"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Yonca Tokbaş - Kelebek

Burnumda tüten o koku

24 Mart 2017


Düşünürken kafamı nereye çevirsem, nereye baksam hep aynı garip his içimde.
Hatta resmen bir çeşit koku. Hislerimin kokusu var desem.
Burnumda tüten tuz, deniz, rüzgar ve toprak kokusu...
Hatta gözümün önünde görüntüsü...
Sonsuz bir ufuk, çırpınan engin bir deniz.
Gözlerini dikince ufka doğru, gördüğün dizi dizi adaların şekli şemali.
Kafanı kaldırdığında hem çok uzak, hem burnunun tam ucunda bir gök.
Gök mavisi.
Pofuduk şekillerine bakarak hayaller kurduğun beyazcık, hareketli bulutlar.
Çay bardağının içinde dönen kaşığın çın çın sesi. Çay kırmızısı kokusu.
Alakasız konuşmaların fondaki belli belirsiz gürültüsü.
Sohbetin gökkuşağı rengi, sesi.
Mutlaka bir yerden bir yere miskince ve tüm özgüveniyle “bu sokakların efendisi benim” diyerek salına salına geçen bir kedi. Tekir tabii ki!
Sokak kedileri, köpekleri... Özgür ve asi, miskin ve umursamaz halli.
Hem çok kalabalık diye bunaldığın hem de o kalabalığın içinde istersen yalnız, istemezsen kaldırımla bile akraba olduğun bir ruh hali.
Aidiyet, kök salmışlık, kökünde olma hissi. Toprak rengi.
O köşeyi dönsen veya öbür köşeyi; herhangi bi başka köşeyi veya... Karşılaşma ihtimalinin mutlak olduğu bir zeytin ağacı.
Yeşil.
Zeytin yeşili.
Sabahın ilk ışığıyla başlayan arı vızıltısı, günbatımıyla coşan ağustos böcekleri senfonisi...
Bütün bunların aklımı başımdan aldığı bir anda, döndüm aileme ve sordum: “Bir ben miyim bu halde olan? Sizin burnunuzda, gözünüzde tütmüyor mu Ege? Ege özlemi diye bir şey olmuyor mu size de? Etim kemiğim özlüyor Yalıkavak’taki evimizi, bahçemizi, oralara ait her şeyi. Resmen sızım sızım sızlıyor canımın içi...”
Herkes şöyle bir başını öne eğdi.
Ben de eğdim.
Gözümü kapayıp kendimi oralara ışınlanmış hissetmeye çalıştığım anlar var gün içinde.
Siz hasreti, gurbeti bilir misiniz be ahali!
Bir zamanlar insanlara verilen en ağır ceza boşuna “sürgün” değilmiş.
Baharın ilk çiçeklerini paylaşanları gördükçe zaman geçmez oldu adeta.
İçinde olduğun için değerinin farkında değilsindir asla. Ulaşılabilir olduğu için önemsizdir.
Elinden kaysa, uzak kalsan, geberirsin uğrunda.
Eşi benzeri olmayan şeydir çünkü doğup büyüdüğün yer. Tanıdıktır her şeyi sana.
Kökün toprağındır, yadsıyamazsın asla.
Gel haziran... Gel be yahu!
Bize mutlulukla, umutla, bütün zorlukların aşılmışlığının enfes hafifliğiyle gel. Hadi...
Baharın gelişini de gidişini de etimle kemiğimle, çıplak ayaklarımla bastığım toprağımda hissederek yaşadığım günlerin hatrına, sabrına...
Yonca
“tomurcuk”

Türk kadın sanatçılar Floransa Bienali yolcusu

Ailem, yaratıcı ve başarılı, işlerinde gerçekten de iyi isim yapmış kadınlarla dolu.
Gurur duyduğum bir haber aldım, hemen paylaşmak istedim.
Çocukluğumdan beri hayran olduğum akrabam, ressam ve heykeltıraş Nimet Koçak, iki yılda bir İtalya’nın Floransa kentinde düzenlenen ve uluslararası saygın akademisyen ve sanat eleştirmenlerinden oluşan jürinin katılımcıları seçtiği Floransa Bienali’ne katılıyor. Üstelik tek başına da değil, ressam Harika Uyaroğlu ile kişisel olarak aldıkları davetle katılıyorlar.
6-15 Ekim tarihleri arasında Floransa’nın tarihi mekanı Fortezza de Basso’da, Birleşmiş Milletler’in Kültürlerarası Diyalog resmi ortağı olan Floransa Bienali’nde, resimleriyle Türkiye’yi İtalya’da temsil etmekten onlar onur, ben de hepimiz adına gurur duyuyorum.
“Artists For Human Rights” (İnsan Hakları için Sanatçılar) Birliği kurucusu aktris Anne Archer, 2007’de Floransa Bienali Başkanı’nı, “sanatın diliyle insan haklarının korunmasına” yönelik katkıları dolayısıyla ödüllendirmişti.
Nimet Abla haberi paylaşınca o kadar sevindim ki, “Ben ekime kadar bekleyemem şimdiden paylaşacağım” dedim.
Ülkemdeki tüm başarılı kadınların, hele de kadın sanatçıların verdiği emek ve çabanın tek saniye gecikme olmadan paylaşılmasını, desteklenmesini istiyorum.
Saygıyla...
Yonca
“sanatsever”

Yazının devamı...

Kucaktaki çocuklar

20 Mart 2017

Çocuk yürüyebildiği yaşta ama ya pusete bağlı, ya kucakta. Bazen çocuk kucaktan inmek için yırtınıyor. Hayır, inemez.
Anne perişan taşımaktan ama bırakmıyor.
Canım arkadaşım;
Bak büyümüş artık yavrun, bırak.
Senden kopmasından, bağımsız olmasından endişelenme.
O hazırsa... Sen de hazırsındır. Güven.
Göbek bağını kestik bitti.
Bırak ayakları yere bassın özgürce.
Yonca
“tay tay”

Eller havada çocuklar

Bir de yeni yürümeye başlamış çocukların ellerini tutup hiç bırakmayanları görüyorum. Çocuk belki 10 adım atıp emekleyerek devam edecek veya yönü kendi belirleyecek. Sağa değil de sola gidecek. De ki 5 değil, 10 metre gidecek, geri dönecek. Belki de pıt düşecek...
Ne deneme, ne yanılma, ne yön seçme, ne düşme ne de kalkma hakkı var çocuğun.
Büyük kişi tutmuş ellerinden, direksiyon gibi yönetiyor.
Çocuk da elleri havada asılı mahkûm.
Gözü başka tarafta, kendisi öteki tarafa sürükleniyor.
Bir ara emeklemek için diz çökesi var, belki yoruldu. Konuşamıyor ki anlatsın derdini, beden dilini kullanıyor.
Yoooo olamaz. Dizlerini yere değdiremez.
Hoppaaa ayakları yerden kesilerekten havalandırılıp ayakların üstüne konuyor ve yine büyüğün istediği yöne uygun adım ilerliyor.
Bu bir yeşil alanda da olabiliyor, bir otel bahçesinde de, çocuk parkında da.
Çocuğun güvenli olduğu bir alanda bile çocuğu bırakmıyoruz kendi haline.
Kendi evinde çocuğu rahat bırakmayanı da var.
Elleri, gözü, ayakları, tercihleri hep bağlı çocukların.
Bıraksak azıcık çocukları.
Kendi kendine sınırlarını keşfetme, öğrenme şansı versek.
Düşmek güzeldir. Ayağa kalkmasını öğrenirsin.
Ağlamak iyidir. Annen sarılır öper, gülersin.
Yönünü şaşırmak da iyidir. Yolunu bulmayı bilirsin.
Elleri bağlı olmak, hayatta da bağımlı yapar seni.
Senin belin, çocuğun da geleceği zedelenir.
Bırak o elleri...
Sen rahat, çocuk rahat.
Di mi?
Yonca
“pusula”

Çocuklarım isyan etti

17 yıldır gurbetteyiz.
Çocuklarımız tarihimiz hakkında ne öğrenmek isterlerse hemen anlatmayı seven bir aileyiz. 18 Mart Çanakkale Zaferi ile ilgili konuşuyorduk. Belgesel sordular, film izlemek istediler. Çok zaman yoktu. Önerilenlerden birini seçtik.
İzledik.
Bütün bir filmi Atatürk’ü görmek için izledi kızım. En az 100 kere sordu: “Atatürk çıkacak mı? Ne zaman çıkacak? Atatürk’ü görmek istiyorum.” Ve yok. Atatürk yok, çıkmadı. Çıkmıyor.
Çıkmayacak dedim.
Çocuk isyan etti.
“Neden göremiyoruz Atatürk’ü? Hep mektup, hep ses. Kendisi yok. Savaşı yöneten de, kazanan da o. Savaşanlar arasında o da var. Bir kahraman ve yok. Tarih yazmış ama ben izleyemiyorum” dedi.
“Hakkında onlarca film, belgesel olması lazım, onun da canlandırılması gerek” dedi.
Açıklamaya çalıştım.
Anlamsız buldu. “Haksızlık” dedi. Nesiller değişti. Biz bir türlü uyum sağlayamadık gitti.
Bunca görsel şölen içinde yaşayan çocuklara, gençlere bu tabuları nasıl anlatacağız? Kendimizi kandırmaya devam yani. Yok ona yakışmaz, bu uygun olmaz, o beceremedi, bu iyi olmadı vesaire diye diye geldi geçiyor zaman. Olanı da yerden yere vuruyoruz sürekli.
Kitaplardan tarihimiz siliniyor diye ayağa kalkıyoruz. Çocuklara bir şey anlatılmıyor filan diye üzülüyoruz.
İyi de arkadaşlar, televizyon bile değil Youtube izleyen, her şeyi sosyal medyadan takip eden, filmleri bilmem kaç boyut olunca anca beğenen nesillere neyi nasıl anlatmayı planlıyoruz?
Tarih yazmış koca Mustafa Kemal yok sahnelerde, savaş kaybeden, soykırım yapan diktatör hakkında 100 tane film var, her dilde. Çocuklar görmek, duymak, izlemek istiyorlar. Bilgi ve ilgilerinize.
Yonca
“geliş tonton geliş”

 

Yazının devamı...

Çocuk kahramanlarımız

10 Mart 2017

Memleketin her yerinden gelen ve yoktan var ettikleri imkanlarıyla insanın ağzını açık bırakan, kalbini umutla dolduran çocuk bilim kahramanlarımız var.
Bilim Kahramanları/FLL turnuvalarının bu yılki konusu “Hayvanlar: Yaşam Ortaklarımız”dı.
HSBC, bu sene turnuvaların ana destekçisi olmasının yanı sıra İstanbul ve İzmir’den 2’şer devlet okulunu destekledi.
İstanbul ve İzmir’deki HSBC çalışanları, gönüllü olarak takımlara hem turnuvalarda hem de turnuvalar öncesi destek oldu.
Bilim Kahramanları’nı destekleyen tüm kurumlara gönülden teşekkür ederim.
Türkiye’nin geleceğine bilim ekiyorlar.
Bilim Kahramanları Turnuvaları’nda yer alan, başarı gösteren ve diğer takımlara göre aslında biraz daha farklı olan 3 takım var.
Bu üç takım da Anadolu’dan geliyordu ve hayli kısıtlı imkanlarla çok büyük işler başardılar.
Tüm çocukların önünde saygıyla eğiliyorum!
Yonca
“koca çocuk”

Sokak köpeklerinin beslenmesi

Muş Takımı, Hüsnü M. Özyeğin Vakfı’nın desteklediği kız yurtlarında kalan kızlardan oluşuyordu ve hepsi de Alparslan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde okuyordu.
İsimleri Gurbet, Mihriban, Aynur, Melike, Hasret, Seher, Ayşegül ve Derya. Takımlarının ismi Sihirli Eller ve yaşları 15-16 arasında.
EMPOWER Vakfı’nın desteği ile turnuvaya katıldılar.
Projeleri sokak köpeklerinin beslenmesiydi.
Muş’taki sokak köpekleri, yoğun kar yağışından dolayı kışın yiyecek bulamıyor, o nedenle saldırgan oluyorlarmış.
Kızların çözümleri belediyenin haftanın belli günlerinde restoranlardaki atık yiyecekleri ayrıştırarak sokak köpeklerinin yemek ihtiyacını karşılamasıydı.
Muş Takımı, ulusal turnuva sonunda Yükselen Yıldız ödülünü aldı.
Muş Takımının koçu Gurbet Hoca da Aslan Koç ödülüne layık görüldü.
Kutlarım kızlar sizi!
Canımsınız!

Azalan eşek sayısı 

Aksaray Takımı, Eczacıbaşı Vakfı’nın desteği ile turnuvalara katıldı. Eczacıbaşı 3 senedir Aksaray takımına destek. Takımın ismi Kapadokya. Takım üyeleri Emre, Burak, Süleyman ve Mohammed, Yavuz Sultan Selim Yatılı Bölge Okulu’ndan.Projeleri eşek sayılarının büyük oranda azalmasına çözüm bulmaktı. Eşeklerin öneminin ön plana çıkarılması için bir alan geliştirilmesi gerektiğine karar verdiler; kas, iskelet sistemi ve zihinsel hastalara eşeklerle rehabilitasyon fikriyle geldiler. 30 hasta üzerinde, fizik tedavi uzmanlarının eşliğinde çalışmalar yapıp, eşeklerle rehabilitasyonun hastalar üzerindeki olumlu etkisini gözlemlediler.Aksaray Takımı bu projeyle, HSBC özel ödülüne layık görüldü. Bu ödül en az bütçeyle en fazla hedef kitleye ulaşacak projeye veriliyor. Çocuklar olağanüstü bir fikir ve çaba! Canımsınız!

Akdeniz fokları

Çanakkale Takımı LEGO Vakfı ve Bilim Kahramanları Derneği desteği ile 3 senedir turnuvalara katılıyor.
Takımın adı Second World ve çocuklar Plevne Ortaokulu’nda okuyorlar.
Takım üyeleri Ali Emre, Recep, Numan, Zeynep, Melike, Süleyman, Esra Nur, Esra, Gizem, Sude. Yaşları 13-15 arasında.
Projeleri Karabiga bölgesinde yaşayan Akdeniz foklarının nesillerinin, o bölgede yapılacak termik santral nedeniyle tükenmesi tehlikesine dikkat çekmek ve engel olmaktı.
Çözümleri ise bu soruna uzun vadede çözüm bulmak ve kökten değişim için ilkokuldan itibaren tüm çocukların eğitim müfredatına çevre ve hayvan koruma dersi eklenmesiydi.
Geleceğin milletvekili, bakanı, cumhurbaşkanı olacak çocukların çevreye ve hayvanlara duyarlı olması çok şeyi değiştirecek diye bakıyorlardı olaya.
Verilecek eğitimin etkisi bir grup öğrenciye ön test ve son test uygulanarak ölçülünce, eğitim almayan ve alan çocuklar arasında büyük bir fark olduğu ortaya konuyordu.
Çocuklar sağduyusunuz, akılsınız, geleceksiniz. Canımızsınız.
İyi ki varsınız.

Sevgili Türkiye...

Geleceğini şekillendiren çocuk kahramanlarını tanı.
Gurur duy.
Umutlan..
Sevgilerimle...
Yonca
“gururlu”

Yazının devamı...

Kadının Adı Var

3 Mart 2017

Bir karşılık beklemeden, ücretsiz yapıyorlar bunu.
Banu Tozluyurt, çalışkanlığına hayran olduğum arkadaşım. Her şeye yetişir, anında harekete geçer, destek verir. Hiçbir şey sözde kalmaz. Yapar.
Özge Uzun’u tanımayanınız yok. Cefakar, fedakar, güçlü, kocaman kalpli cesur bir anne o.
Ebru Tuay, duruşuna ve insana dair denilecek her şeye yaklaşımına hayran olduğum bir insan.
Bu üç kadının yarattığı bu gönüllü eylemi çok önemsiyorum. Konferans salonlarında kendi aramızda konuştuğumuz sorunlardan öteye geçiyor onlar.
İnsana gidiyorlar...
“Banu, ne yapıyorsunuz, amaç ne, karşınıza çıkan duygu ne? Benim için yazın. Ben size köşemi vereyim, siz anlatın” dedim.
8 Mart’ta gösterimleri var. Kozyatağı Kültür Merkezi’nde, saat 19:30’da...
“Kadının Adı Var”a sadece kadınlar davetli değil.
Onlar bu yaptıklarına “Kadına ve erkeğe eşit uzaklıkta, insana yakın gösteri” diyorlar.
Herkes gitsin izlesin dilerim. Yonca iyi ki haber ettin diyeceksiniz.
Eminim.
Yonca
“emin-e”

Bilgi için: www.kadininadivar.com
Gösteri 1 saat 30 dakika sürüyor
8 Mart: Kozyatağı Kültür Merkezi
9 Mart: Samsun Çarşamba Kumköy İlkokulu

Banu Tozluyurt

Gösteriyi eşiyle izleyen bir beyefendi gösteri sonunda şunu dedi:
“Yıllarca bizim hanımın kanadını kırmışız da farkında değiliz...”
Bir gün de telefonuma bir mesaj geldi:
“Banu Hanım, kızım bugün regl oldu ilk kez. Ona güzel bir kutlama yapmak istiyorum. Bugün ona hiç unutmayacağı, ileride de güç veren şeyler söylemek istiyorum. Ne önerirsiniz?”
İşte tüm bunlar doğru yolda olduğumuzu gösterdi bana.
Ben çok şanslıydım, beni destekleyen bir ailem, önümde rol model çok güçlü bir annem vardı. Fakat herkes, ülkemdeki kadınlar, kız çocukları benim kadar, benim kızım kadar şanslı değil.
İşte bu yüzden Kadının Adı Var demek için üç kadın yola çıktık.
Benim kadar şanslı olmayanlara dokunabilmek için, daha güçlü gelecek ve daha güçlü kadınlar için...
Aslında ben bu gösteriden sonra şunu anladım; gece belli bir saatten sonra sokakta bir erkek kadar özgür ve rahat gezebilmesi için, fikirlerini bir erkek kadar rahat paylaşabilmesi için, aynı işi yaparken bir erkek ile eşit ücreti alabilmesi için tüm kız çocukları için sahnedeyim.
Kız çocuklarıyla birlikte bir gelecek yaratacak erkek çocukları için sahnedeyim.
Ülkemin geleceği için sahnedeyim.
Ansiklopedik bilgiler vermiyoruz, hiç olmayacak şeyler anlatmıyoruz. Yaşamın kendisini, deneyimlerimizi, sosyoekonomik durumu, eğitimi, ne olursa olsun her kadının yaşadığı benzer sorunları sahnede canlandırıyoruz.

Ebru Tuay

İki kişiden biri mutsuzsa eğer, mutluluktan söz edemeyiz. Evde, sokakta, işyerinde, markette adil, anlayışlı, dürüst ve paylaşımcı davranmanın kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik olduğunu anlayacağız.
Kadına ve erkeğe eşit uzaklıkta, insana yakın gösterimiz Kadının Adı Var ile sizleri bugünümüzü tasarlamaya davet ediyoruz.
Yaşadığımız hayatı elbirliğiyle yaşıyoruz. Daha güvenli, huzurlu, mutlu, maddesel ve manen zengin yaşayabilmek için de elbirliğine ihtiyacımız var. Yanınıza birkaç kişiyi daha alın ve gelin, biz orada olacağız.

Yazının devamı...

Sevgili Sezen Aksu

27 Şubat 2017

“Merhaba sevgili Sezen Aksu, Ben size, kendi kişisel müzik, duygu, çocukluk, genç kızlık, kadınlık, annelik, insanlık, hayvanlık tarihim adına minicik bir teşekkür etmek istemiştim” demek içindi.
Çocuktum, evde, teyzemlerin evinde, arkadaşlarımın evinde bir köşede, radyoda hep Sezen Aksu şarkıları çalardı.
Çabalamadan, fark etmeden sözlerini ezberlerdim.
İnsan çocukken o sözlere pek takılmıyor. Ya da ben takılmamıştım.
Dilime dolanırlardı. Severdim.
Bir şekilde pıt diye söylerdim dilim döndüğünce.
Sonradan fark ettim ki, bazı sözleri çocuk aklımla uydurduğum halleriyle öğrenmişim, öyle de yerleşmiş dilime. Hâlâ öyle söylerim, gülümserim kendime.
Mesela en sevdiğim çocukluk Sezen Aksu şarkı cümlem şu;
“Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize.”
Koca şarkıdan bir bu cümleyle ne hayaller kurdum durdum anlatamam.
Peter Pan olurdu kimi zaman yanımda, bazen de ET.
Yıldızlara başka türlü nasıl oturabilirsin ki! İlla uçacaksın Peter Pan’la, ya da E.T ile beraber evine gideceksin.
Sonra biraz büyüdüm, yahu ne alakası var Peter Pan, ET. Bu bildiğin damardan bir aşk şarkısı!
E olduk genç kız, olduk âşık, anladık, anca.
Genç kızlığımdaki en büyük aşklarımın içinde dışında, sağında solunda, arka ve ön planında hep bir yerde vardı Sezen Aksu şarkıları.
Sözler daha anlamlıydı artık. Uydurmaca söylemiyordum.
Ezberim kalbimdendi.
De sıkıntı şuydu: Ergen ve âşık kızın sabah akşam “Beni yak kendini yak” diye inlerse odasına kendini kapatıp, anası hele de evhamlı babası dertlenir tabii ki de! “Yahu bizim kızda bir hâl var, yakacak mı kendini ne?”
Yok baba ya... Ne yakması filan...
Ne mümkün babanı ikna etmek! Adam ne zaman odaya girse iki gözüm iki çeşme, walkman’de kulaklığımda karanlıkta; “Aşk için ölmeli aşk o zamaaaaan aşk” diye hönkürüyorum bir köşede.
Neyse...
O günler benim için siz ilahken, Babam için “Ulen Sezen Aksu yaktın bizi” dönemleriydi. Sağ salim atlattık geçti.
Aşk yakmadık yakılmadık. Ama öldük dirildik. Ve her yaşanana Allah’ına kadar değdi.
Bir sene yazın, “Seni İstiyorum” şarkısı beni resmen esir aldı. Takılmış plak misali söylüyordum.
İnsan o şarkıyı söylerken berbat bir şarkıcıysa benim gibi, o şarkı insanın nefesini başka türlü kesiyor. Cümlelerin sonu geliyor da, bir sonrakinin başını getiremeden tıkanıyorsun. Ben de tam bunu seviyorum mesela.
Avaz avaz nefesim yetemeyerek söylemeyi!
Çünkü “Seni istiyorum” diyebilmek tam da budur: Nefesini keser, bir cümle edersin de gerisi gelemez...
Büyüdüm koca kadın oldum.
Anne oldum.
Kedi olduğumu düşündüğüm zamanlar var, gergedan olduğumu düşündüğüm zamanlar olduğu gibi.
O yüzden bence hayvan da oldum, oh iyi ki oldum!
Ve nihayet, ben de, çok şükür “Gidemem” şarkısının sözlerinin ta kendisi olmuşum.
Her ne kadar “Bu kızı yeniden büyütmeliyim” diye burnumu çekip dursam da, “Küçüğüm”den öteye iki adım büyüyememişim.
Ve Sevgili Sezen Aksu, sizin şarkılarınız hâlâ ve iyi ki var.
Bir ülkeye sözü, müziği, bu kadar çok mâl olmuş az öz kadın var.
Bi avuççuk kadar...
Altını çizerek kadın diyorum.
Çünkü bu ülkede bir şeyler zor ama kadın olmak hep daha zor.
Kadın ve söz ve müzik ve yazmak ve olmak en zor.
“Biraz Pop Biraz Sezen”, beni tam “yaşsız bir kadın oldum ben” dediğim yaşımda ihya etti.
Albümün içinden kendine en azından bir cümle alıp saklamayacak kadın yoktur.
Oradaki o cümleyi anlamayacak, kıs kıs gülmeyecek, “Al işte bu!” demeyecek kadın yoktur.
Ya da ne bileyim, yalnız olmadığını görüp bir derin ve gözleri buğulu oh çekmeyecek kadın azdır be!
Bir şarkının bir cümlesinde bile birleşmek, büyük bir gizli güçtür bence.
Size ulaşamayınca, kısmet değilmiş, vardır elbet zamanı deyip, durdumdu.
Yahu, oysa ben de bir yazarım. Kadın, yazar.
Yazarım duygularımı, yazdığım için rahatlarım dedim, size mektup yazmaya karar verdim. Yazdım.
Bir kadın ilk sözünden beri gele gide ısrarla söylem ve eylemiyle “Sadece aşka tapmışım” diye bu ülkenin kalbine şarkılar söylüyorsa, hep beraber “acı değil, aşkla demlenelim” diyedir.
Öyle de olsun.
Teşekkür ederim.
Yonca
“koca kıçlı”

Yazının devamı...

Kurtarılan köpek Kuyu

24 Şubat 2017

New York Post paylaşmış kurtarılma videosunu, Facebook’ta herkes beğeniyordu.
Bizden nihayet dünyaya bir umut haberi yayıldı!
Can kurtarma haberinin bu kadar güzeli yayılabilirdi ancak dedim...
Dünyaya bir şeyin ihracatını yapıp marka olacaksan, böyle haberlerle olacaksın diye iç geçirdim...
Her gün eminim kıyıda köşede bir dolu umut veren şey de oluyor...
Manşetlere, ana haberlere, sosyal medyada milyon tıklara ulaşsınlar diliyorum.
Kötülüğün sesini iyi şeylerin sesi bastırana kadar bu böyle olsun diye sayıklıyorum.
Yonca
“kıyı bucak”

Neneden toruna peynir

Bodrum Milas’ta “Slow Cheese Bodrum Milas Peynir Festivali” varmış. Hem de bu sene ikincisi düzenleniyormuş.
Basın bülteninde dolu dolu bir programdan bahsediyorlardı.
Paneller, eğitimler; her yaşa, her ilgi alanına hitap edecek kadar dolu bir program... İlgilenenler www.slowcheesebodrum.com sitesinden bakabilir.
Slow Food, Yaveş Gari Bodrum Yerel Grubu öncülüğünde, Anadolu’nun yerel lezzetlerini, peynirlerini yaşatmak ve nesilden nesile aktarmak için düzenleniyormuş ve bu sene de 2-5 Mart’ta gerçekleştirilecekmiş.
Türkiye’de başka nerede peynir festivali var hiç bilmiyorum.
Basın bülteninde geçen bir cümle yakaladı beni: “Neneden toruna artık aktarılamayan peynir yapımı bilgisi” diyorlardı...
Neneden toruna aktaramadığımız bir dolu zenginliğimizden biri de bu dedim iç çekip.
O yüzden paylaşmak istedim.
Nenelerimizden bize yadigar ne varsa yaşatabilelim dilerim.
Yonca
“lor”

Kadının rolleri ve ruh halim

Hani vardır ya bazı günler tüm, ama tüm rollerinden, sıfatlarından sıyrılıp öyle cıscıbıldak kalmak istersin. Bu ara öyle.
Kadın, anne, yazar, o bu şu hiçbir şey olasım yok.
Gönlüm yorgun.
Tek yapmak istediğim okumak, müzik dinlemek, susmak, belki koşmak ve uyumak.
Bunları düşünürken sahilde koşuyordum. Hava gri ve oldukça rüzgarlıydı. Kum fırtınası olmuş bitmiş, dinmişti. Bir baktım her zaman deli divane uçan martılar sahilde oturmuş duruyor. Dönüşte baktım, yine aynı yerde küme halinde yüzlercesi duruyor. Ben de durdum.
Başladım onlara bakmaya. Onlar bana, ben onlara baka baka duruştuk karşılıklı. Ben onları o sahilde hep uçarken gördüm. Hiç o saatte bu kadar uzun süre durduklarını görmedim.
Bak Yonca bak, martılara bak ve hayvan ol işte!
Fırtına, hava koşulları, belki de havadaki gergin elektrik neyse ne, martılar bile oturmuş. Duruyorlar. Belli ki sadece yemek yemek için kıpraşıyorlar. Sonra durup yine dinleniyorlar, bekliyorlar neyse o şey geçsin diye.
Ve eminim hiçbiri de senin gibi iki dakka durunca vicdan azapları çekmiyor. Uyudum diye vicdan azabı çeken martı olduğunu hiç sanmıyorum gerçekten. Hatta kendine ait olmayan sorumlulukları kendi sorumluluğu edinip neden yetişemedim diye dövünen martı da yok bence.
Martı sadece martı.
Ben de sadece Yonca.
Yonca
“sek”

Yazının devamı...

Kadın kadına

20 Şubat 2017


1- Kendinde en çok takdir ettiğin yön, beceri, yetenek nedir?
2- Bunlar sana neler kazandırıyor?
Zorluklarla mücadele edebilmem, güler yüzlü olmam, sabrım, pratik olmam, çabuk karar verebilmem, güvenilir olmam yazmış bazılarınız.
“İnsanlara, bana davranışlarına göre değil de, kendi değer yargılarıma göre davranıyorum. Bu kendime saygı duymayı ve de güven kazandırıyor” yazmış bir başkası.
Cevapları okurken, kendi güçlü yönlerimi de hatırladım.
Gülümsediğimi fark ettim.
Bu soruları geçtiğimiz hafta Hürriyet-Avon işbirliği ile CVK Park Bosphorus’ta düzenlenen Güçlü Kadınlar Konferansı’nda moderatörlük yaptığım Cesur Kadınlar panelinde de sordum.



“Biz kadınlar birbirimize en çok neyi hatırlatmalıyız?” diye de sordum.
Big Chefs’in kurucusu Gamze Cizreli’nin anlattıkları “Düşsem de yeniden kalkabilirim” olunca, AZİM dedim. Azimli olduğumuzu hatırlamalıyız.
KAGİDER Başkanı Sanem Oktar, “Hayatta kalma içgüdüsü ve inanmak” deyince “umut” bu dedim. Umudu hatırlamalıyız.
Avon Satış Lideri Çiğdem Çimen, en büyük önyargısı eksik olan eğitimiyken, bu güven eksikliğine rağmen bugün 2 bin 850 kişiye liderlik yaptığını anlattığında, “güven” dedim.
Kadınların engel diye gördükleri her şeye rağmen başarmak için güveni hatırlamaları lazım.
“Haklarını bilen kadınlar” konusunda konuşan Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Dr. Canan Güllü, İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Koordinatörü Nazan Moroğlu, TÜSİAD Kadın Erkek Eşitliği Çalışma Grubu Başkanı, TESEV, KA-DER ve KAGİDER kurucu üyesi Nur Ger’in anlattıklarını dinlerken, haklarımızı önce ruhumuza işlememizin önemini hatırladım.
Farkındalığımız eksik. Farkındalığın gündelik hayatımızdaki önemini hatırladım.
“İyiliği yayan kadınlar” panelinde konuşan blogger’lar Hassas Anne Ece Kumkale, Üşengeç Şef Dilek Yeğinsu’nun yaşadıkları çok can yakan kayıplara rağmen nasıl tutunduklarını, kaybı nasıl da faydaya çevirdiklerini gördüm.
Bir olayın felaket ya da fırsat olması aslında bakış açısı denen ince çizgide gelip gidiyor dedim.
Son panelde “İlham veren kadınlar” vardı.
Esas olay orada koptu aslında bende de, salonda da, kafamda da, kalbimde de. Demet Akbağ, onca farklı role bürünse de, her birine kendinden bir şey kattığını bir hayranının söylediği cümleyle anladığını söyledi mesela.
Konu samimiyet ve kendine has olmak Yoncacım dedim.
Leyla Alaton, “Hayat sana güzel” söylemi ile başkasının hayatına bakarak kendine acımak ve zamanını harcamak yerine, “Hayatını kendine güzel hale getirmek için hangi konuda uğraş verebilirsin” mesajını verince, Yoncacım yani başkasına değil kendi işine bak dedim. Güç sende!
Tülin Akın, teknolojiyle çiftçiyi birleştiren, çok uzun zamandır tanıdığım müthiş bir girişimci kadın olarak, Nobel Ödülü’ne aday gösterilmiş olmasını bile o kadar mütevazılıkla dile getirince, mütevazılığın gücü adına diye haykırasım geldi. Kendimi tuttum.
Ve son olarak...
Çarşamba’nın Kumköy İlkokulu’ndaki Dilek Livaneli öğretmen.
Sen ne yaptın bize diye diye yerimde oturmakta güçlük çekerek dinlediğim, mutluluktan, umuttan, coşkudan gözlerimi dolduran gencecik canım öğretmenim, canımsın.
Dilek Livaneli son noktayı şu cümleyle koydu:
“Eğer, yaptıklarınızla bir insanın yüzünde gülümseme yaratıyorsanız, doğru yoldasınızdır...”
Budur işte kadınlar!
Anahtar bu!
Hani o salonlardan nasıl taşar cesaret, güven, azim, umut diye kıvranıyordum ya...
Kendi güçlü yönümü fark etmek, anlamak paylaşmak tamam.
Peki hiç bir kadın arkadaşını, kız arkadaşını, mahallendeki bir komşunu alıp karşına, ona “Senin şu yönünü takdir ediyorum. Şu olay karşısında sergilediğin şu duruş bana güç verdi. Sen bana şu konuda ilham verdin” dediniz mi, dedik mi?
Bizim kadın kadına iletişime, sohbete, birbirimize cesaret vermeye, birbirimize kendimizi hatırlatmaya ihtiyacımız var arkadaşlar.
Güçlü kadın, cesur kadın dediğimiz şey oturduğumuz yerden anlatılacak, aktarılacak bir şeyden öte eyleme geçirildiğinde olunacak bir şey.
Çünkü bunu yaparsak, Dilek öğretmenimin dediği gibi, yüzünde bir gülümseme yaratırsın...
İşte o gülümseme, cesareti uyandıran her şey!
Yonca
“söyle”

Yazının devamı...

Kadın ve önyargı

17 Şubat 2017

Bu tanımdaki en kilit kelime bence “peşin”.
Yani sen peşin peşin ödemişsin o şeyin hakkında verdiğin kararın bedelini.
Ben bunu kesin yapamam demişsin ve eminsin öyle olacağından. O peşin fikir artık değişmez olmuş, bitmiş gibi.
Oysa türlü çeşit durum, koşul var. Hava değişiyor, sen değişiyorsun, hayat değişiyor.
O gün o saatte, o koşulda yapamadın evet. Ama bunu başka bir gün, saat ve durumda yapamayacaksın diye bir şey yok. Onu bilmiyoruz bile. Olabilecek olasılığını vermiyoruz yine de.
Kimi zaman kadınlara gelin koşalım diyorum; “ben koşamam” diyorlar.
Sonra bir şekilde bir araya geldiğimizde 100 metre tıngır mıngır koşuyoruz diyelim... O mesafe, o zaman 1 metre, bir saniye uzayacak mı, uzarsa yaparım yapamam filan diye ne çok kaygı, endişe ve tartışma.
İşte o zaman soruyorum: “Peki 100 metre ötede çocuğun, sevdiğin düşse... Bir anda ağlamaya ve seni çağırmaya başlasa? Kaç metre, ne kadar zaman, nasıl gibi sorular aklına gelir mi? Ne yaparsın?”
Cevap hep çok hızlı ve net veriliyor: “Koştuğumun farkına bile varmam, koştuğumu düşünmem bile... Hemen koşar giderim yanına...”
Demek ki en azından oraya kadar anında koşabilir, ne gerekiyorsa yapabilirsin!
Yapamazsın, edemezsinler...
Bu bana olmaz, bu bana yakışmaz, ben o işe girişemem, beceremem, isteyemem, elde edememler...
Benim şuyum eksik, bende bu yoklar...
Hep bunları söylüyoruz kendimize.
En çok dikkatimi çeken şeylerden biri de şu... “Kendinde en gıcık olduğun şey ne?” diye sorduğumda oy oy oy oy, ne çok cevap, ne çok şey var söyleyecek.
Ama “Kendinde en çok takdir ettiğin şey nedir, kendinde en çok neyi seversin?” diye sorduğumda bir derin sessizlik, duraksama, gözler yere bakmaya başlıyor anında. Daha beteri cevap yine neyine gıcık oluyor, neyi sevmez onunla başlıyor...
O yüzden hafta sonuna girerken, kendi kendimiz için zincir kıran bir şey yapma hakkımızı kullanalım diye düşündüm.
Ve 2 soru sormaya karar verdim.
1- Kendinde en çok takdir ettiğin yön, beceri, yetenek nedir?
2- Bu yönün, bu becerin, bu yeteneğin sana neler kazandırıyor?
İnsanın kendine dair önyargıları yerine becerilerini, takdir ettiği hallerini düşünmesi, adını koyması, fark etmesi kanımca bir çeşit kişisel aydınlanmadır.
Kendimize dair bu kadarcık bir şeyi keşfetmek adına bir mola verip çalışmayı hak ediyoruz bence.
Cevaplarınızı dilerseniz yazın, çat diye cesurca paylaşın istediğiniz birileriyle.
Veya varsa sosyal medya hesabınızda paylaşın. Sizde kalmasın sadece keşfiniz.
Belki bir başkasının da kendinde neyi takdir ettiğini hatırlatmış olursunuz böylece. Veya düşünmesine neden olursunuz...
Bütün bunları Güçlü Kadınlar Konferansı öncesi çalışırken düşünüp not almıştım.
O konferansta dün ne konuştuk, onu da yazacağım sizlere.
Kendi gücünü hatırlamak, başkasına da kendi gücünü hatırlatabilir. Düşünmeye kafa yormaya davet edebilir.
Paylaşmak cesarettir, cesaret bulaşıcıdır ve yüreklendirir.
Umut verir!
Biz kadınlar birbirimizi yüreklendirsek ya işte.
Yonca
“güven”

Yazının devamı...