"Ceren Şehirlioğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ceren Şehirlioğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ceren Şehirlioğlu

Sosyal medyanın 2000 yıllık tarihi

29 Mart 2014

M.Ö 51’de Romalı devlet adamı Cicero, başkentten çok uzakta Kilikia’da (Çukurova) görevlendirildi. Julius Caesar’ın otoriter yönetiminden endişeleniyor, Roma’yla arasına koyulan mesafenin onu yönetimden uzak tutma planının parçası olduğunu düşünüyordu. Ama Cicero, tüccarlar, köylüler, seyyahlar ve öğrencilerinden oluşan sağlam bir ‘bilgi ağı’ kurmuştu.
Roma Forumu’na her gün asılan ‘acta diurna’ yani günlük gazete birkaç hafta gecikmeyle de olsa Cicero’ya ulaşıyordu. Üstelik üzerinde yolda kaydedilen ‘son dakika’ notlarıyla güncelliği de sağlanıyordu. ‘Kimileri yazıyor, kimi haber taşıyor, hatta kulağıma her yönden söylentiler ulaşıyor’ diye yazmıştı. Haber Roma’dan İngiltere’ye beş haftada, Suriye’ye yedi haftada gidiyordu. Papirüslerin yolu uzundu ama bilgi her zaman adresini buluyordu.
Martin Luther’in Wittenberg’de bir kilise kapısına astığı 95 Tez, bir hafta içinde çoğaltılıp elden ele dolaştırılarak tüm Almanya’ya yayıldı. Bir ay içinde Avrupa çalkalanıyordu. Katolik Kilisesi, aynı bugün şahit olduğumuz gibi bilginin hızlı dolaşımı karşısında ne yapacağını şaşırmıştı.
Franız Devrimi mektup ağlarıyla örgütlendi, Thomas Paine’in Brit karşıtı metni ‘Common Sense’in çoğaltılması, kahvehanelerde, tavernalarda sesli okunması kimsenin aklında bağımsızlık yokken 4 Temmuz’un kapısını araladı. 19’uncu yüzyıl gazeteleri bugünün forumları, hatta blogları gibiydi. Okur yorumları, yazar görüşleri ve küçük notlarla basılıyordu. O gün de Thomas Fuller gibi 17’nci yüzyıl muhafazakarları ‘risalelerin masumların yüzüne çalınmış çamur olduğunu’ düşünüyordu.
Fransa’da bir sosyal platforma dönüşen kahvehaneler, her türlü belanın altındaki neden olarak görülüyor, kapatılıyordu.
Economist dergisinin editörlerinden yazar Tom Standage, ‘Writing On the Wall’ isimli kitabında, bugün Twitter, Facebook, YouTube’u ‘yeni’ ve ‘devrim’ kelimeleriyle ananlara insanın sosyal bir varlık olageldiğini hatırlatıyor. YouTube’un, Twitter’ın yasaklandığı bir ülkede yaşayanlara da mesajı var: Bilgi ne yaparsanız yapın yolunu bulur.

KURT SEYİT NASIL KURTULUR?

Üçüncü bölüm itibarıyla Kurt Seyit’in geleceğini gri bulutların kapladığı belli oldu. Tüm güzel emeklere, ince ince kostüm işine, mis gibi mekanlara, nefis kadrajlara, sinematografi deneylerine, bir de üstüne taş gibi Kıvanç’a rağmen bir millet televizyon karşısında uyudu. En güzel öpüşme sahnesini de, Birkan Sokullu’nun en nefis bakışını da kaçırdı. Kurt Seyit ve Şura çok uzun ve çok yavaş, bu net. Kıvanç Tatlıtuğ hala üniformalı Kuzey, bu da kronik hastalık gibi bir türlü geçmiyor. Güzelim Farah Zeynep Abdullah hala çok fena bir saç makyajdan muzdarip. Hep veremli, solgun, iki büklüm bir hasta gibi görünüyor. Seyit ve Şura arasındaki kimya hala tutmadı. Bakışmaları, konuşmaları plastik. Bunca güzel şeye, cin gibi yetenekli bir ekibe yazık olacak diye ödüm kopuyor. Dizi Total’de dokuzuncu sıraya düşmüş bile. Gözünüzü seveyim, uyutmayın insanları. Bir 2 buçuk saat daha böyle gitmez.

Yazının devamı...

Kurt Seyit ve Şura: Beklenti ve Gerçekler

9 Mart 2014

Kurt Seyit ve Şura, dizi sektörüne çağ atlatma reklamıyla değil de mesela daha derinden, belki viral kanallarla ilk bölümüne girse, “Bu muydu iddianız?” hissini yarıya indirirdi. Işık hatalarını, kurgu sorunlarını, oyuncuların tutukluklarını daha az konuşur, olması gerektiği gibi Kıvanç Tatlıtuğ’un ne kadar yakışıklı, Birkan Sokullu’nun beklentimizin karış karış üstünde iyi olduğundan bahsederdik. Farah Zeynep Abdullah, o görkemli afişlerde bu derece prensesleşmeseydi, belki dizide saçlarının cansız, cildinin solgun oluşu kimsenin diline dolanmazdı.
Ama ‘hype’ denilen şey vezir de eder rezil de türünden çalışıyor. ‘Daha önce görülmemiş türden epik’ filan gibi gazlarla şişen balon, hedeflediği gibi izleyicisini de uçurmuyor. Peki, diyelim, reji ‘büyü’ işini tam çözemedi, Kıvanç Tatlıtuğ Kuzey’den sıyrılamadı, konuşmalar üst perdeden çalarken yapay kaldı, yan roller (Birkan Sokullu hariç) tatmin etmedi, müzik güzel de suyu çıktı. Listeyi uzatmak isteyen, armudun sapı, üzümün çöpü diye daha ekleyebilir.
Fakat, nihayetinde, aslında bunların hiçbirinin önemi yok.
“Madem bu kadar para harcadılar, daha iyisini çeksinler kardeşim!” diyecek aşamaya gelmenin bile BÜYÜK gelişme olduğu bir çöldeyiz çünkü. Bir televizyon dizisine ‘özenmeye’, sadece ince ince düşünen birilerinin olmasına hayret edecek noktadayız. Tozlu Yollar filan gibi dönem dizileri gördük. Ne peruklar, ne kostümler, ne uyduruk şamdandan, sandıktan dekorlara maruz kaldık.
Bir tarihçiye bari bir telefon açıp sorma zahmetine girmeden, tarihi ‘biopic’lerin altından kalkacağını sanan yapım şirketlerine katlandık. Sanat ekibinden keseyim, ışığı boş vereyim, mekân kirasından düşeyim de oyuncu bilmem kim kısa yoldan reyting getirsin diyen adamların kurnazlıklarına alet olduk.
Küçük Gelin, Arka Sokaklar, Şefkat Tepe çok izleniyor bu ülkede. O yüzden, Kurt Seyit ve Şura’ya tüm kalpleriyle özendikleri belli bir ekibe ‘olmamış’ demek haksızlık.
Dizi sektörüne çağ atlatması için Downton Abbey ile gelmelerini beklemiyordum zaten. Ortaya başyapıt çıkarmasalar da daha önce denemeye üşenilen, ‘oralara kadar gitmeye ne gerek var’, ‘buna bu kadar para harcanmaz’, ‘tarih danışmanını ne yapacağız Google var’ zihniyetini kırdığı için önemli bu dizi. Kıvanç Tatlıtuğ oyunculuğunu çok geliştirdi klişesini 2012’de bırakmıştık. O yüzden ondan da hayatının rolünü beklemiyordum. Üniformalı Kuzey gibi gelmesi ilk bölüm için normal. Ne de olsa Kuzey Tekinoğlu da bir ara delikanlı Behlül’dü.

Yazının devamı...

Alo Fatih’ten sonra

2 Mart 2014

AKP milletvekili Burhan Kuzu, “Halkın arasındayım. İnanın bu uydurma ses kayıtlarına inanan yok. Millet bu iktidardan memnun” dedi Twitter hesabından. Arasına girdiği insanların ne olup bittiğinden haberdar olduğundan emin değilim. Kuzu da zaten biraz buna getiriyor, ‘Kim takar kasedi’ gibi bir tonlama hissediyor insan ‘Enerjinizi başka yere...’ sözünde.
Zaten sadece televizyondan takip etmiş olsak, epey kafamız karışabilirdi. Başbakan ne olduğunu bilmediğimiz bir şey hakkında “Ahlaksız montaj” diye köpürmüştü ama neyin montajı?
Gezi olaylarından beri iyice ayyuka çıkan gazetecilik skandalları bizi ana haber bültenlerinden uzaklaştırdı. Ali Kırca, Mehmet Ali Birand gibi otoriter anchormen’lerin devrini kapadık. Sosyal medya çağında, ‘bülten’ izlemek ilkel geliyor kulağa belki ama değil.
Bugün, hele şu son birkaç haftada, bunaltan kaosun içinde düzgün televizyon haberciliğine daha çok ihtiyacımız olduğunu anladık. Özellikle Kanal D’de İrfan Değirmenci ile Günaydın’ı izlerken örneklerinin ne kadar eksik olduğu hissediliyor.
Değirmenci’nin programındaki içerik ve yayın anlayışı hepimize tuhaf bir şekilde ‘cesur’ geliyor. Halbuki bir gazeteci için en standart şeyi yapıyor Değirmenci: Olanı veriyor. Bu, Tayyip Erdoğan-Bilal Erdoğan arasındaki ‘Sıfırlayamıyorum babacım’ konuşması da muhalefet liderlerinin (parti ayırmadan) sözleri de iktidarın açıklamaları da öğrenci protestoları da olabilir. Ama sabah 06.45’te uyanıksanız önceki gün ne olduğunu öğreniyorsunuz.
Amerika’nın efsane anchorman’i Walter Cronkite, 20 yıl boyunca CBS akşam haberlerini ‘And that’s the way it is’ (Ve işte durum bu) diye bitirdi. Bizim de ‘durumu’ anlatacak birine ihtiyacımız var. Son zamanlarda reyting’lerde ‘durumu’ anlatmaya çalışan haber bültenlerinin yükselmesi de bunun kanıtı. Kasetlerin birbiri ardına patladığı pazartesi günü ‘Total’ ve ‘AB’de Kanal D Haber dördüncü, Fatih Portakal ile Fox Ana Haber beşinciydi. Birand’ın öğrencisi Fatih Portakal zaten bir süredir, net üslubuyla izleyici sayısını arttırıyor. En son Başbakan’ın “Bahçeli’nin çocuğu yok anlayamaz” sözüne canlı yayında verdiği samimi ‘ayar’la da epey konuşuldu. Portakal’da yeni dönemin trendi ‘pozisyon haberciliğine’ uygun bir gelişim var. İktidarı eleştirmekten çekinmiyor. Zaman zaman klişe de olsa açıkça mesaj veriyor. Kanalların artık bu tür, sürüden ayrılan, cesur, enerjik yüzlere ihtiyacı var.
Hele Alo Fatih’in “Sizi üzdüğüm için çok özür dilerim efendim” diye sızlanan sesinden sonra, sabahları İrfan Değirmenci’nin uyanık tonu, akşam Fatih Portakal’ın masaya yumruk vurur gibi haber anlatması önemli bir boşluğu doldurabilir.

Yazının devamı...

Bizi geyik kurtaracak

23 Şubat 2014

Ahmet Kural ve Murat Cemcir seyirciye ve tüm sektöre ‘biraz rahat olun’ dedi. Vakti de çoktan geldi geçiyordu zaten. Dizi ekipleri nedense kendilerini pek bir önemsiyorlar. Herkes büyük büyük lafların peşinde ama nedense kimse bu kadar böbürlenmenin içini dolduracak özeni bir bölüm yazmak için göstermiyor. Çok dramatik, aşırı komik, akıl almaz epik şeylerin peşinde koşmaktan ve bir türlü büyük balığı yakalayamamaktan onlar da yorulmadı mı?
Hepimizin yorulduğu dizilerin karnesinden belli.
Star TV’de İşler Güçler ekibini yeniden buluşturan Kardeş Payı, Murat Cemcir’in bir röportajında dediği gibi ‘şehirli mizahı’ çok doğru yerinden yakalıyor. Bunu İşler Güçler’de de tecrübe ettiler. Ama bu kez aynı üslubu, dili, kurguyu neredeyse Yeşilçam klasiklerini hatırlatacak sıcak bir yere taşıyorlar. Geleneksel dizi seyircisinin kapısından girmekte tereddüt edeceği İşler Güçler dünyasının aksine, Kardeş Payı’nın mahalle ortamı herkese açık. Zaman zaman bir Uyanık Kardeşler (Kadir İnanır / Müjdat Gezen, 1974) ya da Ah Nerede (Tarık Akan / Halit Akçatepe, 1975) havası esiyor. Kimi yerlerde Recep İvedik’in milyonlarını kucaklamak ister gibi dışkılı espriler bir parça uzuyor. Çoğu zaman ise yepyeni, taze bir dilin uzun zamandır gelişi için ayırdığımız boşluğa cuk oturduğunu hissediyoruz.
Murat Cemcir haklı. Bunun adı tam olarak ‘şehirli mizah’. Ama mesela Yalan Dünya’nın yaptığı gibi belirli bir semtin dili değil. İstanbul zenginlerine ya da varoşlarına ait de değil. Şive komedisine, aile çekişmesine dayanmıyor. Bu mega kentte yaşayanların değil, kentin yarattığı dilin nihayet ekranda hak ettiği yere geldiğinin işareti.
30’lu yaşlarında adamlar genelde bizim dizilerimizde, hele sitcom’larda dün doğmuş gibidir. Geçmişi en fazla, hikâyede yeri varsa lise aşkına kadar gider. Ancak evliyse, üstünkörü yazılmış bir tanışma hikâyesi vardır. Kardeş Payı’nın Metin ve Ali’si yaşıtlarının hemen bağlantı kurabileceği gerçek bir dünyada yaşıyor. 90’larda çocuk olduklarını biliyoruz, bu yüzden Ken ve Ryu’nun, He-Man’in, Commodore 64’ün hayatlarında bir yeri olmasına gülümsüyoruz. Kakayı tetrise benzetmek, Şirinler’in araya girmesi, Pac-Man’in arka fondan göz kırpması anlamlı geliyor.
Hatta ne kadar bilinçli bir cast tercihi bilmiyorum ama Bizimkiler’in Nazan’ı Ayşe Kökçü’yle aile komedilerinin efsanesine selam çakması, babanın Şener Şen çağırışımlarıyla Yeşilçam masumiyeti hissini pekiştirmesi nefis detaylar.
Çırak çocuklar, Leyla ile Mecnun’u andıran absürt yan karakterler, kenar mahallenin leopar desenli gülü ve en önemlisi küçük kız kardeş Feyza rolünde Seda Bakan çok çok iyi.

Yazının devamı...

Ağlatmayana para yok

16 Şubat 2014

Yalnızca Fatih Aksoy değil, Simon Cowell (X Factor UK’in yapımcısı) da ‘tear jerker’ların, yani hıçkırık garantili hareketlerin hayranı. Kanseri yenenler/yenemeyenler, babası, ağabeyi, kocası, sevgilisi şehit olanlar, özellikle tüm baba dertleri (terk etmiş, ölmüş, hastalanmış, iflas etmiş, ortadan kaybolmuş), tüm fedakar anneler, evsizlik, yoksulluk, kötü yollardan dönüş, kurtuluş, star ışığının yüce hüzmesinde hayatı temize çekiş... Hepsi çok güzel çalışır. Jüri panelinde mutlaka biri ağlar. En yufka yüreğin gözyaşlarını tutamaması beklendiktir ama en zor adamın (bizde Armağan Çağlayan, ötede Simon) ağlaması epik duygulanmaların iki dakikaya yayılacağı sinyalini verir. Fon müziği, dört ‘evet’i savaştan dönen muzaffer askerleri selamlar gibi coşkulu crescendo’larla karşılar. Kuliste ailenin her bireyi müthiş bir his yumağı halinde programın şefkatli ‘host’unun pahalı ceketine sümüklerini bırakır. Acılı yarışmacı hayatının en önemli anı zannettiği kurgu olayla şaşkın sahneden indikten sonra, jüri üyeleri gözyaşlarını silip, çok mühim bir yeteneği yarışmaya dahil etmenin huzuruyla doğrulur.
Bu 1983’te Ed McMahon’un ‘Star Search’ünde de, son 12 yıldır ‘American Idol’da da, bizim Star Işığı’nın babası ‘X Factor’ın tüm versiyonlarında da böyle. Med Yapım ekibinin sesini seveceğimiz yeteneklerinden çok, içimizi dağlayacak talihsiz çocukları arama çabasına şaşıramayız. Bu türün hep bir alıcısı var. Babası terk etmiş kibar kızlara üzülmeyeni insanlıktan kovuyorlar zaten. Ama bizde ‘acıma’ kodları çoğunlukla adresi şaşırıyor. Mesela, asla babası doktor annesi avukat bir gencin aile hayatıyla ilgilenmezken, 16 yaşındaki Sergen’in temizliğe giden annesi ve döşemeci babasının verdiği harçlıkla dakikalarca meşgul oluyoruz. Emre Aydın konserine bileti hangi parayla aldığını sorguluyoruz, sokakta gitar çalarak harçlığını kazanmasını alkışlıyoruz ve Ziynet Sali’nin hep gözleri doluyor. Fırçacı Ahmet, hayatından pek memnun, neşeyle işini iyi yaptığını anlatırken, Ziynet Sali yine ‘çok gerçek’ biriyle tanışmanın sihirli aydınlığında kayboluyor. Ömer Karacan ‘herkes senin gibi saf ve gerçek olsa sırtımız yere gelmez’ diyor. İki çocuk babası (üçüncü yolda) Urfalı Ahmet Aslan, tüm ülkenin önünde bir anda ‘Fırçacı Ahmet’ oluyor. Ve biz buna nedense çok üzülüyoruz! Halbuki İbrahim Tatlıses hayranı Ahmet’in gözünde bir damla yaş, yüzünde üç gram yenilgi yok. ‘Alnının teriyle evimi de aldım Armağan Amca’ diyor, ‘Özür dilerim Armağan Abi!’
Bazıları da Ferah Zeydan gibi içinde kuş gibi bir dert saklıyor gerçekten. Ama mesela kız kardeşiyle filan sarılıp ağlayacakları bir şey belki. 40 yılda bir ailesini görmeye gelen, yurtdışında ne yaptığını tam olarak hiç bilemedikleri bir baba sıkıntısı göğsüne oturmuş. Ama ‘Beni Affet Kızım’ şarkısını ağlayan Ferah görüntüsünün arkasına döşeyince sanki kızcağızın günlüğünü okurmuş gibi utanıyoruz. Babasının annesiyle tanışma-terketme hikayesini bu kadar deşmesinler, bir rahat bıraksınlar, prime time ağlasın diye Ferah’ı hırpalamasınlar istiyoruz. Ama ‘Kaç kilosun?’la hönk diye başlayan konuşma, ‘Nerede baban?’, ‘Ne oldu?’, ‘Babanın burada olmasını ister miydin?’, ‘Baban için söyle diye’ saplana saplana devam ediyor. Ve elbette Ziynet Sali bu sırada ağlıyor.
X Factor Star Işığı 40 dakikada sadece üç şarkıcı dinleyebileceğimiz kadar uzun ‘insan hikayeleriyle’ dolu. Hızla geçilen ‘dalga geçme malzemesi yeteneksizler’ montajı haricinde 100 dakika içimiz kıyılacak belli. Yine de, neyse ki bir Veliaht değil. Jüri ne yaptığını farkında, format uzaydan gelmiş gibi durmuyor, bu dramanın da epey kalabalık bir kitlesi var. Üçüncü sezonda Fox’un iptal ettiği Amerikan versiyonundan iyi yanları var bile denebilir. Ama damara basmanın da bir nezaketi olmalı. Ziynet Sali’nin gözyaşlarına yazık.

Yazının devamı...

Küçük Ağa’nın sırrı

9 Şubat 2014

Kanal D’nin sonunda tutturduğu TOTAL formülü Küçük Ağa’yı eleştirmek çok kolay. Tüm klişeleri, bayat formülleri, karikatürize karakterleri, kamu spotuna meyli biraz hoyrat davrandığınız anda elinizde kalır. Ama ‘aristokrat aile Urfalı aşirete karşı’ kalıbını aptala anlatır gibi basitleştirmesine takmayalım. Burberry atkının poşuya, inci takımların başörtüsüne, Royal Albert fincanlarda çayın bir acı kahveye karşılık geldiği oyun hamurundan dünyaları önemsemeyelim. Çünkü bunu biraz zekâ seviyesini zorlayarak yapsaydı, işin içinde sofistike karakterizasyon, derin diyalog, farklı kurgu, az müzik, dozunda şirinlik, afacanlık olsaydı bugün Küçük Ağa birinci değil 20. sıradaydı.
Evet, keşke bütün diziler Behzat Ç., Kayıp Şehir, Kuzey Güney perdesinden çalsa. Keşke hayat dersi vereceklerine hayatımızda o duymadığımız hikâyeleri anlatsalar. Keşke bunu yapmaya çalışan insanların emeği dördüncü bölümde yayından kalkan işlerle çöpe gitmese. Keşke tek ilham kaynağımız Yeşilçam olmasa. Keşke bir gün ‘bugüne kadar hiç görmediğimiz’ bir şeyi 100 dakika değil 40 dakika izlesek.
Olsa da öpüp başımıza koysak.
Ama şimdilik Küçük Ağa var. Ve iki hafta ömürlü çok kötü dramlardan içimizin kıyıldığı bir dönemde çekirdek gibi oyalıyor.
Birincisi, düpedüz sempatik. Birce Akalay’ın son birkaç rolündeki feci donukluğunun ardından beklenmedik bir sürpriz bu. Dizinin esas yıldızı Emir Berke Zincidi’nin ‘büyümüş de küçülmüş çocuk’ imajından sıyrılabilmesi harika. Sarp Levendoğlu tam dozunda bıçkın, tam dozunda romantik, tam kararında ağzı bozuk hırt erkek.
İkincisi (ve bence başarısında en önemli mevzu) kurgu süper hızlı. Hiçbir bakışma, kucaklaşma, ağlama, kavuşma, ayrılma, öpüşme uzamıyor. Hatta öyle ki, şipşak kesilen sahnelerden bazen motivasyonu kavramak güçleşiyor. ‘Bu mu yani?’ diyebileceğiniz bir sürü önemli sahne 1 dakikada geçiyor, ki hiç şikâyetçi değilim.
Ve son olarak, ‘boşanma kötüdür’ mesajı verse de bunu Birol Güven’in ‘Evlilik Okulu’nun sipariş kamu spotu havasında yapmıyor. Çünkü Ali ve Sinem’in öyküsünde boşanma gerçekten iyi bir fikir değil. Bu çiftin tepesinde bir ‘boşanacaklar mı, barışacaklar mı’ sarkacının sallanıp durması, dizinin en basit ama bağlayıcı dinamiği. Ve elbette, annesi babası boşanmasın diye uğraşıp duran minik bir çocuk prime time’ın hizmet ettiği her evin hassas karnı. Sinem’in anneliği ve evliliği becerememe hissi çok sahici; Ali’nin Urfa’daki ailesiyle İstanbul’daki ailesi arasında bölünmesi çok doğal. Zeki Alasya’nın Mehmet Ağa karakteriyle torunu Mehmet Can arasındaki ‘Babam ve Oğlum’ tadındaki içli ilişki hepimizin gizliden gizliye ağlamaya doyamadığı anların malzemesi.

Yazının devamı...

Lanet olsun evlat burası CIA değil!

25 Ocak 2014

Orijinal Kurtlar Vadisi 2005’te fantastik dünyalara zıplamadan, Pars’lar, Pusat’lar, Pusu’lar patlamadan, vatan-millet-Sakarya-Fırat kasası açılmadan önce Yusuf Miroğlu Kuşçu’yla bir çatıda çay içiyordu. Kenan İmirzalıoğlu Yeşilçam’dan bu yana gördüğümüz en jön jön adamdı. Susurluk’un vurduğu hayatımızda Deli Yürek’in mafyöz hikâyeleri, kumarhane patronları, ceketli fedaileri, beli silahlı delikanlıları, ahlaki çöküntü içinde kendine dürüst bir yer arayan harbi çocuk tripleri çok rahat yer bulmuştu. Bir de Haydarinna! filan diye feci gazlı bir müziği, acayip içli aşk hikâyesi filan vardı. Biz de Süper Baba’nın yönetmen koltuğuna oturmuşluğu sebebiyle Osman Sınav’dan ‘bu ortamdan nasıl ekmek yerim?’ tavrı asla beklemiyorduk. Racon kesmelerden, Türk milliyetçiliğinden aldığı hazzı da içindeki Hollywood sevdasına verebiliyorduk. Sonuçta Mel Gibson’ın da ruhunda bir ‘patriot’ vardı. Bütün Amerikalılar kapısına bayrağını asar, ‘Marine’ler vatanlarının özgür toprakları için kahramanca ölürdü. Ağır çekimde pardösü dalgalanması, kurşunların havada uçuşması filan çok sevdiğimiz hareketlerdi. O yüzden 2003’te Kurtlar Vadisi’nin Anadolulu aktörlerinin, Steven Seagal gibi konuşmasını pek önemsemiyorduk. Üstelik, çok çılgın bir hikâye dönüyordu. Olanların yarısını anlamasanız da derin devlet komplolarıyla her perşembe üç saatlik mesaiyle aklınız patlıyordu. Kim ne derse desin, sevmek herkes için mümkün olmasa da Kurtlar Vadisi televizyon tarihimizin en ikonik yapımlarından biri olarak, iyi ya da kötü bir tatla bir yere yerleşti. Ama Çakır’ın hem dizide hem gerçek hayatta cenazesi kalktığında, biz Avrapa Birliği’ne gireceğimizi zanneder Avrupa Yakası’na güler olmuştuk.
Osman Sınav’ın üç bölüm süren Kapıları Açmak macerasıyla da Yusuf Miroğlu’nu canlandırmaya çalıştığı Acı Hayat’la da ‘hayatın boks ringlerinden ne farkı var’ klişeli Pusat’la da kimyamız tutmadı. Kavak Yelleri çok sempatikten rüzgârını arkasına almak istediği Doludizgin Yıllar da Muro’nun başarısının üzerine çöken Alayına İsyan da daha iyisi varken izlenecek gibi değildi.
2009’daysa artık ‘genel ahlak’ın her şeyin üstünde altın bir hare gibi parladığı, Osmanlı hilalinin, bayrakla kucaklaştığı yeni gelenekselcilerdik. Nefes filmi IMDB’nin Top 100 listelerine en tepelerden girmişti. Vatan, millet, neo-osmanlı filan derken Sınav’ın Sakarya-Fırat’ı TRT’nin istediği gazı verdi. Ertesi yıl, Kılıç Günü’nde gay bir çifti yatakta gösterip tepkilere karşı ‘ahlaksızlıklarını gösteriyoruz’ dedi.
Osman Sınav özel tim, mafya babaları, ölümüne kahraman askerler, ahlaksız liberallere karşı savaşan takım elbiselilerle dolu bir dünyada Hollywood rüyasını aramaya devam ediyordu. Ama bu imgelerin hepsi artık burnumuzdan fışkırdığı için, kusura bakmasın reyting yarışında ona pek destek veremedik.
Şimdi çok sipariş kokan Kızılelma’yla 2000’lerin başındaki fetişleri, bugünün şartlarında yeniden ziyaret ediyoruz. MuraD (D ile yazmayanın çenesini kıran bir tip), yeni asker/serseri/kahraman/muhafazakâr/Türk!Türk! karakterimiz. Çok büyülü gelişmeler sonucu, alıveriş yaparken keşfedilen model gibi MİT ajanı oluveriyor. Bu sırada çöle inen helikopterler, yeşil yeşil parlayan dokunmatik panelli üsler, ‘Call of Duty’ tınılı tatbikatlar filan bizi ‘Homeland’den alıp ‘G.I.Joe’ya savuruyor.
Hikâyenin içine gireriz belki biraz çabalasak da Kastamonu’daki yeğenlere selam göndermekle, fona saz tıngırtısı döşemekle içinden çıkılamayacak bir Amerikan dünyasındayız. Tüm kurgu, hikâyenin yaratmaya çalıştığı ‘über’ milliyetçi/muhafazakâr tonun aksine, sonsuz Batı koduyla yüklü. Herkes kötü bir dublajla konuşur gibi ağız oynatıyor. Olan biten hiçbir şey tanıdık gelmiyor. Osman Sınav’ın onu eskiden efsane yapan böbürlenmeli oyuncu yönetimi, kadim partneri Süleyman Çobanoğlu’nun şiirsel aforizmaları, eldeki imkânlarla epik bir şeylerden coşku umması artık o kadar yavan ki, Kızılelma’nın ideolojik boyutunu tartışmaya geçecek kadar bile ciddiye almak zor. Bu dizi belli ki, Sınav’ın düşüş döneminden çıkış bileti değil. Sektörün en kısır zamanına uygun havalı bir sipariş sadece.

Yazının devamı...

Dram çöktü, yaşasın komedi!

19 Ocak 2014

Eski adıyla ‘Komedi Dükkânı’, yeni haliyle ‘Arkadaşım Hoşgeldin’ televizyonun utanç eşiği en düşük güldürüsü. Genellikle bu tür doğaçlama temelli, spontane kurgulu işlerde hep sahnedekileri izlemekte güçlük çektiğimiz bir an olur. Zorlama espriler, tıkanıklıklar, gülmeyen seyircinin yarattığı o küçük es aramıza mesafe koyar. Çok iyi birkaç şaka olsa da kötüler bütün deneyimi kururtur. Mesela bir zamanlar ‘Çok Güzel Hareketler Bunlar’da böyle anlar çok yaşıyorduk. Ama Tolga Çevik sahnede inanılmaz bir doğallıkla güldürüyor. Hem o şaşkaloz karakteri kendisi zannettirecek kadar sahici (bu kariyeri adına olumlu bir şey mi emin değilim) hem de kararında karikatürize. Epey zor tutacak bir denge bu.
Yıllar içinde ‘Yönetmen’ Fırat Parlak’la aralarında müthiş bir uyum tutturdular. Bu çok sade, organik bir bağ. Hiç zorlanmadan, belden aşağıya kasmadan, espriyi sündürmeden, neredeyse kült bir iş yarattılar. Yılbaşında başlayan yeni dönemi Ezgi Mola’nın katkısıyla daha da tatlılaştı. Tolga Çevik’le Fırat Parlak arasındaki tanıdık dil ve uyum, Ezgi Mola’nın katkısına izin vermeyebilirdi ama Mola o kadar cin bir tip ki, oğlanların masasında muhabbete zorlanmadan giriveren komik kız kontenjanından sahneye güzelce kaynak yapıyor. Gösterinin ne kadarı çalışılmış, ne kadarı doğaçlama bilmiyorum. Fakat “Doğum yapan Saba Tümer’e alakasız bir şeylerden bahset, oyala” diyen yönetmenin komutuyla, şıp diye ‘Zeytinyağlıya şeker mi daha iyi gider portakal mı’ diye sormasına bir ekspres geyik ödülü verilmeli.
‘Arkadaşım Hoşgeldin’, içimizi boğup boğup iki bölümde yok olan dizilerin arasında hayatta hımın hımın kaş çatmaktan daha iç açıcı bir şeylerin hâlâ olduğunu hatırlatıyor. Hatta içeriği de bir anlamda dizilerin yılmadan kullanmaya devam ettiği bayat klişelerle dalga geçerek şekillendiği için daha da lezzetleniyor.
Kanallar son birkaç senedir, izleyicisinin beğenisini iyice küçümser hale geldi. Madem Küçük Gelin, Şefkat Tepe çok izleniyor, madem yüz yıllardır Kurtlar Vadisi hâlâ birinci, madem Karagül’de ağalar babalar konaklar hâlâ reytinglerin hâkimi, madem Osmanlı kahramanlığının, Türk milliyetçiliğinin, Yeşilçam buhranlarının hâlâ alıcısı var, o damardan gidelim garanti garanti diye yapılan bütün işler fos çıktı. İstisnasız. Bu sezonu tarihe ‘Büyük Yanılgı Sezonu’ diye geçebiliriz rahatlıkla.
Oktay Kaynarca’nın hâlâ aynı kötü adamı oynadığı dram, MİT ajanlarının kahraman olduğu ürkütücü bir ülke, kadınların toprak ağalarının ayağına kapandığı aşk hikâyeleri, ‘aile yapımızı’ kutsayan Birol Güven senaryoları, muhafazakâr kalıplara sıkışmış inanç dizilerinin bir alıcısı varsa, Tolga Çevik’in de İhsan Varol’un da Leyla ile Mecnun’un da İşler Güçler’in de 1 Kadın 1 Erkek’in de 3 Adam’ın da seyircisi var.
Ve bu ikinci grup zaman geçtikçe daha da dışlanıyor, beğenileri ‘belgeselden başka bir şey izlemeyen entel teyze’ muamelesi görüyor.
Sadece efendi gibi Acun’unu, Küçük Gelin’ini, Kurtlar Vadisi’ni izleyene yayın yapmak da bir yere kadar. Bir noktada bu boşluktan, neşesizlikten içi daralan televizyona küser. Bu sektör sadece karakteri sert hatlarla belirlenmiş bir grubun üstünde yükselemeyeceğini çoktan belli etti.

Yazının devamı...