Çılgının kahkahası

Turgut Özakman, ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabında yer almayan öteki çılgın Türklerin öykülerini anlatmaya başladı. O öykülerdeki ‘çılgın’ Türkler her pazartesi Hürriyet’te.

FRANSIZ birlikleri ve Ermeni lejyonu Çukurova’ya girmiş, Karadeniz kıyısı boyunca Potnus Devleti’ni hortlatmak isteyen Rum çeteleri ayaklanmış, İngilizlerce silahlandırılmış Ermeni birlikleri Doğu Anadolu’ya yürümeye hazırlanıyor, 13.000 kişilik ilk Yunan tümeni İngiliz donanmasının koruması altında İzmir’e çıkmış yayılıyor, İtalyanlar Güneybatı Anadolu’yu işgal etmekte, İstanbul, Çanakkale ve Trakya İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinin işgali altında, her kritik nokta İngilizlerin elinde ve Anadolu’da yoksul Türkler Batı’nın oburluğuna, bencilliğine ve barbarlığına, yani emperyalizme karşı yer yer direniyor, direnci yaymak ve güçlendirmek için örgütleniyor.

Almanlar, Avusturyalılar, Macarlar, Bulgarlar ve Osmanlı Devleti galiplere boyun eğmişken, yoksul Anadolu’nun bu beklenmedik tepkisi Avrupalıları ve teslimiyetçi İstanbul yönetimini şaşırtır. Bu silahlı tepkiyi ‘çılgınlık’ olarak nitelerler. Yakup Kadri diyor ki:

‘Galip devletlere direnmek mi? Direnme kelimesi o devrenin ve o muhitin boşluğu içinde adeta bir çılgının kahkahası gibi tüyler ürpertiyordu.’

Anadolu her olumsuzluğun inadına bu güzel çılgınlığı sürdürecektir.

Türk ve Anadolu tarihinde bu güzel çılgınlıkların örneği az değildir. Ama düz mantığı şaşırtan bu çılgınlığın en yoğunu ve anlamlısı Milli Mücadele’de ve onun ‘önsözü’ niteliğindeki Çanakkale’de yaşanmıştır. Bu çılgınlık ‘yurdu çılgınca sevmek’ demektir. Böyle dar geçitlerde, yaman günlerde yurt başka nasıl sevilebilir ki? Öyle hesapsız kitapsız, maceracı, hayalci bir sevgi değildir bu. Yaratan, üreten, yayılan, esir ülkeleri etkileyen kutsal bir sevgidir. Mızmızca, pısırıkça, pinti, sahte sevgiyle olunsa olunsa sömürge olunur.

Bu köşede haftada bir, bize güzel bir vatan, bağımsız bir devlet veren bu çılgın Türklerden gerçek örnekler vereceğim. Kimini öyküleştirerek ya da özetleyerek anlatacağım.

Bu örneklerin bir bölümünü ben derledim, bir bölümü ise çeşitli güvenilir kaynaklarda yer alıyor.

Millet malı

İLERDE
Milli Eğitim Bakanı olan M. Necati Bey anlatıyor:‘Uzun yollarda kesintisiz süren bir akışla savaş alanlarına inen mübarek kağnı kafilelerine her zaman rast gelirdim. Görüntü hiç değişmezdi: Zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başlarında yanık yüzlü, çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar hatta çocuklar. Çok defa yolun kenarına çekilir, onların geçişini gözlerim yaşararak seyreder, kağnıların gıcırtılarını ilahi bir musiki gibi dinlerdim.

Karlı bir gün Çerkeş önlerinde kağnılarla cephane taşıyan bir kadın kafilesine rast gelmiştik. Kafileye yaklaştık ve selamlaştık. Biz soğuktan yamçılar altında bile titrerken, tek yorganını arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce içimde bir merhamet sızladı. Yorganını, arkasına sardığı peştamalın içinde ara sıra hıçkıran bir çocuğun üzerine değil de, niçin arabanın üzerine serdiğini sormak gereğini duydum.

KARDA ÇIPLAK AYAK

Sorumu garip bir tarzda karşıladı. Anlaşılan bu durumu konuşmaya değer bulmuyordu. Cevap beklediğimi anlayınca, kutsal bir şeye yaklaşır gibi kağnıya yaklaştı, yorganı aralayarak altındaki mermileri gösterdi:

‘Kar serpeliyor oğlum, millet malıdır, yazık, nem kapmasın.’

Uçlarından çekerek yorganı mermilere sıkı sıkıya sardı.

Az önceki merhametimden utandım.’

Bu nineyi her düşündüğümde aklıma gazete sayfalarından taşan hortum haberleri, vergi yüzsüzleri, millet malı yağmacıları geliyor. M. Necati Bey’le birlikte ben de bu mübarek ninenin tavrı karşısında utanıyorum.

DİYOR Kİ:

Bu milletin evlatlarının fedakarlıkları, kahramanlıkları için ölçü bulunamaz. (1921)

Anıtlaştılar

Kahraman Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’ndaki inanılmaz fedekarlıkları heykellerle anıtlaştı. Ressamlar bu ‘Ya İstiklal, ya ölüm’ mücadelesini tuvallerine yansıttı. Yazarlar romanlarına, öykülerine, şairler şiirlerine...

Uçurumdan elleriyle top çıkardılar

ALBAY B. Sıtkı Kural
anlatıyor:‘Sakarya Savaşı’nda 15. Skoda Obüs bataryası komutanıyım. Mangal Dağı’nın elden çıkacağı anlaşılınca bataryayı kuzeye doğru geri çekmem emredildi. Toparlanıp gün ışırken yola çıktık. Derin bir uçurumun kıyısındaki toprak yoldan geri gidiyoruz. Topları mandalar çekiyor. Geceki yağmurdan dolayı toprak ıslanıp gevşemiş. Topların ağırlığına dayanamayan toprak kaydı, dört topumuzdan sonuncusu, mandalarla birlikte uçuruma tekerlendi, çığlıklar, böğürtüler ve çatırdılarla uçurumun dibindeki derenin içine düştü.

MANDALAR ÖLMÜŞTÜ

Yamaç dik. Güçlükle aşağı indik. Mandaların yarısı ezilip ölmüş. Sağlar da yaralı. Bunları çözüp toptan ayırdık. Topu buradan kurtarıp yola çıkarmak ve bataryayı yeni mevziye yetiştirmek gerek. Düşmana top bırakılmaz. O da sancak gibi birliğin namusuna emanettir.

Ama elde ne vinç var, ne çelik halat, ne topu yukarı çekecek düzenek. Topa ve ta tepede kalmış olan yola bakakaldım. Ne yapacaktık? Aczimiz gözlerimi yaşarttı.

ÜZÜLME KOMUTANIM

Batarya Çavuşum Nuh Çavuş, ‘Üzülme komutanım’ dedi. ‘Biz evvel Allah ne yapar eder, bu topu yukarı çıkarırız.’

Nuh Çavuş’
a güvenirdim ama topu yukarı çıkarmak imkansızdı. Ümitsizce kenara çekildim.

Çavuş gerektiği kadar asker topladı. Yamacı tonlarca ağırlığındaki topla birlikte tırmanacaklar. Yarısı, topun tutulabilecek yerlerinden tutup çekecek; yarısı elleriyle, omuzuyla, sırtıyla, göğsüyle koca topu yukarı doğru itecek.

ELLERİ PARÇALANDI

Nuh Çavuş’
un komutuyla birlikte askerler ile top, yerçekimi ve dik yamaç arasında, tarifsiz bir boğuşma başladı. Askerlerin kasları kopacak gibi gerildi. Gözlerine kan oturdu. Bütün damarları kabardı. Yüzlerinden ter fışkırıyor, kemikleri çatırdıyor, elleri soyulup parçalanıyor, etleri ezilip çürüyor, bazılarının burnundan kan geliyordu. Güç toplamak için haykırıyor, tekbir getiriyor, ileniyor, uluyor, çırpınıyorlardı.

DÜŞMANA BIRAKMAYIZ

Topu ancak beş adım ilerletebilmişlerdi. Çavuş acıyla bağırdı:

‘Topu düşmana mı bırakacağız?’

Hep birden feryadı bastılar:

‘Hayır!..’

‘Haydi öyleyse!’

Bütün canıyla çabalayan askerlerden biri ağlamaya başladı. Bu ruh taşkanlığı birçoğuna yayıldı. Topa çılgın gibi sarıldılar, çığlıklar atarak, hırs, isyan ve öfkeyle ağlaya ağlaya o kocaman topu yamaç yukarı taşıyıp yola çıkardılar.

YÜZLERİ PARLIYORDU

Hepsinin avuçlarının derisi soyulmuş, ellerinin içi kan içindeydi, dizleri parçalanmıştı.

Ama topu kurtardıkları için yüzleri bir çocuk gülüşüyle parlıyordu. Biri topun üzerine çıkıp sala verdi. Cephane arabalarının yedek mandalarını alıp topa koştuk. Yeni görev yerimize yolladık.’
Yazarın Tüm Yazıları