoyu omzuna alıp evde koşuşturan bir adamın kızıyım ben.

Yazının devamı...

Federer ve Nadal berabere

30 Ocak 2017

Rafael Nadal ve Roger Federer nefesimizi kesti.

Böyle bir final maçında olması gereken her şey oldu.

Maç, topla birlikte bi oraya bi buraya gitti gitti geldi.

Biri “Tamam” dedi, diğeri “Daha değil” dedi.

“Bu defa bitti” dedik bitmedi.

***

Spor denen şeyin yarattığı heyecanı iliklerimize kadar hissettik.

Her ikisi de böyle önemli bir finale, kariyerlerine, unvanlarına yakışacak biçimde oynadılar. Savaştılar, direndiler, vazgeçmediler. Sonunda biri kazandı biri kaybetti. Hiç önemi yok. Önemli olanın ne olduğunu maçtan sonra anlattılar. Esas hikâye orda başladı. Ödül töreninde.

Yazının devamı...

Taksiiiiiim

20 Ocak 2017

Türkiye sineması ve Türkiye tiyatrosu Ermeni sanatçıların emeğine, sevdasına, çabasına çok şey borçludur.

Türkiye futbolu da öyle.

Ermeni futbolcuların bitmeyen futbol aşkına, her şeye rağmen vazgeçmeyişlerine, top peşinde geçirdikleri yıllara çok şey borçludur. Türkiye futbolu Taksim Spor Kulübü’ne çok şey borçludur.

Garbis İstanbulluoğlu’nu borçludur mesela. Taksim Spor’un fırtına forveti. Lakabını babasının teneke soba atölyesindeki emekçiliğinden alan “Tenekeci Garbis”. Milli takımda oynadığı yıllardan elinde tek bir fotoğraf olmamasına çok dertlenen, derdini Cem Atabeyoğlu’na açan sonunda o fotoğrafa kavuşan Garbis İstanbulluoğlu. O fotoğrafa bakıp bakıp “Mezarımda bu fotoğraf olacak” diyen, şimdi başucunda bir haç ve ay-yıldızla uyuyan fırtına Garbis.

Bir başka Garbis’i mesela. Garbis Parsehyan’ı. Lakabını, ileri derecede görme bozukluğu yüzünden taktığı gözlüğünden alan “Gözlüklü Garbis”i. Garo Hamamcıoğlu’nun “Yağmur, çamur demeden gözlükleriyle top oynayan bir futbolcuydu. Öyle ki, maç esnasında gözlüklerini formasına silerek temizliyordu. Türkiye liglerinde gözlükle oynayan tek futbolcuydu. Adana Demirspor-Taksim maçında bir futbolcu ile çarpıştı. Gözlüğünün sol sapı yanağından içeri girdi. Gözlük parçası yanağından çıkarıldıktan sonra maça devam etti,” diye anlattığı Garbis Parsehyan.

YİRMİ İKİ YIL OYNAYIP TEK BİR KART GÖRMEDİ
Memleket futbolu, Taksim Spor’un efsane kaptanı,  Galatasaray’ın futbolcusu olan sonra yine evine dönen Varujan Aslanyan’ı da, yirmi iki yıl futbol oynayıp tek bir kart görmeyen Aleksan Dadyan’ı da, büyük golcü Garo Hamamcıoğlu’nu da Taksim Spor’a borçludur.

Canımız ciğerimiz iki gözümüzün bebeği

Yazının devamı...