"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Fatih Terim’le huzursuzluk tarihimiz

1 Ağustos 2017

Aslında annenin fazla bi şey istediği yoktur. Yapması gereken her şeyi yapmıştır. On beş dakika arkasına yaslanacaktır. Bi çay içecektir. Ama bi türlü bitmek bilmeyen bi şımarıklık izin vermez.

Onu da ister bunu da ister, muhakkak huzursuzluk çıkarır, istediği olmazsa kalkar salonun ortasındaki topa vurur, rahmetli kayınpederin fotoğrafının olduğu çerçeveyi tuzla buz eder. “Bi huzur ver artık” tam bu anın, bi yudum içebildiği çayı bırakıp elektrik süpürgesini çalıştırmak zorunda kalan annenin cümlesidir.

Bu ülkenin futbolseverlerinin Fatih Terim’le ilişkisi bence bu biçimde. Kendisine bin yıldır sunulabilecek bütün imkânlar sunuluyor, yapılması gereken her şey fazlasıyla yapılıyor, unvansa unvan, paraysa para, destekse destek ne varsa veriliyor ve fakat kendisi bize asla huzur vermiyor. Fatih Terim’in yönettiği milli takımı arkamıza yaslanıp, elimize bi bardak çay alıp, huzur içinde seyredemedik biz.

Bu yazı, Fatih Terim’le huzursuzluk tarihimizi hatırlatmaya çabalayacak. Ama biliyorum kendisiyle ilgili eleştiri yazısı yazmak için önce methiyeler düzmek, yazdığı destanların hakkını teslim etmek, başarılarından dem vurmak gerekiyor. Sonra edilebilirse iki laf edilebiliyor. İzin verirseniz ben öyle yapmayacağım. Çünkü Fatih Terim’in yakaladığı türden yakalanmış başarıları başarıdan saymıyorum. Bu hakkı senelerce bu ülkenin mili takımının bir sporcusu olmaktan alıyorum. Sırtımı da spor ahlakı denen şeye yaslıyorum.

Huzursuzluk tarihimiz, Şenol Hoca’nın başında olduğu milli takımımız 2002 yılında dünya üçüncüsü olup geldiğinde başladı. O yaz hep birlikte heyecanlandığımız, birlikte güldüğümüz, aynı şeye sevindiğimiz son yazdı. Şenol Hoca’nın ağzından “Keyif verdik, keyif aldık”tan başka şey duymamıştık.

Belki de sırf bu yüzden, Şenol Hoca, o başarıyı, milli bi meseleden çok dünyanın en büyük spor organizasyonundan aldığımız ve oraya verdiğimiz keyfe bağladığı için, yeteri kadar  “Destan yazdık, tarih yaptık, kaplan dövdük, timsah kovaladık” demediği için bir sürü berbat laf ettiler. Karizmasız dediler, hoca değil takım kazandı dediler, kolay gruplar dediler. Hoca dönüp tek laf etmedi. Etmedi çünkü kendini biliyordu. Doğrusunu eğrisini biliyordu. Döndü, durmadan taşlar koydu kariyerinin üstüne. Sonucu hepimiz biliyoruz. Huzur.

Dönelim huzursuzluğa. Futbolseverlerin futbolsever olmaktan utandığı berbat bir gece: 16 Kasım 2005. İsviçre maçı. Tekmeler, çelmeler, küfürler. Soyunma odasında yaşanan rezalet. Türkiye futbol tarihinde simsiyah bir gece. Sonra cezalar, kilometrelerce uzakta oynanan maçlar.

10 Eylül 2008’de bi daha. Belçika maçı. Birbirine giren teknik direktörler, yedek kulübesine yürüyen, top fırlatan, karşı takımın hocasına saldırmasına ramak kala zor durdurulabilen Fatih Terim.

Yazının devamı...

Vedat Okyar sözlüğü

19 Temmuz 2017

Vedat Okyar’ı Vedat Okyar yapan bu üç damarı hakkıyla anlatabilmek için; yerin göğün yetmeyeceğini, ne yazsam kesmeyeceğini, o yazının asla layığıyla bitmeyeceğini öğreneli çok oldu.

Ben bugün onu, ölümünün sekizinci yılında, dördüncü damarıyla, spor basınında yer alma biçimiyle anmaya çabalayacağım.

Özellikle “spor yazarlığı” demiyorum, özellikle “spor basınında yer alma biçimi” diyorum. Çünkü Vedat Okyar daha en başında söyleyeceğini söylemişti:

“Ben spor yazarı değilim,” demişti. “Gazeteci hiç değilim, haddim yok. Eski bir futbolcuyum, naçizane futbol yazıları yazmaya çalışıyorum. Beşiktaşlı olduğum için de Beşiktaş’ın futbolunu yazıyorum. Ben Beşiktaş yazarıyım.”

Vedat Okyar, kurallarını en baştan bu şekilde belirlediği bir spor yazma biçiminin en özgün örneğiydi. Düpedüz taraflıydı. Tarafı apaçık ortadaydı. O taraftan bakıyor, o tarafı görüyor, o tarafı yazıyordu.
Mesele şuradaydı: Tarafını böyle gün gibi açık eden, taraftarlığını her şeyden üstün tutan, “Ben Beşiktaş’ta futbol oynarken de önce takımın taraftarıydım, futbolcusu değil” diyen birinin bu kadar sevilmesinde, bu kadar sayılmasında, ötesi ona bu kadar güvenilmesindeydi.

Bence Vedat Okyar’ın bu kadar taraflıyken her taraftan böyle sevgi ve saygı görmesinin sırrı gerçek bir dürüstlükteydi. Üstünde Beşiktaş forması varken yalan söylemeyen adam, spor yorumlarken de kalkıp “tarafsızım” demeyecekti elbet. Yalan olurdu. O yalanı bize söylemedi.

Taraflıydı ama hiçbir takımın hiçbir futbolcusunun iyi futbolunun hakkını yemedi. Sağa sola dalaşmadı, başka takım taraftarlarını kırıp dökmedi, kimselere saygıda kusur etmeden konuştu yazdı çizdi. Bence gerçek tarafsızlık bu. Tarafsızım tarafsızım deyip alttan alta ne taraflar tutulur bilmiyo muyuz.

Yazının devamı...

Beşiktaşlı Şükrü Gülesin

9 Temmuz 2017

İstanbul Erkek Lisesi’nde okur. O yıllarda Beyoğluspor’da oynar. 1940 yılı, yıllar içinde efsanesi olacağı Beşiktaş’a transfer olduğu yıldır. Henüz on sekiz yaşındadır. 1940 yılının sonbaharında, Kınalıada Postanesi’ne gelen “Kendine iyi bak. Pazar günü Galatasaray maçında oynuyorsun” telgrafının altındaki imza Baba Hakkı’ya aittir.

Sonrası olağanüstü yıllar.

1940/1941 sezonunda transfer olduğu Beşiktaş’ta (Ankaragücü forması giydiği bir sezon hariç) 1950’ye kadar on yıl oynar. Oynamak dediğim şu şekil: Üç Milli Küme, altı İstanbul Ligi, iki İstanbul Kupası, iki Başbakanlık Kupası şampiyonluğu. 13’ü Galatasaray’a, 9’u Fenerbahçe’ye olmak üzere derbilerde 22 muazzam gol. Dönemin Guinness Rekorlar Kitabı’na geçen kornerden atılan akıldışı goller. Muhteşem futbol.

1.90 boyundaki bu dev ve hafif göbekli Beşiktaşlının Avrupa’dan görülmesi uzun sürmez, 1950’de İtalya’ya gider. Önce Palermo, sonra Lazio, sonra tekrar Palermo’da üç sezonda 79 maçta 36 gol atar. İtalyan taraftarların da sevgilisidir artık. Türkiye’ye dönünce Galatasaray’a transfer olur.

Gülesin, Türkiye’ye döndüğü o yılları şöyle anlatmış:

“Önüme kim çıksa, ‘Beşiktaşlı Şükrü’ diye boynuma sarılıyor, tanıyanlar, tanımayanlara ‘Bak, Beşiktaşlı Şükrü Gülesin” diye beni gösteriyorlardı. Hoş bu kimlik İtalya’da oynadığım dört yıl boyunca da hatırlanmıştı. Lazio’daki, Palermo’daki takım arkadaşlarım da beni öyle çağırırlardı: ‘Beşiktaşlı Şükrü Gülesin’. Sadece kendimi değil, Beşiktaş’ı da götürmüştüm İtalya’ya. Bu, artık benim için nüfus kâğıdı gibi, lisans gibi geçerli bir şey olmuştu. Hatırlayacaksınız, bir aralık Türkiye’ye dönmüştüm. Beşiktaş’ta oynamak istedim, talihsizlik oldu, Galatasaray’a gittim. Bir maça çıktım. Sarı kırmızılı forma, -kimse alınmasın, kimse gücenmesin- omuzlarıma, sırtıma batıyordu sanki.”

Beşiktaş formasından ayrı kalmak ona iyi gelmez. Şöyle anlatır hasretini:

“Bir gün Hasnun Galip Sokağı’ndaki Galatasaray lokalinde oturuyordum. Telefon çaldı, benden başka kimse yoktu. Açtım. Bir erkek sesi: ‘Beşiktaşlı Şükrü Gülesin’i istiyorum’ diyordu. Kimdi, ne istiyordu, bilmiyordum. Ama adama ‘Beşiktaşlı Şükrü Gülesin burada yok’ dediğimi hatırlıyorum. Onun aradığı Şükrü, Çırağan Sarayı’nın ahşap tribünlerinde kalmıştı. Daha fazla dayanamadım ve İtalya’ya döndüm. Bu defa İtalya’ya iş yapmak, ticaret yapmak için gidiyordum.”

Yazının devamı...

Zorlu doksan dakika

30 Haziran 2017

Klişelerin; anlamın içini boşaltan, sürekli aynı basmakalıp lafları duymaktan, aynı tekrarlanan hareketleri görmekten, insanda bi tür sağırlık, bi tür körlük yaratan bi yanı var muhakkak. E klişe, basmakalıp demek zaten, biliyoruz

Bergson, “Hayatın değişen akışı içinde çeşitli durum ve eylemlerin tekrarı komiktir” demişti. Bence klişelerin doğasında var olan bu tekrar fikri, bir yandan insanı bıktırırken bir yandan da meseleyi son derece eğlenceli bir hale getiriyor. Cem Yılmaz’ın da mesela, mizahını bunun üzerine inşa ettiğini görüyoruz. Klişe denen şeyi muazzam gözlemleyerek, tekrarlanan eylemlerden doğan komiği çok iyi okuyarak, klişeyi çok iyi kurcalayarak ve dibine dinamit koyarak.

Transfer klişelerini yazdımdı geçen, sevmişsiniz, klişeden devam edelim madem, spor spikerlerinin/yorumcularının klişelerine bakalım. Ha ona bakmadan evvel, memleketin gelmiş geçmiş en şahane futbol klişesini yazayım, zira geçen yazı için, “Sevgili Doktor” Ekim Bey uyardı, “Holosko artı bir miktar para” klişesini yazmamışsınız diye. Dedim “Doktor, o klişeler üstü bir klişe, listenin en başına koyarım onu.” Buyrun koydum.

Benim spor spikeri/yorumcusu klişeleri listemin tepesinde “Lig maratonu” klişesi oturur. Memlekette kendinden başka hiçbir spora hayat hakkı tanımayan futbol, en bilindik klişesini atletizmden devralmıştır: “Uzun sürecek lig maratonu başlıyor” denmeden lig asla başlamaz. “Uzun süren lig maratonu bitti” denmeden de zinhar bitmez.

Maçlar da biliyorsunuz muhakkak, “Maç başlama vuruşu ile başlıyor” diyerek başlar. “İlk kırk beş dakikanın son düdüğü çaldı” diyerek ilk yarı, “Hakem doksan dakikayı bitiren düdüğü çaldı” diyerek maç bitirilir. Başka türlüsü mümkünsüzdür.

Mesela şu aşağıdaki cümlelerin en az üçünü duymadan maç izlemiş biri varsa çıksın söylesin valla geri alır yenisini yazarım yazının:

“Her iki takım da sahaya galibiyet için çıkıyor”,

“Pas verecek arkadaşını aradı”,

Yazının devamı...

Hedefleri olan bir kulübe geldim

20 Haziran 2017

Geçen sene şahaneydi bakın. “Lig bitti” diye üzülmeye kalmadan Avrupa Şampiyonası başladı, o bitti Olimpiyat başladı. Yine de doydum diyemem, tadı damağımda kaldı.

Bence ligin bitmesinin en kötü taraflarından biri de “transfer sezonu” denen acayip zaman diliminin başlamış olmasıdır. Öyle tuhaf bi aralıktır ki bu, futbolla seyirci olarak, belli bir mesafeden ilgilenen insanlar için gerçeklerle kurulan bütün bağlar kopar.

Ne doğru, ne yanlış asla bilemezsin. Kim geliyor, kim kalıyor, kim gidiyor asla emin olamazsın. Hem inanmak istersin hem de bilirsin ki yok öyle bir şey. Bu zaten bir ön kabuldür: Transfer sezonunda her şey olabilir ve bu çoğu kez, hiçbir şey olmayacağı anlamına gelir.

Transfer sezonunda maç yoktur. Futbol yoktur. Bütün bu koşturmaların, yazıp çizmelerin, milyon euro hesaplarının başrol oyuncusu olan futbolcular bile yoktur ortada. Sahneden çoktan çekilmişlerdir, arada havuz kenarında çektirdikleri tatil fotoğraflarını görürsün. Artık yöneticiler, menajerler ve spor basınından oluşan bermuda şeytan üçgenindesindir.

Transfer sezonu açılışı, genellikle şöyle açıklamalarla yapılır:

“Kulüp olarak bu sene transferi erken kapatacağız, yeni transferleri kampa yetiştireceğiz.”

Sezon şu cümle ile sonlanır: “Transferde ince eleyip sık dokuyoruz, hızlı karar vermek istemiyoruz, henüz transfer sezonu kapanmış değil.”

Yazının devamı...

Hey kaptan, bizim kaptan

9 Haziran 2017

Venedikçe “capitán” yani “kumandan, özellikle gemi kumandanı” sözcüğünden geliyormuş. Venedikçe sözcük, Geç Latince “capitanus” veya “ capitaneus” yani “şef, önder, lider” sözcüğünden evrilmiş.

Türkçe sözlüğe bakınca “Gemi yönetimiyle ilgili en yüksek görevli” karşılığını görüyoruz. Sonra “Kaptan pilot”, sonra “Yolcu otobüsü sürücüsü”.

Neresinden bakarsak bakalım sorumluluk var kaptan sözcüğünün içinde. Güvenilir olmak var. Koca gemiyi, koca uçağı, onlarca insan taşıyan otobüsü birine emanet etmek var. O birinin bu emaneti alması var.

Sözlükte, “kaptan” sözcüğün bir başka bir karşılığı olarak da “Takım oyunlarında takımı temsil eden kimse” yazar. Temsil eden kimse.

Spor, gitmiş “kaptan” sözcüğünü devralmış, kendi sözlüğüne eklemiş.

Üstüne düşünmek lazım. Takım şefi dememiş, önderi, lideri, şusu busu dememmiş, kalkmış takım kaptanı demiş. Seçmiş bu sözcüğü.

Temsil mühim meseledir çünkü. Hele hele sana teslim edileni temsil ediyor olmak çok daha mühim meseledir. Bu, kaptan sözcüğünün spora özgü yanı işte. Uçağın kaptanı yolcuları temsil filan etmez mesela. Ama takım kaptanı, takımı eder.

Sporda kaptan dediğin; teslim aldığı emaneti aynı zamanda temsil edendir.

Yazının devamı...

Avrupa Şampiyonu Fenerbahçe

1 Haziran 2017

2002 yazı hep birlikte sevindiğimiz son yazdı. Sonra unuttuk; hep birlikte, ağız dolusu, omuz omuza sevinmeyi.

Belki de en çok bu yüzden, sadece Fenerbahçeliler değil pek çok başka takım taraftarı çok mutlu oldu Fenerbahçe basketbol takımının Eurolig şampiyonluğuna. Kutlama görüntülerinde formasını üstüne çekip gelmiş Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar gördük. Hep birlikte sevindik.

Sadece ortak sevinçleri hatırlattığı için değil aynı zamanda ülkede futboldan başka bir sporu çocukların gönlüne düşürdüğü için de çok kıymetli Eurolig şampiyonluğu.

Sportif başarı açısından ayrı kıymetli. Öyle de kıymetli. Böyle de kıymetli. Neresinden bakarsan bak kıymetli. Çok emek dökülmüş. Hak edilmiş.

Şimdi bunun üstüne Fenerbahçe’nin Avrupa şampiyonluğunun üstünden bir hafta geçmişken daha, Türkiye futbol liginde kıymetli, çok emek dökülmüş ve hak edilmiş bir şampiyonluk kazanmış olan Beşiktaş’ın Başkanı çıkıyor, sakin sakin, ağzından filan kaçmış bir konuşma filan gibi de değil yani, çıkıyor ve “Ben Euroleague’e karşıyım hırsızlık organizasyonu. Takım gönderilmesine karşıyım. İspanyol şirket kurmuş, kulüplere yüzde vermiş. Büyük sponsorlar var. Fazla para vereni alıyorlar. O kadar para harcayacağım, para İspanyol şirketin cebine girecek. Maçları yöneten de şirketin para verdiği hakem. Darüşşafaka Doğuş’u Real Madrid karşısında yediler mesela. Real Madrid, CSKA para harcıyor oraya ama bence geri zekâlılık. Biz Real Madrid değiliz. Rus patron da nereden geldiği belli olmayan parayı harcıyor. Fenerbahçe’nin şampiyonluğu tabii ki çok değerlidir ama kulüp olarak tamamen zarar ediyorsunuz buna karşıyım. Takım şampiyon olsa da göndermem. Götür oraya, git buraya oyuncuların canı çıksın. Takımlar kur sonra para İspanyollara gitsin” diyor.

Sporseverler, spor ve endüstri arasına sıkışmış durumdalar zaten. Orayla hepimizin derdi var. Hepimiz biliyoruz. Konuşuyoruz. Yazıyoruz da. Oturur konuşuruz Eurolig’in bu tür açmazlarını.

Ama Fikret Orman’ın demesi bu değil zaten. Üstelik zamanlaması, üslubu ve seçtiği sözcükler son derece tehlikeli. Lüzumsuz ve ayarsız. Hatta neredeyse mesele çıksın diye söylenmiş sözler. “Geri zekâlılık” diyor Fikret Orman. Basbayağı “geri zekâlılık” diyor. Hakikaten akıl almaz.   

Beşiktaş Başkanına yakışan konuşma şöyle bir şey olurdu.

Yazının devamı...

Son “Baba”ya veda

24 Mayıs 2017

Beşiktaş’ın üç babasından biri.

Memleket futbolunda çok az futbolcuya nasip olmuş “Baba” lakabının en baba sahibinin, Baba Hakkı’nın veliahdı.

Bütün baba futbolcular gibi babalığı centilmenliğinden gelen bir büyük kaptan.

1929 Ankara doğumludur. 1930’lu yılları Ankara sokaklarında, sokak demeyelim, arsalarında bez bir topun peşinde koşarak geçirir. Ankaragücü’nün önüne koyduğu meşin topla yaptıkları onu kısa zamanda takımın gözde oyuncusu haline getirir. Artık sadece başkentli taraftarların değil memleket futbolunun gözü Recep Adanır’dadır.

Tam o yıllarda, Baba Hakkı, İnönü Stadyumu’nun açılış maçının devre arasında takımı soyunma odasında etrafına toplar. Vâlâ Somalı’nın nefis aktarımından biliyoruz ki şöyle der: Arkadaşlar, artık bana bacak arası yapabiliyorlar. Anladım ki, futbolu rezil olmadan bırakma zamanı gelmiş. Bu maçtan sonra kaptanınız olarak değil, bir ağabeyiniz olarak sizlere her zaman destek olacağım. Şüpheniz olmasın”.

Dediğini yapar. Topu bırakır, Beşiktaş’ı asla bırakmaz. Kaptan değil genel kaptandır artık. Ama Beşiktaş’ta yarattığı boşluk öyle kolay dolacak gibi değildir. Gerçi takım çok iyidir. Şimdi şurada savunma hattını saysam ayrı hücum hattını saysam ayrı ağlarsınız. Ama bi şey eksiktir Baba Hakkı’ya göre. Bi şey eksik.

O eksik, bi telefon konuşmasıyla dolar: “İstediğin futbolcu burada, Ankaragücü’nde oynuyor. Hemen gerekeni yap ve onu Beşiktaş’a kazandır.”

Baba Hakkı, arkadaşının dediği gibi hemen gereğini yapar. Böylece Beşiktaş efsane kaptanına, Baba Hakkı, Baba Hüsnü’den devraldığı lakabını devredeceği veliahdına, Recep Adanır da Beşiktaş’ına kavuşur.

Yazının devamı...