GeriSpor Vatman Hasan, Mevlüt ve dünyanın en güzel basketbol takımı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    2
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Vatman Hasan, Mevlüt ve dünyanın en güzel basketbol takımı

İki üç yıl önce, Fenerbahçe Basketbol Takımı’nın bizi çok mutlu ettiği günlerden birinde, pat diye söyleyivermiştim.

Gerçekten takım o kadar güzeldi ki; hocası, taraftarı, oyuncusu hepsi birden o kadar güzeldi ki, sosyal medyada bi yerlerde kendimi tutamamış “Dünyanın en güzel basketbol takımı yemin ediyorum” demiştim.

Sonra da sıklıkla kullanmaya devam etmiş, zaman içinde “Dünyanın en güzel basketbol takımı” lakabının takımın üstüne yapıştığını, kullanılan bir cümle, bi tanımlama, bi yakıştırma olduğunu görmüş, çok sevinmiştim.

Geçen gün baktım ki Fenerbahçe Spor Kulübü de sosyal medya üzerinden basketbol takımını kutlarken bu lakabı kullanmış. Babam görse ne biçim sevinirdi.

Vatman Hasan ve Mevlüt de bu takımın güzelliğini görseler ne biçim sevinirlerdi kim bilir. Obradovic’i tanısalar. Dünyanın en güzel basketbol takımının bugünkü güzelliğini görseler. Kim olduklarını ve hikâyelerini Türkiye spor tarihinin babası ve Fenerbahçe Basketbol Şubesi kurucularından Cem Atabeyoğlu’nun anlattıklarından bildiğim biçimiyle anlatayım.

Vatman Hasan ve Mevlüt, basketbol lig maçlarının İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu salonunda oynandığı yıllarda, Fenerbahçe Basketbol takımının ilk seyircilerindendir. Ama öyle akılla fikirle sakin sakin bi seyircilik değil. Düpedüz aşkla. Fenerbahçe aşkıyla.

Vatman Hasan İETT’de tramvay vatmanıdır. Bir gün Beyazıt’tan geçerken, taksi şoförü bir arkadaşı tramvaya yanaşır, camı açar, görev başındaki bir aşığa asla kurulmayacak bir cümle kurar: 

“Hasan! Bizim takım İngiltere’den dönüyor, onları karşılamaya Yeşilköy’e gidiyorum!”

Vatman Hasan’ın Fenerbahçe aşkında tereddüde pek yer yoktur:

“Bekle! Ben de geliyorum!” diye seslenir.

Koca tramvayı gaarç diye Beyazıt Meydanı’nda durdurur. Yolcularını indirir, tramvaydan atlayıp arkadaşının taksisine biner. Yeşilköy’e gider, takımı karşılar. 1950’li yılların İstanbul trafiğine yaptığı bu ufak katkı cezasız kalmaz elbette, işten çıkarılır. Sonra ekmeğini nerden kazanır bilmiyorum, ama pişman olduğunu hiç sanmam. Kendimden biliyorum, Fenerbahçe aşkında pişmanlığa da yer yoktur çünkü.

Fenerbahçe basketbol takımının bir diğer aşığı Mevlüt’ün hikâyesi de ayrı mevzudur.  Mevlüt takımın hiçbir maçını kaçırmaz, ama maçları da asla izleyemez. Yüreği kaldırmaz. Takım, galibiyeti garantilediyse son dakikalarını seyredebilir sadece. Olasılıkla tek gözü kapalı. O dakikalara kadar ya sigara içerek uzun voltalar atar ya da kendini soyunma odasına hapseder.

Yaşadığı kalp hastalığını maçlarda yaşadığı bu heyecana bağlayanlar olur. Onu, geçirdiği açık kalp ameliyatından sonra, yine aynı heyecanla voltada görenler “Gelme artık şu maçlara Mevlüt! Öleceksin!” diyecek olurlar. Mevlüt’ün aşkında da tereddüde pek yer yoktur:

“Fenerbahçesiz yaşamaya, yaşama der misin hoca!” diye cevap verir.  

Sonra sağlığına kavuşur mu bilmiyorum, ama vazgeçtiğini hiç sanmam. Fenerbahçe aşkında vazgeçmeye de yer yoktur çünkü. Öyle bi hastalık.

Ben hikâyelerini bu kadar biliyorum. Belki de hayattadırlar, belki de görüyorlardır dünyanın en güzel basketbol takımının geldiği yeri. Belki de ben öyle olsun istiyorumdur çok.

Hayattalarsa ömürleri uzun, gittilerse ruhları şad olsun. Dünyanın en güzel basketbol takımının yolu da hep böyle açık olsun.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle