Bu maharetli eller kelepçeyi değil öpülmeyi hak ediyor

Gözaltına alınmadan üç gün önceydi. Tesadüfen Eskişehir yolu üzerindeki Çadır isimli kebapçıda öğle yemeği esnasında karşılaşmıştık. Hasretle kucaklaşıp, kebap üstü çayları yudumlarken eski günlere yönelik sohbete dalmıştık.

Yanında akrabası ve kurduğu üniversitenin İnşaat İşleri ve İmalat Atölyeleri Daire Başkanı Mustafa Birben’de vardı. Üçümüz de 34 yıl önce tanışmış ve yüklendiği kutsal görev uğruna büyük çabalar göstermiştik. Şimdi değişen tek şey ise daha yaşlanmış bedenlerimiz ve birikmiş anılarımızdı.

Evet, şu anda Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınan Başkent Üniversitesi Kurucusu ve Rektörü Mehmet Haberal’dan bahsediyorum. Ergenekon denilen garip sepetin içine o da atıldı. Üstelik insana hizmet uğruna kurduğu yerler karış karış arandı. Arananlar arasında en çok şaşırdığım yer ise Patalya Otel oldu.

Şöyle bir hafızanızı yoklayın. Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’li yöneticiler, bakanlar ve milletvekilleri her yıl birkaç günlüğüne nerede kampa giriyorlar? Patalya Otel’de değil mi? Hani, türbanlı eşlerle orman içinde yürüyüşlerin yapıldığı, haşemayla havuz ve kaplıcalara girildiği, arada da istişare adı altında toplantıların gerçekleştiği yer. Daha da ilginci birçok meslektaşım iyi bilir, AKP, Patalya Otel’de gerçekleşen toplantılarla kurulmadı mı?

Aynı AKP’nin yaptığı gibi değişik kanaat önderleri siyasi bir platform için bu otelde toplandı. Amaçları, yeni bir siyasi oluşum kurmaktı. Bu oluşum da hukuk kuralları içinde ne yapılabileceğini tartışıyordu. Nereden mi biliyorum? Değişik fikir yapısındaki birçok basın mensubu bu toplantıları izlemiş ve yayınlarında kaleme almışlardı. Hiçbiri de bu düşünce topluluğunun Ergenekon Soruşturması kapsamına girecek eylem içinde olduğunu yazmamıştı.

HORON TEPİLİRKEN NİFAK TOHUMU EKİLİR Mİ?

Bir de bazı basın organlarında "Hamsi Şöleni" geceleri gizemli bir havaya sokuluyor. Neredeyse tüm yazarçizer ve foto muhabirinin katıldığı bu davetler nasıl gizli toplantı olabilir? Hamsinin binbir çeşit yemeğinin yapıldığı, horonların tepildiği ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başta olmak üzere eski bakanlar ile İhsan Doğramacı gibi bilim adamlarının katıldığı gecede negatif bir durum olabilir mi?

Daha önce de yazmıştım, Mehmet Haberal ile tanışmamız yıllar öncesine dayanıyor. 1970’li yılların sonuydu; Onu, Hacettepe Üniversitesi’nde idealist bir tıp adamı olarak tanımıştım. ABD Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrendiklerini ülkemize aktarırken de organ naklindeki çabaları ilgimi çekmişti. Bu konuda yoğunlaşmış birikimi vardı ve 1975 yılında Hacettepe Hastanesi’nde Organ Nakli Ünitesi’ni kurmakta gecikmedi. Aynı sene içinde de ülkemizdeki ilk canlı donörden böbrek naklini gerçekleştirdi.

İlkleri bununla da bitmedi. 1978 yılında yurt dışından gelen kadavradan böbrek nakli, 1979 yılında yerli kaynaklı ilk kadavradan böbrek naklini gerçekleştirdi. Yine 1979 yılında siyasilerden bürokratlara, diyanet mensuplarından toplumun kanaat önderlerine kadar geniş bir yelpazede çalışmaları ülkemizdeki organ nakli yasasının çıkmasını sağladı. Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı’nı kurduğunda ise tarihler 4 Eylül 1980’i gösteriyordu. Bu vakıf şimdi binlerce öğrenci eğiten ve yine binlerce hastaya şifa dağıtan Başkent Üniversitesi’nin temel taşını oluşturdu.

GÖNÜLLÜ ORDUSUNDA ÜNLÜ SANATÇILAR DA VAR

Tüm bu çalışmalarına başlarken bir yanda böbrek yetmezliği başta olmak üzere organ rahatsızlıklarından binlerce kişinin çaresizlikten öldüğüne, diğer yandan da ülkemizde organ naklinin ne işe yaradığını bilmeyen insanların ezici çoğunluğuna tanık olmuştum. İşte böylesine vahim bir görüntü içinde Haberal, yılmadı, çalıştı ve insanlara organ naklinin yaşam kurtardığını göstermeye başladı. Hep gözümün önüne gelir; vakıf merkezi üç beş sandalye, bir çalışma masasından daha fazla mal varlığına sahip değildi. Derken diyaliz makineleri gelmeye, yatakların sayısı bir bir çoğalmaya başladı. Dahası Haberal’ın gönüller ordusuna her gün yeni neferler katılırken, hastalar için umut ışığı gitgide güçlendi. Üstelik onun açtığı yoldan yüzlerce doktor, onlarca hastane gitmeye başladı.

Üç odalı bir dairede start alan vakfı, gitgide büyümüş, peş peşe diyaliz makineleri alınmış ve hastane normlarına bürünmüştü. Onu başka illerdeki merkezlerde takip etmiş ve yetiştirdiği elemanlarıyla beraber böbrek hastalarının kurtarıcısı olmuştu. Bense, onun takdire şayan bu çabalarına hayran kalmış ve tüm aşamalarında ona yazılarımla destek verip, toplumu aydınlatma çabasına girmiştim. Dahası İbrahim Tatlıses, Emel Sayın, Metin Akpınar gibi onlarca ünlüyü organ bağışıyla tanıştırıp, topluma örnek olmalarını sağlamıştım. Üstelik yardım amaçlı gece ve kampanyalarına katılmaları için çaba gösterip, daha fazla diyaliz makinesi alınması için kaynak yaratmıştım.

KADAVRA BÖBREK GÜMRÜK DUVARINA TOSLARSA!

Sevindirici bir diğer olay da yurt dışındaki tıp merkezlerinden gelmeye başlayan kadavra organlardı. Zira ülkemizde organ bağışı ile kadavradan tedarik edilebilecek organ sayısı neredeyse sıfıra yakındı. İnsanlarımız böbrek yetmezliği gibi birçok hastalıktan boş yere ölürken, bağışlarla yaşama tutunacaklarını bilmiyorlardı. Özel saklama kaplarında uçak kargosuyla gelen ilk kadavra böbreklerde oluşan sıkıntıları halen unutamam. Kutu içindeki böbrek kısa bir sürede hastaya nakledilmesi gerekirken, bizim gümrükçülerin prosedürüne takılması üzerine, zamana karşı verilen yarışlar bugün bile aklımda.

Aslında gümrükçülerin çıkardığı bu güçlükler Haberal’ın yeni dünya rekorları kırmasını sağlamıştı. Geliştirdiği teknikle, böbreklerin canlı kalmasını sağlayan özel karışımının işlev süresi artmıştı. O zamana kadar tüm dünyada 36 saat saklanabilen kadavra böbreklerin soğuk iskemi sürelerini 111 saate kadar uzattı. Zaten bu buluşu ona uluslararası birçok ödülü de beraberinde getirdi.

1988 yılında ise Türkiye’de ve bölgemizde kadavradan ilk başarılı karaciğer naklini gerçekleştirdi. 1993 yılında Başkent Üniversitesi’ni kurarken, dünyadaki birçok tıp kuruluşunun onur konuğu oldu. Uluslararası Cerrahlar Birliği üyeliği ise ülkemize büyük prestij sağladı. Dünya Yanık Derneği Başkanlığı da onun uluslararası arenadaki duayenliğini pekiştiren görevi oldu.

Tüm bunları niye mi aktardım? Yıllar önce tanıştığım ve dostluğundan her zaman gurur duyduğum Haberal’ın tutuklanmasını içime sindiremedim. Bazı kesimler onun bu ülke insanına sağladığı imkanları ya bilmiyor, ya da hatırlamak istemiyor. İşte, bu insanların yanlış fiillerine tanık olunca, geçmişi bir kez daha anımsatmak istedim. Sözün özü, bugüne kadar bin 800 organ nakli yapan Haberal’ın maharetli elleri kelepçeye değil, öpülmeye layık.
Yazarın Tüm Yazıları