Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Onurun’ üstüne kırmızı çarpı işareti

BASIN özgürlüğünden muhteşem örnekler birbirini izliyor, Almanya’da.

Haftalık yayınlanan Der Spiegel dergisinin son sayısındaki kapak, otoriter eğilim sevdasıyla yanıp tutuşan, basın ve ifade özgürlüklerini fiilen kısıtlayan ülkelerin yöneticilerine parmak ısırtacak türde.

Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un başı bir süredir dertte. O derdi başına kendi açıyor. Halkına yalan söylediği iddiasıyla.

Neden yalan söylüyor? Özel ticari ilişkileri, o ilişkilerden çıkar sağladığı iddiaları ortaya dökülüyor. Wulff yalanlıyor. Ama, iddialar sonradan doğru çıkıyor.
Ne o iddialar? Bir yakın arkadaşından para almış. 500 bin Euro.

Alman basını ve kamuoyu ayakta. “Bir siyasetçi bir arkadaşından bu kadar büyük miktarda borç alamaz, bu siyaset etiğine aykırıdır, kendisini o kişiye  bağımlı kılar.”

Wulff para almadığını söylüyor. Ve Alman Cumhurbaşkanını sonun başlangıcına götüren süreç o açıklamayla işliyor.

YALANLAR VE İLKELER

Arkadaşından para almakla kalmıyor, o arkadaşının Amerika’daki evine tatile gidiyor.

Alman Basını yine kıyamet kopartıyor: Vaayyy, sen siyasetçi olarak o yakınının evine nasıl gidersin?

Bunlar yaşanırken Wulff henüz Cumhurbaşkanı değil. Hikayeler önce onun eyalet başbakanı olduğu dönemde yaşanıyor. Cumhurbaşkanı seçilirken, bu olaylar kendisine Alman Meclisinde sorulduğunda, o “yok böyle bir şey” diyor.

Alman basını peşini bırakamıyor, onun yok dediği olayların gerçek olduğunu sergiliyor. Bunun üzerine Wulff para aldığını itiraf etmek zorunda kalıyor.

O saatten sonra Alman basınını tutmak artık mümkün değil. En ağır ifadelerle Wullf’u istifaya çağırıyor, “sen artık bizim Cumhurbaşkanımız olamazsın, sen bunu hak etmiyorsun” başlıklarından geçilmiyor.

“Halkına yalan söyleyen biri yönetim iradesini kaybetmiş demektir” ilkeleri eşliğinde.

EN AĞIR DARBE

Alman halkı bütün bu süreç içinde Alman basınını destekliyor. Cumhurbaşkanlığı Konutu önünde toplanan halk Wulff’u istifaya çağırıyor.

Bunun üzerine Wulff açıklama yapıyor: “İstifa etmiyorum.”

Basını çıldırtan bu sözler, aynı zamanda basın özgürlüğünün nereye kadar uzanabileceğine ilişkin muhteşem örnekler verilmesine neden oluyor.

Son yayınlanan Der Spiegel dergisinin kapağında Wulff’un tek başına düşünceli bir fotoğrafı var. Wulff’a en ağır darbelerden biri bu fotoğraf. Fotoğrafın üstündeki yazının biçimi insanı titretiyor:

“Görevde ve Onurlu”, (In Amt und Würden), ama onurlu (Würden=şerefli, haysiyetli, faziletli) sözcüğünün üstüne kırmızı çarpı işareti konulmuş,  onurlu kavramı yok sayılmış, görevde ama onuru kalmamış, anlamında.

Bir Cumhurbaşkanına bu kadar ağır biçimde yüklenmenin arkasında Batı demokrasisinin bütün değerleri yatıyor. Ülkeyi yönetenler kimdir, neleri yapabilir, neleri yapamaz kuralından hareketle, basının her konuyu sonuna kadar özgürce inceleyebileceği ilkeleri öne çıkıyor.

ARTIK İSTENMİYOR

Yaklaşık bir aydır devam eden bu çalkantı Wulff’u Cumhurbaşkanı olarak seçen Başbakan Merkel’i de yıpratıyor. Anketlerde halkın yüzde 50’si Wulff’a karşı net pozisyon almayan Merkel’in bundan yara aldığını düşünüyor.

Daha dramatik olan Wulff’a dönük anket sonuçları. Halkın yüzde 75’i yeni bir Cumhurbaşkanı istiyor. (Der Spiegel, 9 Ocak 2012, s.21).

Basın özgürlüğünün zaferi.

Yüce Divan’da eğilim

SESSİZ kalmayı tercih ediyor Anayasa Mahkemesi. İlker Başbuğ’un hangi mahkemede yargılanması gerektiğine ilişkin açıklama yapmıyor. Çünkü, yarın öbür gün belki de, kendileri Yüce Divan sıfatıyla Başbuğ’u yargılayacak.

Anayasa Mahkemesi’nin sessiz kalması dikkatimi çekiyor. Oradaki eğilimi araştırıyorum. Resmi olmayan, kurumsal nitelik taşımayan eğilimler elbette var. O eğilimi yansıtmak istiyorum:

Anayasanın ilgili maddesi özel hüküm niteliği taşıyor ve yasa koyucunun iradesini gösteriyor. Yasa koyucu şunu düşünmüş. Günün birinde Genelkurmay Başkanı ya da kuvvet komutanları devlete karşı suç işledikleri iddiasıyla yargı önüne çıkarlarsa, onların Yüce Divan’da yargılanmaları gerektiği açıkça belirlenmiş. Bu özel hükme göre, Başbuğ’un özel yetkili mahkemelerde ifadesinin alınması, yargılanması mümkün değil. Aynı özel hüküm Ceza Muhakemeleri Yasasının 250. maddesiyle de uyum halinde bulunuyor.

Şimdi gözler Başbuğ’un avukatının itirazına karşı karar verecek olan mahkemede.

Bir özel yetkili mahkeme tutukluyor, itiraz bir üst mahkemeye yapılıyor. Ama, üst mahkeme yine özel yetkili mahkeme. İtirazı karara bağlayacak olan bir başka kurum değil, yine bir özel yetkili mahkeme.

Hukukçular kabul etmiyor ama, bana ters geliyor. Hukuk sisteminde, hukuk mantığında eksiklik gibi.

X