Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Tufan Türenç: Suçlama, karalama ve iftira şizofrenisi

Tufan TÜRENÇ

HEMEN her sorunda olduğu gibi ana konuyu tartışacağımıza, çözümler arayacağımıza birbirimizi suçlama, hatta karalama yarışına giriyoruz.

Bu nedenle de işi içinden çıkılmaz hale getiriyoruz.

Nedense, ‘‘Benim dediğim doğru, ben haklıyım’’ı kanıtlamak için, uygar bir insanın başvurmayı düşünmeyeceği yolları kullanıyoruz.

Yalan söylüyoruz, yalan yazıyoruz, olayları, bilimsel gerçekleri saptırıyoruz, kişilere, kurumlara iftiralar atıyoruz.

Aydını, aydın olmayanı, hepimizin yapmadığı rezillik kalmıyor.

Ne olmuş?

Cezaevlerinde bazı mahkûmlar bir eylem başlatmışlar. Eylemlerinin nedeni, F tipi cezaevlerine gönderilmeyi engellemek.

Bunun için ölüm orucuna yatmışlar.

Hükümet bu eylemin sona erdirilmesi için harekete geçmiş ve birtakım insanlardan arabulucu olmalarını rica etmiş.

Onlar da tamamen iyi niyetle, eylemin ölümsüz sona erdirilmesi için bu isteğe uymuş ve mahkûmlarla görüşmeler yapmışlar.

Yapılan görüşmeler ne yazık ki sonuç vermemiş ve anlaşma sağlanamamış.

Kritik günlere gelinince hükümet müdahale kararı almış ve operasyonu başlatmış.

Buraya kadar her şey normal. Zaten operasyonun başladığı gün kimseden de aykırı ses çıkmamış.

Ama ertesi günden itibaren eleştiriler başlıyor.

* * *

Sonra bakın neler oluyor?

Kimi hükümeti, kimi eylemin sona erdirilmesi için çaba harcayan kişi ve kurumları, kimi terör örgütünü, kimi güvenlik güçlerini, kimi medyayı suçlamaya soyunuyor.

Bir ertesi gün ise iş çığrından çıkıp herkes herkesi suçluyor.

Örneğin, ‘‘Tam anlaşma olacağı zaman örgüt yeni koşullar ileri sürdü, görüşmeler tıkandı’’ diyenler, söylemlerini değiştirip ‘‘Operasyona geçilmeseydi sorunu çözebilirdik’’ diye tutturuyor.

Bazıları devleti katliam yapmakla suçluyor.

Gazeteciler geri kalır mı? Onlar da birbirinin gözünü oymak için kalemlerini bıçak gibi kullanıyorlar.

‘‘Sen yalan yazıyorsun, devletin ağzıyla konuşuyorsun.’’

‘‘Esas yalan yazan sensin. Terör örgütünün avukatlığını yapıyorsun.’’

‘‘Sen faşistsin.’’

‘‘Sen de provokatör solcusun.’’

‘‘Sen düpedüz vatan hainisin.’’

‘‘Alçak... Sen satılmışsın.’’

Bazı doktorlar çıkıp ‘‘Ölüm orucu tutanlar sapasağlam. Eylemleri palavra’’ diyor.

Bazıları ‘‘Hayır, sağlık durumları iyi değil’’ diye konuşuyor.

Vesaire... Vesaire...

Ama hiç kimse serinkanlı bir değerlendime yapmıyor.

Ya da sağduyulu davranma sorumluluğunu duymuyor.

Herkes ölümleri bir kenara bırakıp sivrilik yarışına giriyor.

* * *

Bu arada sorunun özü unutuluyor.

Örneğin, bu noktaya nasıl gelindiği, gelmiş geçmiş hükümetlerin sorumlulukları ve en önemlisi de bundan sonra ne yapılması gerektiği hiç tartışılmıyor.

Örneğin, bir daha böyle acı ve toplumun ruh yapısını bozan bir trajedinin yaşanmaması için neler yapılması üzerinde kimse tartışmak bile istemiyor.

Kimse F tipi cezaevlerinin insani ve sosyal niteliklerinin düzeltilmesi için ciddi bir öneri getirmiyor.

Kısır kavgalar, karalamalar, iftiralar bize daha çekici geliyor.

Bir çamurun içine hep birlikte dalıp çırpınıyoruz.

Dünyada bir örneği daha olmayan rezil bir cezaevi sistemini yaratmışız.

Kimse, ‘‘Gelin kafa kafaya verelim de bir daha bu acı olayları yaşamamak için şu cezaevlerini uygar bir çizgiye nasıl taşıyacağımızı tartışalım’’ demiyor.

X