"Aydın Candabak" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Aydın Candabak" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Aydın Candabak

Aydın Candabak: Sesiniz hem gür hem daim olsun

19 Şubat 2001





Aydın CANDABAK

PANO sizin. Sizin sesiniz. Her zaman öyle oldu, hep öyle olacak.

Bizim yaptığımız, görüşlerinize ve duygularınıza aracılık etmek.

Belki aracılık ederken, sizlerden gelenlerin tuzunu, biberini, sosunu ayarlıyoruz. Bazen fikrimizi, yorumumuzu katıyoruz.

Ama sonuçta ses, sizin sesiniz.

Sesiniz hem gür, hem daim olsun diyor ve sizlerden gelenlerle devam ediyoruz...

*

‘‘Adım Levent Doğan. Eskişehir, Bardakçı Köyü İlköğretim Okulu'nda üç yıldır sınıf öğretmeni olarak çalışıyorum.

Fizik öğretmeni olmakla birlikte, sınıf öğretmeni olarak atandım. Ancak atanmamdan bugüne değin geçici görevle fen bilgisi öğretmenliği yaptım.

Şu anda 1. sınıfı okutuyorum. Daha doğrusu okutmaya çalışıyorum. Dört yıl fizik öğretmeni olarak yetiştirildiğim halde, büyük bilgi ve beceri isteyen ilkokul 1. sınıfı okutmak çok zor. Zorluklardan yılmamaya ve elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Lakin gözlerinde umutla, yüreklerinde heyecanla, her şeyden habersiz bir şeyler öğrenmeye gelen öğrencilerim karşısında bocalıyor, kendimle çelişkiye düşüyorum. Hem kendime, hem de o pırıl pırıl öğrencilere acıyorum.

Kendi branşımda çalışmak için birkaç girişimde bulundum. Ama sonuç olumsuz oldu.

Gerekçe ise fizik öğretmeni veya fen bilgisi öğretmeni olarak açık yokmuş. Korkarım hiç de olmayacak. Çünkü emekli olan meslektaşlarımın yerine ya ilk atama öğretmenler veriliyor ya da bir özür sebebiyle il dışından gelen öğretmenler veriliyor. Durum böyle olunca ben de yerimde sayıyorum.

Ulu önder Atatürk; gençlere, çocuklara bu vatanı bırakmış, Türkiye Cumhuriyeti'ni onların ilerleteceğini dile getirmiştir. Oysa ki Atatürk'ün istediği nesilleri, en azından ben tam anlamıyla yetiştiremiyorum. Yine Atatürk'ün biz öğretmenlere söylediği, ‘‘Öğretmenler yeni nesiller sizin eseriniz olacaktır’’ özdeyişi karşısında büyük bir vicdan azabı duyuyorum.

O minicik, o umut dolu çocuklar benden çok şeyler beklerken, benim elim kolum bağlı çaresiz kalmam bana acı veriyor. Oysa herkes kendi işini yapsa ve bunun bilincinde olsa, güzel yurdumuz ve yurdumuzun güzel insanları daha başarılı ve daha mutlu olacaktır.

Ben sadece küçük bir örneğim. Benim durumumda bir çok meslektaşım var. Düşünsenize ilkokul birinci sınıf her şeyin temelini oluştururken; bu pırıl pırıl beyinler hayata, eğitime yetersiz başlıyorlar.’’

*

Bu da bir öğrenci mektubu.

‘‘Duyan olursa’’ diye bitiyor.

Biz yine de duyuralım, belki bir duyan çıkar.

‘‘Ortaokulda 4.93 ortalamayla okul birincisi oldum. Kaliteli gördüğüm, sosyal olarak da beni geliştirebileceğine inandığım Radyo Televizyon Anadolu Teknik Lisesi'ne kaydımı yaptırdım. Okulda Einstein olarak çağrıldım. Okulumu 4.33 ortalamayla bitirdim. Tek isteğim İletişim Fakültesi'nde okumaktı.

Ankara Radyo Televizyon'un taban puanı 184 iken ben 191 alarak açıkta kaldım. Çünkü verilmiş hakkımız gasbedilmiş, ne olduğunu anlayamadığımız bir biçimde 500 bin öğrencinin puanı eğitimciler tarafından çalınmıştı.

Şimdi bu satırları size okuduğum yazınızdan dolayı yazarken; ellerim titriyor ve hayatımdan nasıl bir yılın çalındığını düşündükçe inanın onların adına utanıyorum...

Hálá arkadaşlarımın ağlayışlarını duyuyor ve bizlere ancak bu kadar işkence edebilirdiniz diyorum...

EĞER DUYAN VARSA!!!’’

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Yurttaki öğrenci ve sorunları

12 Şubat 2001





Aydın CANDABAK

KREDİ ve Yurtlar Kurumu, 2000 yılında öğrenciler arasında ilginç bir araştırma gerçekleştirdi. Araştırma, yurtlarda barınan üniversite öğrencilerinin, psiko-sosyal durumlarını ve sorunlarını belirlemeyi amaçlıyor.

44 yurtta, 3 bin 551 öğrenciyi kapsayan araştırmanın sonuçlarına göre, her 10 öğrenciden 7'si (%70.3) psikolojik sorunu olduğunu söylüyor.

Peki ya sorunların nedeni...

O da şöyle sıralanıyor:

Kişisel (% 52.4)

Ders ve başarı durumu (% 47.4)

Geleceğe yönelik kaygılar (% 43.2)

Ekonomik (% 33.8)

Karşı cinsten arkadaşlar (% 24.7)

Oda arkadaşları (% 19.5)

*

Yurtlarda kalan üniversiteliler, yaşadıkları psikolojik sorunları, öncelikli olarak ‘‘yakın arkadaşlarına açılarak’’ çözmeye çalışıyor. 100 öğrenciden 67'si bu yönteme başvuruyor.

Ankete katılanların yüzde 63.9'u, yurtlardaki psiko-sosyal servise başvurma yerine, psikolojik sorunlarına ‘‘bizzat’’ çözüm bulmayı tercih ediyor:

Yüzde 33.9'u oda arkadaşına açılıyor. Yüzde 23.8'i ağlıyor. Yüzde 18.2'si kardeşiyle, yüzde 12.2'si babasıyla paylaşıyor.

Ankete katılanların yüzde 55.3'ünün kız öğrenci olmasına rağmen, psikolojik sorunlarını anneleriyle paylaşan bulunmaması dikkat çekiyor.

*

Öğrencilerin harcama payında en yüksek dilimi ‘‘beslenme’’ alıyor.

En az harcamayı ise eğitim, sağlık ve temizlik için yapıyorlar.

Öğrencilerin en büyük gelir kaynağı, aileleri. 100 öğrenciden 91'i ailesinden para alıyor. Bunun yanı sıra, yüzde 24.3'ü kredi, yüzde 9.3'ü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı bursu, yüzde 3.5'i vakıf bursu, yüzde 3.2'si akraba yardımı, yüzde 1.3'ü özel bursla öğrenimini sürdürüyor.

*

Öğrenciler, neden yurtta barınmayı tercih ediyor?

En büyük neden, ekonomik tabii. Yüzde 60.3'ü bu gerekçeyi gösteriyor.

Diğer tercih sebepleri de şöyle sıralanıyor:

Derslere daha fazla zaman ayırabilme imkanı ( % 34.1), ailenin yurdu güvenli bulması (%33.8), başka kalacak yerinin olmaması (%32.5), yurt hayatının daha disiplinli olduğu inancı (% 10.1).

Yabancı uyruklu öğrenciler ise daha çok arkadaş edinerek, sosyalleşme açısından yurdu tercih ediyor.

*

Öğrencilerin istekleri çok sade:

Daha temiz yurt, daha temiz oda.

Odalarda daha az yatak.

Revir ve sağlık malzemeleri.

Spor yapabilecek mekanlar.

*

Düzgün çalışan kurumlar o kadar azaldı ki.

Özlüyoruz.

Kredi ve Yurtlar Kurumu işte bu kurumlardan biri.

Çok önemli bir hizmeti, tıkır tıkır yerine getiriyorlar.

Kutluyoruz.

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Üniversitenin hakkı Sezer'e

5 Şubat 2001





Aydın CANDABAK

YÜKSEK Öğretim Kurulu üyelerinin seçim ve ataması, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 6. maddesi uyarınca yapılıyor.

Kanun, tamamı 22 olan YÖK üyelerini seçecek kurumları ve hangi kurumun kaç üyeyi seçeceğini, hatta aranan vasıfları bile açık açık belirliyor. O da şöyle:

Cumhurbaşkanı: 7 üye (Rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek suretiyle)

Bakanlar Kurulu: 7 üye

Genelkurmay Başkanlığı: 1 üye

Üniversitelerarası Kurul: 7 üye (Kurul üyesi olmayan profesör öğretim üyelerinden)

Ancak hepsinin ataması, Cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor.

Kuşkusuz Cumhurbaşkanı önüne gelen her listeyi onaylamak zorunda değil. Ama bugüne kadar bu teamüle uyulmuş, bildiğimiz kadarıyla hiçbir Cumhurbaşkanı, başkalarının kontenjanını kullanma ihtiyacını duymamıştı.

*

Sezer, önce kendi kontenjanından Prof. Dr. Aysel Çelikel ve Prof. Dr. Ramazan Arslan'ı YÖK üyeliğine atadı.

Daha sonra da, Üniversitelerarası Kurul kontenjanından kendisine gönderilen iki profesörü veto ederek, KENDİ SEÇTİĞİ başka iki profesörü YÖK üyeliğine atadı.

Üniversitelerarası Kurul'un seçtiği Prof. Dr. İsmail Tosun ve Prof. Dr. Mustafa Kuru ile Sezer'in seçtiği Prof. Dr. Türkan Saylan ve Prof. Dr. Alpaslan Işıklı'yı teraziye koyup hangisi iyi, hangisi kötü veya hangisi daha Atatürkçü diye tartışacak değiliz. Buna hakkımız da yok, gereği de.

Bize göre burada tartışılması gereken, seçilen kişilerin kişilikleri değil, YASANIN KURUMLARA VERDİĞİ KONTENJAN HAKKIDIR.

Üniversitelerarası Kurul'a yasanın verdiği seçim hakkının, son olayda kullanılamadığını görüyoruz.

Kurul, seçtiği iki üye veto edilince, Cumhurbaşkanı'na ‘‘Buyrun, o halde istediğinizi atayın’’ dedi.

Cumhurbaşkanı Sezer de, bu tavırdan hiç alınmayarak, kamuoyunun pek yakından bildiği iki tanınmış ismi, YÖK üyesi olarak atadı.

*

Atama, ‘‘YÖK'e Sezer'den bir darbe daha’’ şeklinde kamuoyuna yansıdı.

Bir Köşk-YÖK kavgası yaşanıyor havası bile, aslında rahatsız edici.

Çünkü Cumhurbaşkanlığı kadar, YÖK de Anayasal bir kurum.

Kurumların faaliyetlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Hatta kurumların kendisine bile karşı olabilirsiniz. Faaliyetlerini eleşti- rirsiniz. Bunu en çok yapanlardan biri de benim.

Bu kurumların kaldırılması veya düzeltilmesi için yasal mücadelenizi de verirsiniz. Bu insanların en demokratik hakkı.

Ama yasalara, hele Anayasa'ya uymak zorundasınız.

Başındaki insanlarla, ŞU VEYA BU NEDENLE yıldızınız barışmadı diye, intikam duygusuyla hareket ederseniz, en başta korumakla yükümlü ve yeminli olduğunuz devlete zarar verirsiniz.

Kaldı ki, burada devredışı bırakılan YÖK değil, Üniversitelerarası Kurul'dur. Üniversiteler, ilk kez YÖK'te inisiyatif kulla- namadılar.

Üniversitelerin hakkını, Sezer kullandı. Olayın özü bu!

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Ustalarla birlikte olmanın zevki

29 Ocak 2001





Aydın CANDABAK

İNSANIN öğretmenleri sadece okulda olmuyor.Hayatın her döneminde, müthiş dersler alacağı hocaları, ustaları hep bulunuyor.

İnsan yeter ki, ‘‘öğrenciliğe’’ açık olsun, ‘‘daha bilmem gerekenler vardır’’ gerçeğini kabul etsin.

Cumartesi akşamı, duygu dolu bir akşam geçirdim.

Meslekteki ilk hocalarımla, ustalarımla birlikte olma fırsatı yakaladım.

Eski Milliyet çalışanları diyorduk birbirimize.

Bugün farklı farklı kurumlarda çalışıyor da olsak, hepimiz ‘‘Eski Milliyetçi’’ydik.

Gözler nemlendi, yürekler sevgiyle attı.

Pek çok usta, pek çok dost, aynı duyguları yaşadı.

*

Sevgili Savaş Ay, 1954'ten bu yana kesintisiz olarak Milliyet'te yönetici ve yazar olarak çalışan duayenimiz Sami Kohen'in yanında, ‘‘eşantiyon’’ gibi beni de mikrofona çağırınca, ayaklarımın titrediğini hissediyorum.

O, mesleğe başladığında, ben daha doğmamıştım bile. Onun ardından ne denebilirdi ki...

Usta, konuşmasını yapıyor:

‘Hálá hergün gazeteye giderim. Dış Haberler Servisi'ne, Yazıişle-ri'ne uğrar, bir havayı koklarım. Sonra gider yazımı yazarım.’’

Günümüzün gelişen teknolojisinde, evinde içkisini veya kahvesini yudumlarken yazısını geçebileceği halde, 46 senedir gösterilen iş disiplinini görüyor musunuz?

Kalktığım masaya bakıyorum. Hasan Yılmaer ve İsmail Sivri ustalar sanki ne diyeceğimi bekliyor.

Yan masalarda Doğan Heper, Orhan Tokatlı, Halit Kıvanç, Vasfiye Özkoçak, Seraceddin Zıddıoğlu, Hasan Pulur, Altan Öymen, Tufan Türenç, Çetin Altan, Emin Çölaşan, Orhan Duru, Mehmet Ali Birand, Reha Muhtar, Yılmaz Çetiner, Özer Oral, Özer Yelçe, Yener Süsoy ve daha lise sıralarında örnek aldığım, gazetecilik eğitimi alırken ders gibi izlediğim büyük gazeteci Abdi İpekçi'nin ailesi oturuyor.

Ağzımdan ancak şu sözler dökülüyor:

‘‘Bu kadar usta arasında yetişmiş biri olarak, bugün anlıyorum ki, birazcık da kabiliyetim olsa, daha iyi yerde olurdum. Çok şey borçlu olduğum siz ustalarıma saygılar sunarım.’’

*

Üstad Çetin Altan, Hürriyet'i ‘‘Babıáli'nin salonu’’ olarak tanımlamıştı.

Milliyet de, benim için ‘‘Babıáli'nin mutfağı’’.

O mutfakta pişenler, yüzlerinin akıyla bugün salonları dolduruyorlar.

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Bir öykü, Bir tesbit, Bir tavsiye

15 Ocak 2001
Aydın CANDABAK

ADAM, ilk kez gittiği kasabada, şaşkın halde adres arıyor. Yol kenarına park etmiş arabanın arka koltuğundaki çocuğa yanaşıp soruyor:

- Buraların yabancısıyım. Fırını arıyorum, parkın hemen yanıbaşında demişlerdi.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra cevap veriyor:

- Ben de buraya ilk defa geliyorum. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Diyalog şöyle devam ediyor:

- Sen de ilk kez geldiğine göre, sağa gitmem gerektiğini nasıl anladın?

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- İyi ama, bunların parktan değil de, tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız.

*

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, gerçekten de ekmeklerin kokusunu duyuyor. Cebinden bir şeker çıkarıp teşekkür ederken, çocuğun aslında ámá olduğunu fark ediyor.

Çocuk da, konuşma aniden kesilince, adamın kendi durumunu fark ettiğini anlıyor.

Işığa hasret gözlerini adamdan saklamaya çalışırken, şu sözler dökülüyor ağzından:

- 3 yıl önce bir kaza geçirdim, görmeyi o kadar çok özledim ki... Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yöne doğru yönelirken şöyle mırıldanıyor:

- Artık emin değilim. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

*

E-mail'le gelen bu öykü, dostlar tarafından çoğaltılıp dostlara aktarılıyor.

Yaşanmış bir öykü mü, kurgu mu bilmiyoruz.

Kimin yazdığı konusunda da bir bilgi yok.

İster gerçek olsun, ister hayal, müthiş bir öykü.

Ben de siz dostlarımla paylaşmak istedim.

*

Öykünün sonunda, şu mutlak tespitler de yapılıyor:

Söyledim: Duydu anlamına gelmez.

Duydu: Doğru anladı anlamına gelmez.

Anladı: Hak verdi anlamına gelmez.

Hak verdi: İnandı anlamına gelmez.

İnandı: Uyguladı anlamına gelmez.

Uyguladı: Sürdürecek anlamına gelmez.

*

Bir de tavsiyeler var:

İnsanları ve özellikle de sevdiklerinizi oldukları gibi kabul edin.

Siz onları, kendi gibi oldukları için sevdiniz.

Sizin istediğiniz gibi olurlarsa, onlar artık sevdiğiniz insanlar değillerdir ki...

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Koca bir yalan

8 Ocak 2001
Aydın CANDABAK

HİÇ düşündünüz mü? Sizinle ilgili, ama sizin hiçbir şekilde inisiyatif kullanamayadığınız olay nedir?

Bir tek o konuda karar hakkınız, müdahale şansınız yok.

Ölümde bile seçiminiz olabilecekken, bir tek o konuda yapabileceğiniz hiçbir şey bulunmuyor.

Eliniz kolunuz bağlı değil, çünkü eliniz kolunuz dahi yok.

Eylem anında ‘‘siz’’ diye bir varlık henüz ayak basmamış dünyaya.

Yoksunuz... Resmen de yoksunuz, fiilen de.

*

Doğumunuz...

Doğumumuz...

Hepimizin yüzyüze olduğu gerçekten sözediyorum.

Candan Erçetin kusura bakmasın ama...

‘‘Ölümden gayrısı yalan’’ da, yalan!

Çünkü ölümden önce gelen gerçek, doğum.

Hem de asıl büyük gerçek.

*

Ağlayarak doğarmış insanoğlu.

Ana karnından dış dünyaya ilk merhabası, böyle oluyor.

Daha önce doğup büyümüş olanlar, bebeğin o ilk sesini, ağlamasını sevinçle karşılıyor.

Dünyanın yeni konuğu, yaşadığını ağlayarak duyuruyor.

İnsanlar, bu konuğun ağlamasına müthiş seviniyor, sevinçlerini gözyaşı dökerek gösteriyor.

*

Evet.

Merhaba dünya...

Kendi isteğimizle gelmedik ama, alışmaya çalışıyoruz.

Önce, eylemleriyle bu dünyaya gelmemize neden olanlara alışmaya çaba gösterdik.

Sonra, yine bizim gibi, tamamen kendi inisiyatifleri dışında dünyaya gelen benzerlerimize karıştık.

Káh didiştik, káh koklaştık.

Káh dövüştük, káh seviştik.

Tıpkı bizden öncekiler gibi.

Tıpkı bizden sonrakilerde olacağı gibi.

*

Doğmak tamamen bizim dışımızda ama, sonrasında söz hakkımız var galiba.

Az veya çok, belli sınırlar içinde hayatımızı yönlendirme şansını bulabiliyoruz.

Bazen iyi kullanıyoruz bu şansı, bazen kötü.

Derken, ölüm gelip çatıyor.

O da kaçınılmaz gerçek.

*

Bugün, 43 yaşımı geride bırakırken, insanoğlunun aslında iki büyük gerçek arasında sıkıştığını görüyorum.

İlk gerçek, doğum.

İkinci gerçek, ölüm.

Arası, sanırım koca bir yalan...

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Yeni bin yılın geride kalan ilk yılı

25 Aralık 2000
Aydın CANDABAK

Geçen yıl bugünleri düşünüyorum da... Bütün dünyada heyecan doruktaydı. Herkesin içi kıpır kıpır, herkes umutlu, herkes coşkuluydu.

Yeni bin yılın coşkusu, umudu, heyecanıydı bu.

*

Sayılı günler çabuk geçiyor.

İşte 2000 yılı da geride kalıyor.

Peki, insanların yeni bin yıla girerken taşıdıkları umutlar, hayaller, beklentiler gerçekleşti mi?

Belki evet, belki hayır.

Ama şurası bir gerçek ki, 'mucize' olmadı.

Yeni bin yılın ilk yılını geride bırakırken, öbür geride bıraktığımız yıllardan pek de farkı olmadığını gördük.

DÜNYADA kayda değer bir olağanüstülük olmadı galiba.

TÜRKİYE'de de öyle. Káh sıçramalar yapıyoruz sandık, káh batıyoruz karamsarlığına gömüldük. Ama aslında yine de rutin sayılabilecek bir yıl yaşadık.

Türkiye nasıl bir yıl geride bıraktı, bir göz atalım dilerseniz:

Yıllardır olduğu gibi enflasyon canavarı ile kıyasıya bir mücadele verildi. (Diğer yıllardan farkı, bu kez galiba başarılı da olundu. 1999'da tüketici % 68.8, toptan eşya % 62.9 iken, Ekim 2000 itibariyle bu oranlar 44.4 ve 41.4 oldu)

Avrupa Birliği'ne aday üyeliğimiz kabul edildi.

Hizbullah ve İBDA-C diye örgütler olduğunun farkına varıldı. Düzenlenen başarılı operasyonlarla örgütler çökertildi.

Abdullah Öcalan'ın idam dosyası infaz için Adalet Bakanlığı'ndan Başbakanlığa gönderildi. Dosya orada istirahata çekildi.

Yolsuzluklarla kararlı bir mücadeleye girildi. Paraşüt, Balina, Kasırga vurguncuların, hortumcuların korkulu rüyası oldu.

Özelleştirmeye hız verildi.

Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanı seçildi.

Cezaevlerindeki ölüm oruçları can sıktı. O sorun da ancak silahlı operasyonla aşıldı. Devlet 10 yıl sonra da olsa koğuşlara girdi ve DHKP-C militanlarının hakimiyeti sona erdirildi.

İnsan hakları ve demokratikleşme söylemleri sürdü, hatta Kürtçe TV meselesi bile tartışıldı. MİT'in kurmayları Kürtçe TV'ye destek verdi. Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar Kürtçe yayının hukuken mümkün olduğunu açıkladı ama askerler bu tür tartışmaları 'ihanet' olarak değerlendirdi ve Kürtçe TV'ye karşı çıktı.

Şartlı Salıverme (af) çıktı, özellikle Rahşan Hanım büyük bir oh çekti.

Polis ayaklandı, yollara döküldü. (İsyanın bir nedeni de, polis vuranlar affedilirken, kötü muameleden sanık arkadaşlarının af kapsamı dışında bırakılmasıydı.)

*

Eğitime gelince...

Çok çok çok rutin bir eğitim yılı yaşandı.

Arşivleri taradım, eğitim alanında 'şu güzel şey oldu' diye not düşeyim diye gayret ettim ama, üzülerek söylüyorum çıkmadı.

ÖSS'ye giren 1.5 milyon gençten 1 milyon 120 bini açıkta kaldı.

Okul öncesi eğitim yaşındaki (0-6) 11 milyon çocuktan sadece 213 bini bu imkanı buluyor.

Halen 50-60 kişilik sınıflar, halen branş hocası olmadığı için boş geçen dersler.

Buna karşılık atama bekleyen binlerce öğretmen.

Eğitimin 2000 yılı gerçeği maalesef bu.

Oysa Türkiye'nin önünde duran sorunların temelinde eğitim olduğu ve bu sorunların da ancak eğitimle aşılabileceği bir bilinse...

Galiba bu bilindiği gün, Türkiye'nin geride bırakacağı takvim yıllarının gündem konuları da çok farklı olacaktır.

Hepinizin mübarek Ramazan Bayramı'nı kutluyor, mutlu yıllar diliyorum.

Yazının devamı...

Aydın Candabak: Atatürk'ün adına layık olmak

18 Aralık 2000
Aydın CANDABAK

Şov ülkesi Türkiye'de şovmenlere odaklandığımızdan, icraat adamlarını göremiyoruz. Siyasette, bürokraside, iş dünyasında, sanatta, bilim alanında bu mutlak körlüğe isyan edenler çoğunlukta. Ama yine de sessizliklerini sürdürmeyi tercih ediyorlar.

İcraat adamları, şov yetenekleri olmadığından değil, buna ayıracakları zamanı işlerine verdikleri için sessizliği seçiyorlar aslında.

Popülist çıkışlar yapıp hamasi nutuklar atmayı marifet sayanlar, medyanın gözbebekleri.

O televizyon senin, bu gazete benim koşuşturup icraatlarından çok, kendilerinden menkul kıymetlerini anlata anlata bitiremiyorlar. Kurumları dökülüyor, çöküyor ama onlar cambazlıklarıyla koltuklarını korumayı büyük başarı olarak görüyorlar.

Káh Anıtkabir çıkarması yapıp, o büyük insanın adına sığınıyorlar.

Káh bu topraklar üzerinde yaşayan ve bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı her insanın taşımakla yükümlü olduğu vatanseverlik kavramına yapışıyorlar.

Káh yarattıkları hayali tehlike ve düşmanlara savaş açıp kahramanlığa soyunuyorlar.

Káh milliyetçi, káh solcu oluyorlar.

Ama iş yapmıyorlar. Asıl yapmaları gerekeni yapmıyorlar.

*

Öğretim yılı başında açılışına katıldığım Atatürk Üniversitesi'ni sizlere anlatmadan önce bu ‘körlüğümüzü’ itiraf etmek zorunda hissettim kendimi.

Doğu'nun ilk üniversitesi. Türkiye'nin de en eski üniversitelerinden biri Erzurum Atatürk Üniversitesi.

50 binin üzerinde mezun vermiş. Halen 40 bin öğrenci öğrenim görüyor. 33 bin dönüm arazi üzerine kurulu. Ankara'daki ODTÜ ile en geniş alana sahip 2 üniversiteden biri. 7 bini aşkın personel istihdam ediyor. 900'ü öğretim üyesi 2 bin 500 öğretim görevlisi var. Ancak sıkı durun. Devletin bu üniversiteye verdiği bütçe sadece 50 trilyon lira.

Personel maaşı, onarımı, boyası, badanası, araç gereci, yemek sübvansiyonu, kitabı, yeni yayınları edinmesi, araştırma yapması, elektriği, suyu, yakıtı hepsi bu paradan karşılanıyor.

7 ayı kış olan ve bu süre içinde hep eksi derecede yaşanan Erzurum'dan söz ediyoruz. Üniversitede yılda 19 bin ton kalorifer yakıtı tüketiliyor. 8 trilyon lira demektir bu. Sadece yakıta ayrılan para, bütçenin 6'da 1'ini götürüyor.

Rektör Prof. Dr. Yaşar Sütbeyaz, ‘‘Asıl mahrumiyet bölgesi burası’’ derken, ne kadar da haklı aslında. 7 ay neredeyse hapis hayatı yaşanan bir kent. Yollar buz. Son yaşanan otobüs faciası bu hapisliğin kanıtı. Uçak seferleri hava muhalefeti nedeniyle sık sık kesintiye uğruyor.

*

Mahrumiyet sadece bütçe ve doğa şartları ile sınırlı kalsa hadi neyse...

Asıl mahrumiyet imajda.

‘Tutucu üniversite’ imajı asıl büyük sorun. Bu yüzden üniversiteye giriş sınavında üst dilimlerde bulunan başarılı öğrenciler, tercihleri arasına bu üniversiteyi almıyor çoğunlukla.

Rektör Sütbeyaz, göreve başlarken öncelikli hedefini ‘imaj düzeltme’ olarak belirliyor. ‘‘Atatürk Üniversitesi adına layık olacaktır’’ diyor.

Üniversite açılırken kız öğrenciler arasında türbanlıların oranı Rektör'e göre yüzde 30'du. Bizim gözlemlerimize göre daha da fazlaydı. Hatta türbanlı öğretim görevlileri de vardı.

Rektör şov yapmadı, kırmadı, dökmedi.

Öğrencilerine bir hoca, bir ağabey gibi yaklaştı. Kendisi dahil yasalara uyması gerektiğini anlattı.

Büyük çoğunluk anladı, anlamayan terk etti.

Atatürk'ün adına layık üniversite olma yolunda önemli adım atan Rektör Yaşar Sütbeyaz'ı kutluyoruz.

İnanıyoruz ki, Atatürk de şovmenleri değil, iş yapanları kutlardı.

Yazının devamı...