"Yücel Sönmez" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yücel Sönmez" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yücel Sönmez

Yücel Sönmez

Kuşların peşinde Türkiye’nin en güzel yerlerine

4 Mart 2019

Marmara Bölgesi
Burnunuz mimozada, gözünüz mavide olsun
Kuş göçü açısından Türkiye’nin en şanslı bölgesi Marmara, en şanslı ili ise İstanbul... Hem Karadeniz’den giren hem de güneyden Antakya’dan Türkiye’ye giren kuşların önemli bir bölümü İstanbul üzerinde bir araya gelip, Avrupa yolculuğuna İstanbul’u geçtikten sonra dağılarak devam ediyor. Sarıyer ve Çamlıca tepeleri kuş göçünün İstanbul’da en güzel izleneceği alanlardan. Ama hem kuşları izleyeyim hem de hoş bir gün geçireyim diyorsanız size önerim İstanbul Prens Adaları’nı ziyaret etmeniz. Baharın ilk hissedildiği noktalardan olan adalarda kuş göçünün izlendiği bugünler aynı zamanda mimozaların çiçek açtığı, bahar çiçeklerinin yüzünü gösterdiği günler. Mimozaların en zengin olduğu yer ise Büyükada. Gözlem yapabileceğiniz diğer yerler: Meriç Havzası, İğneada Ormanları, Manyas, Uluabat ve İznik gölleri.




Yazının devamı...

Kış kelebekleri

3 Mart 2019

Kleopatra
(Gonepteryx cleopatra)
Limon sarısı türün erkekleri kelebekler âleminin en çekicilerinden. Bahar başında ve kışın sıcak günlerinde Ege ve Akdeniz kıyılarında görebilirsiniz.

Sarı bantlı kadife
(Nymphalis antiopa)
Büyüklüğüyle tropik kelebekleri andırıyor. Gözünüz onu orman içi açıklıklarda, nehir kenarlarında, park ve bahçelerde arasın.

Yazının devamı...

Bir ayağı Hasankeyf’te, diğeri uzayda bir dâhi: El Cezeri

25 Şubat 2019

Cezeri, evrensel bilim tarihinin görkemli dehalarından biri. Birikimi, icatları, bakış açısı ve mühendislik felsefesi onu çağının çok ilerisinde bir bilim insanı yapıyor. Cezeri, elliden fazla makine ve aracın teknolojik tasarımlarını yapmış ve bu makineleri teorik planlamada bırakmayıp üretmiş ve çalıştırmış. Otomatlar, insansı robotlar ve insanoğlunun dünya serüvenini kolaylaştıran daha birçok teknolojik ve bilimsel buluş... Dünya tarihinin gördüğü en büyük dehalardan biri olan Artuklu Devleti’nin başmühendisi Cezeri’nin olağanüstü makineleri... Uniq İstanbul Maslak’ta açılan serginin ismi de bu. “Cezerî’nin Olağanüstü Makineleri”...




Sergide yaklaşık 1500 metrekarelik alanda 16 ana cihazın yanı sıra yardımcı mekanik sistemlerle beraber 60 civarında düzenek, içleri de görülebilecek şekilde sunuluyor. Cezeri’nin tasarladığı dört sürgülü kapı kilidi, şifreli kasa, tarihin ilk insansı robotu olan ve içecek sunan çocuk robotu gibi ilginç makineleri görebilirsiniz. Sergi kapsamında her pazar çocuk atölyeleri de düzenleniyor. Atölyede katılımcılar Cezeri’nin bazı icatlarını yeniden yapmaya çalışacak.

Şehir koşturmacasından sıkıldıysanız bu sergi ile 13. yüzyıla doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Ancak bu yolculuğun tam bir yolculuk olmasını istiyorsanız, El Cezeri’nin yaşadığı Hasankeyf’e de gitmelisiniz. Hasankeyf sadece İslam eserleri açısından değil, tıptan mühendisliğe, tasavvuftan mimariye kadar çok geniş bir yelpazede önemli şahsiyetler çıkaran ve bilimsel gelişmelere ev sahipliği yapan bir merkez. Hasankeyfli âlimler arasında en ünlüsü ise sibernitiğin (robotik) öncüsü olarak kabul edilen El Cezeri.

Yazının devamı...

BBC’NİN 49 YIL ÖNCE ÇEKTİĞİ DOĞA BELGESELİNİN İZİNİ SÜRDÜK

17 Şubat 2019

Türkiye’nin yarım asır öncesi ve bugünü

BBC arşivinden bir belgesel:
1970’te hazırlanan ve dönemin Türkiye’sini doğa üzerinden anlatan ‘Where Two World Meets’ (İki Dünyanın Buluştuğu Yer) geçmişe ve geleceğe ışık tutar nitelikte. Biz de yarım asır sonra aynı ayak izlerini dönemin BBC ekibine rehberlik eden Tansu Gürpınar ile takip ettik. İşte o zamandan bu yana kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz...

BBC belgesel ekibinden iki kişi kenara çekmiş, yolda haritaya bakıyor, diğer arkadaşları onları filme çekiyor. BBC’den başka Alman ZDF kanalı da Kuş Cenneti’ni çekmek için Türkiye’ye geldi.

BBC’nin Türkiye doğası belgeseli şöyle başlıyor: “Türkiye Avrupa’nın karakışından ve medeniyet baskısından kaçış için gerekli göç zincirinde bir halka işlevi görüyor” diye başlıyor. İstanbul semalarında uçan çaylakları, denizdeki balık bolluğunu, sokaklardaki atları ve burnuna zincir takılarak oynatılan ayıları göstererek “Türklerin hayvanların korunması meselesine incelikli yaklaştığı söylenemez. Hayvanlar ya kullanılmalı ya da eğlendirmeli, yoksa pek ilgilerini çekmiyor” diye devam ediyor.
BBC ekibinin izinde yapacağımız bu yolculuğa başlamadan önce biraz İstanbul’un doğasının bugününe bakmakta fayda var. BBC için rehberlik yapan ve Türkiye’de çağdaş doğa korumanın duayeni kabul edilen biyolog Tansu Gürpınar o günlerin İstanbul’unu ve bugünü şöyle anlatıyor:
“Eski İstanbul kültürü çok farklıydı. O zamanlar çaylaklar İstanbul halkı için iç içe yaşadıkları serçe gibi bir kuştu. İlkbaharın müjdecisi o zamanlar leyleklerden çok çaylaklardı. ‘Eyüp Sultan’ı selamlamadan leylekler geçmez’ diye sözler vardı o zamanlar. Kuşla çok iç içe bir hayat vardı. Bütün bu iç içe yaşamın en temel nedeni o zamanlar ahşap mimarinin yaygınlığıydı. Şehir betonlaştıkça sayıları azaldı bu canlıların. Hem de çok hızlı. 70’lerde artık tek tük görünür olmuşlardı.”

Yazının devamı...

Vapurdan inince başlayan semt

14 Ocak 2019

Fuat Selim Ramazanoğlu ne tarihçi ne sosyolog ne de arşivci; o aslında bir mimar. Ama doğup büyüdüğü, yedi kuşaktır yaşadığı Kanlıca’nın bugüne kadar yapılmamış detayda ve titizlikte kitabını yazdı. Yazımı 13 yıl süren, geçmişten günümüze semtin röntgenini çeken çalışmanın yapılma nedenini ise kitabın ithaf cümlesi açıklıyor: “Küçük hatıralar samimi kalplerde daima büyük yer tutar. Kanlıcalıların anısına...” Fuat Selim Ramazanoğlu ve İstanbul kültür tarihi konusunda araştırmacı Cengiz Özdemir ile sıfır derecede dört saate yakın İstanbul’un Boğaziçi semti Kanlıca’yı gezdik, içimiz ısındı.




Kanlıca iskelesinin hemen bitişiğindeki İsmailağa Kahvesi’nde buluşuyoruz. Burası 120 yıllık ve cam kenarına oturduğunuzda kendinizi Boğaz sularının içinde hissediyorsunuz. Güzel olansa o soğuk havada içinde değilsiniz ve enfes bir manzaraya bakıyorsunuz. Araştırmacı Cengiz Özdemir, semt tarihinin kırılma noktalarını anlatıyor. Örneğin FSM Köprüsü’nün Kanlıca meralarını nasıl yok ettiği ve bunun Kanlıca’daki yoğurt üretimine etkileri gibi. Kısa süre sonra sohbetimize Fuat Selim Ramazanoğlu da katılıyor. Osmanlı’da kapı kethüdalığı yapan ailesine 200 yıl önce Kanlıca’da yer verilmiş, 1901-1902 yıllarında Hacı Ahmet Bey yalısını inşa etmişler. Fuat Selim Bey de ailenin daha sonra elden çıkarmak zorunda kaldığı bu yalıda doğmuş. “Bana göre dünyanın en güzel evi” dediği yalıdan ayrılmış olsa da ondan daha çok sevdiği Kanlıca’dan ayrılamamış.

Yazının devamı...

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık

11 Mart 2018

Sisli ve yağışlı bir havada, kimi yeni çimlenmiş, kimisi ise sürülmüş ama ekilmemiş tarlaların arasında küçük tepeleri dolanarak Göbeklitepe’ye doğru yol alıyoruz. 12 bin yıl önce insanların yürüdükleri yerde arabanın içinde foto muhabiri Sebati Karakurt ile birbirimize sorular sorup varsayımlarda bulunuyoruz. Otomobilin içindeyken rahat görünen hayat Göbeklitepe’ye varmamız ve arabadan inmemizle değişiyor. Sis, yağmur ve soğuk hava üzerimizdeki termal kumaş teknolojinin son ürünü kıyafetlere rağmen bizi zorluyor. Fotoğraf çekemiyor, alanı doğru düzgün gezemiyoruz. Atalarımızın 12 bin yıl önce, yalın ayak, çıplak beden inşa ettikleri akıl almaz mabetlere ertesi gün tekrar gelmek üzere alandan ayrılıyoruz.



Ertesi gün sabahında bizi öbek öbek bulutların mavi gökyüzüne dağıldığı bir hava karşılıyor. İlk durağımız Türkiye’nin en modern müzelerinden olan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nden işe başlıyoruz. Müze Müdürü Celal Uludağ karşılıyor bizi. Burada Göbeklitepe ve dönemi hakkında bilgiler aldığımız, birebir replikalarına dokunup tapınağın içinde gezebildiğimiz bir zaman tüneli yolculuğu yaptıktan sonra yeniden Göbeklitepe’deyiz.

Bizi alanın bekçisi Hüseyin Kılıç karşılıyor. Alanı bulan, kazan ve dünyaya tanıtan ve 2014 yılında aramızda ayrılan Prof. Dr. Klaus Schmidt’le alanın keşfedildiği 1994 yılında çalışmaya başlamış. Önceleri “Su getir, şunu götür” gibi işler yapmış. Ardından kazılara katılmış. Göbeklitepe kardeşinin de hayatını değiştirmiş ve onun arkeolog olmasına neden olmuş. Hüseyin kılıç şimdi Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne bağlı olarak alanda bekçilik yapıyor, güvenliği sağlıyor.

Kılıç, alanın önemini, değerini biliyor. Bir yandan konuşup bir yandan alanı gezerken bir ara eğilip yerden bir taş alıyorum. Sivri uçlu bir taş. “O taş burada, durduğu yerde manalı” diyerek geri aldığım yere bırakmamı isteyecek kadar da alanı çok seviyor.

Yazının devamı...

Suyun hayat verdiği Hasankeyf’i suyla boğmadan görmeli...

30 Ekim 2017

Hasankeyf’e ilk gidişimdi. Sarı taşlardan evin bahçe duvarına oturmuş bir yandan gün batımında kızaran Dicle’nin sularını bir yandan da hemen aşağıda oyun oynayan çocukları izliyordum. Oynadıkları oyunun adı ‘Taş Üstünde’ idi. Basit, sade ve keyifli, çocuk aklının ürünü bir oyundu. Ortada bir ‘ebe’, geri kalanlar ise bir taşın üzerinde duran oyuncular vardı.Taşın üzerinde durmak dokunulmazlık sağlıyordu. Ebe onlara dokunamıyordu. Taşların üzerindeki çocuklar ise ebeye yakalanmadan sık sık birbiri ile yer değiştiriyordu. Çocukların oyunda da olsa kendilerini güvende hissettikleri tek yer taşların üzeriydi.



Başımı kaldırıp solumda ‘Dicle Nehri’nin hemen sularının kenarından yükselen ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ filminde bilgisayarlar kullanarak yaratılan etkileyici görüntüleri akıllara getirin devasa kaya duvarının üzerindeki kaleye bakıp “Binlerce yıldır buradaki en önemli gerçek insanların kendini taş üstünde güvende hissediyor olması sanırım” diye geçirmiştim. Her şey taştı, taş her şeydi burada. Evler taşlara oyulmuş, kale kaya duvarının üzerine kurulmuş, bütün tarihi yapılar taşla inşa edilmişti.


Burası yukarı Mezopotamya’nın kalbiydi ve insanlığın tarihi burada taşa yazılmış, taşla yazılmıştı. Ve sadece insan tarafından değil, 2 milyon yıldır burada özgürce akan ve sularından medeniyet doğuran Dicle Nehri ile ortak yapılmıştı bu tarih yazıcılığı. Onun toprağı taşımasıyla kayalar ortaya çıkmış, insan da o kayalara tarihi yazmıştı.


Yazının devamı...

Ayrılması zor bir sevgili: Lizbon

5 Haziran 2017

Portekiz’in Nazım’ı Başkent Lizbon doğumlu Fernando Pessoa şöyle yazmış:
“Yaşamak, bir başkası olmaktır. Ve insan bugün, dün hissettiği gibi hissediyorsa, hissetmek olanaksızdır. Dün hissedileni bugün de hissetmek, hissetmek değil, dün hissedilmiş olanı bugün de anımsamaktır yalnızca. Artık yok olmuş olan dünkü hayatın canlı cesedi olmaktır.”
Bugünlerde yolunuzu ‘Portekiz’in yedi tepeli şehri’ Lizbon’a düşürün. Kentin Karo mozaikle döşenmiş sokaklarını adımlayın.

O adımlar sizi illa ki bir meydana çıkaracak. Kim bilir belki yol sizi Cafe Brasileira’nın önündeki kaldırımda, bir masaya oturmuş kahvesini içen Pessoa heykelinin karşısına çıkarır. Oturun karşısına ve kahvenizden bir yudum aldıktan sonra gözlerinizi kapatın. Kulağınıza sokak müzisyenlerin yaptığı müzik, insanların kahkahaları çalınacak. Gözünüzü açtığınızda ise birbirine sarılan âşıkları, mutlu yüzleri göreceksiniz. Ve Pessoa’nın dediği gibi: “Artık yok olmuş olan dünkü hayatın canlı cesedi” olmadığınızı fark edeceksiniz. Şehrin enerjisi gam, keder ve tüm gerilimi üzerinizden sıyırıp alacak.

 

Dünün dünde kaldığını ve artık bir başkası olduğunuzu düşüneceksiniz. Oldukça gergin bir ülkeden Lizbon’a gelen ve kentin neşesine, güzelliğine adaptasyonda kısa bir süreliğine olsa da uyum sağlamakta çekingen davranan biri olarak kendinize sürekli “Neden” diye sorduğunuzu fark edeceksiniz.

Yazının devamı...
Yücel SÖNMEZ Kimdir?

Yücel SÖNMEZ