"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Yonca Tokbaş - Kelebek

Sevgili Sezen Aksu

27 Şubat 2017

“Merhaba sevgili Sezen Aksu, Ben size, kendi kişisel müzik, duygu, çocukluk, genç kızlık, kadınlık, annelik, insanlık, hayvanlık tarihim adına minicik bir teşekkür etmek istemiştim” demek içindi.
Çocuktum, evde, teyzemlerin evinde, arkadaşlarımın evinde bir köşede, radyoda hep Sezen Aksu şarkıları çalardı.
Çabalamadan, fark etmeden sözlerini ezberlerdim.
İnsan çocukken o sözlere pek takılmıyor. Ya da ben takılmamıştım.
Dilime dolanırlardı. Severdim.
Bir şekilde pıt diye söylerdim dilim döndüğünce.
Sonradan fark ettim ki, bazı sözleri çocuk aklımla uydurduğum halleriyle öğrenmişim, öyle de yerleşmiş dilime. Hâlâ öyle söylerim, gülümserim kendime.
Mesela en sevdiğim çocukluk Sezen Aksu şarkı cümlem şu;
“Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize.”
Koca şarkıdan bir bu cümleyle ne hayaller kurdum durdum anlatamam.
Peter Pan olurdu kimi zaman yanımda, bazen de ET.
Yıldızlara başka türlü nasıl oturabilirsin ki! İlla uçacaksın Peter Pan’la, ya da E.T ile beraber evine gideceksin.
Sonra biraz büyüdüm, yahu ne alakası var Peter Pan, ET. Bu bildiğin damardan bir aşk şarkısı!
E olduk genç kız, olduk âşık, anladık, anca.
Genç kızlığımdaki en büyük aşklarımın içinde dışında, sağında solunda, arka ve ön planında hep bir yerde vardı Sezen Aksu şarkıları.
Sözler daha anlamlıydı artık. Uydurmaca söylemiyordum.
Ezberim kalbimdendi.
De sıkıntı şuydu: Ergen ve âşık kızın sabah akşam “Beni yak kendini yak” diye inlerse odasına kendini kapatıp, anası hele de evhamlı babası dertlenir tabii ki de! “Yahu bizim kızda bir hâl var, yakacak mı kendini ne?”
Yok baba ya... Ne yakması filan...
Ne mümkün babanı ikna etmek! Adam ne zaman odaya girse iki gözüm iki çeşme, walkman’de kulaklığımda karanlıkta; “Aşk için ölmeli aşk o zamaaaaan aşk” diye hönkürüyorum bir köşede.
Neyse...
O günler benim için siz ilahken, Babam için “Ulen Sezen Aksu yaktın bizi” dönemleriydi. Sağ salim atlattık geçti.
Aşk yakmadık yakılmadık. Ama öldük dirildik. Ve her yaşanana Allah’ına kadar değdi.
Bir sene yazın, “Seni İstiyorum” şarkısı beni resmen esir aldı. Takılmış plak misali söylüyordum.
İnsan o şarkıyı söylerken berbat bir şarkıcıysa benim gibi, o şarkı insanın nefesini başka türlü kesiyor. Cümlelerin sonu geliyor da, bir sonrakinin başını getiremeden tıkanıyorsun. Ben de tam bunu seviyorum mesela.
Avaz avaz nefesim yetemeyerek söylemeyi!
Çünkü “Seni istiyorum” diyebilmek tam da budur: Nefesini keser, bir cümle edersin de gerisi gelemez...
Büyüdüm koca kadın oldum.
Anne oldum.
Kedi olduğumu düşündüğüm zamanlar var, gergedan olduğumu düşündüğüm zamanlar olduğu gibi.
O yüzden bence hayvan da oldum, oh iyi ki oldum!
Ve nihayet, ben de, çok şükür “Gidemem” şarkısının sözlerinin ta kendisi olmuşum.
Her ne kadar “Bu kızı yeniden büyütmeliyim” diye burnumu çekip dursam da, “Küçüğüm”den öteye iki adım büyüyememişim.
Ve Sevgili Sezen Aksu, sizin şarkılarınız hâlâ ve iyi ki var.
Bir ülkeye sözü, müziği, bu kadar çok mâl olmuş az öz kadın var.
Bi avuççuk kadar...
Altını çizerek kadın diyorum.
Çünkü bu ülkede bir şeyler zor ama kadın olmak hep daha zor.
Kadın ve söz ve müzik ve yazmak ve olmak en zor.
“Biraz Pop Biraz Sezen”, beni tam “yaşsız bir kadın oldum ben” dediğim yaşımda ihya etti.
Albümün içinden kendine en azından bir cümle alıp saklamayacak kadın yoktur.
Oradaki o cümleyi anlamayacak, kıs kıs gülmeyecek, “Al işte bu!” demeyecek kadın yoktur.
Ya da ne bileyim, yalnız olmadığını görüp bir derin ve gözleri buğulu oh çekmeyecek kadın azdır be!
Bir şarkının bir cümlesinde bile birleşmek, büyük bir gizli güçtür bence.
Size ulaşamayınca, kısmet değilmiş, vardır elbet zamanı deyip, durdumdu.
Yahu, oysa ben de bir yazarım. Kadın, yazar.
Yazarım duygularımı, yazdığım için rahatlarım dedim, size mektup yazmaya karar verdim. Yazdım.
Bir kadın ilk sözünden beri gele gide ısrarla söylem ve eylemiyle “Sadece aşka tapmışım” diye bu ülkenin kalbine şarkılar söylüyorsa, hep beraber “acı değil, aşkla demlenelim” diyedir.
Öyle de olsun.
Teşekkür ederim.
Yonca
“koca kıçlı”

Yazının devamı...

Kurtarılan köpek Kuyu

24 Şubat 2017

New York Post paylaşmış kurtarılma videosunu, Facebook’ta herkes beğeniyordu.
Bizden nihayet dünyaya bir umut haberi yayıldı!
Can kurtarma haberinin bu kadar güzeli yayılabilirdi ancak dedim...
Dünyaya bir şeyin ihracatını yapıp marka olacaksan, böyle haberlerle olacaksın diye iç geçirdim...
Her gün eminim kıyıda köşede bir dolu umut veren şey de oluyor...
Manşetlere, ana haberlere, sosyal medyada milyon tıklara ulaşsınlar diliyorum.
Kötülüğün sesini iyi şeylerin sesi bastırana kadar bu böyle olsun diye sayıklıyorum.
Yonca
“kıyı bucak”

Neneden toruna peynir

Bodrum Milas’ta “Slow Cheese Bodrum Milas Peynir Festivali” varmış. Hem de bu sene ikincisi düzenleniyormuş.
Basın bülteninde dolu dolu bir programdan bahsediyorlardı.
Paneller, eğitimler; her yaşa, her ilgi alanına hitap edecek kadar dolu bir program... İlgilenenler www.slowcheesebodrum.com sitesinden bakabilir.
Slow Food, Yaveş Gari Bodrum Yerel Grubu öncülüğünde, Anadolu’nun yerel lezzetlerini, peynirlerini yaşatmak ve nesilden nesile aktarmak için düzenleniyormuş ve bu sene de 2-5 Mart’ta gerçekleştirilecekmiş.
Türkiye’de başka nerede peynir festivali var hiç bilmiyorum.
Basın bülteninde geçen bir cümle yakaladı beni: “Neneden toruna artık aktarılamayan peynir yapımı bilgisi” diyorlardı...
Neneden toruna aktaramadığımız bir dolu zenginliğimizden biri de bu dedim iç çekip.
O yüzden paylaşmak istedim.
Nenelerimizden bize yadigar ne varsa yaşatabilelim dilerim.
Yonca
“lor”

Kadının rolleri ve ruh halim

Hani vardır ya bazı günler tüm, ama tüm rollerinden, sıfatlarından sıyrılıp öyle cıscıbıldak kalmak istersin. Bu ara öyle.
Kadın, anne, yazar, o bu şu hiçbir şey olasım yok.
Gönlüm yorgun.
Tek yapmak istediğim okumak, müzik dinlemek, susmak, belki koşmak ve uyumak.
Bunları düşünürken sahilde koşuyordum. Hava gri ve oldukça rüzgarlıydı. Kum fırtınası olmuş bitmiş, dinmişti. Bir baktım her zaman deli divane uçan martılar sahilde oturmuş duruyor. Dönüşte baktım, yine aynı yerde küme halinde yüzlercesi duruyor. Ben de durdum.
Başladım onlara bakmaya. Onlar bana, ben onlara baka baka duruştuk karşılıklı. Ben onları o sahilde hep uçarken gördüm. Hiç o saatte bu kadar uzun süre durduklarını görmedim.
Bak Yonca bak, martılara bak ve hayvan ol işte!
Fırtına, hava koşulları, belki de havadaki gergin elektrik neyse ne, martılar bile oturmuş. Duruyorlar. Belli ki sadece yemek yemek için kıpraşıyorlar. Sonra durup yine dinleniyorlar, bekliyorlar neyse o şey geçsin diye.
Ve eminim hiçbiri de senin gibi iki dakka durunca vicdan azapları çekmiyor. Uyudum diye vicdan azabı çeken martı olduğunu hiç sanmıyorum gerçekten. Hatta kendine ait olmayan sorumlulukları kendi sorumluluğu edinip neden yetişemedim diye dövünen martı da yok bence.
Martı sadece martı.
Ben de sadece Yonca.
Yonca
“sek”

Yazının devamı...

Kadın kadına

20 Şubat 2017


1- Kendinde en çok takdir ettiğin yön, beceri, yetenek nedir?
2- Bunlar sana neler kazandırıyor?
Zorluklarla mücadele edebilmem, güler yüzlü olmam, sabrım, pratik olmam, çabuk karar verebilmem, güvenilir olmam yazmış bazılarınız.
“İnsanlara, bana davranışlarına göre değil de, kendi değer yargılarıma göre davranıyorum. Bu kendime saygı duymayı ve de güven kazandırıyor” yazmış bir başkası.
Cevapları okurken, kendi güçlü yönlerimi de hatırladım.
Gülümsediğimi fark ettim.
Bu soruları geçtiğimiz hafta Hürriyet-Avon işbirliği ile CVK Park Bosphorus’ta düzenlenen Güçlü Kadınlar Konferansı’nda moderatörlük yaptığım Cesur Kadınlar panelinde de sordum.



“Biz kadınlar birbirimize en çok neyi hatırlatmalıyız?” diye de sordum.
Big Chefs’in kurucusu Gamze Cizreli’nin anlattıkları “Düşsem de yeniden kalkabilirim” olunca, AZİM dedim. Azimli olduğumuzu hatırlamalıyız.
KAGİDER Başkanı Sanem Oktar, “Hayatta kalma içgüdüsü ve inanmak” deyince “umut” bu dedim. Umudu hatırlamalıyız.
Avon Satış Lideri Çiğdem Çimen, en büyük önyargısı eksik olan eğitimiyken, bu güven eksikliğine rağmen bugün 2 bin 850 kişiye liderlik yaptığını anlattığında, “güven” dedim.
Kadınların engel diye gördükleri her şeye rağmen başarmak için güveni hatırlamaları lazım.
“Haklarını bilen kadınlar” konusunda konuşan Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Dr. Canan Güllü, İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Koordinatörü Nazan Moroğlu, TÜSİAD Kadın Erkek Eşitliği Çalışma Grubu Başkanı, TESEV, KA-DER ve KAGİDER kurucu üyesi Nur Ger’in anlattıklarını dinlerken, haklarımızı önce ruhumuza işlememizin önemini hatırladım.
Farkındalığımız eksik. Farkındalığın gündelik hayatımızdaki önemini hatırladım.
“İyiliği yayan kadınlar” panelinde konuşan blogger’lar Hassas Anne Ece Kumkale, Üşengeç Şef Dilek Yeğinsu’nun yaşadıkları çok can yakan kayıplara rağmen nasıl tutunduklarını, kaybı nasıl da faydaya çevirdiklerini gördüm.
Bir olayın felaket ya da fırsat olması aslında bakış açısı denen ince çizgide gelip gidiyor dedim.
Son panelde “İlham veren kadınlar” vardı.
Esas olay orada koptu aslında bende de, salonda da, kafamda da, kalbimde de. Demet Akbağ, onca farklı role bürünse de, her birine kendinden bir şey kattığını bir hayranının söylediği cümleyle anladığını söyledi mesela.
Konu samimiyet ve kendine has olmak Yoncacım dedim.
Leyla Alaton, “Hayat sana güzel” söylemi ile başkasının hayatına bakarak kendine acımak ve zamanını harcamak yerine, “Hayatını kendine güzel hale getirmek için hangi konuda uğraş verebilirsin” mesajını verince, Yoncacım yani başkasına değil kendi işine bak dedim. Güç sende!
Tülin Akın, teknolojiyle çiftçiyi birleştiren, çok uzun zamandır tanıdığım müthiş bir girişimci kadın olarak, Nobel Ödülü’ne aday gösterilmiş olmasını bile o kadar mütevazılıkla dile getirince, mütevazılığın gücü adına diye haykırasım geldi. Kendimi tuttum.
Ve son olarak...
Çarşamba’nın Kumköy İlkokulu’ndaki Dilek Livaneli öğretmen.
Sen ne yaptın bize diye diye yerimde oturmakta güçlük çekerek dinlediğim, mutluluktan, umuttan, coşkudan gözlerimi dolduran gencecik canım öğretmenim, canımsın.
Dilek Livaneli son noktayı şu cümleyle koydu:
“Eğer, yaptıklarınızla bir insanın yüzünde gülümseme yaratıyorsanız, doğru yoldasınızdır...”
Budur işte kadınlar!
Anahtar bu!
Hani o salonlardan nasıl taşar cesaret, güven, azim, umut diye kıvranıyordum ya...
Kendi güçlü yönümü fark etmek, anlamak paylaşmak tamam.
Peki hiç bir kadın arkadaşını, kız arkadaşını, mahallendeki bir komşunu alıp karşına, ona “Senin şu yönünü takdir ediyorum. Şu olay karşısında sergilediğin şu duruş bana güç verdi. Sen bana şu konuda ilham verdin” dediniz mi, dedik mi?
Bizim kadın kadına iletişime, sohbete, birbirimize cesaret vermeye, birbirimize kendimizi hatırlatmaya ihtiyacımız var arkadaşlar.
Güçlü kadın, cesur kadın dediğimiz şey oturduğumuz yerden anlatılacak, aktarılacak bir şeyden öte eyleme geçirildiğinde olunacak bir şey.
Çünkü bunu yaparsak, Dilek öğretmenimin dediği gibi, yüzünde bir gülümseme yaratırsın...
İşte o gülümseme, cesareti uyandıran her şey!
Yonca
“söyle”

Yazının devamı...

Kadın ve önyargı

17 Şubat 2017

Bu tanımdaki en kilit kelime bence “peşin”.
Yani sen peşin peşin ödemişsin o şeyin hakkında verdiğin kararın bedelini.
Ben bunu kesin yapamam demişsin ve eminsin öyle olacağından. O peşin fikir artık değişmez olmuş, bitmiş gibi.
Oysa türlü çeşit durum, koşul var. Hava değişiyor, sen değişiyorsun, hayat değişiyor.
O gün o saatte, o koşulda yapamadın evet. Ama bunu başka bir gün, saat ve durumda yapamayacaksın diye bir şey yok. Onu bilmiyoruz bile. Olabilecek olasılığını vermiyoruz yine de.
Kimi zaman kadınlara gelin koşalım diyorum; “ben koşamam” diyorlar.
Sonra bir şekilde bir araya geldiğimizde 100 metre tıngır mıngır koşuyoruz diyelim... O mesafe, o zaman 1 metre, bir saniye uzayacak mı, uzarsa yaparım yapamam filan diye ne çok kaygı, endişe ve tartışma.
İşte o zaman soruyorum: “Peki 100 metre ötede çocuğun, sevdiğin düşse... Bir anda ağlamaya ve seni çağırmaya başlasa? Kaç metre, ne kadar zaman, nasıl gibi sorular aklına gelir mi? Ne yaparsın?”
Cevap hep çok hızlı ve net veriliyor: “Koştuğumun farkına bile varmam, koştuğumu düşünmem bile... Hemen koşar giderim yanına...”
Demek ki en azından oraya kadar anında koşabilir, ne gerekiyorsa yapabilirsin!
Yapamazsın, edemezsinler...
Bu bana olmaz, bu bana yakışmaz, ben o işe girişemem, beceremem, isteyemem, elde edememler...
Benim şuyum eksik, bende bu yoklar...
Hep bunları söylüyoruz kendimize.
En çok dikkatimi çeken şeylerden biri de şu... “Kendinde en gıcık olduğun şey ne?” diye sorduğumda oy oy oy oy, ne çok cevap, ne çok şey var söyleyecek.
Ama “Kendinde en çok takdir ettiğin şey nedir, kendinde en çok neyi seversin?” diye sorduğumda bir derin sessizlik, duraksama, gözler yere bakmaya başlıyor anında. Daha beteri cevap yine neyine gıcık oluyor, neyi sevmez onunla başlıyor...
O yüzden hafta sonuna girerken, kendi kendimiz için zincir kıran bir şey yapma hakkımızı kullanalım diye düşündüm.
Ve 2 soru sormaya karar verdim.
1- Kendinde en çok takdir ettiğin yön, beceri, yetenek nedir?
2- Bu yönün, bu becerin, bu yeteneğin sana neler kazandırıyor?
İnsanın kendine dair önyargıları yerine becerilerini, takdir ettiği hallerini düşünmesi, adını koyması, fark etmesi kanımca bir çeşit kişisel aydınlanmadır.
Kendimize dair bu kadarcık bir şeyi keşfetmek adına bir mola verip çalışmayı hak ediyoruz bence.
Cevaplarınızı dilerseniz yazın, çat diye cesurca paylaşın istediğiniz birileriyle.
Veya varsa sosyal medya hesabınızda paylaşın. Sizde kalmasın sadece keşfiniz.
Belki bir başkasının da kendinde neyi takdir ettiğini hatırlatmış olursunuz böylece. Veya düşünmesine neden olursunuz...
Bütün bunları Güçlü Kadınlar Konferansı öncesi çalışırken düşünüp not almıştım.
O konferansta dün ne konuştuk, onu da yazacağım sizlere.
Kendi gücünü hatırlamak, başkasına da kendi gücünü hatırlatabilir. Düşünmeye kafa yormaya davet edebilir.
Paylaşmak cesarettir, cesaret bulaşıcıdır ve yüreklendirir.
Umut verir!
Biz kadınlar birbirimizi yüreklendirsek ya işte.
Yonca
“güven”

Yazının devamı...

Mesele nasıl sorusu...

13 Şubat 2017

İnsan kalbi nasıl da bu kadar dayanıklı?
Acıdan trilyon parça oluyor bir anda, o halde bile yaşamaya devam edebiliyor.
Allak bullak duygular, düşünceler, pişmanlıklar, utançlar ne istersen hepsi bir arada, aynı yürekte, tek insanda, bir hayatta barınabiliyor. 
Canın yandığında anlaşılmak ömre bedel.
Gerçekten öyle.
İnsan canı yanarken anlaşılmazsa çıldırabilir.
İnsanlığa bedel olan en güzel şeylerden biri de, acının seni acıttığı kadar başka insanlar tarafından da anlaşılması.
Canım kedimiz Madam Coco’nun ardından yazdıklarınız, gönderdiğiniz mesajlar ve mail’lerin her birini satır satır, kelime kelime okudum.
Gerçekten ömre bedel her biri.
Ufacık, masum bir can insana ne kadar kocaman duygular, ne kadar çok tecrübe, amma çok hiç tanımadığın duygu katıyormuş meğer.
Hepimizin bir yanı eksik kaldı resmen.
Oğlum Aslan Cem, hep çok düşünen, düşünmekten öte düşündüğü şeyleri gerçekten iyi ifade eden bir çocuk.
Kimi zaman cümleleri beni haftalarca meşgul ediyor.
Yahu diyorum, bu çocuk, çocuk gibi olması gerekirken sanırsın 47 yaşında.
Belki adam bir düşünür olacak, ondan.
Veya diyorum, keşke bunları hiç düşünmese... Sadece çocuk olsa. Aklında bu kadar ciddi mevzu dolanıp durmasa. Bu kadar erken yormasa kafasını, kalbini...
Ama hangi çocuk daha az farkında ki bir şeylerin veya hangi çocuk daha az hissedip düşünüyor ki olan biteni!
Kimi dillendirmiyordur belki ama, her çocuk hepimizden daha bilge ve her şeyin gayet farkında buna eminim.
Bazen bir çocuğu bir şeye bakarken yakalıyorum. Veya bir soru soruyor mesela yan masada annesine, mıhlanıyorum...
Nitekim Aslan Cem’in söylediği birkaç şey beni hem etkiledi hem de bunca zamandır cümlesini kuramadığım birtakım duygularıma
tercüman oldu.
Paylaşmak istedim.
Madam Coco’nun gidişinin ardından dertleşirken şöyle dedi:
“Anne insanın sevdiği çok yaşlanıp gidince, insanın içine batan zaman meselesi. Yani onu ne kadar zaman sonra kaybettiğin mesele. Onunla ne kadar zaman geçirebildiğin mesele. Ama bir sevdiğini zamansız bir şekilde erken kaybettiğinde, mesele ‘nasıl’ sorusu oluyor. Bana en çok bu koydu... Nasıl kaybettiğimiz...”
Durakaldım öylece. Ne dersin ki buna?
Diyemedim ben de... Sustum.
Ecel ve zamansız gidiş arasındaki en kocaman fark bu.
“Nasıl?” sorusunun cevabındaki sessiz bırakan acı.
Bir şey daha dedi Aslan Cem onca üzüntüsü arasında beni çok etkileyen:
“Herkes sevdiklerinle kaliteli zaman geçirmenin öneminden bahsediyor. Ben zaten sevdiklerimle kaliteli zaman geçiriyorum. Ama tek istediğim daha fazla ve uzun kaliteli zaman geçirmekti.
Ben hep daha uzun süre iyi zaman geçirebileceğimi hayal etmiştim. Onun hayal kırıklığını yaşıyorum.”
Ah be çocuk be...
Velhasıl sevgili okurum...
Beni bazen tanımlayamadığım, hissettiğim ama adını koyamadığım şeyler yoruyor. Adını koysam, tanımlasam, dilimle cümlesini kurup paylaşsam, sanki kalbimin üzerinden tonlarca yük kalkmış oluyor.
Sanki acıyan o yerime bir merhem sürmüşüm de iyileşmeye başlıyor.
Bir işinize yarar mı bilmem ama bizim Aslan Cem’in içimden geçen duyguların adını koyması bana iyi geldi...
Belki sizin de başka bir şeyle alakalı işinize yarar.
Ve son bir şey, evlerimizde, kalplerimizde daha çoook yer var, ne çok sevgi, ne çok hüsran, ne çok aşk, ne çok duygu sığdırabiliriz ömrümüz boyunca düşünsenize...
Şu kalbi, asla cimri kullanmamalı.
Sonsuz cömert olup kalbimiz taşana kadar tam kapasite doldurmalı.
Yonca
“dolu dolu”

Yazının devamı...

Masal olup göğe kaydı

10 Şubat 2017

Evlat edinelim diye gittik barınağa.
İçerisi yavru kedi ve çocuk doluydu. Herkes sürekli yavru kediciklere bakıyordu.
Aslan Cem kimsenin gitmediği kutunun oraya gitti. İçinde irice, upuzun tüyleri olan, bembeyaz ama kar beyaz, süt beyaz bir kedi. Gözleri yemyeşil. Işık gibi bir yeşil.
Nehir gibi, su gibi, ırmak gibi, zeytin gibi bir yeşil...
Neden kimse ona bakmıyor diye sorduk.
“Herkes yavru kedi istiyor. Luna 1 yaşında. Ailesi ülke dışına çıkarmak pahalı diye terk etmiş. Daha önceki evinde köpeklerle yaşıyormuş, sokağa da çıkıyormuş. Ama kimse büyümüş kedi evlat edinmek istemediğinden Luna aylardır bekliyor” deyince adam, Aslan Cem “Anne biz alalım” dedi.
Kucakladık geldik.
Çocuklar adını Alaska Coconut Tokbaş koydular...
ACT.
Geldiği gün her şeyimize, ama her şeyimize uyum sağladı.
Tek bir konuda ne sorun yaşadık, ne zorlandık ne de ne bileyim işte of Coco dedik.
Dedirtmedi.
Eve, bahçeye, mahalleye, sitemize alıştı. Gözü hep dışarıdaydı.
O kadar güvenli bir sitedeyiz ki! Sınırları belli. Koca site. Dahası bütün site kedi köpek dolu, insanlar hayvan dostu.
Özgür bıraktık Madam Coco’yu.
Ağaçlara tırmandı, kuş kovaladı, fare yakaladı.
Hepimizi hep kapıda karşıladı. Kapımız hep açık.
İstedi mi eve gelir, her akşam üstü. Doğru Aslan Cem’in odasına.
Gece de boynuna ya da başına kurulur mırıl mırıl uyur.
Onunla tek uğraşan Ginger Bey’di.
Saatlerce gelmesini bekler, geldi mi, hav hav da hav hav kırk saat havlayabilirdi.
Madam Coco hiç tınmaz. Tek pati atar sustururdu Ginger Bey’i.
Bana hayatta gereksiz şeylere takmadan devam etmeyi öğretti.
Tam bir hararetli
kadın-erkek ilişkisiydi,
kedi-köpek ilişkileri.
Aşk, nefret ne istersen vardı. Onların ilişkisi, hayatımızdaki en dürüst şeydi.
Gece Destina’nın yatağında gördüm, göz göze geldik.
Allah’ım dedim, dünyada gördüğüm en özel, en asil, en bilge kedisin Madam Coco.
Sabah yine aynı saatte, hep yaptığımız gibi, kapı açılınca çıktı.
Ben biraz kanepeye uzandım tam...
Noemi’nin koşarak gelmesi... “Coco... Coco...” diye sesinin titremesi...
Don paça kendimi dışarı atmam... Ahhh ahhh ahhh.
Orada yatıyor Madam Coco.
Hep uzandığı, gerinerek güneşlendiği yerde.
Kapımızın önünde.
Başı kanamış azıcık. Çok azıcık. Yok olamaz bu. Olamaz!
Dizlerimin üstüne çakıldım beton yere.
Güzel kızım, nasıl oldu bu? Nasıl nasıl nasıl nasıl!
Sen en hızlı koşan kedisin, en akıllı, en özgür kedisin. Sen bizim kedimizsin! Kim, nasıl, hangi araba çarptı sana? Kim yapar bunu bir cana!
Hiç ses yok. Çıt yok koca dünyanın sesi kısıldı iyi mi!
Ya da ben sağır olmuşumdur belki!
Sağır olayım, kör olayım! Duymayayım bu acıyı, görmeyeyim gerçekleri!
Melek gibi yatıyor tüm asaletiyle dizlerimin ucunda.
Gelen geçen tüm arabalar durdu. İnen, yanıma gelen... Benimle ağlayan oldu.
Aslan Cem’i gördüm sonra.
Madam Coco’nun hep tırmandığı ağacın altından bana doğru gelecekken durdu. Ah çocuğumun o an duruşu!
“Anne olamaz Madam Coco değildir o...” diye hıçkırıklara boğuluşu. Arda’nın avaz avaz yanıma koşuşu.
Destina’nın ağlamaktan öksürmeye öğürtüye dönen o hırıltılı sesi...
Sardım sarmaladım canım kızımızı.
Zeytin ağacıyla limon ağacının dibine götürdüm.
Hep yuvarlanıp oynaştığı yere.
Veterinerimizi aradım.
Sağ elim kalbinde. Sıcacık hâlâ. Yalan be bu olanlar! Gerçek olamaz di mi ama!
Veteriner... Sesi titredi onun da. Daha yeni aşısını yaptı ya!
“Dilerseniz küllerini alabilirsiniz her şey bitince...” cümlesinden sonra kapadım telefonu.
Aslan Cem ve Destina onay verdi.
Zeytin ağacından, Limon’dan, Mayıs Ağacı’ndan birer dal kopardım.
Hep içine yattığı çiçeklerden de koydum yanına.
Ginger Bey’in çıtı çıkmıyordu. Onun üzerinde uzandığı bir şey vardı, onu da aldım sardım yanına.
Kalbim sökülüyor şu anda.
Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşıyorum.
Paramparça haldeyim.
Evlatlarımın bir masum can için bunca üzülmesiyle gurur duyuyorum cümlesi çok mu fena! Ve gerçek ama!
Allah kahretsin, ama bunlar bile geçiyor içimden işte.
Merhametse merhamet, koşulsuz sevgiyse sevgi, evlat edindiğin bir cana yuvanı, kalbini, ekmeğini verip sonsuz paylaşabilme...
Kedi köpek kavgasında bile saygı vardı, onu da öğrendik onlardan işte.
Neler öğretmedi ki bu minicik saf masum yürek 3 sene 9 ayda bize!
Öyle çok sevdik ki biz onu...
Özüne, ruhuna saygı duyduk. Hiç koşul koymadık.
O ne kadar koşulsuz sevgi verdiyse bize, biz de bir o kadar verdik.
Tek tesellim kedi gibi yaşadı.
Ve o bir kedi. Belli ki gitme kararı aldı.
Ah ki ne ah....
Madam Coconut oldu Sokak Kızı İrma...
8 Şubat 2017 Çarşamba sabahı, saat 07:15’te...
Bembeyaz bir masal olup...
Yuvamızdan göğe uçtu gitti.
Kalbimiz feci cız etti.
Yonca
“Luna”

Yazının devamı...

Asla diyet yapmayın

6 Şubat 2017

Çok net, çok dürüst bir yazı. Hani tam “doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar” tadında.
Gidip gelip okuyorum.
Kafam bir kere daha, bir kere daha alsın istiyorum anlattıklarını.
Paylaştığı gerçekleri iyice sindireyim istiyorum.
O diyetten öbürüne, akımlardan trendlere sürüklenirken kendimize uzun vadede ne yaptığımızı yüzüme çarptığı gibi gül bitiren bir yazı yazmış.
Bir keresinde Nurhayat’a, “Sen sağlık adına, sağlıklı beslenme adına öyle
ömürlük şeyler anlatıp öğretiyorsun ki, senden bunları öğrenen hastanın bir daha sana ihtiyacı kalmaz, bu nasıl iş?” demiştim. O da bana, “Yonca keşke herkesin sağlığı tam olsa, bana hiç ihtiyaç kalmasa” demişti.
Daha ne desin gerçekten...
Okuyun hele.
Yonca
“diyetmania”

Yanındakine baka baka

Yanındakine, öbürüne, ötekine, berikine bakmaktan yaşayamamak diye bir şey var.
Onun ne yaptığı, nasıl yaptığı; nasıl olduğunu, nesi olduğunu düşünmekten, süzmekten, izlemekten kendini düşünememek, kendine odaklanamamak diye bir şey var.
Hani onun bahçesine bakarken, kendi bahçeni yeşertememek gibi bu.
İnsan bazen dalıp gidiyor başkasının hayatına... Yaptıklarına. İnsanız elbet. Hiçbirimiz mükemmel değiliz.
Oysa kendine odaklandıkça yeşeriyorsun, gelişiyorsun.
Başkasına bakarak zaman kaybederken, kendine bakarak hiçbir şey olmasa zaman kazanıyorsun. Ve zaman her şey demek.
Bu da kendime bir çimdik ve not.
Yonca
“selfie”

Hülya Avşar’ın kıyafeti

Kıyafet güzeldir, değildir. Fazla dekoltedir, değildir.
Yakışmıştır, yakışmamıştır...
Kim ne isterse onu düşünür elbet.
Fakat beni bu tür konularda bir şey inanılmaz derinden etkiliyor.
O da eleştiri ve duyguları dile getirme şeklimiz, tavrımız, dilimiz.
Korkunç bir tavır ve üslup. Yıkıcıdan öte. Kötü...
Sosyal medyada yazılanlara, yorumlara baktım, utandım.
Nasıl hâlâ bu kadar vahşi olabiliyoruz? Evet vahşi.
Bir kıyafet üzerinden bir insanı -bakın kadın demedim özellikle- yargılama hakkını
nasıl bu kadar tehlikeli bir seviyeye çekebiliyoruz?
Yakışmamış de geç... Beğenmedim de geç.
Fikrini belirt. Eleştirini yap.
Ama bel altından vurmak, sıfatlar takmak, aşağılamak; yaşından dem vurup had bildirmek... Bunlar başka türlü zavallılıklar.
Dahası bunun adı şiddet.
Böyle zamanlarda, odak noktasından çok, okları atanların, vurmak için en berbat dili ve tavrı seçenlerin insani değerlerinden şüphe duyup ürküyorum.
“Vurun kahpeye” kafası bunlar.
Beni, bize dair en çok düşündüren şey de bu oluyor hep.
Kişi Hülya Avşar’mış değilmiş önemli değil...
Kıyafet ona yakışmamışsa, bu şiddet dili de hiç kimseye yakışmıyor.
Kıyafetin her ne zararı varsa bir tek taşıyana mesela, değil mi?
Ama o üslup, o tavır, o dil, o şiddet herkese zarar.
Ne zaman ki eleştirmekle ‘vurun kahpeye’ arasındaki nüansın farkındalığıyla
hareket ederiz, ne zaman bu tavrı kanıksayıp matah bir şeymiş gibi körüklemeyiz, o zaman şiddet kültüründen uzaklaşma da başlar.
Çuvaldızı bir de kendi dilimize batıralım isterim...
Yonca
“şeffaf”

 

 

Yazının devamı...

Pusetteki çocuk

3 Şubat 2017


Pusette bebesi olan tüm anneler bilir, şu anlatacağım sahneyi.
Hani bir an gelir, çocuk artık ne yapsan pusette oturmak istemez ya, işte öyle bir sahne var karşımda.
Çocuk yerinde durmaz, geri döner, ayağa kalkmaya çalışır, ağlar, tepinir.
Rahatsızdır yani. Sıkılmıştır. İlla bir şey olmuştur işte...
Kemerini açmaya kalkar...
Çocuk bıkmıştır artık o şeyde bağlı ve sabit kalmaktan.
Kim bilir belki totosu ağrımıştır. Belki de beli.
Belki de annesinin sürüklediği yöne gitmekten sıkılmıştır.
Belki sen onu soldaki koridora götürürken o sadece orada durmak istiyordur; ama dili yoktur ki kendini ifade etsin.
Zaten ifade etse ne olacak?
Senin yapman gereken neyse onu yapmak zorundasındır o saniye. Acelen vardır.
Mecbursundur o yöne çocuğu sürüklemeye.
Çocuğumun pusetten inesi gelmiş, ne şahane! Bırakayım takılsın modunda değilsindir. Veya bunu düşünecek hâl bırakmamıştır ki dünya sende.
Oysa çocuk çocuktur değil mi?
Hakkı vardır yani sıkılmaya, bunalmaya, bağlı kalmamak için debelenip aslında sana gayet masumca bir şeyler anlatmaya...
Gözüm ister istemez bu duygularla takıldı o anne ve çocuğa.
“Ahanda bir zamanlar ben!” dedim bakıp.
Çocuk debelendikçe kadıncağız ne yapsın, önce eğildi bir şeyler anlatmaya başladı. Yok olmadı.
Kadıncağız da çantasını açtı ve bir atıştırmalık verdi çocuğun eline.
Çocuk yemeye başladı ve anne hızlı adımlarla uzaklaştı.
Birden tüylerim diken diken oldu. Çocuk aç değildi ki!
Eskiden olsa çocuğun halinden aç olmadığını anlamazdım. Varsayardım. Ama şu an anladım.
Çocuğun canı sıkılmıştı. Yorulmuştu.
Tek istediği pusetten inmek ve dolaşmaktı.
Veya bir yere oturmak veya annesinin kucağına gitmek veya eve gitmek veya parka gitmekti belki istediği.
İstemediği tek şey o anda o pusette olmaktı. Ve bir de yemek yemek.
Peki karşılığında ne aldı?
Sus payı olarak yemek.
Al şunu, yediğinle oyalan, sus ve beni daha fazla yorma.
Bir an düşündüm, acaba ben kaç kere buna benzer bir an yaşadım?
Çocukken kaç kere benim başıma geldi?
Buna benzer bir “oyalama” olayını kaç çocuk yaşıyor bu dünyada?
Eve geldim ki haberlerde obez çocuklar ve çocuklarımızın beslenme sorunları...
Gözlerim doldu yemin ederim. Gerçi şu anda da boğazımda bir yumru var.
Biz nasıl bu hale getirildik?
Okuduğum o basmakalıp kitaplar, sağda solda anlatılanlar, anneler olarak birbirimize verdiğimiz örnekleri ve akılları da düşündüm. Resmen midem bulandı.
Nasıl zehirlendik veya nasıl bir çaresizlik içine tıkıldık ki çocuğumuzun “sevgi-ilgi” ihtiyacı yerine atıştırmalık şeyler koyduk.
Çocuklarımız da bizim gibi duygularını yemeye başladılar belki de.
“Hatır için çiğ tavuk yenir” deyimi mesela. O nasıl bir deyimdir!
Özüne, ruhuna, bedenine ters bile olsa ye yani... Kendine zarar vermek pahasına da ye...
Haddinden ve mide kapasitenden fazla doldurulan tabaklar, tokum desen de zorla yedirilen öğünler, sevmediğin yemeği zorla yedirdiğin çocuklar olarak başlıyoruz hayata.
İstemediğin, sevmediği her şeyi yeme yutma kabullenme ile, hayır deme özgürlüğünü elinden alıyoruz daha ilk lokmada. Sonra vay efendim nasıl hayır diyemezsin, hayır demeyi bileceksin filan...
Oldu canım!
Kolaysa sen de!
İçgüdülerimizden uzaklaştırılmak için eğitiliyoruz.
Her şey öyle başlıyor bence.
Gerçek ihtiyacın yerine, oyalamacaların konulduğu sahte bir hayat...
Açlığını, tokluğunu fark edemediğin, bilmem kimi zengin etmek için sonsuz saat çalıştığın, kalan dar zamanında çocuğunla göz teması kurma fukarası olarak ağzına bir şeyler tıkıştırdığın insanlara dönüşmekle başlıyor.
En ciddi sağlık sorunu tabii ki obezite. Duygularımızı yaşamak yerine yiyoruz!
Sevgiye öyle açız ki, ne yesek doymuyoruz.
Canım anne...
Dur bir saniye...
Nefes al...
Kendini yeme...
Bak çocuğunun gözünün içine.
İndir pusetten, kucağına al veya bırak yere.
Git peşinden...
Yüreğinin götürdüğü yere.
Yonca
“tay tay”

Yazının devamı...