GeriSeyahat Rengarenk bir şehir: Londra
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Rengarenk bir şehir: Londra

Rengarenk bir şehir: Londra

“Londinium” ismi verilerek Romalılar tarafından kurulan Londra, uluslararası turizmin ve sanatın kesişme noktası olma özelliğini; rengarenk sokakları, köklü tarihi, kozmopolit yapısı, müzeleri, operaları, müzikalleri, parkları ile taçlandırıyor. Yüzde kırkı yeşil alan olan Londra deyince akla hiç şüphesiz yağmurlu gri havalar gelse de, Londra’yı keşfettikçe bambaşka bir hikâyenin kapısı aralanıyor. İşte size Londra gezi rehberi...

Hikayemin ilk günü en az Kraliçe’nin şapkaları kadar renkli olan Notting Hill ile başlıyor. Notting Hill’in sokaklarında kaybolmadan önce bir kaç bilgi iliştirmek iyi olacak. 91 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth dünya topraklarının altı da birinin yasal sahibidir. Hatta dünyada elliden fazla ülke aslında bağımsızlık gününde İngiltere’den ayrılışını kutluyor. Bunun yanı sıra dünyanın kozmopolit şehirlerinden birisi olan Londra da 300 ayrı dil konuşulmaktadır.

Rengarenk bir şehir: Londra

Notting Hill denince gözünüzde “Aşk Engel Tanımaz” filmindeki sokaklar az çok canlanmıştır. Rengarenk binalarıyla ünlü Portobello Yolu ise ününü dünyanın en büyük antika pazarları ile kazanmış. Cumartesi günü gidilmesi tavsiye edilmek ile birlikte haftanın her günü birbirinden ilginç antika mağazalar birçok farklı ülkeden gelen gezginleri ağırlıyor.


Tam bir gün ayırarak bu canlılığının tadını çıkartmaya çalıştım. Benim için en özel dükkan antika oyuncakların satıldığı Mimi Fifioldu. İzlediğimiz tüm çizgi film karakterlerinden resimler, biblolar, oyuncuklar görmek ömrün en tatlı anlarına hızlı bir dönüş yaptırıyor. Anlamsızca gülümsetiyor. Aldığım antika yedi cüceler biblolarıyla sokaklar da gezinirken karşıma masmavi boyanmış bir ev çıkıyor. O zaman düşünüyorum Dede Korkut gibi “ Kahkaha bir renk olsaydı, kesinlikle mavinin bir tonu olurdu”.

Portobello’nun mavi tonlarından ayrıldıktan sonra Londra’nın en şirin, en pembiş, en lezzetli pastahanesi Peggy Porschen için otobüs durağının yolunu tuttum. İlk amacım çok tavsiye edilen top kekleri denemek olsa da bu şirin pastahanede fotoğraf çektirme fırsatını da kaçırmadım. Bu arada size tavsiyem Londra'da metro yerine kırmızı iki katlı otobüsleri tercih edin. Hem daha ucuz, hem de yolculuk boyunca yeni yerleri keşfetme fırsatınız oluyor. Eğer ikinci kattan en önden bir yerden koltuk bulabildiysen değme keyiflere.

Rengarenk bir şehir: Londra

Bir günü böyle bitirmenin heyecanıyla çoktan kafamda diğer renkli günlerin planları başlamıştı. İkinci gün kaldığım yer Soho’ya yakınlığı nedeniyle Covent Garden bölgesi ile başladı. Burada ki ana hedefim ise Neal's Yard’dı. Hiçbirşey olmayacak kadar daracık bir bölgeden şirin bir cennet yaratılmış. Binalar çiçeklerle süslenip, şeker tadında renklere boyanmış, butik kafeler açılmış. Daracık bir sokak cennetin ilk durağı olarak tasarlanmış. Bu kadar renkli sokaklardan sonra artık biraz müze gezme zamanı gelmişti. Londra’nın en iyi müzesi Victoria ve Albert Müzesi”. Eğer ilk buradan başlarsanız diğer müzeler biraz sönük kalacaktır yanında.  Londra’da birçok müze var, hepsini gezmeye kalkarsanız 3-4 gününüzü alır.  Onun için ben orada yaşayan bir arkadaşın tavsiyesiyle gezeceğim müzeleri belirledim. “Victoria ve Albert Müzesi” 1852 yılında kurulmuş. Dört buçuk milyon nesneye ev sahipliği yapıyor. Müzelerin ücretsiz oluşunun keyfi ile diğer günler British Müzesi ve Tate Modern ‘i ziyaret ettim.

Meşhur Madame Tussauds Balmumu Heykel Müzesini daha önce Amsterdam’da gezdiğimden programa almak istemedim ama dünya liderleri arasında Ata’mız Mustafa Kemal Atatürk olduğunu bildiğimden içim el vermedi görmeden gelmeyi. İçerisi fazlasıyla kalabalık oluyor. Hiç vakit kaybetmeden Ata’mıza koştum. Heyecandan, gururdan bambaşka bir duygu yoğunluğu yaşıyor insan. Yüzlerce kılavuz sözlerinin yanında benim için en değerli olanını tekrar hatırlamak istiyorum. Aydınlık vizyonuyla kadın erkek eşitliğine verdiği önemi şu cümlelerle özetlemişti.

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin. Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin.”

 

Müzelerden sonra artık Londra’nın simgesi London Eye ve Tower Bridge’e sıra gelmişti. Soho‘da kalmanın avantajı ile bütün gün doya doya yürüyerek geçti. London Eye’dan başlıyarak Thames Nehri boyunca Tower Bridge’e kadar onlarca turistik mekana sıra ile uğrayarak gezebilirsiniz. Yol boyunca yoruldukca dinlenebileceğiniz birçok kafe ile birlikte Tate Modern Müzesi’ni, Shakespeare's Globe Tiyatrosu’nu, Borough Market’i ziyaret edebilirsiniz. Sabah civarlarında keşfe başlarsanız öğle yemeğinde Borough Market’e uğrayın derim. Birçok dünya mutfağından tatları bir arada bulabilirsiniz.

London Eye 135 metre yüksekliği ile Avrupa’nın en yüksek dönme dolabıdır. Londra’yı kuş bakışı görebilmek için görkemli bir konfor sağlıyor. London Eye civarlarında yöresel kıyafetleri ve çalgıları ile meşhur İskoç seslerini duyabilirsiniz. “Kilt” olarak bilinen bu kıyafeti de “gayda” olarak bilinen milli çalgının sesini de seviyorum. Tower Bridge de sadece fotoğraf çekebilir ya da köprünün içindeki sergi salonunu gezebilir, cam zeminden Thames Nehri’nden süzülen gemileri izleyebilirsiniz.

Rengarenk bir şehir: Londra

En son güne çılgın mağazaları,  sokak lezzetleri, pubları, ünlü yaratıcılığın merkezi Camden Town ve Hyde Park kalmıştı. Camden Town, Amy Winehouse’nun en çok sevdiği bölgeymiş. Zaten anısı adına heykelini de yapmışlar. Yarım gün çılgınlıkta kaybolduktan sonra Hyde Park’ın huzuruna artık koşmuştum. Derin bir nefes aldıktan sonra, evet artık durmak istiyordum. Durmanın huzurunu hissederek parktaki gölü, hayvanları izlemek dışında bir şey yapmak istemiyordum. Öyle de yaptım. Ve o sırada sürekli yanımda taşıdığım deftere şunları yazıyordum. Londra bir metropolden uzak estetiğini tamamıyla korumuş.  Siyah taksi arabaları, tarihi binaları, at ile sokaklarda gezen polisleri ile eski dönem ruhunu yaşatıyor. Bu ruhu yaşarken birinci günün sonunda kendinizi Londra’nın yerlisi gibi hissediyorsunuz. Kucağını açmış, tüm dünya insanlarına gülümsüyor ve gülümseyişini tevazu, elitlik ve şıklıkla tamamlıyor.  Ve evet Londra aynen İngiliz yazar Ma Jian’ın dediği gibi  “Londra’da yaşamak lüks bir yolcu gemisinde olmaya benzer”.  Ve eminim Londraya bir kere giden bu lüks gemi ile tekrar yolculuğa çıkmak isteyecek.

Fotoğraflar: Sermin Karataş


Yorumları Göster
Yorumları Gizle