"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Hey gidi Didi

12 Mayıs 2017

Ben demem gerçi. Benim kişisel futbol tarihi kitabımın Brezilya sayfasında koca koca harflerle “Sokrates” yazar. Futbol benim için onunla başlar. Ben “Brezilya” dendi mi “Sokrates” derim. 

Bi kere babama da demiştim. Gözlüğünün üstünden şöyle bakıp “Sokrates çok büyük adam evet, ama ondan evveli var, ‘Brezilya’ dendi mi önce ‘Didi’ diyeceksin. Dünya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük oyun kurucularından biridir” demişti.

Benim bugün anacağım Didi o Didi.

1928’de doğmuştur. Adı Valdir Pereira’dır. Biz Didi diye biliriz. Çocukluğu sokaklarda geçer. Geçim mücadelesi ve futbolla. Ama mücadelenin büyüğüne on dört yaşındayken başlar. Babam “sakatlık” demişti, şimdi “enfeksiyon” diye okudum bi yerlerde, neyse bi şekilde sağ bacağındaki sıkıntı karşısında tıp çaresiz kalır. Doktorlar keseceklerini söylerler. Didi herhalde içinden “Ben bu sağ bacakla üç Dünya Kupası oynayacağım, ikisini de kaldıracağım doktor, saçmala” der.

Çok çabalar; yatak, tekerlekli sandalye, tedavi medavi derken kesilecek denen bacağını iyileştirir. Önce ayağa kalkar sonra antrenmanlara başlar. Sonrasıysa Galeano’nun dediği gibi “Sahanın her tarafına zehirli oklardan farksız şutlar gönderen” muazzam bir futbolcuya dönüşme hikâyesi.

Didi, 1955-1963 arasında 79 kez milli forma giyer. Brezilya, 1958 ve 1962’de iki kez üst üste Dünya Kupası’nı kaldırdıysa, birçok kişi bu başarıda Didi’nin payının büyüklüğünü anlatır. Zaten 1958’de “Dünya Kupası’nın en iyi oyuncusu” seçilir. Americano’da başladığı profesyonel kariyerinde yolu Real Madrid’e de düşer, Botofogo’da futbolu bırakır.

Teknik direktörlüğe başlar. 1970 Dünya Kupası’nda başında olduğu Peru Milli Takımı’nı çeyrek finale kadar getirir. Peru’yu eleyen, Didi’nin baba ocağı Brezilya’dır. 

Sonra Fenerbahçe yılları.

Yazının devamı...

Spor emekçileri bayramınız kutlu olsun

1 Mayıs 2017

Haber peşinde koşarken özürleri kabahatlerinden berbat futbolculardan dayak yiyen spor basını emekçileri için yazılmış cümleler.

Buyrun:

Meslekleri sporculuk olan; göz önünde olmayan, büyük paralar kazanmayan, çoğu zaman kulüplerinin dayattığı şartlarla yaşamlarını sürdürmeye çalışan, kötü çalışma koşullarına mahkûm bırakılan sporcular,
Tek taraflı çıkar anlayışıyla düzenlenmiş sözleşmelerinin bile, koşulları zamanında yerine getirilmeyenler,
Alt liglerde oynayan; kulüplerine karşı haklarını arayamayan, özlük hakları korunmayan, şöhretsiz, güvencesiz sporcular,

Statlara reklam panoları konduğu için pistleri ellerinden alınanlar,

Doğru dürüst tedavi edilmedikleri için aktif spor yaşamlarını bırakmak zorunda kalanlar,

Yazının devamı...

Yan rollerin unutulmaz oyuncusu

26 Nisan 2017

Futbola Barcelona’nın altyapısında başlar. 1988’de B takımda profesyonel olur, yıllar içinde Figueres, Celta Vigo, Badajoz, Mallorca, Lleida, Elche takımlarında oynar. Son durağı Gramenet’tir. 2002’de futbolculuğu bırakır.

Ama futbolu bırakacak gibi görünmüyordur. Önce yöneticilik yılları başlar. Bir süre Terrassa’da yönetici olarak görev yapar. Sonra her şeyin başladığı yere, yuvasına, Barcelona’ya döner. B takımda yardımcı teknik direktör olarak.

Sanki “En iyi yardımcı oyuncu ödülü” için yaratılmıştır. Yan roller için. B takımlar için. Yardımcı teknik direktörlük için. Tuncel Kurtiz bir keresinde bir  “Başrolde oynuyorum, yine yardımcı erkek oyuncu ödülü veriyorlar, yine yardımcı erkek oyuncu ödülü veriyorlar, anlamadım ki arkadaş!” demişti. Futbol sinemasının jürisi de sanki Tito Vilanova’ya bi türlü “En iyi oyuncu ödülü”nü vermeyecek gibidir.

2008 yılı, futbolcu olarak oynayamadığı Barcelona A takımıyla hoca olarak tanıştığı yıl olur. Hep yan rollerin oyuncusu olduğu bu filmde kurgu yine değişmez. Vilanova, teknik direktör değil yardımcı teknik direktör rolündedir. Guardiola’nın yardımcısı rolünde.

Barcelona’nın ortalığı hallaç pamuğu gibi attığı yıllardır. Arka arkaya şampiyonluklar gelir, kupa, ödül mödül ne var ne yoksa toplar. Filmin esas oğlanı bellidir. Vilanova’nın payınaysa hep o ödül düşer.

Guardiola’nın “Tamam bırakıyorum” dediği gün başrol sırası nihayet ona gelir. 2012-2013 sezonunda Barcelona’nın teknik direktörü olur. 11 Mayıs 2013’te Real Madrid,  Espanyol ile berabere kalınca Barcelona lig tarihindeki 22. şampiyonluğunu ilan eder. Vilanova takımın başındadır.

Yardımcı rollerin usta oyuncusuyken kameranın gözü çarptığında ara sıra gördüğümüz Vilanova artık hep göz önündedir. Ne yazık ki her şey gözümüzün önünde olur. Villanova hastadır. Ağır bir tedavi görüyordur. Çok bekleyerek, çok çalışarak, çok hak ederek kazandığı “En iyi oyuncu ödülü”nün tadını çıkaramaz.

2013’ün Temmuz’unda Barcelona yönetimi, kısacık süren rüyanın bittiğini açıklar

Yazının devamı...

Baba Hakkı

16 Nisan 2017

Bir günlüğüne futbol hala onun bıraktığı gibi bir oyun sanacağım.

Bir kere daha o büyük kaptanların; Baba Hakkı’nın, Lefter’in, Metin Oktay’ın, Dozer Cemil’in oynadıkları futbolla centilmenlikleri arasında kurdukları bağa kanacağım.

Hakkı Yeten, 1910 Vodina doğumludur.

Ailesi, o bir yaşındayken İstanbul’a gelir. Baba askerdir. Binbaşı Mahut Nedim Bey. Çanakkale Savaşı’na gider. Bir daha dönmez. Arkasında altı çocuk bırakır. Beş kardeşiyle birlikte İstanbul’da hayatta kalmak zorundadır. Askeri okula yazılır.

Sonra futbol oynamaya başlar. Çeşitli takımlarda oynadıktan sonra Şeref Bey onu Beşiktaş’a alır. Derler ki, isteyeni çoktur ama Şeref Bey hızlı davranmıştır.

Futbolu bırakana kadar, bir Türkiye Birinciliği, iki Milli Küme, bir Başbakanlık Kupası, yedi İstanbul Ligi, bir İstanbul Şildi, iki İstanbul Kupası şampiyonluğu yaşar. 17 yıl formasını giydiği Beşiktaş’ta 439 maçta 382 gol atar.

Tüm bunları yaparken Hukuk Fakültesi’ni bitirir, avukat olur. Galatasaray ve Fenerbahçe’ye 30’ar gol atarak tarihe geçer. Beşiktaş’ta teknik direktörlük, Futbol Federasyonu’nda Asbaşkanlık yapar. Beşiktaş’ın üç dönem başkanı olur.

Cemal Süreya onun için

Yazının devamı...

Bırak abartalım Atiba

13 Nisan 2017

Bugünkü açıklamalarından sonra anladım.

Anladım Atiba’nınki mizacından gelen bir sakinlik değil. Bizim buralarda hiç alışkın olmadığımız mesleki bir sakinlik. Takımın bir parçası olmayı bilmekten gelen, tevazudan gelen, herkesin hakkını vermeyi istemekten gelen bir sakinlik.

“Trabzon’da galibiyet golünü attım ama Gökhan o güzel ortayı yapmasa nasıl atacaktım? Aynı şekilde Adriano’nun o şık ortası olmasa Cenk nasıl atacaktı? Biz bir takımız. Birbirimizi çok iyi tanıyor, tamamlıyoruz” demiş bugün açıklamasında.

Nasıl hasretiz şu laflara nasıl. Nasıl bıkmışız sürekli kendini öven, hep kendini gören, başkasının başarısını zerre görmeyenlerden.

Hep “ben ben” diye ortalarda dolananlardan.

Başarıdaki en büyük payın sahibi olduğunu anlatmak için dört dönenlerden.

“Gol atandan çok kulübedekiler seviniyor. İşte takım olmak budur” demiş Atiba. Çünkü pas veren gibi, gol atan gibi, gol kurtaran gibi kulübede oturanın da takımın parçası olduğunu biliyor. Başarıyı paylaşmayı biliyor. Herkesin hakkının verilmesi gerektiğini biliyor. “‘Ben’ olmaktan çok, ‘biz’ olmayı seviyorum” demesi de bundan.

“Bazen fazla abartıldığımı düşünüyorum. Ben sadece işimi yapıyorum”

Yazının devamı...

Süleyman Seba: Yine de kara sevda

5 Nisan 2017

Kabataş Erkek Lisesi’nin okul takımında futbol oynar.

O günlerde başlar büyük sevda.

Beşiktaş onu, o Beşiktaş’ı fark eder.

Sonrası karşılıklı, umutlu, kavuşmalı bir aşk. Ama yine de kara sevda. Başka türlü tarif etmek çok zor.

1943 yılında genç takıma çağrılır. O sene, takıma şampiyonluğun yakıştığı kadar yakışır sol koluna kaptanlık pazubandı.

Sanki hep onu beklemiştir Beşiktaş.

 1945’te artık A takımın oyuncusudur.

1947’de İnönü Stadyumu’nun açılış maçında Beşiktaş’ın ilk golünün sahibi.

Yazının devamı...

Bir atletizm hikâyesi

31 Mart 2017

İsimleri, olayları, ayrıntıları filan yazmayacağım. Doping üzerine de yazmayacağım. Bin kere yazdım bin kere okumuşsunuzdur.
Doping yüzünden geri alınan madalyalardan sonra Türkiye’nin Olimpiyat tarihinde üç atletizm madalyası kaldı. Ben o madalyalardan ilkinin, Olimpiyatlarda kazandığımız ilk atletizm madalyasının hikâyesini anlatacağım size. O hikâyenin dopinge olan uzaklığını, gözü dönmüş bir kazanma hırsına olan mesafesini, sporun oyun haline yakınlığını anlatacağım.

 

Daha evvel anlatmıştım bi daha anlatacağım. Bugün tam zamanı. Sanıyorum nedeni sizce de açık.

Hikâyenin kahramanı Ruhi Sarıalp. 1924 yılında Manisa’da doğar. Atletizm sevdası Konya Askeri Lisesi’nde başlar. Sonra İstanbul’a gelir. Haydarpaşa Lisesi’ne. Sonra da Fenerbahçe’nin atleti olur.

Büyük aşkı üç adım atlama olan bir sporcu. Yüz metre değil, maraton değil, o değil, bu değil. Üç adım atlama. Herkesin sevdiğinden başkasını sevebilen bir adam.

Üç adım atlamayı sevme nedeni de bi o kadar şahane. “Çelik-çomak”oyununda çeliği almak için atılan üç adımdan gelen bi yakınlık. Oyunu sevmekten gelen. Çocukluktan gelen. Hikâyenin güzelliğine bak.

 

Yazının devamı...

Kibir unutulur tevazu tarihe geçer

24 Mart 2017

Okuduk okuduk birkaç cümlesinden öteye gidemedik. Ben gidemedim en azından. Güzel şeyler de söylemiştir belki. Ama bir önemi kalmıyor işte. Bu cümleleri kurunca bir önemi kalmıyor:

“‘Aaa her yerde Arda var’ diyorlar. Tabii ki de ben olacağım. Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var! Fazla mütevazılık kibir göstergesidir...”


Evvelce de yazmıştım, bence özgüvenle kibir arasında oynak bir ibre vardır. Kendinle dünya arasına koyduğun mesafe büyürse, özgüvenle kibir arasındaki mesafe daralır. İşte o zaman ibre, kolayca kibre doğru kırılır.


Yazının devamı...