"Ceren Şehirlioğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ceren Şehirlioğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ceren Şehirlioğlu

Bu yılın yıldızı kim?

12 Ocak 2014

Altın Küre Ödülleri bu gece o güzel anları onurlandıracak. Tahminler başlasın, âdet yerini bulsun.

Bu yıl ‘küre’nin gediklilerine veda ediyoruz. Mad Men’in final sezonu, Game of Thrones, Homeland, 30 Rock tacı kaptırdı. HFPA (Hollywood Foreign Press Association), her sene diğer ödül listelerinde hakkı yenen gençlere, taze işlere şans vermeyi seviyor. Bu yıl da Brooklyn Nine-Nine ve Orange is the New Black o ‘hip iş’ kontenjanından yarışa girdi (Birincisi zorlama, ikincisi hakkıyla).
Ama yeniler, eskiler, kim gelirse gelsin. Bu yılın tek bir galibi var: Breaking Bad. Arkasından kimler gelecek sıradan bakalım:

EN İYİ DRAMA
Adaylar: Breaking Bad, Downton Abbey, The Good Wife, House of Cards ve Masters of Sex.
Masters of Sex dönem draması olarak Mad Men’in boşluğunu dolduramasa da eli yüzü düzgün bir iş. Ama listede Breaking Bad varken şansı yok. Downton Abbey sönük bir sezondan sonra adaylığı hak etmiyor. Homeland berbat üçüncü sezonuna rağmen Downton ahalisinden çok çalıştı. The Good Wife ise tam tersi müthiş bir sezon geçirdi ama yine Breaking Bad’le aynı yıla denk gelmesi talihsizlik. House of Cards için de aynı şanssızlık söz konusu.

EN İYİ ERKEK OYUNCU (DRAMA)

Yazının devamı...

Geçen yıldan kalan en iyi şey: Medcezir

5 Ocak 2014

İlk bölümlerin plastik etkisi, orijinale sadık kalma kaygısının tutukluğu, oyuncuların beklenti baskısından yaşadığı stres beşinci bölümden sonra yerini harika şeylere bırakmaya başladı. Medcezir cuma gecelerinin haklı birincisi. The O.C.’nin senaryosunu adım adım takip etmekten vazgeçtikçe daha da güzelleşiyor. Onu son zamanlarda izlediğimiz en sempatik aşk hikâyesi, en bilinçli uyarlama, en kendini, malzemesini, izleyicisini tanıyan dizi yapan özelliklerini sıralayarak 2014’e iyi niyetli girelim:

1-Genç aşk süper bir şey! Dizinin merkez dörtlüsü Mira-Yaman-Mert-Eylül, bölümler ilerledikçe birbirlerine iyice kenetlendi. Aralarındaki ilişki çok sıcak. İlk bölümlerde üzerinden Simay etkisini atamayan Hazar Ergüçlü’nün içinden boncuk gibi bir kız çocuğu çıktı. Serenay Sarıkaya, Mischa Barton’ın Marissa’sından bile iyi bir ‘depresif zengin kızı’ oldu. Gözlerinde buğulu, Marissa’nınkinden çok daha etkili bir masumiyet var. Yaman’la birbirlerini öpmeden duramayan kımıl ruhlu gençleri çok nefis bir enerjiyle kotarıyorlar. Kıskançlık, temas heyecanı, kaybetme korkusu, Facebook dedektifliği, tripler çok sahici bir akışla geçiyor. Senaryo, ağızlarına rahatça oturan cümlelerle konuşmalarına izin veriyor. Mert’i oynayan Taner Ölmez, Seth Cohen olma baskısından kurtulduktan sonra gayet kendine özgü bir âşık/ şebelek oğlan yarattı. El ele tutuşmanın çok acayip bir olay olduğu zamanları böyle içten izleyiciye hatırlatmak kolay bir iş değil. Mert ve Eylül (Ölmez ve Ergüçlü) “ayy çok tatlı” anlarının zirvesinde. 15’inci bölümde Eylül’ün “Ben galiba bu salağa âşık oldum” repliği de o zirvenin en şirin manzarası.

2-Nihayet gerçek dünyalılar
Çok uzun yıllardır ekranda uzaylıların hayatını izliyoruz. Zenginler paralel evrenlerinde tuhaf bir dilde konuşuyor. Hangi yılda olduğumuz belli değil, karakterler gerçekle bağlantısı kopuk, arafta sallanıyor. Medcezir ilk bölümlerde aynı klişe kuyusuna bir batıp çıksa da son yıllarda dünyayla bağlantıyı kuran ilk dramamız. Kızlar Ryan Gosling’e hasta, oğlanlar YouTube videolarını gündelik geyiklere çevirebiliyor (“Anahtar koltuğun altında kaldı beni ara” esprisi sırıtmadan Mert’in replikleri arasına yerleşiyor). Super Mario, Star Wars, Küçük Emrah, iPhone (model model), Samsung (çeşit çeşit), Mac, Playstation, Facebook, blog, arabalar, şarkılar, filmler, gündelik referanslar bulabilmek Türkiye dizi tarihinde devrim sayılır. Detay değil, gayet ciddi bir adım. Medcezir’in sadece gençleri değil, zenginleri de Mars’tan Dünya’ya dönüşün kanıtı. Ender ve Selim çifti son zamanlarda izlediğimiz serveti zerre umurumuzda olmayan iki zengin. Sosyal statü üzerlerine giydirilmiş plastik bir ambalaj gibi sakil durmuyor. Abuk subuk lüks gösterileri yerine Barış Falay ve Mine Tugay’ın zarif oyunculuklarıyla ‘sosyete’yi hissediyoruz. Tek sorun şimdilik kostüm tasarımcıları Başak Dizer ve Deniz Marşan’ın Sedef üzerinden yaşadıkları mesleki coşku. Kendilerini tatmin ediyor herhalde ama dore pantolon ve hayvan terbiyecisi yeleğiyle ofiste gezen bir Amazon kadınını gündelik hayatta bir yere yerleştirmek zor.

3-Bugünün ve geleceğin yıldız oyuncuları
Medcezir’in çok iyi seçilmiş bir cast’ı var. Çekirdek kadronun başarısı bir yana, yan roller de ‘bir yıldız doğuyor ve doğdu!’ anlarına imza atıp duruyor. Mira’nın kardeşi rolündeki Beren, Yaman’ın eski sevgilisi Leyla çok çok iyi. Leyla’nın Tozludereli değil, designer ayakkabılarıyla tam bir Nişantaşı kızı olması, ha bire ‘Yes! Yes!’ diye kendini gazlaması dışında, sağlam bir gıcıklık/ paçozluk dozu var. Diziyi sürükleyici yapan ikinci kadın kontenjanını iyi dolduruyor.
Medcezir, eli ayağına dolaşan ve şu sıralar herhalde sadece Show TV’ye çalışan dizi sektörüne ders gibi. 2014’ün tek iyi işi olarak yalnız kalmamaları umudumuz.

Yazının devamı...

Total’in dibisin, ‘koca yürekli’ Acun!

29 Aralık 2013

Acun Ilıcalı size yeni kanalında çok acayip bir TV tecrübesi vaat ediyor. Mesela ‘Acun Firarda’yı izlerken, gözleriniz Verdana isminde bir İtalyan kızın göbeğine kitlenmiş, Verdana’nın göbek deliğiyle fotoğraf çektiren Acun’u sevimli sevimli kıskanmışsınız. O Rio sahillerinde iki kızın arasına ‘Buenos Buenos’ diye cumburlop girivermiş, sizin evde bir kahkaha kopmuş. Ya da Televole’nin en ‘Az Sonra’ anındasınız, patlayacak bombaya çekirdek dayanmıyor. Yani bugüne kadar yaşadığınız tüm Acunesk anları bir koca 24 saate, hatta 7 güne, hatta upuzun bir sezona doldurun ve hayal edin: Yetenek Sizsiniz, O Ses, Survivor, Yok Böyle Dans, Alp Kırşan, Saba Tümer kahkahası, bir takım modeller, Furkan, Irmak, Hülya Avşar, araya bir sitcom, sonra bir yarışma daha, sonra bir bahis geyiği, sonra iki güzel gol, sonra biraz magazin, belki biraz Adriana Lima, illa aşırı komik bir şov ve Acun Acun Acun!
Beyninizin coşkuyla patlaması garantilidir.
Elbette bir senede reyting sıralamasında ilk üçe girecek.
Elbette en güzel kızları o getirecek.
Elbette en ünlüler onun kapısında yatacak.
Elbette Ebru Gündeş’in kocasının milyar dolarları hüpletmekten başı dertte olduğu için siniri bozulunca yanından ayrılmayan ‘koca yüreklimiz’ o olacak.
Acun zamanımızın en büyük kültürel mahsulü. Biz ne kadar dibe batarsak, aklımız ne kadar peynirleşirse onun yıldızı o kadar parlar.

Yazının devamı...

Televizyon fazla güzel sevmez

15 Aralık 2013

Bir zamanlar (1994-99) televizyon dizilerinin en güzel kızları Ayşe Tolga (Şehnaz Tango), Sanem Çelik (Kara Melek), Zeynep Tokuş (Deli Yürek) ve Janset’ti (Ayrılsak da Beraberiz). Bir Demet Tiyatro’da Demet Şener’in üç beş bölüm Mükremin’in sevgilisini oynaması büyük olaydı.
Süper modellerimiz bile öyle über güzel olmadığı için hayat çok daha inandırıcı görünüyordu. Merve İldeniz’in oyunculuk kariyeri Metin Arolat klibiyle sınırlıydı (ki süt dökme sahnesiyle filan bir efsanedir kendi çapında). Arzum Onan Sıcak Saatler’le televizyona ısınmaya çalışıyordu ama zaten sokakta görsek Türkiye güzeli değil, ay ne tatlı kız çizgi çizgi gözlü derdik. Çağla Şikel gibi hırslısı çıkmamıştı, güzellik yarışmalarının kapısı prodüksiyon şirketinin ofisine açılmıyordu. Ve aslında hayat hiç de fena değildi. Belli ki televizyonda kendimizin iyi versiyonlarını görmeyi sevdiğimizi bilen birileri bu işi yürütüyordu.
Küçük kusurların ekran büyüsünü farkındaydılar. İzlerken gönül rahatlığıyla kızıp, nefret edip, “Hiç güzel değil yani, Yusuf ne buluyor bu kızda?” diyebilmek süper bir olaydı. Bizim gibi burnu hafif kemerli, göbeği biraz ayva, saçları kırık uçlarından utanmadan öylesine tepeye tutturulmuş, dişleri gerçek, boyu, boynu, bacakları makul santimetreler sınırında birilerini izlemek nefis rahat bir şeydi.
Neyse ki hâlâ Özgü Namal (Merhamet), Ahu Türkpençe (Vicdan), Gökçe Bahadır (Aramızda Kalsın) gibi oyuncular var. Kameranın dilinin tutulduğu güzelliğe ihtiyaç duymadan bize sahici bir şeyleri anımsatarak, sadece işlerini iyi yaparak hikâye anlatıyorlar.
Ama artık azınlıktalar. Hazımsızca şişen sektör, cafcaflı ambalajlarla ayakta durmaya çalışıyor.
O ekrana porselen bebekler gibi cansız dizilen kızlar, dizi sektörünün yaratıcılık filan gibi meselelerin peşini bıraktığının kanıtı. Garip bir reyting ölçüm aletinin ipi boyunlarında. İlk altı bölümde iyi resim veren, Kelebek’in birinci sayfasının sağ köşesinde heybetli duracak, moda dergilerinden birine kapak olup “Artık hayatımda aşka yer yok” gibi birkaç laf edecek kızların eline bakıyorlar.
Elbette acıklı. Hele son birkaç hafta içinde Show TV’nin çabalarını izlerken durumun vahameti daha da berraklaştı. Firuze’nin yıldızı Ceren Hindistan, televizyonun asla sevemeyeceği o ‘çok güzel’ kızlardan. İlk bakışta Miss

Yazının devamı...

Show TV’den çok korkuyorum

24 Kasım 2013

Oktay Kaynarca, yeni dizisini izlemeden eleştirdi diye, Sina Koloğlu’na efelenmiş, “Komiksin komik” diye Twitter mesajları yollamıştı. Ben de şimdi Show TV’nin yeni dizi rüzgârını fragmandan nem kaparak yazıyorum diye Altındağlı Şafak Sezer Soprano alınmasın. O teaser’lar çok şey söylüyor. Ve dört tanesini üst üste izledikten sonra “Ne güzel Pis Yedili, Dila Hanım idare ediyorduk, ne gerek vardı” noktasına geldim.
Kanalın, küllerinden doğma projesi kapsamında açtığı kesenin ağzından çıkan yeni diziler, son zamanlarda gördüğümüz en görkemli klişe alayı. Bu zamana kadar Türkiye televizyonlarında, hatta Yeşilçam’da, hatta Hollywood’da, hatta HBO’da, hatta Hint pembe dizilerinde, hatta sinema TV öğrenci filmlerinde tutmuş tüm formülleri, tüm bayat numaraları 1 dakikalık klipler halinde izlemek acıklı oldu. Yenilerin arasında bir tek ‘Sevdaluk’u özgün, tatlı, üstelik iki müthiş oyuncusuyla heyecan verici bir iş olarak kenara ayırıyorum. Gerisi bir ‘Aman Allahım bizi başımıza geleceklerden koru’ karnavalı.
Altındağlı: En büyük darbeyi buradan aldım. Sopranos uyarlaması yazmaya elim varmıyor. Şafak Sezer’i çok fena bir Tony Soprano yayılışıyla, psikolog Hande Ataizi’nin karşısında otururken görünce James Gandolfini’nin daha toprağa taze dokunmuş kemikleri benim bedenimde sızladı. Ataizi (Lorraine Bracco yerine) Rorschach testini gösterip “Bu karta bakınca ne hissediyorsunuz Ekrem Bey?” diye sordu. Şafak Soprano Sezer de, önce bacakları kesip, sonra ‘iş, SİTRES’ diye cevap verdi. Sonra kartın içinden Ekrem Altındağlı’nın dayak sahnesine aktık. Bütün bunlar olurken Sezer’in Tony Soprano’yu gerçekten oynadığını, birilerinin televizyon tarihinde milat kabul edilen, sadece son yılların değil, tüm zamanların en efsanevi dizisini İstanbul’da bir mafya ailesinin hikâyesine dönüştürerek çekmeye cesaret ettiğini idrak etmeye çalışıyordum. O korkunç sitcom müziği Şafak Sezer’in cingöz bakışlarına eşlik edecek, kamera Hande Ataizi’nin bacaklarına kim bilir kaç kere daha inecekti. Yine de, izlemeden peşin hükümlü olmamak lazım. Belki de Altındağlı da bizim televizyon tarihimizin en efsanevi dizisi, en başarılı uyarlaması, Şafak Sezer’in oyunculukta zirvesi olur. Olur yani.
Saklı Kalan: Küvette bilekleri kesme imajını nedense genç yönetmenler pek sever. Bir o kadar popüler bir öğrenci filmi senaryosu aynı zamanda. Saklı Kalan da bir fayans reklamı gibi açılıp, aşırı zenginlerin yine pislik insanlar olduğu karanlık karanlık malikâne koridorlarından geçti; Melis Birkan’ın ‘Evli olduğunu bilmiyordum!’ hıçkırığında noktalandı. Yani yine, yine hiç bıkamadan yine bir kutsal dörtlü -İmkânsız aşk, İntihar, İntikam, İhtiras- hikâyesi bizi bekliyor. Hem de çok pahalı avizelerin ve çok iyi fon olan desenli desenli duvar kâğıtlarının önünde cereyan edecek olaylar. Yaşadık.
Firuze: Bu da bir kutsal üçlü hikâyesi. Bir kız, iki oğlan ve yüzyıllardır cevabı aranan kadim soru: ‘Onu mu seçeyim, bunu mu?’ Yine bir klişe şenliği olsa da yeniler arasında tutma ihtimali en yüksek olan dizi bu gibi görünüyor. İmkânsız aşkları, kirli sakallı duygusal kara oğlanları, sarışın kötü kızları pek severiz.
Aşk Ekmek Hayaller: Küçük Kıyamet’i çağrıştıran karmakarışık ilk fragmanından net anladığımız tek şey, tabii ki yine zenginlerin hayatını izleyeceğimiz. Belli ki çok gizemli, belli ki Berna Laçin’i çok kızdırmışlar. Ama Müjde Ar’ın güzel varlığının bile kurtaramayacağı kötülükte bir isimle zaten oyuna yenik başlıyor. Konusunun ‘hayata emek verenlerin hikâyesi’ gibi muğlak bulutlardan yankılanması ‘Neo-Show TV’den umudu kesmem için kulağıma aforizmalar fısıldıyor. ‘Aşk... EKMEK... hayaller...’

Yazının devamı...

Küçük Gelin ve Samanyolu sendromu

17 Kasım 2013

Bu yükseliş, onları yukarıya taşıyan izleyicinin yaşadığı ‘Stockholm sendromu’yla ilgili.

Samanyolu TV dizilerini TOTAL sıralamasında ilk beşlerde görüp şaşırma devri kapandı. Şefkat Tepe, Küçük Kıyamet, Küçük Gelin, İki Dünya Arasında gibi diziler, bu işi hakkıyla yapanlara küfür gibi. Ama hiç önemli değil. Daha kötü olsa da izlenirdi.
Kanal, her yayınıyla bugün güce sahip olanların hayata bakışını yansıtıyor. Her şeyiyle paranoyak, benmerkezci, koyu ahlakçı, ajite. Reyting kraliçesi Küçük Gelin, normal şartlarda kimsenin ruhunun el verip de izleyebileceği bir şey değil. Çok kötü oyunculukları, rüküş prodüksiyonu, ağdayı, klişeyi, teknik şakaları konu bile etmiyorum. Bu hikâye, çok net söylüyorum, stabil ruh halinde bir kişinin rahatsız olmadan izleyebileceği bir şey değil. Küçük Gelin dediğimiz kız (Zehra) bir çocuk. Hakikaten küçücük bir çocuk. Dizi başladığında bebekti. Ben ilk bölümde annesinden anormal anlamsız bir şekilde kaçırılıp o arabada ağlaya ağlaya köydeki birilerine satılmasından bile önümde yavru kedi kesiyorlarmış gibi rahatsız oldum. Oysa, bu daha hiçbir şeymiş. Zehra her bölümde türlü acıya, dayağa, sömürüye maruz kaldı. Samanyolu dizileri için reklam kuşağı kadar doğal gelişen kadın/çocuk dövme, asma, boğma, tecavüz etme sahnelerinden ortaya karışık bir klasik yapıldı.
Bu tip olaylar Batı dizilerinde sezonun en vurucu, seyirciyi irkilten anında belki bir risk alarak yazılır. İşin içine çocuk, ergen, bebek girdiği anda en ‘asi’ dizi bile sterilleşir.
Bırakın babanın kızını öldürmesinin normal karşılanmasını, dövmesi bile travmatiktir.
Seyirciyi feci huzursuz eder. Amerikan dramaları böyle hikâyelere nadiren bulaşır. Aile ne olursa olsun korunur. Seyircinin ruhunu örselemek hiçbir yapımcının işine gelmez.
Bizse o kutsal aile yapımızın hastalıklı temsiline karşı bir nevi ‘Stockholm sendromu’ içindeyiz. Şiddet gördükçe seviyor, baskı arttıkça otoriteye ve tüm temsillerine daha kayıtsız şartsız sadakat gösteriyoruz. Ne kadar ajite, sapkın, tenasül odaklı ve gaddarsa o kadar tutuyor bu diziler. Ruhumuzu inciten şeyler ne kadar belden aşağı vurursa, aşkın şiddeti o kadar artıyor.

Yazının devamı...

Bizim yapı çoktan çöktü

10 Kasım 2013

Dizilerin altında Türk aile yapısını bozan komplolar arandı. Oysa yapımızın başında Efe’yle Aslı’nın aşkından daha kara bulutlar dolaşıyor.

Şamil Tayyar, “Kavak Yelleri, bir proje dizisiydi. Bu ve benzer dizilerle Türkiye’ye bir hayat tarzı sunulmaya çalışıldı” diyor ya...
Batı, Türkiye’deki aile yapısını dinamitlemek için değişik araçları kullanmaya da başlamış ya...
Olabilir. Mesela tam ‘kızlıerkekli’ 1 Erkek 1 Kadın, mesela ‘2oğlan2kızlı’ Yalan Dünya, mesela polisli-savcılı-seksli Behzat Ç. bizim yapıyla çok pis oynuyor.
Neyse Kurtlar Vadisi’yle, Küçük Gelin’le, Huzur Sokağı’yla, Evlilik Okulu’yla filan toparlıyoruz. Sonra Beren Saat bir sevişiyor, yapı yine yerle bir.
Ama Şamil Tayyar, zaman tüneline girmişsiniz de yeterince derine inememişsiniz. Bizim o ‘herkesin övgüyle söz ettiği’ (kim bu herkes bilmiyoruz) ‘Türk Aile Yapımız’ bu iktidardan çok önce acımasız projelerle çökertildi.
BBG gibi bir testten geçtik mesela. O Hülya, 19 yaşındaki sarı pijama Melih’i köşelere sıkıştırıp sıkıştırıp mıncıkladı. “Yatardım da! Ne yapayım gidip bahçedeki ağaca kütüğe mi sarılayım?” bile dedi. Diğer yandan krupiye Esra, Melih’le dağınık yataklarda serildikleri günleri ağlaya ağlaya anlattı. 11 Eray “Bizi seks ikonu olarak görmekten vazgeç” diye Hülya’ya isyan ediyordu. Sonra zıpzıp Sinem’le Volkan geldi. Sonra Tülin’le Caner. Sonra Ata’yla Sinem...

Yazının devamı...

N’olur dağılmayın, biz de çok yalnızız!

3 Kasım 2013

Neredeyse Show TV’nin yeni ağalı, babalı, konaklı, yağlı, ballı dizisi Adını Kalbime Yazdım’ı izliyordum. İçim çoktan eskiyen bir sıkıntıyla ezilerek, ağalara, babalara önce tavır yapıp sonra teslim olan çok modern İstanbullu kızları yazacaktım. Ama sonra kişisel merakıma yenilip vaktimi Star TV’de başlayan ‘Ben de Özledim’e ayırmaya karar verdim. Ve daha ilk dakikada şöyle bir şey oldu: OH BE! Tam anlamıyla. Zengin oğlanlar fakir kızlar, konaklar, mahalle sitcom’ları, Osmanlılar, 50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler, 90’lar vıcık vıcık bir yaz günüyse, ‘Ben de Özledim’ buzlu rakıdır.
Bu yüzden sona saklayacağıma peşinen teşekkürümü edeyim. Ali Atay’ın sözleriyle, “N’olur dağılmayın lan!” Biz de çok yalnızız. Mütemadiyen berbat şeyler izliyoruz. En kötüsü buna alışıp kötünün iyisinde teselli buluyoruz. Bin yıldır aynı klişelere layık görülmekten kuruduk. Zevksiz miyiz, arsız mıyız, dilsiz miyiz belli değil. Dağılmayın, devam edin. Çok iyi bir iş bu.
İşler Güçler’e benzetenlere karşılık, eli arttırıp Louie gibi, Curb Your Enthusiasm gibi, hatta Seinfeld gibi diyebilirim. Hayır, hiçbir şekilde konusunda, kurgusunda, havasında benzerlik olduğundan değil. İyi durum komedisinin en iyi örneklerinde Larry David’i, Louis CK’i, Jerry Seinfeld’i nasıl ‘Hani olay nerede?’ diye tepinmeden izlediysek, bu ekibi de öyle izleriz.
Ben ilk bölümü sırf ince göndermeleri için parça parça YouTube’da baştan ziyaret ederim. Leyla ile Mecnun’un yayından kalkması geyiğinin ‘HBO’nun işi diyorsun yani’ye bağlanabildiği bir diyalog için bir daha dönüp bakarım. Ama en çok hiç kör göze parmak olmadan, efendice ve çok ağırbaşlı, incecik Gezi’ye bağlanan ‘Gitmeyecektik abi...’ bölümü için izlerim.
Dizinin ilk bölümünün online izlenme rakamları bir milyonu aştı. Twitter, Facebook, Ekşi Sözlük rakamlarının coşkusunu detaylandıramıyorum. Ama saat 23.30’da yayına girip ‘total’de 25’inci olması reyting sıralamasının epey boş bir mesele olmaya doğru gittiğini gösteriyor. Reklam verenin kimin gözü nerede kurt gibi takip ettiğinden hiç kimsenin şüphesi yok. Bu yüzden Star’ın ‘AB uyumaz izler’ (niyeyse) diye geceyarısına attığı dizinin geleceğinden endişem yok.
Sonunda televizyonda hepimizin yaşadığı zamanda ve yerde, bugünde geçen bir dizi izliyoruz. Diyaloglar su gibi akıyor, espriler ‘Burada güleceksin’ kılavuzuyla gelmiyor, ağlatacağı yerde belden aşağı vurmuyor. Hem bizim gibi ‘genel izleyici’nin dünyasına, hem kamera arkasına dair ‘Entourage’vari detaylara uzanıyoruz. ‘2010’lar’ dizisini şipşak stüdyoda çekmeyi planlayan cingöz yapımcıdan (Birol Güven temsili), meme ucu sansürüne, ‘Bilemiyorum Altan’dan (Her Şey Çok Güzel Olacak) Kazlıçeşme’ye geçebilen bir skala söz konusu. Ve bundan daha nefis bir şey olamaz.
Herkesin hepimiz uyuyormuşuz gibi garip bir hayal âleminde yaşadığı dizilerin paralel evreninden kopan birileri var nihayet. Nerede yaşadığımızı, ne olup bittiğinin farkında olan, kahramanlığa soyunarak dan dun değil, ince ince, cin gibi bir üslupla derdini anlatan.

Yazının devamı...