"Altan Öymen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Altan Öymen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Altan Öymen

Propaganda eşitsizliğini giderme zorunluluğu...

7 Ağustos 2014

Bu seçim kampanyası, büyük bir eşitsizlik manzarasıyla başladı. Öyle devam ediyor.

Cumhurbaşkanlığı adaylığını -aday olduğunu ilan etmeden çok önce- fiilen başlatan Başbakan Erdoğan, o eşitsizliğin sonucu olarak eline geçirdiği tüm propaganda imkânlarını kullanmaya, daha o zamandan başlamıştı. Dış gezileri dahil, çok kapsamlı bir seçim kampanyasını, aylardan beri yürütüyordu. İç gezilerinde TOKİ gibi devlet kurumları ile valiliklerin katkılarını sonuna kadar kullanıyordu. Mitinglerine katılan vatandaşların meydanlara taşınmasından, miting kürsülerine kurulan platformların süslenmesine kadar birçok etkinliği onların sayesinde gerçekleştiriyordu.

Cumhurbaşkanı adaylığıyla ‘devlet teşkilatı’ birimlerinin bu ‘işbirliği’nin resmi gerekçesi, Erdoğan’ın ‘başbakan’ sıfatıyla yaptığı konuşmalarda, ‘hükümetin icraatını tanıtmak’ta olmasıydı. O arada yapılan ‘açılış’ törenleri bu gerekçenin ‘kanıtı’ sayılıyordu. Bu yoruma, Başbakan’ın her konuşmasını aynen ve kelime kelime yayınlamayı kural haline getirmiş olan televizyonlar da katılıyordu.

Gerçi Erdoğan’ın o törenlerde yaptığı konuşmaların bir kısmı, hükümet icraatını tanıtıcı cümlelerden çok, muhalefet ve basın başta olmak üzere, AKP yandaşı olmayan herkese yönelik hakaret sözleriyle doluydu. Ama Başbakan o arada ‘iliniz için şu kadar trilyon harcadık’ gibi -‘icraatı tanıtmak’ diye- yorumlanabilecek cümleler de kullandığı için, o gerekçe, gerek RTÜK, gerekse Yüksek Seçim Kurulu tarafından da ‘kitabına uygun’muş gibi görülebiliyordu.

***

Adayların ilan edilmesinden ve resmi seçim sürecinin başlamasından sonra, bu eşitsizlik manzaraları daha da arttı. Oysa seçim mevzuatı o süreçte seçim propagandasındaki ‘imkân eşitliği’ ilkesinin daha da dikkatle uygulanmasını öngörüyordu. Belediyelerin reklamlar için ayrılan yerlerinin adaylara dağıtılmasından, radyo ve televizyon yayınlarında her adaya zaman ayrılmasına kadar tüm eşitlik esaslarına uyulmasını istiyordu. Özellikle de, başta TRT olmak üzere televizyonların adaylar arasındaki denge kurallarına uymasını şart koşuyordu.

Bugün artık Cumhurbaşkanı seçiminin birinci turuna 8 gün kaldı. Ama bu eşitsizlik manzaraları giderek daha da çarpıcı hale geldi.

Belediye başkanlarının AKP’li olduğu yerleşim birimlerinde, reklam yerlerinin adaylar arasında dengeli dağıtılması bir yana... Reklam yeri olsun olmasın her yerde, Erdoğan’ın -üzerinde ‘milli irade’, ‘milli güç’ gibi sıfatlar yazılı- posterleri var.

Başta TRT olmak üzere, televizyonlarda ise sabahtan akşama kadar her vesileyle her konuşması yayınlanan tek aday Erdoğan. Konuşmaları da, öteki adaylara, muhalefet partilerine, basına ve kendisine oy vermeyecek herkese karşı sıraladığı hakaret dolu cümlelerle dolu.

***

İşin ilginç yanlarından biri şudur:

Seçimlerde eşitlik ilkesinin bu şekilde açık açık ve çok kaba bir şekilde çiğnendiğinin kanıtı olan bu görüntülere karşı, TRT Yönetim Kurulu’ndan da, RTÜK’ten de, Yüksek Seçim Kurulu’ndan da bir ses çıkmıyor.

Üstelik TRT’nin Genel Müdürü, bu durumdan şikâyet eden BDP adayı Selahattin Demirtaş’ı, konuşmalarını yayınlama sürecini daha da kısmakla tehdit ediyor.

Bir de bazı iktidar sözcüleri var: Bu durumdan şikâyet eden muhalefet mensuplarına laf sokuşturmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki:

“Bu bir beceri işidir. İktidar propaganda konusunda beceriklidir. Siz propagandayı beceremiyorsunuz. Başarılı olmazsanız bunu bahane edeceksiniz.”

Tabii, seçimde hangi adayın başarılı olacağı 10 Ağustos gecesi belli olacak... Ama bugünkü konu o değil. Konu, 10 Ağustos gecesindeki sonuç ne olursa olsun, bugün, seçim öncesindeki bu eşitsizlik manzaralarının yasalara açıkça aykırı olduğudur. Buna neden olanlar, görevlerini ya ‘suiistimal’ ediyorlar, ya da -en azından- ‘ihmal’ ediyorlar.

Hele TRT açısından şöyle bir gerçek var: TRT’nin gelirleri, -Selahattin Demirtaş’ın da hatırlattığı gibi- herkesin ödediği vergilerden karşılanıyor. Kurumun, o gelirlerin bir kısmını ülkedeki siyasi akımlardan birinin lehine ve ötekilerin aleyhine kullanması, hukuk açısından daha da ciddi sonuçlar oluşturur.

Ayrıca, kim kazanırsa kazansın, eğer bu durum bundan sonraki günlerde de böyle devam ederse, bu seçimin, eşit koşullar altında yapılmış bir seçim olduğunu söylemek, daha da zorlaşır.

Yazının devamı...

Erdoğan'ın 'üslub-ı beyan'ının son örnekleri

27 Temmuz 2014

Başbakan (ve Cumhurbaşkanı adayı) Erdoğan’ın 20 küsur televizyon tarafından canlı olarak yayınlanan konuşmalarındaki üslubu malûm.

Bir soru soruyor. Cevabını kendi veriyor. Ve o cevabın artık aksinin iddia edilmesi mümkün olmayan bir ‘gerçek’ gibi herkesçe kabul edilmesini istiyor.

Son konuşmaları gene bu ‘soru-cevap’ tekerlemelerinin örnekleriyle dolu:

• Gezi olaylarını niçin çıkardılar?..

• İsrail’e nöbetçi olmayı reddeden bu hükümeti devirmek için çıkardılar.

*

• 17-25 Aralık operasyonunu niye yaptılar?..

• Gazze için sesini yükselten hükümeti susturmak için yaptılar.

*

• Şimdi bir ortak aday çıkardılar. (Bunu niçin piyasaya sürdüler?)

• İsrail zulmüne susan bir Cumhurbaşkanı olsun diye piyasaya sürdüler...

*

Yani Erdoğan’a göre, hepsi aynı örgütün mensupları onlar. Ağaçların kesilmesine karşı çıkan ‘Gezici’ler, İstanbul’daki Sarraf ve ortaklarını ve ayakkabı kutusu sahiplerini gözaltına alan savcılar, polisler... Onları tutuklayan hâkimler...

Ekmelettin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı gösteren partiler... O partilerin başkanları, yöneticileri, yandaşları... O partileri destekleyen, iç mihraklar, dış mihraklar... İç basın, dış basın.

Hepsinin amacı, Türkiye’nin hükümetini darbeyle düşürüp onun yerine ‘suskun’ bir Cumhurbaşkanı getirmek...

Hepsi birlikte, komplo kurup, darbe planları hazırlamışlar. Ortak amaçları, bizim Başbakan’ın hükümetini devirip Çankaya’ya çıkmasını engellemek...

***

Peki nerede bu hikâyenin kanıtları?..

Kanıt bir kenara karineleri?

Karine bir yana, akla mantığa uygun düşebilecek ‘neden’lerinin işaretleri?..

Hâlâ hiçbiri ortada yok. Sadece –o da dünden beri- Erdoğan’ın son başlatılan soruşturma ile ilgili beyanları var. Şöyle diyor sayın Başbakan:

“İstanbul operasyonu budur. Şimdi hesap soruluyor. Bakın şimdi ortaya neler çıkacak neler?..”

Ve devam ediyor:

“Çıkıyor, birileri konuşuyor, diyorlar ki: Deliller ortaya çıkmadan bu tür şeyleri yapmak onları almak (gözaltına almak) doğru değil...

Onların (bunları söyleyenlerin) sırtında yumurta küfesi yok. Şimdi bunların hepsi tek tek ortaya çıkacak. CHP ihanet şebekelerine yapılan operasyondan rahatsız olmuş. Varsın olsun. İhanet şebekelerine yapılan operasyondan ‘monşer’ de (İhsanoğlu’nu artık o kelimeyle anıyor) rahatsız olmuş, varsın olsun.”

***

Evet, varsın olsun... Bazıları ‘Hangi suçlar için, hangi deliller var’ diye soruyorlar ama, işte Başbakan “Bunların hepsi ortaya çıkacak” diyor... Öyleyse mesele yok. Sussunlar, beklesinler 17 ve 25 Aralık 2013’ten bu yana hep birlikte beklediğimiz gibi.

***

Başbakan bu ‘bekleyin göreceksiniz’ beyanını pekiştirmek için kendisinin Cumhurbaşkanlığı makamına çıkma konusundaki ‘iradesi’ni de hatırlatıyor, diyor ki:

“Bitmedi daha bu bir başlangıç. Ulusal güvenliğimizi tehdit edenler, bunun hesabını verecekler, bu böyle bilinsin. Cumhurbaşkanlığı makamına çıktığım andan itibaren de bu paralel yapının sonuna kadar takipçisi olacağımı bilmenizi istiyorum.”

***

Peki ama, nasıl ‘takipçisi’ olacak? Anayasa’ya göre bir ‘hukuk devleti’ olan ve ‘mahkemeler bağımsızdır’ ilkesini benimsemiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı adayı... Eğer o mevkie seçilirse?..

Cumhurbaşkanlarının yetkisi dışında kalan ‘bağımsız mahkemeler’e talimat mı verecek?

Yoksa Anayasa’yı değiştirip, ‘mahkeme bağımsızlığı’ yerine ‘mahkemeler cumhurbaşkanının talimatı altındadır’ diye yeni bir ‘ilke’ mi getirecek?

***

Evet, Başbakan’ın, bu cumhurbaşkanlığı seçimi arifesindeki konuşmalarında, devletin ‘demokratik hukuk devleti’ olma niteliğiyle bağdaşmayan sözleri giderek artıyor.

Aynı zamanda cumhurbaşkanı adayı olan Başbakan’ın rakiplerine yönelttiği sözlerdeki hiddet ve şiddet unsuru da artıyor.

Son konuşmalarında, hükümetin Gazze politikasını, somut gerekçelerini ortaya koyarak sakin bir şekilde eleştiren Ekmelettin İhsanoğlu için de bir şeyler söyledi. Aynen şöyle:

“Eyyyy Ekmel, biz senin ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Ne Gazze’ye, ne Filistin’e, İslam İşbirliği Teşkilatı olarak hiçbir desteği olmamıştır. Ona bir görev verdim. Bir emanet verdim, gitti o emanete ihanet etti. Şimdi çıktın nankörlük yapıyorsun. Türkiye, Gazze için bir şey yapmadı diyorsun. Gözüne dizine dursun be.”

Bu sözler için herhangi bir yorum yapmaya gerek yok. Başbakanımızın ‘üslûb-ı beyan’ının son örneği böyledir.

Yazının devamı...