Vatanı korumak uğruna Yemen'in de ötesine, Burma'ya kadar gitmiştik

‘‘Mehmetçik'in kanını Galiçya'da, Yemen'de akıttık. Niçin akıttığımızı hálá soruyoruz’’ diyenlere Ertuğrul Özkök dün çok güzel bir cevap verdi ve ‘‘Mehmetçik orada can verdi, Çünkü oraları vatan toprağı idi. Savunduğumuz yer vatandı’’ dedi.

Biz, vatanı korumak uğruna aslında çok daha uzaklara, Çin'in yanıbaşındaki Burma'ya, yani bugünün Myanmar'ına kadar gitmiş ve Basra'yı müdafaa ederken esir düşen çok sayıda Mehmetçik'i ismi haritalarda bile geçmeyen ‘‘Tayetmo’’ denilen topraklarda bırakmıştık.

ÖNCE, bilmeyenler için Burma'nın nerede olduğunu söyleyeyim: Bengal Körfezi ile Andaman Denizi'nin kıyısında; Hindistan, Çin, Laos ve Tayland'ın çevrelediği uzak bir memlekettir. Burma'da 45 milyona yakın insan yaşar, başkenti Rangun'dur ve iktidarda senelerden beri askeri bir idare vardır.

Belki çoğumuza garip gelecek ama Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak'ta savaşan askerlerimizin bir kısmı daha sonra Burma'ya kadar uzanmışlardı. Askerlerimiz dünyanın neredeyse öbür ucunda bulunan bu diyara 'vatanlarını savunma' uğruna ama maalesef 'savaş esiri' olarak gitmiş ve bazıları orada can vermişti.

Biz, Birinci Dünya Savaşı'nda imparatorluğun dört bir tarafında açılan cephelere ordular sevketmiştik. Bazı ordu kumandanlarının seçiminde askeri yetenek değil, iktidardaki İttihad ve Terakki Partisi'nin siyasi tercihleri rol oynamış ve kimi yenilgilere de bu yüzden uğramıştık.

Irak, özellikle de Basra tarafları, işte böyle siyasi tercihlere sahne olan cephelerden biriydi. İmparatorluğun güçlü adamı Enver Paşa, Irak'ın güneyini İttihad ve Terakki'nin itimadını kazanmış 'parti mensubu' genç bir binbaşıya emanet etmişti: Süleyman Askeri Bey'e... 31 yaşındaki binbaşının rütbesi 1915'in 3 Ocak'ında yarbaylığa yükseltildi ve o gün hem Basra valiliğine, hem de Basra'daki 28. fırkanın kumandanlığına tayin edildi. Daha sonra 'Irak ve Havalisi Umum Kumandanı' oldu.

UMUTLAR SÜPÜRGEDE

Genç yarbay gayet vatanseverdi ama Irak gibi geniş toprakların kaderine hákim olacak kadar tecrübeli değildi ve daha da önemlisi, hemen bütün İttihadçılar gibi hayalperestti. Arap aşiretlerini 'İslam Birliği' şemsiyesi altında birleştireceğine inanıyor, 'İngilizler'i Basra'dan bu aşiretlerin yardımıyla süpürge sopasıyla kovacağım' diyordu.

12 Nisan 1915 günü, kendisinden kat kat üstün İngiliz birliklerine saldırdı, Basra yakınlarındaki Şuayyibe'de, Bercisiyye Ormanı'nın çevresinde üç gün boyunca şehit verdik ve İngilizler, birliklerimizin neredeyse tamamını imha ettiler. Süleyman Askeri Bey hatasının farkına ancak o zaman varabildi. Ama hayalperestliği ölçüsünde namusluydu, cezasını bizzat vermesi gerektiğini düşündü ve 14 Nisan günü tabancasını şakağına dayayıp tetiği çekti.

İttihadçılar, Süleyman Askeri Bey'den sonra Mustafa Suphi Bey adındaki tecrübeli bir albayı Basra'ya 'vali vekili' yaptılar. Suphi Bey, artık sadece birkaç bölükten ibaret kalmış olan Sekizinci Fırka'nın başına geçip İngilizler'in vurduğu Kurna'yı savunmaya koştu. Aylarca direndi, mermisi bitmiş iki sahra topu kalana kadar savaştı ve herşeyi tükenince mecburen teslim oldu.

İstanbul, Basra'da esir düşen birliklerin ákıbetinden haftalarca haber alamadı ve askerlerin nerede oldukları ancak ailelerine gelen ve üzerinde 'POW-Prisoner of War' yani 'Savaş Esiri' damgası bulunan mektuplar sayesinde öğrenilebildi.

Mektuplar çok uzak bir diyardan, Burma'dan yollanıyordu. İngilizler, Suphi Bey ile askerlerini idareleri altında olan Hindistan'ın o zamanki eyaletlerinden birine, Burma'ya götürmüş; ismi haritalarda bile geçmeyen 'Tayetmo' diye bir yerdeki esir kampına koymuşlardı.

Basra Vali Vekili Albay Suphi Bey'in esaret numarası 59'du, yanında kendisi gibi savaş esiri olan bin civarında siláh arkadaşı daha vardı ve Tayetmo'da sadece 18 ay yaşadı. 1916'nın 15 Haziran'ında bir beyin kanaması neticesinde hayata veda etti ve Tayetmo Kampı'nda bulunan çok sayıda Mehmetçik de daha sonra kumandanlarını takip ettiler. Hepsine Müslüman ádetlerine göre dört dörtlük bir cenaze merasimleri yapıldı, İngiliz askerleri tabutlarına selám durdular ve kampın bir köşesine defnettiler.

EN UZAK ŞEHİTLİĞİMİZ

Türk savaş esirleri Tayetmo Kampı'nda çile çekip can verirken İngiliz birlikleri Kuzey'e, Bağdat'a doğru ilerlemeye başladı. Enver Paşa hatasını farketmiş, Irak'taki birlikleri az da olsa güçlendirmişti. İngilizler 1915 Kasım'ında Kuttülámare'de kuşatıldılar ve General Townshend, 1916'nın 29 Nisan'ında 12 bin askeriyle Halil Paşa'ya teslim olmak zorunda kaldı.

Ama gene hata yaptık ve Kuttülámare zaferinden istifade edemedik. Irak'taki bazı birliklerimizi durup dururken İran'a kaydırdık, Bağdat yolunun korumasız kaldığını farkeden İngilizler 1917 başında yeniden ilerlemeye başladılar ve Bağdat, 1917'nin 11 Mart günü İngilizler'in eline geçti.

Tayetmo Kampı'na kapatılan askerlerimizden sağ kalmayı başaranlar evlerine ancak 1918'de, Mondros'taki o meş'um mütarekeyi imzalamamızdan sonra dönebildiler ama orada can verip şehit olanların mezarları kampın bir köşesinde kaldı.

İngilizler'in 'Burma', Fransızlar'ın 'Birmanie' dedikleri, bizde o zamanlar 'Birmanya' diye bilinen memleket ise 1948'de bağımsız oldu ve adını 'Myanmar' yaptı. Başkent Rangun'un kuzeyindeki 'Thayetmyo' kasabasında İngilizler'den kalan ve halen kullanılan askeri üssün uzak bir köşesindeki çalılıkların dibinde bulunan kabirler, şimdi Türk topraklarına en uzak mesafedeki 'Türk Şehitliği'dir ve şehitliğin sakinleri oralarda 'vatanlarını savunma' uğrunda can vermişlerdir.


Her büyük devlet eski toprağına asker yollar


BİRİNCİ Körfez Savaşı'nı yani Kuveyt'in işgalini ve kurtarılmasını başından sonuna kadar takip eden tek Türk gazetecisi bendim.

1990 Ağustos'undan 1991 Mart'ına kadar Suudi Arabistan'da, koalisyon kuvvetlerinin üssü olan Dahran şehrinde kalmış, harekátın hemen her aşamasını takip etmiş ve 1991 Şubat'ının son haftasında müttefik birliklerle beraber Kuveyt'in başkenti Kuveyt Şehri'ne giren sekiz kişilik ilk gazeteci grubundaki tek Türk ben olmuştum.

Irak'a karşı açılan cephede Amerikalısından Senegallisine, İngilizinden Pakistanlısına kadar rengárenk üniformalar içerisinde çeşitli milletlere mensup askerleri ve karargáhlarının üzerinde dalgalanan bayraklarını her görüşümde 'Biz burada niçin yokuz?' diye içim burkulur, Dahran-Nuvaysib-Kuveyt hattında savaş bitmeden bizim bayrağımızın da dalgalanmasını hayal ederdim ama olmadı.

Aslında, Irak'ta şimdi değil, daha o zamanlarda olmamız gerekirdi; zira Irak bizim eski toprağımızdı, eski toprağına göz-kulak olmak ve gerektiğinde asker yollamak her büyük devletin hem ádeti, hem de hakkıydı.

PARAŞÜTÇÜ İNDİRDİLER

İşte, eski imparatorlukların son çözülme sürecine girdikleri 1960'lardan, hem de Afrika'dan birkaç örnek:

Belçika Kongosu bağımsız olup Zaire adını almıştı. Katanga bölgesi Zaire'den ayrılmak isteyince Belçika devreye Birleşmiş Milletler'i soktu ve çarpışmalar Birleşmiş Milletler ile Belçika askerleri tarafından bastırıldı. Ama 'Mulele' denilen fedailer beyazları öldürmeye başlayınca, Belçika New York'tan gelecek kararı beklemedi, yanına Fransa'yı da alıp bir gece Kongo'ya paraşütçülerini indiriverdi. Daha sonra Kasay taraflarında çıkan karışıklıkların büyümesine de Belçika birlikleri engel oldular.

Eskiden Fransız toprağı olan Çad, 1970'lerin sonundan itibaren, Uzu şeridi anlaşmazlığı yüzünden Libya'nın saldırılarına uğramaya başladı. Libya, Çad'ı işgale kalkıp Afrika'nın göbeğinde kendine bağlı bir yönetim kurmaya kalkınca Fransa 1980'lerin başında başkent N'jamena'ya asker sevketti. Libya yayılmacılığını, ülkenin eski patronu Fransa'nın gönderdiği lejyon birlikleri durdurdular.

ASİL EFENDİLİK

Petrol zengini Nijerya, İngiltere'den bağımsızlığını elde etmesinden sonra petrol geliri yüzünden İbo ve Yoruba kabileleri arasında çatışmalara sahne olmuş, ülke bölünmenin eşiğine gelmişti. İngilizler Nijerya'nın parçalanmasına karşı çıkıyor ama Fransa, İbolar'a Gabon ve Fildişi sahili üzerinden gizli gizli siláh ve cephane gönderiyordu. İngiltere, Nijerya'ya resmen müdahale etmek yerine paralı asker yollamayı tercih etti, İbolar yenildiler ve Nijerya'nın bütünlüğü, Majesteleri'nin Hükümeti'nin bastırması sayesinde sağlanabildi.

Sadece Afrika'dan değil, dünyanın dört bir tarafından böyle daha çoook örnek verebilirim.

Şimdilerde gittikçe moda olan 'Biz Araplarla asırlar boyu beraber ve kardeşçe yaşadık' ifadesi sizi bilmem ama beni artık çok fazla rahatsız etmeye başladı.

Biz Araplar'la asırlar boyu hep beraber yaşadık, doğru, ama bu beraberlik 'kardeşçe' değil, 'yöneten-yönetilen' ilişkisi çerçevesinde kaldı!

Türkiye 'büyük' ve 'güçlü' devlet olduğuna hakikaten inanıyorsa, öteki 'büyük' devletlerin yaptığını yapmak ve eski toprağı Irak'ta artık fiilen bulunmak zorundadır. Bu iş, entellektüel gözükmeyi geçmişten arınmak zanneden bazı kişilerin iddia ettiği gibi 'sefil hizmetkárlık' değil, 'asil efendilik'tir.
Yazarın Tüm Yazıları