"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Soyunma odası defterleri

2 Ekim 2017

Yanlış anlama olmasın. Soyunma odasının mahremiyeti, soyunmaktan giyinmekten filan gelmez. Sporcunun; sporla, kendisiyle, hocasıyla, sporuna göre takım arkadaşıyla baş başa kaldığı yer olmasından gelir. Müsabaka öncesinde, arasında, sonrasında kendine kızdığı, kendini beğendiği, kendiyle kavga ettiği yer olmasından gelir. Sporcunun stattaki on binlerden, televizyon karşısındaki milyonlardan uzakta; gerçek sevincini, gerçek öfkesini, gerçek üzüntüsünü yaşadığı, harcadığı eforu dengelemeye çalıştığı özgür kaldığı tek yer olmasından gelir. 

Soyunma odası dengesiz bir yerdir. Yerinden oynayan dengelerin yeniden yerli yerine oturtulmaya çalışıldığı bir yer. Sporcu; kalp ritmini, sinir katsayısını, geride bıraktığı fiziki mücadelenin bedeninde ve ruhunda yarattığı değişiklilikleri orada normale çevirmeye çabalar.

Soyunma odasında her şey olur. Sarılıp ağlamak da küfürleşip kavga etmek de soyunma odası sevdasına dâhildir. Orada olan orada kalır. Soyunma odası defterleri habire habire açılmaz. Dengeler yerine oturunca olanlar unutulur gider, büyütülmez, sündürülmez, uzatılmaz.

Ha bundan zamanında Ergin Ataman’ın gencecik bir sporcuya tokat atıp sonra da “Soyunma odası nedir? Bir takımın yatak odasıdır. Orası bizim özel alanımız” demesi gibi bir şey dediğim anlamı çıkmasın sakın. Hayır, beni tanıyorsunuz çıkarmazsınız da ben yine de önlemimi alayım. Ona soyunma odasının mahremiyetinin arkasına saklanıp şiddet uygulamak deniyor, bin kere yazdıydım uzatmayayım şimdi burada.

Soyunma odası eşiktir. Ara bir zamanın ara bir mekânıdır. O yüzden oraya öyle el kol sallanarak girilmez. Bakmayın bizim devlet erkânında âdettir, müsabaka biter, bunlar sporcuları kutlamak için dalar çat kapı soyunma odasına. Dalınmaz hâlbuki. Olmaz. Beklersin sporcu dengesini bulur, duşunu alır, ara zamandan ara mekândan çıkar gelir tebriğini kabul eder.

Soyunma odasının doğasında orada geçen zamanın sahiciliğine inanmak vardır. Dünyanın en önemli işini yaptığını düşünmek vardır. O an ve o mekân için öyledir de zaten. Halı saha takımının kadim kaptanıyla, kalede duracak kimse olmadığından çorapla kaleye geçip topu ileri şişirmesi tembihlenen adamın soyunma odasında nasıl kavga ettiklerine, nasıl sevindiklerine, dünya futbolunu nasıl kurtardıklarına gidin bi bakın. Bakın göreceksiniz.

Soyunma odasındaki itiş kakış, sanmayın ki sadece futbol için geçerlidir. “Vay teknikle estetiğin mükemmel karışımı”, “Vay efendim müziğin de eklenmesiyle dünyanın en zarif sporu” diye ortalarda dolaşan buz pateni sporcularını soyunma odasında bir görün bakalım. Estetiği mumla arıyor musunuz aramıyor musunuz. Katerina Witt’ten soğursunuz yemin ediyorum.

Demem şu: Soyunma odalarında olan biteni büyütmeyin, uzatmayın, sündürmeyin. Evet, biliyorum şahane malzeme, sansasyondan beslenen damarlar için bulunmaz kan ama yapmayın. Uçan tekmeydi kamçıyla dürtmekti filan abartmayın. Mahremiyete çok düşkün riyakâr reflekslerinizi devreye sokun, soyunma odalarından huzursuzluk yaymayın.

Yazının devamı...

Size ne sayın başkan?

19 Eylül 2017

Yasemin gözyaşları içinde başarısını kutlarken kenardan birinin mindere fırladığını gördük. Elinde bir buket çiçekle Yasemin’in önünde diz çöktü, ona bir yüzük uzattı. Öyle güzel, öyle içten, öyle karmakarışık duygularla birbirlerine sarıldılar ki Yasemin’in “Evet” dediğini anladık.  Bizim de gözlerimiz doldu, onlarla bi fasıl da biz ağladık.

Sonra duyduk ki, Güreş Federasyonu Başkanı Musa Aydın, Erdem Yiğit’in mindere çiçek ve yüzükle çıkarak Yasemin Adar’a evlilik teklifinde bulunmasına onay vermediğinin altını çizen açıklamalar yapmış:

“Orası dünya şampiyonası, biz 80 milyon Türk insanını temsil ediyoruz. Orası magazin yeri değil. Bizim örf, âdet ve geleneklerimiz var. Biz Avrupalı değiliz. Evlilik dinimizde mukaddes bir durum. Aile gider tanışır, sonra istenir. Bir geleneğimiz var. Karşı çıkmama rağmen bu olay oldu. Bu çocuk oyuncağı değil. Milletimiz bizden İstiklal Marşı’nı okutmamızı bekliyor diye uyardım. Buna rağmen maalesef oldu. Benimle Erdem görüştü. Sporcumuz görüştüğü halde yapsaydı bir cezai yaptırım uygulardık. Paris’te yaptıkları tamamen magazin. Yasemin’i uyardım. Yasemin aklı başında bir kızımız. Kendisinin dışında geliştiğini anlatı” diyesiymiş.

İlk sorulacak soruyla başlayayım: Size ne sayın başkan? Size ne?

Gencecik iki insanın, ömürlerini adadıkları yer olan minderde, hem de böyle bir başarıyı kutlarken evlenme kararı almalarında sizi bu kadar rahatsız eden ne? İster önce aileler tanışır, ister gençler başka türlü tercih eder, ister önce evlenme teklif eder sonra gider ister, istemez, isterlerse evlenirler, isterlerse boşanırlar. Size ne?

Size insanların evlenme teklif etme/evlenme teklifi alma yerine, zamanına ve biçimine karışma hakkını kim veriyor? Kimden alıyorsunuz bu hakkı? Federasyon Başkanı olarak böyle bir hakkınız olduğunu mu sanıyorsunuz? Hemen söyleyeyim yok. Hatta inanmayacaksınız ama kimsenin insanların nasıl davranacağına, ne yiyip ne içip ne giyeceğine, nasıl evleneceğine karışma hakkı yok.

Siz federasyon başkanı olarak göreviniz dâhilinde kafilenin başında şampiyonaya gider, görevinizi yapar, ülkenizi temsil edersiniz, ötesine karışamazsınız. Kimseye örf, âdet, gelenek hatırlatması yapamazsınız. Bu kadar ince, sevgi dolu, coşku dolu bir evlenme teklifi için Erdem’i de Yasemin’i de üzemezsiniz. Böyle bir tartışmanın odağında adlarını geçiremezsiniz. Yazık değil mi olmadık suçlamalarla hem koskoca dünya şampiyonluğunu hem de çocukların mutluklularını gölgeliyorsunuz.

Yaptıklarında spor kültürüne, spor ahlakına, şampiyona kurallarına aykırı bir şey mi var? Olsaydı siz hiç merak etmeyin, FILA hemen müdahale eder, gerekeni yapardı ama yok. Birbirini seven, bu şekilde evlenme kararı almayı uygun bulmuş iki spor insanının, tam da o anda bu kararı almak istemelerinde “cezai yaptırım laflarınızı” filan gerektirecek zerrece bi durum yok. Siz kimsiniz de

Yazının devamı...

Büşra Ün’ün kupası

5 Eylül 2017

Ne kadar çok şey söylüyor; ne kadar uzun, ne kadar engebeli, ne kadar zorlu yollardan geliyor bu cümle.

Bunu söylemek için onları tanımaya gerek yok. Büşra o kupa için, annesi o kupanın salondaki yeri için çok mücadele etmişler, o kadar belli ki.

Bu ülkede, özellikle bireysel sporlardaki başarıların altını kazıyın, sporcu ailelerinin akıl almaz çabalarına çarparsınız. Vakti de emeği de imkânları da onlar sunar çocuklarına. Ellerinden geleni de gelmeyeni de yaparlar. Yoktan var ederler. Olmazı oldururlar sonra gözyaşları içinde yer açıp çocuklarının kupalarını salonlara doldururlar.

Büşra Ün web sitesinin tepesinde “Hayatta hiçbir şey başarıya engel değildir. Yeter ki siz başaracağınıza inanın” yazmış.

Sporcu olmak için doğmuş gibi. Doğum günü 19 Mayıs. 1994’ün 19 Mayıs’ı. Ailesi, Büşra altı buçuk aylıkken ayaklarını hissetmediğini fark etmiş. Yapılan tetkikler sonucunda kötü huylu bir tümör tespit edilmiş. Bir buçuk yıllık kemoterapi, iki ameliyat sonrasında tümör yok edilmiş.

Ancak tümör öylece çekip gitmemiş, giderken sinirlere verdiği hasar Büşra’yı tekerlekli sandalye ile tanıştırmış.

 “Tekerlekli sandalye ile yaşamımı sürdürüyorum” yazmış oraya Büşra.

Yazının devamı...

Irkçılığın tehlikeli sularında

29 Ağustos 2017

Gizli diyorum, çünkü açığa çıkmasın diye, hemen örtbas edilsin diye, bir iki günah keçisiyle mesele kapatılsın diye olmadık çaba harcanıyor.

Hatırlatmayı şuradan yapayım: Bu ülkede, dünya derbisi denen bir maçta, bir taraftar, tribünden yarı beline kadar sarkıp siyah bir futbolcuya muz salladı muz. Ne oldu? Muzu sallayan dalga geçer gibi “Bir operasyon geçirdim o yüzden genelde meyveyle besleniyorum. Tam meyveyi yerken tezahüratlar başladı, elimde meyve olduğu için onu salladım. Benim siyahî arkadaşım var. Böyle bir şey yapmam mümkün değil” dedi çekildi kenara.

O vakitler Fenerbahçe yönetimi “Bu konunun burada kapanması gerektiğini düşünüyoruz” dedi, Galatasaray Başkanı “Irkçılık olayı, Türkiye’nin olayı değildir. Türkiye’nin alıştığı bir olay değildir. Türkiye’de olmaması gereken ve hakikaten yabancı bir üründür. Kazaen ve tesadüfen maalesef o gün o stada düşmüştür” dedi.

Ah keşke. Değil. Değil işte. Maalesef öyle değil.

Irkçılığın varlığını reddetmekle ırkçılığı lanetlemek arasında dağ gibi fark var. Bu yapılan ırkçılığın varlığını reddetmek. Üstüne gitmemek. Durmadan halının altına süpürmek. Oysa ırkçılıkla mücadele edebilmek için, yokmuş gibi davranma refleksinden hızla uzaklaşmak, üstünü örtmeden, üstüne gitmek gerekiyor. Bu yapılmadığında sonuçlarının ne olduğunu görüyoruz işte.

Hâlbuki her bir ırkçı çıkışın üstüne gidilseydi, adı konsaydı, suçu işleyenlere gerekli cezalar verilseydi bu iş bu noktalara gelmeyecekti.

Toplaşıp toplaşıp “Bizde ırkçılık yoktur” demek yerine; beğenmediği futbolcusuna “Yamyam” diyen yönetici caydırıcı bir ceza alsaydı, milli maçlarda avaz avaz “Ayağa kalkmayan Ermeni olsun” diye böğürenlere gereği yapılsaydı, etnik kimliklere karşı yükselen sloganlara, Yahudi takımlarına edilen küfürlere engel olunsaydı, yıllarca Diyarbakırspor maçlarında avaz avaz yapılan ırkçı tezahüratlara sadece “Kötü tezahürat” denip geçilmeseydi bugün ırkçılıkla mücadelede belli bir yol almış olacaktık.

Taraftarı işine gelince şiddettin baş sorumlusu ilan etmek, işine gelince müşteri muamelesi yapmak, örgütlü taraftarın sesini kısmakla uğraşmak yerine bu meselelerle uğraşılsaydı başka bir yerde olunacaktı bugün.

Yazının devamı...

Ön bahçede top oynuyorsunuz oynatmam

16 Ağustos 2017

Münir Özkul benim sebebim. O tiyatrocu olduğu için tiyatrocu, o Mahmut Hoca olduğu için hoca, o Yaşar Usta olduğu için onun gibi olmaya çalıştım hep. O yüzden bendeki Münir Özkul’u anlatmaya aklım kalbim kalemim filan yetmez, beklemeyin.

Şunu yapmak istiyorum ama. Bir kez daha o güne, 2014 yılına, Hababam Sınıfı oyuncularının Fenerbahçe maçına gittikleri o güne gitmek istiyorum:

O gün Hababam, sanki yine Veysel Efendi’yi kandırmayı başarmış, kapıyı açtırmış, Fener’in maçına gelmişti. Fenerbahçe taraftarı, yıllarca kendilerini beyazperdede temsil eden karakterlerle birlikte maç izliyordu. Muazzam bir andı. Kurmaca ve gerçek, oyuncu ve karakter, sınıf ve tribün iç içe geçmişti. Fenerbahçeli futbolcular, attıkları golden sonra tribüne koşup oyuncuların önünde tek ayak üstünde durarak Hababam’ı selamlamışlardı.

O gün “Bunca yıl sonra, hâlâ bir filmdeki bir sınıf öğrencinin tek ayak üstünde durarak cezalandırılmasında simge olabilecek ne var? Bu berbat bir cezalandırma biçiminde bizi gülümseten şey ne? Fenerbahçeli futbolcular, bu durumu, acaba asla bu şekilde cezalandırılmamış olan Dirk Kuyt’a nasıl anlatacaklar?” diye düşünmüştüm. “Kuyt, golden sonra tek ayak üstünde duran takım arkadaşlarına tıpkı Hababam’ın Bacaksız’ı Tuncay Akça gibi bakıp bakıp ‘Siz neden tek ayak üstünde duruyorsunuz?’ diyecektir herhalde” diye sormuştum.

Sorularımın cevabını biraz Mahmut Hoca’da, biraz Münir Özkul’da bulmuştum: “Hocamız Mahmut Hoca olsun, bir ömür dikiliriz tek ayak üstünde. Kuyt’a böylece anlatın” demiştim.

O böylece şöyleydi: Münir Özkul, kulağına fısıldanan “Tiyatro babanızın evidir, o kadar tabii ve samimi olun!” usta öğüdünü, sonradan ismi ile anılacak olan bir oyunculuk biçemine; sahiciliğe, yalınlığa, yapmacıksızlığa, süssüzlüğe dönüştüren çok büyük bir aktördür. Onun yarattığı Mahmut Hoca karakteri de, bütün bir Hababam Sınıfı serisinde, otoriteyi temsil etmesine rağmen asla sevgisiz, tahammülsüz, vicdansız ve anlayışsız bir karakter değildir.

Mahmut Hoca; öğrencilerin tembelliğine, kopya çekmelerine, yalan söylemelerine, saygısızlık yapmalarına tahammülü olmayan bir öğretmendir. Bütün o tek ayak üstünde bekletmeler, hafta sonu dışarı çıkarmama cezaları, bazen aç bırakmalar filan bu yüzdendir. Mahmut Hoca, doğru sandığı biçimde cezalandırır öğrencilerini, sinirlerine hâkim olamayan bir baba gibi. Ama zalim değildir, vahşi değildir, iyi olsunlar ister.

Hababam’la ilk tanışmalarında karşılıklı uzun uzun bakışırlar: “Zahmet edip bana takma isim aramayın, bana kel Mahmut derler. Saçları yirmi beş yıllık öğretmenlik hayatımda döktüm” dedikten sonra sınırlarını çizer: “Sınıfınız hakkında duyduklarım, gördüklerim pek hoş değil. Okuldan kaçıyormuşsunuz, kaçırtmam. Gördüm, ön bahçede top oynuyorsunuz, oynatmam.”

Yazının devamı...

Kazım Koyuncu’nun Trabzonspor’u 50 yaşında

4 Ağustos 2017

Trabzonspor, Kazım Koyuncu’nun uğruna akan suları durdurduğu, uğruna duran suları kudurttuğu takımdır.

Statükoyu deviren, yenilmez denileni yenen, olmazı olduran takımdır. Başkalıktır. Trabzonspor  “En neşeli, en hüzünlü, en duyarlı, en vurdumduymaz, en hızlı, en ağır, en çabuk, en acelesiz yanımızdır.”

Trabzonspor, Kazım Koyuncu’nun kahramanıdır. Hep güçlülerin kazandığı bir dünyada güçsüz denenlerin de kazandığı bir hayalin kahramanıdır. Trabzonspor, Kazım Koyuncu’nun sevdalısıdır. Emanetidir.

Hastalığının en zor günlerinde “Şöyle güzel bir çalım, iyi bir pas ceza alanının dışından, Trabzonspor'a puan kazandıracak bir gol şutu için nelerimi vermezdim ki!” demişti. Bi de Trabzonspor marşı yazmak çok istemişti ama “sanculu kunlerune” denk geldi, yazamadan gitti buralardan. Ama biliyoruz ki Kazım’ın her şarkısı bir Trabzonspor marşıdır.

Kazım Koyuncu; dünyaya, memleketine, Karadeniz’e ve Trabzonspor’a karşı hep büyük bir sorumluluk taşıdı. Trabzonspor da attığı her adımda Kazım Koyuncu’ya karşı sorumludur. Büyük onur, zor iş.

Trabzon’da futbol, ülkenin ilk spor yönetim örgütü olan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın etkisiyle oynanmaya, sevilmeye, yayılmaya başlar. O yıllarda şehirde İdmanocağı, İdmangücü, Necmiati ve Lise adlarında dört kulüp bulunur.

İlerleyen yıllarda başka pek çok kulüp kurulur, resmi lig maçları oynanmaya başlar, çeşitli takımlar şampiyon olur. Fakat İdmanocağı ile İdmangücü arasındaki rekabet Trabzon’daki futbol meselesinin orta yuvarlağına gelir oturur. Aralarındaki rekabet, şehri neredeyse ikiye böler. Yıllarca sürer hikâye. Yıllarca.

Altmışlı yılların başında Futbol Federasyonu, her ilde tek bir futbol takımı kurulması ve illerin Türkiye liglerinde tek bir takımla temsil edilmesi için neredeyse seferberlik başlatır. Belki başka şehirlerde de bir il kulübü kurma işi sıkıntılıdır, fakat Trabzon’daki kadar değil.

Yazının devamı...

Fatih Terim’le huzursuzluk tarihimiz

1 Ağustos 2017

Aslında annenin fazla bi şey istediği yoktur. Yapması gereken her şeyi yapmıştır. On beş dakika arkasına yaslanacaktır. Bi çay içecektir. Ama bi türlü bitmek bilmeyen bi şımarıklık izin vermez.

Onu da ister bunu da ister, muhakkak huzursuzluk çıkarır, istediği olmazsa kalkar salonun ortasındaki topa vurur, rahmetli kayınpederin fotoğrafının olduğu çerçeveyi tuzla buz eder. “Bi huzur ver artık” tam bu anın, bi yudum içebildiği çayı bırakıp elektrik süpürgesini çalıştırmak zorunda kalan annenin cümlesidir.

Bu ülkenin futbolseverlerinin Fatih Terim’le ilişkisi bence bu biçimde. Kendisine bin yıldır sunulabilecek bütün imkânlar sunuluyor, yapılması gereken her şey fazlasıyla yapılıyor, unvansa unvan, paraysa para, destekse destek ne varsa veriliyor ve fakat kendisi bize asla huzur vermiyor. Fatih Terim’in yönettiği milli takımı arkamıza yaslanıp, elimize bi bardak çay alıp, huzur içinde seyredemedik biz.

Bu yazı, Fatih Terim’le huzursuzluk tarihimizi hatırlatmaya çabalayacak. Ama biliyorum kendisiyle ilgili eleştiri yazısı yazmak için önce methiyeler düzmek, yazdığı destanların hakkını teslim etmek, başarılarından dem vurmak gerekiyor. Sonra edilebilirse iki laf edilebiliyor. İzin verirseniz ben öyle yapmayacağım. Çünkü Fatih Terim’in yakaladığı türden yakalanmış başarıları başarıdan saymıyorum. Bu hakkı senelerce bu ülkenin mili takımının bir sporcusu olmaktan alıyorum. Sırtımı da spor ahlakı denen şeye yaslıyorum.

Huzursuzluk tarihimiz, Şenol Hoca’nın başında olduğu milli takımımız 2002 yılında dünya üçüncüsü olup geldiğinde başladı. O yaz hep birlikte heyecanlandığımız, birlikte güldüğümüz, aynı şeye sevindiğimiz son yazdı. Şenol Hoca’nın ağzından “Keyif verdik, keyif aldık”tan başka şey duymamıştık.

Belki de sırf bu yüzden, Şenol Hoca, o başarıyı, milli bi meseleden çok dünyanın en büyük spor organizasyonundan aldığımız ve oraya verdiğimiz keyfe bağladığı için, yeteri kadar  “Destan yazdık, tarih yaptık, kaplan dövdük, timsah kovaladık” demediği için bir sürü berbat laf ettiler. Karizmasız dediler, hoca değil takım kazandı dediler, kolay gruplar dediler. Hoca dönüp tek laf etmedi. Etmedi çünkü kendini biliyordu. Doğrusunu eğrisini biliyordu. Döndü, durmadan taşlar koydu kariyerinin üstüne. Sonucu hepimiz biliyoruz. Huzur.

Dönelim huzursuzluğa. Futbolseverlerin futbolsever olmaktan utandığı berbat bir gece: 16 Kasım 2005. İsviçre maçı. Tekmeler, çelmeler, küfürler. Soyunma odasında yaşanan rezalet. Türkiye futbol tarihinde simsiyah bir gece. Sonra cezalar, kilometrelerce uzakta oynanan maçlar.

10 Eylül 2008’de bi daha. Belçika maçı. Birbirine giren teknik direktörler, yedek kulübesine yürüyen, top fırlatan, karşı takımın hocasına saldırmasına ramak kala zor durdurulabilen Fatih Terim.

Yazının devamı...

Vedat Okyar sözlüğü

19 Temmuz 2017

Vedat Okyar’ı Vedat Okyar yapan bu üç damarı hakkıyla anlatabilmek için; yerin göğün yetmeyeceğini, ne yazsam kesmeyeceğini, o yazının asla layığıyla bitmeyeceğini öğreneli çok oldu.

Ben bugün onu, ölümünün sekizinci yılında, dördüncü damarıyla, spor basınında yer alma biçimiyle anmaya çabalayacağım.

Özellikle “spor yazarlığı” demiyorum, özellikle “spor basınında yer alma biçimi” diyorum. Çünkü Vedat Okyar daha en başında söyleyeceğini söylemişti:

“Ben spor yazarı değilim,” demişti. “Gazeteci hiç değilim, haddim yok. Eski bir futbolcuyum, naçizane futbol yazıları yazmaya çalışıyorum. Beşiktaşlı olduğum için de Beşiktaş’ın futbolunu yazıyorum. Ben Beşiktaş yazarıyım.”

Vedat Okyar, kurallarını en baştan bu şekilde belirlediği bir spor yazma biçiminin en özgün örneğiydi. Düpedüz taraflıydı. Tarafı apaçık ortadaydı. O taraftan bakıyor, o tarafı görüyor, o tarafı yazıyordu.
Mesele şuradaydı: Tarafını böyle gün gibi açık eden, taraftarlığını her şeyden üstün tutan, “Ben Beşiktaş’ta futbol oynarken de önce takımın taraftarıydım, futbolcusu değil” diyen birinin bu kadar sevilmesinde, bu kadar sayılmasında, ötesi ona bu kadar güvenilmesindeydi.

Bence Vedat Okyar’ın bu kadar taraflıyken her taraftan böyle sevgi ve saygı görmesinin sırrı gerçek bir dürüstlükteydi. Üstünde Beşiktaş forması varken yalan söylemeyen adam, spor yorumlarken de kalkıp “tarafsızım” demeyecekti elbet. Yalan olurdu. O yalanı bize söylemedi.

Taraflıydı ama hiçbir takımın hiçbir futbolcusunun iyi futbolunun hakkını yemedi. Sağa sola dalaşmadı, başka takım taraftarlarını kırıp dökmedi, kimselere saygıda kusur etmeden konuştu yazdı çizdi. Bence gerçek tarafsızlık bu. Tarafsızım tarafsızım deyip alttan alta ne taraflar tutulur bilmiyo muyuz.

Yazının devamı...