"Bahar Çuhadar" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Çuhadar" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bahar Çuhadar

Sevmeyi, şiiri, müziği, hayal etmeyi kimden öğrendin kız Dirmit!

29 Haziran 2019

Sevgili Arsız Ölüm/Dirmit
Tiyatro Hemhal Yazan: Latife Tekin
Uyarlayan: Nezaket Erden, Hakan Emre Ünal
Yöneten: Hakan Emre Ünal Oyuncu: Nezaket Erden
Süre: 80 dk. Bilet Fiyatları: Öğrenci 35, tam 45 TL.
Ne zaman, nerede: 6 Temmuz Cumartesi, 20.30’da Moda Sahnesi.


Yazının devamı...

Anlatı distopik, atmosfer saykodelik!

18 Mayıs 2019

HAKİKAT, ELBET BİR GÜN (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)

TİYATRO D22

Yazan: Berkay Ateş

Yöneten: Serkan Salihoğlu

Oyuncular: Gizem Erdem, Seda Türkmen, Berkay Ateş, Can Kulan, Emir Çubukçu

Süre: 110 dakika

Bilet fiyatı: Tam 60, öğrenci 40 TL

Ne zaman, nerede:

Yazının devamı...

Sahnedeki özgürlüğün kurumsal hayatta karşılığı yok

11 Mayıs 2019

Kurumsal hayatı bırakanların güneyde pansiyon açmasına alışığız. Siz mesaili düzeninizi, güvencenizi bırakıp da belirsiz bir dünya olan tiyatroya geçmeye nasıl karar verdiniz?

-Çocukken bale yapmıştım, lisede basketbol ve voleybol oynadım ama tiyatroyla, izleyici olmak dışında bağım yoktu. Şirketin tiyatro topluluğunun provalarını izlerken, gördüğüm farklı dünyada olmak istedim ama korktum da... Dokuz yıl bir yerde çalışınca şartlar ne olursa olsun orası güvenli alanınız oluyor. Provaları izledikçe aklıma giriyordu. Oyunculuk eğitimi almaya karar verdim. İlk eğitimimi Craft’ta, şu anki yönetmenim Tuğçe Tanış’tan aldım. Tuğçe ilk derste “Kimler oyuncu olmak için burada?” diye sordu, parmak kaldıramamıştım. Kişisel gelişim için geldiğimi söyledim. “Oyuncu olmak istiyorum” demek zamanımı aldı. Sahneye her çıkışımda, günlük yaşamımda ne kadar çok hissi bastırdığımı, kendimi sıkıştırdığımı anlamaya başladım. İşle ilgili yaşadığın stres, baskı seni içine alıyor. Sahnede serbestsin, hiçbir hissini bastırmana gerek yok, üstelik eğlenerek yapıyorsun. Kurumsal hayatı bırakmak için herkesin farklı sebepleri olabilir ama oyunculuk kendimi keşfetmeme neden oldu. Her ay yatan maaş, sigorta, güvence yok; bilinmez bir deneyim ama istediğim işi yapacak olmak ağır bastı. Ufak bir birikim ve eşimin de desteğiyle dört ay sonra, 2015 Mart ayında işimden istifa ettim.

Sonrasında nasıl bir süreçten geçtiniz?

-Karardan sonra hafiflemiş hissettim. Ama yeni ve heyecanlı bir süreç başlıyordu. Craft’taki eğitimden kalan zamanımda kuram kitapları ve oyun okumaya başladım. İki yıl sonra Craft’ı bitirdim, Jacques Lecoq pedagojisi üzerinden eğitim veren Fiziksel Tiyatro ve Komedi Okulu’na başladım. Workshop’lara katılıyorum. Bir oyuncunun bedenini, sesini, kaslarını aktif tutması gerektiğini düşünüyorum. Şan dersleri alıyorum.

‘Iphigenia’ ilk oyunum, öncesinde iki kısa filmde oynadım. Hayata bakış açım tamamen değişti. Makyaj, kıyafet, saç... Daha sade yaşamaya başladım. Topuklu ayakkabılar hayatımdan çıktı ve bu beni çok mutlu etti. Masraflarım azaldı. Tiyatrodan para kazanıyorum ama bu geçinebilecek bir kazanç değil. Birkaç reklam filminde oynadım. Birikimim ve eşimin desteğiyle hayatımı devam ettiriyorum.


Yazının devamı...

‘Kahkahanın deviremeyeceği zorbalık yoktur’

27 Nisan 2019

Cağaloğlu, İzzettin Han. 1946 sonbaharı. Türk edebiyatının üç dev yazarı; Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve karikatürist Mustafa Mim Uykusuz. Yanı sıra mürettip Hamza Usta, matbaacı Mahir Usta ve çaycı Seyfi Efendi. Baştaki üç isme hizmet eden üç ilham perisi... Hepsi cesur eleştirileri, muzip dili ve iktidar/polis baskısına karşı geliştirdikleri yaratıcı çözümlerle adını Türk basın tarihine yazdırmış haftalık mizah gazetesi ‘Marko Paşa’nın öyküsü için sahnede buluşuyor.
Tiyatro Adam’ın ‘Meçhul Paşa’sını Ahmet Sami Özbudak, sıkı bir tarih çalışması sonucunda kaleme almış.

Sahnede Bülent Çolak, Erdem Akakçe ve Fatih Koyunoğlu (soldan sağa) var.
Dış sesler o anda
sahnede üretiliyor
Tüm baskılara rağmen satış rekorları kıran, tutuklamalar rutinleştikçe ‘yazarları dışarıdayken çıkabilen mizah gazetesi’ haline gelen ‘Marko Paşa’nın trajikomik serüvenini, Emrah Eren yönetiminde izliyoruz. Erdem Akakçe, Fatih Koyunoğlu ve Bülent Çolak çok yüksek bir enerji ve uyum içindeler. Periler, gazete çalışanları, yazarlar ve bir dizi yan tipleme (polis, imam, kitapçı vs.) olarak hikâyeyi canlandırıyorlar.

Yazının devamı...

Şehir Tiyatroları'na çağrı! Lefkoşa Belediye Tiyatrosu turneye gelsin

13 Nisan 2019

İçten. Komik. Zekice. Kalpten. Akılda tatlı bir gülümsemeyle kalacak; Çehov denince zihne düşecek olan. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun ‘Hayalet Kumpanya’sına duyduğum heyecanı; oyunu, Nilüfer Tiyatro Festivali’nde izlerken, daha 10’uncu dakikada, yan koltuğumdaki tiyatro profesörü Tülin Sağlam’a dönüp, “Hocam, ne tatlı iş değil mi?” diye fısıldayarak paylaşmıştım. Oyunun ardından düşündüğümü de buraya not edeyim: Lefkoşa’nın 40 senelik belediye tiyatrosunun bu eğlenceli; insana, tiyatronun özüyle buluştuğunu hissettiren oyunu neden Türkiye’ye, misal İstanbul Şehir Tiyatrosu sahnelerine gelmesin ki?

‘Hayalet Kumpanya’; Kıbrıslı bir kumpanyanın, 45 sene önce tiyatroya düşen bir bombayla yarım kalmış oyunlarının (kurmaca) öyküsü. Geriye kalan tek kişi olan suflör, her sene o günün yıldönümünde tiyatroya gidip oyunun genel provasını hayalinde yaşatıyor. Ve yaşlı kadının anımsadıklarıyla, kumpanya canlanıveriyor. Sahneyi kaplayan basamaklı dekorun üstünden, arkasından, içinden girip çıkıyor ‘hayaletler’. Orkestranın müzikleri eşliğinde; Çehov’un beş kısa oyununun bir kolajını sahneliyorlar. Yönetmenliğini Yiğit Sertdemir’in, dramaturgisinde Aliye Ummanel’in imzası olan oyun; Çehov’un zamansız mizah dilini günümüze taşıyor. ‘Hayalet Kumpanya’ klasiklerin ‘müzelik’ olmadığını da ispatlıyor, Çehov’un komik olduğunu da... Kıbrıs’ın yakın tarihine zarif bir selam yollamayı da ihmal etmiyor.


Beş üzerinden dört buçuk yıldız

Kumpanya ekibi; kısa Çehov oyunları ‘Tütünün Zararları’, ‘Bir Evlenme Teklifi’, ‘Ayı’, ‘Sayfiyede Yaz’ ve ‘Düğün’ü, bölümler arasında organik şekilde yerleştirilmiş şarkılarla bağlıyor birbirine. ‘Tütünün Zararları’, oyunun tamamına, zekice buluşlarla parça parça yerleştirilmiş. Dekor/aksesuar kullanımındaki parlak fikirler seyir zevkini iyice yukarı taşıyor. ‘Ayı’ parçasında; evdeki ‘canlı tablolar’ ya da ‘Sayfiyede Yaz’daki kutuların koreografik kullanımı gibi detaylar akıldan kolay çıkmayacak cinsten...

Oyunun tek ‘fazlası’ uzunluğu. 100 dakikalık süre, sondaki ‘Düğün’ bölümünden yahut suflörün vedalaşma sahnesinden vazgeçilerek dengelenebilir.

 

 

Yazının devamı...

Fobilere meydan okuyan bir oyun

16 Mart 2019

Bir dönmenin merak uyandıran dehşetengiz hikâyesi: Çiççuuuuvvvv
“Nasıl döndüm?”
Tanıtım cümlesi, nasıl bir oyunla karşılaşacağımızın ipucunu da veriyor. Tam da bu ironik ifadede vaat edildiği gibi bir oyun, Seyhan Arman’ın kaleme alıp, tek başına sahneye taşıdığı ‘Küründen Kabare’. Türkiye’de trans birey olarak yaşamayı olabildiğince dalgacı bir üslupla ve içeriden bir gözle anlatıyor Arman. ‘Dış gözlerin’ tüm önyargılarını alıp, onlara tatlı sert yanıtlar veriyor ve bir dolu klişe yaklaşımı tersine çeviriyor.
Açıkçası oyuna kafamda “Daha önce izlediğimiz trans öykülerinden farklı ne olacak acaba?” sorusuyla girdim. İlk birkaç dakikada Arman’ın yakaladığı ve tüm oyuna yaydığı bakış açısının içine yerleşmiş buldum kendimi. Daracık elbisesi ve kırmızı stilettolarına ek olarak; kostümlerinin canlı kırmızısıyla yarışan bir enerjiyi de üzerine geçirmiş Seyhan Arman. Ve ilk andan itibaren bizi kendi dünyasına çekiyor. Bu dünyada çocukluk travmaları, ergenlik çağında aileyi terk etmek, sokaklar, erkek şiddeti, seks işçiliği, yok sayılma, parasızlık, umutsuzluk da var; hayaller, aşk, mutluluk, kimliğini bulma, iş denemeleri, toplumun sıradan bir parçası olma çabaları da... Tıpkı izlediğimiz, okuduğumuz başka trans öykülerinde olduğu gibi. Arman’ın farkı; bunları bir kurmacanın içine yerleştirirken ironiyi çok dozunda kullanmasında. İnsanın acıma duygusuna dair duyduğu içgüdüsel ihtiyacı adeta tatmin edip, bir tür vicdan silkinmesi yaşatıp, seyircinin içini boşaltıp salondan öyle yollamayı tercih etmiyor Arman. ‘Küründen Kabare’ seyircisini; transların eğitim, barınma, çalışma, sosyalleşme gibi temel haklarına dair dürtüyor ama bunu ajite ederek değil, ironinin gücünü kullanarak yapıyor. Bir noktada hele; seyirciye bir ters köşe yaparak iyice kırıyor o ajitasyon damarını...
Kendini ‘Diyarbakırlı deli Serpil’ olarak tanıtan ve ömrü bir dizi mücadeleyle geçmiş ama eğlencesinden bir şey kaybetmemiş bir trans kadının hayatından parçaları seriyor önümüze oyun. Temel vurgu ise Serpil’in, hayatına kadın olarak devam ederken dahi ‘erkekleşmek’ zorunda kalması...
Kendisi de trans bir birey olan Arman, tüm oyunu ‘lubunya terimleriyle’ bezemiş. Oyunda seyirciyi ‘laço’dan ‘koli’ye, LGBTİ+ dünyasının küçük bir sözlüğü bekliyor. Aslı Ersüzer’in sahne tasarımı anlatıya kâh dekor, kâh yan karakter olarak hizmet eden bir dizi koliden oluşuyor. Bu da hem işlevsel hem de kolinin Lubunca dilindeki kelime anlamı sebebiyle (cinsel ilişki/partner) yaratıcı bir tercih olmuş.
‘Küründen Kabare’yi görün; kuvvetle muhtemel, oyundan sonra ‘Travesti dehşeti!’ başlıklı haberlere başka bir gözle bakacaksınız...

Yazının devamı...

Ölüm kolay, diva zor!

23 Şubat 2019

 iyaretçi Refiye, hasta Fatma, kocasına refakat eden Serpil, başhemşire Zuhal, çamaşırcı Hediye ve ‘sırasını’ bekleyen Günseli... Olaylar ‘herkesin birbirini bir şekilde tanıdığı küçük kasaba’ Sefaeli’nde geçiyor. Şuradan geçen ‘nemrut’ başhemşire, oyunun anlatıcısı Günseli’nin görümcesinin eltisinin ablası mesela... Ama hastaneye yolu düşecek biri var ki, onu tüm Türkiye tanıyor! ‘Diva’, 20 sene sonra çıktığı büyük turneye, memleketi Sefaeli’nden başlıyor. Ve Sefaeli Devlet Hastanesi koridorlarına, iç içe geçmiş bir dizi kadın hikâyesi saçılıyor...

Hikâyeler, yeni nesil yerli oyun yazımının etkili isimlerinden Firuze Engin’in leziz ve anlayışlı kaleminden... Engin’in yazıp yönettiği ‘Güle Güle Diva!’da tüm karakterler, oyunculuk skalası geniş bir isim olan Selen Uçer’e emanet. Uçer, kariyerinin ilk tek kişilik (ama bol karakterli) oyunuyla sahnede.

DasDas yapımı ‘Güle Güle Diva!’yı yaratıcıları Firuze Engin ve Selen Uçer’den dinledik.

‘Güle Güle Diva!’ için yola nasıl çıktığınızla başlayalım mı?

Selen Uçer: Bir buçuk sene önceki yaz, zor bir yazdı benim için. Annemle babam aynı dönemde rahatsızlandı. Firuze de doktorlara gidip geliyordu... Bir gün İstinye Devlet Hastanesi’nde bekleme koridorunda oturuyorum. Firuze’yle yazışıyoruz, bana “Ne görüyorsan yazsana” dedi. Aklıma gelenleri yazdım. Ve bir araya geldikçe doğaçlamaya başladık.

O gün ne yazmıştın?

Selen Uçer: Annemin bir hemşiresi vardı, onu yazdım. Firuze o doğaçlamaları yaparken, bildiği, kendi hayatından hikâyeleri anlatmaya başladı.

Firuze Engin: Birtakım karakter kırıntıları çıktı. Selen birbirinden tuhaf ve tatlı kadınlar doğaçlıyordu. İlk fikir şuydu: Bütün hikâye kadınlardan oluşsun, bir tane bile erkek karakter oynamasın. Hastalık dönemim sürüyordu; babam da rahatsızlandı, ona refakat etmeye Çanakkale’ye gittim ve oradan Selen’e “Selen, hastanede mi geçse hikâye?” diye yazdım. Selen’in doğaçladığı karakterleri, hastanenin içine koymaya başladık.

Yazının devamı...

Karakolda karşılaşanlar...

10 Şubat 2019

Berkun Oya&Krek Tiyatro, ‘Babamın Cesetleri’ ve ‘Iska’nın son gösterimlerini yaparak, 2014’te Santral İstanbul’daki mekânlarına veda etmişti. Dört sene sonra yeni bir oyunla, ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’yle Volkswagen Arena’da, Krek Mekân’ı anımsayanların iyi bildiği camla örtülü sahne/kulaklıklı ses sistemiyle tekrar karşımızdalar. Üstelik Öner Erkan, Fatih Artman, Alican Yücesoy, Serkan Keskin, Settar Tanrıöğen ve Defne Kayalar’dan oluşan bir yıldız kadroyla...
Berkun Oya’nın zihin akışı ve kalemi okuyucusu/seyircisini birtakım anlara götürür. Bir cümlenin peşinde, bir meselenin izinde, bazen bir objenin etrafında bir öykü örer. Bu kez İstanbul’un merkez karakollarından birinde bir gecede, bir saatlik zaman diliminde yaşananları gösteriyor. Karakolun iki ayrı odasında yaşananları, sahneyi ve seyir alanını ikiye bölerek ayrı ayrı seyrettiriyor. Seyirci (yerinin hangi blokta olduğuna bağlı olarak) bir yarıda memurlar ve iki tutuklu arasında geçen, enerjisi yüksek sahneyi, diğer yarıdaysa o esnada sorgu odasında yaşananları izliyor. Bu ‘oyuncaklı’ kurguyu sahnenin önünü kaplayan camın arkasından seyretmek; sahnedeki sesleri, en ufak hışırtısına kadar net ileten kulaklıklar aracılığıyla dinlemek, bilhassa ilk kez bir Krek oyunu izleyen seyirci için farklı bir deneyim sunuyor.

Zıt kesimler
arasındaki farklar
Üç polis memuru, bir komiser, gözaltındaki iki tutuklu ve bir şikâyetçiyi buluşturan gece; kesişen bir hikâyeden çok karakterlerin hayatlarından kısa öyküler anlatıyor. ‘Şopar torbacı’ Öner Erkan’ın dilindeki Ferdi Tayfur şarkısı (‘Sanma ki Yaşıyorum’); yaşadığı ağır kaybın etkisinden kurtulamamış polis memuru Naci’de de sorgu odasında ayrılık acısını komiserle paylaşan şehirli genç adamda da karşılık buluyor. Torbacının, polis memurları Sadık ve Naci’nin, komiserin ve genç adamın dertlerine kısa kısa dahil oluyoruz.
Berkun Oya, ‘Bayrak’ta ve ‘Babamın Cesetleri’nde temas ettiği ‘baba’ meselesini ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’deki küçük hikâyelerin de merkezine yerleştirmiş. Bir yandan da bu, Oya’nın -tıpkı ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’da yaptığı gibi- toplumun taban tabana zıt kesimleri arasındaki farkları zarifçe önümüze serdiği iki karşıt ‘oyun’ esasında...

Yazının devamı...
Bahar ÇUHADAR Kimdir?

Bahar ÇUHADAR