"Y.Sinan Tanyıldız" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Y.Sinan Tanyıldız" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Y.Sinan Tanyıldız

Y.Sinan Tanyıldız

Mersin Kenti Edebiyat Ödülü 8 Yaşında

17 Aralık 2014

Günün Sözü:
Şen adam güneşe benzer girdiği yeri aydınlatmış olur.
Cenap Sehabettin


CELAL SOYCAN
“ Mersin Kenti Edebiyat Ödülü” 8 Yaşında…

Türkiye’de bir kent adına verilen ilk ve tek ödül olan “Mersin Kenti Edebiyat Ödülü” 8. Yılını dolduruyor. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası ( MTSO )’nın öncü girişimiyle başlayan süreçte, şimdiye kadar edebiyatımızın ustalarından Nezihe Meriç, Tahsin Yücel, Osman Şahin, Latife Tekin, Leyla Erbil, Ahmet Oktay ve Demir Özlü’ye ödül verildi. Mersin kenti bu vesileyle çağdaş edebiyatımız için bir buluşma mekânına dönüştü; edebiyat ortamında anlamlı ve saygın bir değer kazandı.
İpek Ongun, Ahmet Ada,Sina Akyol, Celâl Soycan ve Ogün Kaymak’tan oluşan değerlendirme Kurulu bu yıl da şiirimizin ustalarında şair-Yazar Metin Cengiz’i ödüle değer buldu. Ödül töreni yine edebiyatımız değerli kalemlerini Mersinlilerle buluşturacaktır. Şimdiye kadar MTSO’nun kurumsal kimliği altında yapılan çalışmalara bu yıl ilk kez Mersin Büyükşehir Belediyesi de katıldı ve böylece ödülün gelecek yıllarda kent dinamiklerince de doğrudan desteklenmesi konusunda değerli bir başlangıç yapıldı. Bu yıl verilecek para ödülü de ilk kez 15000 TL. olarak belirlendi.
Gittikçe dayanılmaz bir gürültüyle kirlenen iletişim mecraları, politik ortam başta olmak üzere bütün insan ilişkilerine olumsuz bir gerilim yükledi; neredeyse herkes ötekiyle negatif bir dil içinden söyleşmeye çalışıyor ve sonuçta kimse kimseye ulaşamıyor. Farklılık, en iyi ihtimalle bir ” tahammül” meselesi halinde ve dil bütünüyle bir şiddet aracına dönüştü. Böylesi bir ortamda ötekine ulaşmak, hayatı dönüştürmek, dahası, insani değerlerle yüklü bir kendilik inşası nasıl mümkün olacaktır ?
Tam bu noktada hatırlamak zorundayız: İnsanı bizzat kendisiyle buluşturan, ötekini en aykırı durumlarda tanımaya çağıran, dolayısıyla ona aklını ve vicdanını onaracak bir dil armağan eden ahlaki önermedir edebiyat. Ötekiyle konuşamadan demokrasi inşası imkansızdır; ötekini anlama çabasını durduran öfke ve kara kibir, önce kişinin kendisine zarar verir; kendi düşünsel gelişimini engeller. Bu yönüyle genel olarak sanat, ama özel olarak doğrudan dili kullanan edebiyat hâlâ bir büyük imkân halinde insanı dönüştürüyor ve oradan hareketle daha iyi bir hayat tahayyülümüzü diri tutabiliyoruz.
Şimdiki zamanın hızı ve tüketim ideolojisi içinde kaybolmadan, geçmişi ve geleceği kopmaz bir bütünlük olarak deneyimlemeyi vaat eder edebiyat; sevinci ve kederi, umudu ve yası, başarıyı ve yenilgiyi, aşkı ve yalnızlığı, doğumu ve ölümü, varlığı ve hiçliği diyalektik bir bütün içinde kucaklamayı öğretir. Daha iyi bir hayatın imkânları için önce kendi içimize bakabilme cesaretini orada bulabiliriz; cevapları dayanılmaz sorular oradadır, akla korku salan aşklara orada tanıklık ederiz. Ezber bozan insan hayatları, utanç dolu başarılar, haysiyetli yenilgiler orada bekler bizi ve yalansız bir aynaya ancak oradan bakabiliriz. Bir cümlenin, bir sözcüğün, bir bakış ânının bütün bir hayatı nasıl dipten kırdığını oradan biliriz.
Mersin Kenti Edebiyat Ödülü, bu güzel kentte bunları bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor. İnsanın bilme ve dönüştürme pratiğinin en değerli alanı halindeki politika bunları unuttu; herkes ve hepimiz kendi tartışılmaz doğrularımızla(!) aklımızı ve kalbimizi ötekine kapattık. Oysa bu kent, daha kuruluş kültürü içinden bir demokratik ahlak inşa edebilmiştir. Bugün de yaşamak için yolu bu kente düşmüş herkes, en az öteki kadar Mersinlidir, buraların sahibidir. Çarşıda ,pazarda birbirimize dokunarak yaşıyoruz ve Kürtçe, Arapça, Türkçe sesler arasında büyüyor çocuklarımız. Bu çok kıymetli bir deneyimdir ve politikanın zehirli gerilim diline rağmen korunmalıdır. Böylece politik alanı da daha insani bir dile doğru sürüklemek mümkün olacaktır. Çocuklarımıza, sevdiklerimize , kendimize daha iyi davranmayı edebiyat öğretecektir; aşkı ve sabrı oraya bakarak koruyacağız.
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Burhanettin Kocamaz’ın ve MTSO Yönetim Kurulu Başkanı Sn. Şerafettin Aşut’un kişiliğinde bütün emeği geçenlere şehrim adına şükran duyuyorum.
19 Aralık 2014 Cuma günü saat 18’de MTSO Toplantı Salonu’nda yapılacak ödül töreninde, Ödüle değer bulunan Metin Cengiz’in sanatı hakkında konuşmayı şair-yazar Haydar Ergülen yapacaktır. Bu ödül akşamında Mersin ve çevre illerden gelecek edebiyat severlerle de buluşacağız.


EMRULLAH GÜNEY
Dersimiz Edebiyat

Lisede öğrenciyiz. Fransızca dersimizin öğretmeni Turgut Sutekin. Birçok öğrenci, belki kimi öğretmenler onun adını bilmezdi. Çünkü lakabı olan Mösyö, adının önüne geçmişti. Lisan-ı ecnebiyi, daha 1924 Mübadelesi’nden önce kentte yaşayan Ortodoks Karamanlı Türk halkının rahiplerinden öğrendiğini duymuştuk. Sanırım, yaşı 70’e yakındı. Apak saçlarıyla yorgun görünüşlü yıprak bir insan. Fransızca uygarlık diliydi ve ahenkli telaffuzunu seviyorduk. Fransa’dan, Belçika’dan mektuplaştığımız kızlar vardı . Pek yararlandığımızı söyleyemem Mösyö’nün dersinden. Derste uyuduğu olurdu. Sesi de boğuk çıkardı.
Bir gün, haber geldi; Turgut bey derse gelemeyecekmiş, sayrı imiş.
Arkadaşımız Kozaklı’dan Seyfi tahtaya yazdı:
Mösyo malad olmuş, serbestsiniz millet...
O iki ders süresi hiç bitmeyecekmiş gibi gelir öğrenciye; kazanç sayar.
O gün nöbetçi, fizik öğretmeni Numan Acar idi. Derslikte gürültü üzerine içeri girdi. Tahtadaki yazıyı gördü.
‘’ Kim yazdı bunu? ‘’
Seyfi : ‘’ Ben yazdım hocam,’’
‘’ Ne demek bu?’’
‘’ Turgut Bey hastalanmış da, dersi yapamayacakmış,’
“ Ayıp ayıp, öyle muhterem bir hocaya mösyö diyerek hakaret ediyorsunuz. Hiç yakıştıramadım size...Silin bunu, hemmen !’’
Derslikten çıktı gitti. Biz birbirimizin yüzüne baktık. Hayret ettik Numan Bey’in mösyönün anlamını bilmemesine...Sonra gülüştük...
Seyfi, tahtadaki yazıyı sildi, silgiyi de pencereye fırlattı.

ADİL VAHAPOĞLU
Kış uykusu

Kış uykusu (Winter Sleep) “Altın Palmiye “ ödülü kazanmış , 2014 yapımı bir yerli film...”Güzel atlar ülkesi” olan Kapadokya’da geçmekte bu uzun kış hikayesi..Bozkır’ın soğuğunda sessiz ve durgun bir atmosfer var ama yine de bir sıcaklık hissettim..
Her sahnesi muhteşem bir tabloyu andıran filmde sahneyi oluşturan her obje de bir sanat eseri gibi duruyor.. Her birini tek tek inceleme ihtiyacı hissediyorsun...Ya ifadeler? Kafasında “fikir” barındıran insanların konuşmalarını dikkatlice dinliyorsun..Keyif veriyor doğrusu..
Kuru yaşantısına anlam kazandırmaya çalışan genç bir kadın ve mutlu etmesini bilmeyen, hiç de mutlu olmamış “aydın “ kılıklı bir eski aktör ana karakterleri oluşturuyor.
İşte bu şekilde filmin içine girerek oradaki karakterle konuşabiliyorsunuz.
17 Aralık Çarşamba Dostça yazıları

Yazının devamı...

Hasan Adalı Okullarda adı yaşayanlar

16 Aralık 2014

Günün Sözü:
En sürekli aşk karşılıksız aşktır.
S. Maugham

HASAN ADALI
Okullarda adı yaşayanlar...

Bu benim çok hoşuma gidiyor ve okullara adlarını veren isim gördükçe onları hayırla anıyorum. Bugün sizlere böyle bir isimden söz edeceğim. Ki bu kişinin adını, en azından şirketlerini duymayan yoktur. Rahmetli Hasan Adalı... Bir okulda adı yaşıyor. Okulun giriş kapısında koca bir tabela var... Hasan Adalı Lisesi... Rahmetli Hasan Bey eski temsilcimiz rahmetli İskender Ayvalık’ın da arkadaşıydı. Onların arkadaş olduğu dönemde Adalı Turizm vardı, fabrikalara servis işi yapıyordu, otobüslerle çalışanları taşıyordu...
Hasan Adalı 1929 yılında Girne’de doğmuş...
Bir İngiliz kolejini bitirmiş ve daha onra da hayata atılmış...
Seyhan Baraj İnşaatında çalışmış tercümanlık yapmış, şantiye şefi olarak da çalışmasını sürdürmüş.
1963 yılında kendi şirketini kurmuş Adana’da... Müteahhitlik, turizm acenteliği, otobüs işletmeciliği ile uğraşmış. 1980 yıllarında da atçılığa merak sarmış. Bu konuda da ünlenmiş. Jokey Kulübü asli üyeliğine seçilmiş, adına yarışlar düzenlenmiş.
2006 yılında da hayata gözlerini yummuş...
Rahmetli İskender Abi’nin sohbetlerinden hatırlıyorum, hayırsever biriymiş Hasan Adalı...
Oğlu Serdar Adalı da babasının adını yaşatmak için bir okul yaptırdı...
2007 yılında okul Milli Eğitime teslim edilmiş...
Okuluh;
- 1500 m2 kapalı alanı var.
- Bahçesi 12.000 m2.
- İçinde 24 derslik var.
- Laboratuvar,
- Kütüphane,
- Spor Salonu
- Ve 350 seyirci kapasiteli basket sahası mevcut.
Okulun bahçesinde; voleybol, tenis sahası, badminton oyun aları da var.
Şimdi bu okulda okuyanlar ve mezun olanlar Hasan Adalı’yı rahmetle anıyorlardı.
Gerek Adana’da ve gerek diğer illerde isimlerini okullarda yaşatanları rahmetle anmak hepimizin görevi...
Allah gani gani rahmet eylesin...
Eğer bu okul olmasaydı veya diğer okullar olmasaydı insanlar çabuk unutuluyor ama ilim irfan yuvalarına isimlerini verenler asla unutulmuyor...

MEHMET UĞUR AZKANAR
Dünya Eğlence Şirketi

Önce Mehmet Uğur kardeşimi yürekten kutluyorum çünkü o üretiyor... Televizyonlarda seyrettiğimiz oyunları satın almak için binlerce dolar harcıyoruz ama dünyaya oyun sattığımız yok... Emekli bir öğretmenin oğlu olan Mehmet Uğur Azkanar oyun üretiyor, uyguluyor. İnsanların gülümseyerek öğrenmelerine vesile oluyor...
Bu ismi unutmayın...
Zira ürettiği Pathing Man isimli oyunu kısa bir süre sonra dünyanın çeşitli ülkelerine satabilir.
Harika bir oyun.
İçeriğinden bahsetmek istemiyorum çünkü yakında Adana dahil her ilde Pathing Man tanınacak, bilinecek...
Şirketin elinde 10’a yakın üretilmiş oyun var.
Hepsi de Mehmet Uğur Azkanar’ın eseri...
Dediğim gibi oyunların içeriklerini size anlatmayacağım ama yakın bir gelecekte bu oyunlar çok meşhur olacak, bilesiniz...
Sevgili Mehmet kardeşimi yürekten kutluyorum, başarılarının devamını diliyorum. Ona yürekten inanıyorum.

ADİL VAHAPOĞLU
Adam olacak çocuk

Sağlıklı düşünmek ve başarılı olmak istiyorsan aklını iyi kullanacaksın. .Her şeyin çözümü oradadır.. Mantık ve aklın bilimi ise; ”Matematik”tir.. “ Merak etme, kuşku duyma, öğrenme isteği, analitik düşünme, sorgulama, eleştirel yaklaşım, özgür düşünce, sorun çözme yeteneği, sağlıklı akıl yürütme,hızlı karar verme” gibi davranışlar ,”zeki bir insan” olarak ifade ettiğimiz yapıda mutlaka bulunmaktadır. Bunları rasyonel düşünme diye özetleyebiliriz.. İnsanın eğitim düzeyi hakkında da bir fikir verebilen bu davranışların kazanılacağı ortamlar,aile-okul ve çevredir... Ama en başta eğitim ortamlarıdır.
Matematik derslerinin okutulmasının temelinde bu davranışları öğrenciye kazandırmaktır. Düşüncesini özgürce açıklayabilen, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyip sorgulayabilen, hesabını bilen, sabırlı, kararlı, cesaretli, sistemli, bilinçli, seçenekli ve kaliteli düşünüp bunlardan sonuç çıkarabilen yapılar, matematikçilerin arzu ettiği üst düzey yapılardır.Toplumda matematik önemsenmişse, orada çözüm yolları açıktır.. Demokratik kurallar hızlıca işlemektedir..
Bu yeteneklere sahip olmayan bir kişi,yaşamında hakkını arayamaz,sorgulamadan,araştırmadan kendisine sunulan her şeye inanır.Hesap kitap bilmez,doğruyu yanlışı ayırt etmekte dahi zorlanır...Mantıklı ve hızlı düşünemez,hızlı karar alamaz.
Hangi meslekte olursak olalım,iyi bir matematik eğitimi almışsak,işimizde mutlaka daha başarılı oluruz. Zira yaşamın her alanında mutlaka “Matematik disiplini” ile karşılaşırız.
Sonuç olarak;bir matematik öğretmeni ve okul müdürü olarak; ”Adam olacak çocuk matematiğinden belli olur” diyeceğim.

Yazının devamı...

Sedat Memili ve Mehmet Akdoğan

15 Aralık 2014

Günün Sözü:
Gençlikte sevmek için yaşarız yaş ilerledikçe yaşamayı severiz.
Saint-Euremond

ADANA ANSİKLOPEDİSİ
Sedat Memili ve Mehmet Akdoğan

Aradan bir sene geçti herhalde. Sedat Memili ve Mehmet Akdoğan’ın hazırladığı Adana Ansiklopedisi’ni getirmişlerdi bana. İçimde bir umut vardı. Bu ansiklopedi geliştirilir, yeni baskılar yapılır diye... Gelin görün ki böyle bir şey olmadı. Yazık oldu diye düşünüyorum. Zaman zaman bilgi edinme ihtiyacı hissettiğimde kütüphanemde yeralan bu ansiklopedinin sayfalarını karıştırıyorum çünkü ve çok da yararlanıyorum...
Zaten kitabın önsözünde Sedat Memili şöyle demişti:
“Bu ansiklopediyi hazırlarken Adana’dan ne kadar habersiz yaşadığımızı hissettik ve hayıflandık...”
Haklıydılar...
Çünkü 850 sayfalık bu ansiklopedininin ilk baskısında 2500 madde yer alıyordu ve kitabın sonunda da sayısız kaynak vardı...
Ansiklopedi birinci hamur kağıda basılmıştı, harika bir cildi vardı ve eksiklerine rağmen kendi dalında ilkti.
Hazırlayan arkadaşlarımın amacı kitabın ikinci ve daha fazla baskısının yapılmasıydı. Her baskıda ansiklopedi zenginleşecek madde sayısı da artacaktı...
Örneğin Toros Dağlarında 500 endemik bitkinin olduğunu bu ansiklopediden öğrendim...
Hatta köylerle ilgili sayısız bilgi içeriyordu ansiklopedi.
Eminim Adana’da bu kadar köyün olduğunu kimse bilmiyordur...
Tarihi kişilikler, sanatçılar, günümüzde yaşayan kişiler ansiklopedinin sayfalarında yer almıştı. Elbette bazı kişiler eksikti ama ansiklopediler, her baskıda zenginleşiyor, yeni kişiler sayfalara ekleniyor, mizampaj değişiyor...
Olmadı ama...
Kitabın ikinci baskısı yapılamadı...
Harcanan emeğe mi üzülürsünüz, ansiklopedinin geliştirelemediğine mi yanarsınız varın siz düşünün artık...
Peki vakit geçti mi? Hayır tabi. Şimdilik zarar sadece bir yıl...
Zararın neresinden dönerseniz kardır derler ya bence bu ansiklopediyi hazırlayanlar yeniden teşvik edilmeli ve ikinci baskısı da yapılmalı...
Herkesin yaşadığı kenti tanımaya, bilmeye hakkı var. Bunu da ancak yayınla gerçekleştirmek mümkün...
Eğer bir yayınınız yoksa bilgiler unutulur gider, gelecek nesiller de kaynak bulamaz ve zengin köklere sahip oldukları halde bunun farkında olmadan yaşarlar...
Hatırlatayım istedim...

EMRULLAH GÜNEY
Hasan Dağı arpalıktır

Niğde’den Aksaray’a giden minibüsteyim. Anduğulu yolcular olduğundan güzergah değişmiş. Çevremi seyrediyorum. Zaman zaman da gazetemi okuyorum. Anduğu’dayız. 1961’de Ortaokul müzik sınavında Anduğulu Aşık Tahiri’ den bir şiir okuyarak başarılı sayılmıştım. Konya Müzeleri Müdürü M Zeki Oral derlemişti şiirleri. O günlere gittim ve değeri bilinmemiş Aşık Tahiri’yi saygıyla andım.
Gazeteye göz atıyorum. Almanya ekonomi bakanı , Türkiye dönüşü , Berlin’de gazetecilere demeç veriyor. Türkiye ekonomisi ne durumda. Bakan özetliyor durumu. ‘Domuz ahırı gibi.’ Türk işçileri protesto ediyorlar bakanı. Çünkü benzetme pek çirkin. Gazetemde bu konu özetle verilmiş. Haberi yanımda oturan köylüye okuyorum. Gülümsüyor. Hasan Dağı’nın çifte doruğuna doğru kösengi gibi parmağını uzatırken konuşuyor:
Hasan Dağı arpalıktır;
Eğer saban yürürse.
Her derede bir değirmen;
Eğer suyu gelirse.
Her evden bir tavuk;
Eğer köylü verirse
İyi gidiş bu gidiş;
Eğer sonu gelirse.


ADİL VAHAPOĞLU
Ördeğe vız gelen...

Çevremizde olan biten,her şeyi umursamak gerekir mi ? Bu kadar titizlenmeye,bu kadar dikkate gerek varmıdır ? Ya da umursamamak daha mı doğrudur...”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” hesabı gibi...Önemsememek bizleri rahatlatır mı ? işin kolayına kaçmak bir çeşit umursamazlık mıdır? Bunun bir orta yolu varsa ,orta yolu bulmak mı gerekir ? İş oldukça karışık yani..
Çağdaş insan,sorumlu insandır.Olup bitenden,biraz da kendisine görev çıkaran insandır.Düşünür,taşınır,toplumun derdini dert edinir.Bir düşüncesi olur ve bir çözüm yolu bulur.Böyle olması gerekir.
‘’Dünyayı seller bassa ördeğe vız gelirmiş ‘’ ifadesiyle özetlenen ya da vücut bulan bir noktada yaşayan insanlar ,içerisinde bulunduğumuz toplumda mutlaka bulunmaktadır.Kendi halinde yaşayan ,kayıtsız ,kuralsız ,sorumsuz insanlardan söz ediyorum.
Aslında şunu da bilmekte yarar vardır...İçerisinde yaşadığımız doğadan,doğanın korunması ve gelişmesinden,ağaçtan,çiçekten,temiz ve düzenli bir çevreden,uçan bir kuştan,bir kelebekten,sudan ,havadan kısacası her şeyde bir sorumluluk payımız bulunmaktadır.Bunları korumak ve geliştirmek tüm insanlığın görevidir.
Diyeceğim,”Ahlaklı olan yapı umursayan yapıdır,ördeğin umurunda olmayan,insanın umurunda olmalıdır.”

Yazının devamı...

Tahsin Kitabçı’nın anıları...

12 Aralık 2014

Günün Sözü:

Güzel konuşmak için bir tek yol vardır; dinlemeyi öğrenmek.

Christopher Morley

ÖMER FETHİ GÜRER

Tahsin Kitabçı’nın anıları...

Tahsin Kitapçı Niğde’de ilk Fransızca öğretmenlerinden olup köklü ailelerindendi. Niğde ile ilgili anıları yanında yurt dışında eğitim gördüğü dönem ve politikaya ait görüşlerini Milletvekiliği de yapmış olan Hüseyin Çelik kitaplaştırdı. İlgi ile okudum.

Tek aprti döneminde CHP’li olan ve Halkevi başkanlığı da yapan Kitapçı daha sonra Millet Partisinde siyasete devam etti. Sonrasında siyasetten çekildi.Niğde’de eğitime desteği ve hayırseverliği ile anımsanan Kitapçı siyaset için şöyle demişti.”Politika da çok hatalı davranışlarım oldu. Ben politika’nın bir ekmek kapısı olmasını katiyen istemedim. Bu bakımdan doğru ve dürüst gördüğüm Osman Bölükbaşı saflarında yer aldım. Önce Niğde teşkilatında daha sonra İstanbul teşkilatında çalıştım. Fakat olduğu gibi görünen insanlar ile ne yazık ki, bir araya gelemedim. Benimle birlikte gittikleri seçim mahallelerine benden sonra tekrar giderek “bana reyinizi verin, çoluk çocuğumun nafakasını senelerce bu yolda harcadım. Adeta beş parasız kaldım.” diye yalvaranlarla çalıştım.

Bölükbaşı ve arkadaşlarımın dürüstlüğüne o kadar inandım ki karma listeler tavsiye ettim. Beni silin yazmayın fakat onları yazın diye konuşmalar yaptım.

Benim için siyaset ‘Ekmek parası yolu değil...’ Bir de politikanın istediği havaya hiç müsait insan olamadım.”

Tahsin Kitapçı tek parti döneminde öğretmen olarak göreve başladığı Niğde’de yaşadığı ilginç bir olayı da şöyle anlatmıştı-“Öğretmenliğimin ilk yıllarında belediye reisliğine adaylığımı koydum. Bunu bir telgrafla da İçişleri Bakanlığı’na ve CHP Genel Sekreterliği’ne bildirdim. Zannettim ki Avrupa tahsili her şey. Halbuki değil, halkın psikolojisini tanımak lazım. Ben bilmiyordum, adaylığım kabul olmadı. Haklıydılar. Muhitin dünkü çocuğu diye çok gördüler. Doğduğum Pancarcı mahallesindeki bir konuşmamda lisan bilirim Amerika yardım heyeti başkanı ile görüşür Niğde’ye yardım sağlarım demiştim. Bu komünistleri görür Niğde’ye yardım sağlarım şeklinde zabıt tutuldu ve ceza mahkemesine sevk edildim. Hakim, savcının zabıta göre suçlamasından sonra ne diyeceğimi sordu savunmamı şöyle yaptım: ‘ Sayın hakim bu bana karşı ilk suçlama değil. Fransa’da tahsilimi tamamlayıp çok sevdiğim Niğde’ye dönüp Ortaokulda Fransızca öğretmenliğine başladığımda, Fransa’dan komünizm propagandası için gönderilen ajan diye emniyete ihbar edilmiştim. Hayatım komünizmle mücadeleyle geçti. İstanbul Yüksek Ticaret Okulunda üç yıl Milli Türk Talebe birliğinde mücadelelere katıldım. En büyük Türkoloğları okudum. Ağaoğlu Ahmet Türkmenistan eski Reisicumhuru, büyük yazar Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Akif’i, Yusuf Akçora, keşke beni başka sözlerle suçlasalardı, komünistlikle değil. Komünizm aleyhtarı neşriyatı, meşhur Hüseyin Cahit Yalçın’ın fikir hareketlerini okudum. Fikir hareketleri dergisinin üç sene nasıl bana geldiğini ilk maaşımdan gönderdiğim paranın iadesi ve bu parayı senin gibi zorda olanlara yardım et demelerini anlattım. İttifakla beraatıma karar verdiler. Genç hakimler duygulanmıştı.”

Kitapta başka güzel anılar da var... Bir dönemin aynası bu kitap. Okumanızı öneririm...

NOTLAR

- Garanti Bankası, 2002’den bu yana düzenlediği Garanti Anadolu Sohbetleri’nin 97. buluşmasını, 12 Aralık 2014 Cuma günü saat 13.30-160.00 arası Adana’da gerçekleştirecek. Sheraton Hotel’de yapılacak toplantıda, Adana’nın ekonomik ve kentsel gelişimine yönelik fikirler üretilip çözüm önerileri sunulacak.

- Araştırmacı yazar Ahmet Erdoğdu Atatürkçü Düşünce Derneği binasında Pazartesi günü saat 17.00’de “100. Yılında 1. Dünya Savaşı’nı anlamak” konulu bir konferans verecek.

- ÜSAM 16-17 Aralık 2014 günleri , “ISO 9001:2008 İç Tetkikçi “ Eğitimi düzenliyor. Eğitim kontenjanı 18 kişi ile sınırlıdır. Eğitime katılım için (merkez@adanausam.org.tr) adresine mail atılıp bilgi istenebilir.

HOŞUMA GİTTİ

Warren Buffet der ki...

Gelir üzerine:Asla tek bir gelir kaynağın olmasın.İkinci bir kaynak için yatırım yap...

Harcama üzerine:Eğer ihtiyacın olmayan şeyleri satın alırsan,bir gün ihtiyacın olan şeyleri satmak zorunda kalırsın...

Tasarruf üzerine:Harcamalarından kalanı tasarruf etme,tasarruflarından kalanı harca...

Risk üzerine:Bir nehrin derinliğini asla iki ayağınla birlikte ölçmeye kalkma...

Yatırım üzerine:Bütün yumurtaları asla tek bir sepete koyma...

Beklentiler üzerine: Dürüstlük pahalı bir hediyedir,bunu ucuz insanlardan bekleme...

HALİL TÜM

Adana’da yemek adabı

Araştırdım ve Adana Bölgesinde 7 tür sofra kurulduğunu saptadım:

1- Aile Sofrası

2- Konuk Sofrası

3- Toplu Yemek Sofraları,

4- Sayılı gün Sofraları,

5- Düğün ve Sünnet Sofraları,

6- Ramazan Sofraları,

7- Adak Sofraları...

Bilgilerinize...

Yazının devamı...

Shooting OK, says ruling AKP deputy

14 Kasım 2008

Defending changes to the Police Duty Law, a deputy of the ruling Justice and Development Party, or AKP, at a parliamentary commission meeting Wednesday said anyone who crosses the state, surely deserves to be shot.

Responding to pro-Kurdish Democratic Society Party, or DTP’s, deputy Hasip Kaplan’s comments that police had been shooting anyone who did not stop when they were told to, AKP’s Abdülkadir Akgül said, "I am not a person who likes to shoot, but I would still enjoy shooting those who committed a crime against my state and my nation."

Kaplan during the meeting on the Justice Ministry’s budget criticized changes made to the Police Duty Law, saying they had given too much power to police."A person who fails to stop, could be hearing impaired," said Kaplan, likening the law to a "Stop-shoot law." Kaplan asked Justice Minister Mehmet Ali Şahin whether his ministry was working to amend the law. Akgül responded to the question, saying, "There are those who are human beings and those who commit crimes against humanity. According to the Stop-shoot law, those who commit a crime against the state deserve to be shot. There is too much justice in Turkey for everyone, anyway," said Akgül.

Republican People’s Party, or CHP, deputy İsa Gök said, "I am shocked. What will happen to prosecutors and judges? Will everyone prance around the streets with guns, acting like rangers? I cannot believe this."Akgül’s comments came only 10 days after Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan's response to the actions of an Istanbul shopkeeper who shot at a group of demonstrators protesting over reports outlawed Kurdistan Workers’ Party, or PKK’s, jailed leader, Abdullah Öcalan, had been mistreated in prison.

Erdoğan said, "We asked for patience but how much patience can we ask for? If you break a man’s shop window or threaten his life, the man will try to defend himself. "We said one nation, one flag and one country. Those who object to this have no place in Turkey."

His response was seen as a tacit approval of the shopkeeper’s actions. The shopkeeper was later detained and is currently facing charges of illegal weapon use. Speaking at the commission meeting, Democratic Left Party, or DSP, deputy Harun Öztürk said, "Asking people to take justice into their own hands is tantamount to rejecting the system.

We need to realize that bullets from a shogun could hit any of us."When Kaplan asked Şahin whether Erdoğan was being investigated for making the comments, AKP deputies said the prime minister had explained his position. Erdoğan told his deputies Tuesday that the slogan "Love it or leave it" belonged to the far-right Nationalist Movement Party, or MHP, and had nothing to do with him. MHP deputy Erkan Akçay said as a party they had rejected any such slogan. "Are there people who do not like the country? Of course there are. However, it is the state’s duty to both try to make them love our country and also to fight terrorists."

Elaborating on comments
When asked to elaborate on his comments yesterday, Akgül said: "Those who wrap bombs around themselves and kill innocent people cannot be shot by the police. Those in the mountains [PKK members] will kill our soldiers and we will just give them flowers. I never think that. Who is against the state? Terrorists. I’ll shoot them. What’s wrong with that?" He later said the police and soldiers would do the shooting. "I don’t like killing. I am not a sadist or a murderer. However, I know how to fight when confronted with separatism," he said.When he said he didn’t own a gun, he was asked how he would do the shooting. He said: "I am not going to do the shooting. We have security forces. What else can you think in a country governed by the rule of law?"

Yazının devamı...

Parçalanmış Ailelerin Öyküsü (Giritliler...)

2 Nisan 2007

 

Yüksel Hançerli arşivi ile tanınan bir gazeteci… Yıllarca TRT’de çalıştı ve binlerce kez deklanşöre basarak olayları geleceğe taşıdı… Sonra da “Parçalanmış Ailelerin Öyküsü” kitabını kaleme aldı. Bununla yetinmedi kitaba arşivindeki resimleri de ekledi…

Yüksel Hançerli, “Bugüne kadar mübadele ile ilgili sayısız kitap okudum. Hepsi çekilen acıları anlatıyordu…” dedi ve bu kişilerin çoğu Ege bölgesine yerleştirilmişti…

Lozan antlaşmasıyla birlikte mübadil Türkleri taşıyan gemiler Girit limanından hareket edince aileler de parçalanmış oldu…

Çünkü hepsi aynı gemiye binememiş, çeşitli gemilerle ülkemize getirilmişti… Acılar da o zaman başlamıştı… İnsanlar yakınlarını arıyor bulamıyorlardı… Geride kalanlar vardı, önce gidenler vardı…

Bunlardan biri de İbrahim Hançerli’ydi… Kendisi gemiye binmişti ama ağabeyi Mustafa Bey’i Kandiye’e bırakır…

Mustafa Bey gemiye binmek istemez… Çünkü orada bir Rum kızına aşıktır… Tercihini aşktan yana kullanır, her çileyi göze alarak ailesini Türkiye’ye uğurlar…

İbrahim Hançerli o günden sonra ağabeyinden bir daha haber alamaz… Ve bindiği gemi de Mersin Limanına yaklaşır… Sonra da Adana’ya gelirler, Yeni Cami civarındaki Hankulpu Mahallesine yerleşirler…

İbrahim Bey’in teyzesiyle diğer akrabalarını getiren gemi de İzmir’e yanaşır… Onlar da Kemalpaşa’ya yerleşirler… Amcası Erdek’e yerleşir…

Böyle binlerce aile var…

İşte bu kitap Giritlilerin hazin hayat hikayelerini anlatıyor, o günlerde çekilen sıkıntıları belgeleriyle, fotoğraflarıyla günümüze taşıyor…

Eminim bu ailelerin çocukları şimdi işadamı olmuştur, yönetici olmuştur…

O yıllarda ülkemize gelen Giritliler maddi ve manevi kayıplara uğradı… Türkçe bilmedikleri için bazen “Rum” muamelesi gördüler…

Şimdi her şey değişti, lakin parçalanmış aileler geride bıraktıkları kişileri hala arıyor, hala soruyor…

İstedim ki Girit’ten gelen vatandaşlarımıza böyle bir kitabın yayınlandığını duyurayım… Belki de bu kitap parçalanmış ailelerin buluşmasına vesile olur…

Kitapta meşhur Giritliler de var… Ayla Algan, Pakize Suda, Hüsamettin Cindoruk, Ekrem Pakdemirli, Ümit Boyner, Hüsnü Özyeğin, Birol Güven, Ömer Kavur, Halil Berktay, Ahmet Yorulmaz, Mustafa Denizli, Rıdvan Dilmen ve sayısız isim…

İbrahim Hançerli yıllarca ağabeyini aradı ama bulamadı… Ama umut kesilmedi… Aile araştırmalarını sürdürüyor… İbrahim Bey’in çocukları amcalarına ulaşmaya çalışıyor… Eğer ölmüşse onun çocuklarını bulmaya uğraşıyor…

Yine kitapta Giritli Türklerin özelliklerini okudum… Örneğin evlilik çok kutsal… Bir evlilik töreni için günlerce hazırlık yapılır, aileler birbirlerine hediyeler verir… Buna da Seleça deniyor…

Giritli aileler boşanma nedir bilmezlermiş. Çocuklarına aşırı düşkün olurlar, büyüklerine de saygıda kusur etmezlermiş… Birbirlerine asla kötü söz söylemezler ve sağlıklı beslenmeye de özen gösterirlermiş…

Hayattaki mübadillerden örnekler de var…. Örneğin Yadigar Korkmazer 1923 Girit Kandiye doğumlu… Örneğin Zekiye Hançerli… Yine Girit Kandiye doğumlu… Şerife Gülbağlar… Girit doğumlu… Saadet Keskin 1917 Girit doğumlu… Larani Köyünde doğmuş… İbrahim Aşken… 1917 Girit Doğumlu… Lakabı İmamaça yani İmamzadelerden… Hüseyin Uğurerkan… O da 1917 Girit Doğumlu… Hüseyin Erkul, Gülistan Örnek, Fatma Şendağ, Hasan Yögen, Gardamaç Mehmet Uğurdalı

Ve bir Girit hikayesiyle yazıyı bağlamak istiyorum…

“Girit’te yaşlılar bir kahvede otururken, daha yeni icat edilmiş bir uçak üstlerinden geçer. Bütün herkes şaşkın şaşkın bunun ne olduğunu anlamaya çalışır. Ve içlerinden biri sorar:

- Bu nedir?
- Bilmiyoruz.
- Kim biliyor?

İçlerinden biri Hüseyin bilir der… Ve herkesin gözü Hüseyin Ağa’ya çevrilir… O da bilgece açıklar: “Bu uçan şey olsa olsa 100 yaşında bir arıdır…

Kitabı 0.322 459 55 83 nolu telefonu arayıp Yüksel Hançerli’den edinebilirsiniz…

Umarım bir parçalanmış aile de bu kitap sayesinde buluşur ve hasret sona erer…

Yazının devamı...

Mersin Halkevi hakkında bilmediklerimiz…

28 Mart 2007

Çukurova hareketli günler yaşıyor… Gerek Adana gerek Mersin’de sayısız etkinlik düzenleniyor ve üretimler yapılıyor…

Örneğin Güler Sabancı salı günü Adana’da İŞKAD üyeleriyle buluştu…

ADSİAD tıpkı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi parti liderlerini davet ediyor ve işadamlarıyla buluşturup sorulu cevaplı toplantılar düzenliyor. İlk toplantıya da DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar katıldı…

Çukurova Üniversitesi Konservatuvarı bu yıl da yarışmalara katılmak üzere Macaristan’a gidiyor ve doğrusu bu konuda AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik’in katkıları gerçekten anılmaya değer…

AGİMAD, moda fuarının üçüncüsünü hazırlamak için kolları sıvadı…

TÜYAP Fuar Merkezi’nde başarılı bir Otoshow fuarı gerçekleştirildi…

Yine Sabancı Kültür Merkezi’nde Tiyatro Festivali başladı…

Adana’da birinci uluslararası Edebiyat Festivali’nin hazırlıkları tamamlandı… 5 Nisan’da önemli yazarlar Adanra’da buluşacak…

Adana’da bu tür etkinlikler gerçekleşirken Mersin’de de önemli şeyler yapıldı…

Bence en önemlisi yayınlanan Mersin Halkevi kitabıdır…

Semihi Vural imzasını taşıyan bu kitabın desenlerinde Ahmet Yeşil’in eserleri vardı, Celal Soycan’ın edebiyat katkısı belli oluyordu…

Özdemir İnce de kitaba önsöz yazınca, bence bu kitap bir kat daha güzelleşti…

Bir kere Mersin Halkevi Cumhuriyet döneminin en seçkin 50 yapısı arasında yer alıyordu ama hikayesini kimse bilmiyordu… Bu kitap halkevinin öyküsünü gün yüzüne çıkardı…

Hele kitapta Şeref Defteri ile ilgili bir bölüm var ki hikayesi bile yürekleri titretiyor… Bir çöpçünün “Şeref defteri ile ilgili çabaları” okunmaya değer…

Yani 1950’li yıllarda ülkemizde 478 Halkevi vardı, bugün sadece Mersin Halkevi yaşıyor…

Semihi Bey halkevini her yönüyle incelemiş:

- Bina Mimar kavramlarına göre değerlendirildi.

- Genel Yapı Kavramı üzerinde duruldu,

- Tarihi belgeler gözler önüne serildi,

- Binayı yeniden Mersin’e kazandıranlar, tarihe mal edildi,

Ve size kitabın girişinde yer alan Özdemir İnce’ye ait bir cümleyi aktarmak istiyorum:

“Kent bilinci ya da kent haysiyeti! İnsanlar sanır ki bu bilinç ve haysiyet kendilerindedir. Kendilerinde de vardır elbette. Ama bu bilinç ve haysiyetin en üst aşaması kentin kendi bilinç ve haysiyetidir.

Bir kenti kent yapan bu bağımsız ve özerk bilinçtir. Bir kent bir şeye ya izin verir, ya da vermez. Yakışmayanı bir beden gibi reddeder…”

Yazı böyle devam ediyor…

Ve son olarak ben de şunu eklemek istiyorum: Mersin, Halkevi binasını öyle benimsedi ki, ne yıkılmasına izin verdi, ne de kaybolmasına… Hala eski görkemi ve mükemmel mimarisiyle yaşamaya devam ediyor… Üstelik artık hakkında yazılan bir de kitap var…

Kitabı nasıl temin edeceğinize gelince… Siz yazıya yanıt verin, ben telefon numaranızı Semihi Vural Bey’e ileteceğim…

 

Yazının devamı...

Demek ki borçlanma stratejim doğru…

21 Mart 2007

Yüksel Yavuz ve Ahmet Aslan’la birlikte piyasa konuşuyoruz. Masamda Kemal Kağan’ın kitabı var. Ahmet Aslan, Adana’da 8 mağazası olan bir işadamı. Üniversite tahsilini tamamladıktan sonra uzun bir süre öğretmenlik yapmış Ahmet Bey…

Sonra da mobilya sektörüne geçmiş, 25 metrekare bir dükkanla ikinci hayatına başlamış.   

Bugün 5 kardeş büyümeye devam ediyorlar…

36 ay vadeyle mobilya satıyorlar… Bu da epey güçlendiklerini gösteriyor…

İşe borç para alarak başlamışlar…

Tıpkı Osmanlıların İngiltere’den borç para alarak Kırım Savaşı’nda ihtiyaçlarını giderdikleri gibi… Zaten borçlanmaya da 1854 yılında Kırım Savaşı’nı finansmanını sağlamak için başlamışız. Derken 1855’te ikinci kez borç para alınca adamlar kefil istemişler… Yazara göre bize İngiliz ve Fransız hükümetleri kefil olmuş…

Tabii baskılar da başlamış… “Para alan, emir de alır” sözü gerçekleşmiş, 1856’da Islahat Fermanı yayınlanmış ki bu ferman yabancı sermayenin içeri girmesine neden olmuş…

Kitaba göre 1867 yılında toprak satışı da başlamış…

Görüyorsunuz işte borçlanma tarihimiz oldukça eskilere dayanıyor…

Avrupa Sanayili yılları yaşarken, bizden de toprak ürünü almaya başlamışlar… Ispanak, meyve, ham yün, ipek, bitkisel yağ satmışız, makine parçası almışız…

1911’de 24 milyonluk ihracat yaparak rekor kırmışız lakin ithâlâtımız da almış başını gitmiş… 45 milyonluk ithâlât yaparak güle oynaya bugünlere gelmişiz…

Görülüyor ki yıkılmadık ayaktayız…

Ahmet Aslan’a bunları anlatıyorum… 36 ay vadeyle koltuk takımı alan bir müşterinin yıkılması mümkün değildir… Zaten kredi kartlarına da boğulmuşuz ki 36 ay vade kurtarıcı gibi bir şey…

Sonra şöyle diyorum: “Ama ben müşterinin koltuklardan 14. ayda sıkıldığını duydum…”

İlk ay koltuklar yeni, müşteri taksit ödüyor, sorun yok… İkinci ay, üçüncü ay, döndüncü ay yine sorun yok… Ama 14. ayda koltuklar artık yeni değil ve müşteri taksit ödemeye devam ediyor… Sıkıcı tarafı burası…”

“Gel sen koltukları satma, kiraya ver…” dedim…

“Nasıl olacak?” diye sordu…

Önümde kitap var, borçlanma tarihimizi ona adapte ettim…

Eğer alınan şey ekstra kaynaksa ve kalkınmayı sağlıyorsa sorun yok, ancak ihtiyaçlar için harcanmış ve tüketilmişse sorun var… Kalkınan ülkede iş vardır, alınan parayla gedikler kapanıyorsa işsizlik vardır… Sorun bu kadar basit…

Müşteriye koltuğu kiraya vereceksin, koltuk eskimeden kira bitecek ve eskimeyen koltuğu alıp bir başkasına kiralayacaksın, eski müşteriye yeni koltuk vereceksin…

Hem ucuz, hem mantıklı…

Böylece müşterinin evinde koltuklar her yıl değişecek…

Ahmet Aslan da “Bunu düşüneceğim…” dedi…

Galiba olmayacak… Kimse sabit gelirli vatandaşı, “her yıl koltuklarını değiştirenler sınıfına” dahil etmiyor…

Tıpkı bizi AB’ye kabul etmedikleri, bin dereden su getirdikleri gibi…

Kiralık koltuk projem geçerlidir, bu kitap bana çok şey öğretti. Borçlanma stratejimi değiştirmeye kararlıyım…

Eğer sizler de ülkemizin borçlanma tarihini akıcı bir Türkçe’yle okumak istiyorsanız bu kitabı mutlaka edinin…

İnanın çok şeyler öğreneceksiniz, belki de kitap bende bıraktığı etkiyi sizlerde de bırakacak…

Borcu seveceksiniz…

Ama bu arada dikkat edin, borç kalkınma için alınmalı, gedik kapama için değil…

Yoksa tarih tekerrür etmez…

Yazının devamı...