"Taha Akyol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Taha Akyol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Taha Akyol

Yine faiz

20 Ocak 2017

NTV’deki sözleri şöyle:

“Merkez Bankası’nın hiçbir konuda eli kolu bağlı değildir. Merkez Bankası’nın adımları kurdaki oynaklığı önemli ölçüde giderdi. Merkez Bankası faiz aracını kullanabilir, bu da masadadır.”

Cumhurbaşkanı bütün ekonomik şartlarda ve yıllardan beri daima faizin indirilmesini savunduğu halde başdanışmanı faizin yükseltilebileceğini söylüyor. Yükselen dövize karşı faizi biraz artırarak TL’yi güçlendirmek yani.

Ertem’in sözlerini çok önemli buluyorum.


KURUMLARIN ÖNEMİ
Evvela ekonomist Cemil Ertem’in başdanışman sıfatıyla Merkez Bankası’nın bağımsızlığını vurgulaması, hatta faizi yükseltebileceğini söylemesi son derece isabetlidir. Çünkü genelde devletler, özelde ekonomi ancak kurumların güçlü ve güvenilir olmasıyla iyi yönetilebilir.

Bizde “kurumlaşma” kültürü zayıf olduğu için kurumlara vurgu yapan bu tür beyanlar daha bir önemlidir.

Merkez Bankası bağımsızlığına güvenilmesi milyarlarca dolardan daha değerlidir. Ertem bu güveni takviye etti.

İkincisi, ekonomist Ertem’in bu açıklamasıyla bir kere daha teyit edilmiş oldu; faizle enflasyon ve kur arasında kuvvetli bir etkileşim vardır, faiz bir “araç”tır.

Ekonominin ihtiyaçlarına göre bazen yükseltmek, bazen indirmek gerekir.

Bu konulara iktisadi rasyonalizm gözlüğüyle bakılmazsa, yanlış siyasi tercihlerin faturası ağır olabilir.


OSMANLI DERSLERİ
Osmanlı’da Şeyhülislam Çivizade Muhyiddin Efendi, Kanuni Süleyman’a “para vakıfları”nın faiz almasını yasaklattırdığında bilhassa Rumeli’de ekonomi çöktü.

Yerine gelen Şeyhülislam Ebussuud Efendi yüzde 12 faize cevaz verdi, ekonomi düzeldi.

Tanzimat’tan itibaren Osmanlı yüzde 12-15 civarında yani çok yüksek faizle Avrupa piyasalarında borçlandı.

Osmanlı’nın borcunu rahat ödeyeceğine güvenilmediği için “risk” ve “faiz” böyle yüksekti.

1881 yılında Abdülhamid, Avrupalıların yönetiminde “Düyunu Umumiye” (Kamu Borçları) idaresinin kurulmasını ve bazı vergilerin bu kurumca toplanmasını kabul etti.

Egemenliğe çok aykırıydı fakat devletin vergi gelirleri borçlara garanti gösterildiği için risk azaldı, faiz yüzde 4-5 civarına indi!

Bu konuda Prof. Şevket Pamuk’un “Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi” adlı eserini önemle tavsiye ederim. (İş Bankası Yay.)

İç piyasada böyle bir garanti olmadığı için faiz Şeyhülislam fetvasıyla yüzde 9’du!

Faizin bir türev ve araç olduğu açıktır.


GÜÇ VE İYİ YÖNETİM
Bugün ağır sorunlarla karşı karşıya olan Türkiye’nin uzun vadede gücü ekonomisinin gelişme derecesine bağlıdır.

Bunun için de kurumların güçlü olması, “hukuki ve rasyonel” ilkelerle çalıştığına güvenilmesi zorunludur.

Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, Merkez Bankası’yla düzenleme ve denetleme kurullarının araçsal bağımsızlıkları, ekonomi yönetiminin iktisadi rasyonalizmine güvenilmesi gibi faktörler Türkiye’nin geleceği için hayati derecede önemlidir.

Ama kamu kurumlarında verimliliği artırmak için Ömer Dinçer’in “kamu yönetimi reformu”nun artık lafı bile edilmiyor.

Halbuki kurumların işleyişini tamamen “hukuki ve rasyonel” hale getirmeden, “orta gelir”in üstüne geçemeyiz, “orta gelir tuzağı”ndan çıkamayız.

Sayın Ertem’in açıklamasında bu bilinç görüldüğü için sevindim.

Fakat bir elde güç temerküzü yaratacak nitelikte olan yeni sistemde kurumların “hukuki ve rasyonel” işleyişleri daha olumsuz etkilenebilir diye endişeliyim.

Çünkü güç temerküzü yönetimde verimliliği azaltır diye bir prensip vardır.İnşallah yanılıyorumdur.

Yazının devamı...

Dindar, Modern

19 Ocak 2017

Bu da nereden çıktı demeyin. Öteden beri birçok kavgamızın temelinde bu kavramlara verdiğimiz farklı anlamlar var.

Bugünlerde gündemde bulunan anayasa ve sistem konuları da bu kavramlara verdiğimiz anlama göre çok farklıdır.

Benim bugün bu konuyu yazmamın sebebi, Kadir Has Üniversitesi’nin yaptığı “Türkiye Sosyal Siyasal Eğilimler Araştırması”nda bu kavramların yer almasıdır.

“Türkiye’nin şu anki durumunu en iyi hangi kavram ifade eder?” diye sorulduğunda toplumumuzun yarısı “Avrupalı” bir halimizin olduğunu söylüyor, öbür yarısı “Ortadoğulu” diyor.

Sosyalist, sosyal demokrat gibi muhalif kesimler Türkiye’nin şu anki durumunu “Ortadoğulu” ve “geri kalmış” görüyor.

Fakat “dindar” ve “muhafazakâr” kesimlerde “Avrupalı” ve “modern” kavramları ağır basıyor. İlginç değil mi?

AVRUPALI MODERN DEMOKRAT

Kendisini “dindar” olarak niteleyenlerin yüzde 57.8’i, “muhafazakâr” olduğunu söyleyenlerin de yüzde  56’sı bugünkü Türkiye’yi “Avrupalı” olarak niteliyor.

Soru “Modern mi, geri kalmış mı?” diye sorulduğunda, “dindarlar”ın yüzde 84’ü, “muhafazakâr”ların yüzde 88’i bugünkü Türkiye’nin “modern” olduğunu söylüyor.

Dindarlar ve muhafazakârlar açıkça bellidir ki; “Avrupalı” ve özellikle de “modern” kavramına olumlu anlam yüklüyor.

Türkiye’nin şu andaki durumunun objektif olarak nasıl olduğu ayrı bir konudur. Bana göre “gelişmekte olan ülke” manzarasıdır; gelişmiş ve gelişmemiş yönlerimiz iç içedir.

Fakat kültürel bir tahlil yapacaksak, incelenmesi gereken konu, dindar ve muhafazakâr çevrelerde “Avrupalı” ve bilhassa “modern” kavramlarına olumlu anlam verilmesidir.

ÇOKLU MORDERNLİKLER

Bütün toplumlarda “modern” kavramı öncelikle konfor araçlarının ve kamu hizmetlerinin gelişmesiyle özdeş görülür.

Trafik düzeni, şehirde kaos yerine düzen, estetik, özel hayata saygı, toplum ve devlet hayatında hukukun üstünlüğü, hele de rasyonalleşme ve kurumlaşma gibi modern zihniyet ve davranış değerleri daha arkadan gelmektedir.

Modern zihniyet ve davranış değerleri de tek tip olmayıp, özellikle sosyolog Eisenstadt’ın geliştirdiği bir kavramla “çoklu modernlikler” (multiple modernities) söz konusudur. Bunun tipik örneği, Batı’dan farklı fakat hukuk ve rasyonalite konusunda “modern” olan Japonya ve Güney Kore gibi Uzakdoğu toplumlarıdır.

Tarihte hukukuyla da rasyonelliğiyle de büyük bir medeniyet kurmuş olan Müslümanlar, 16. yüzyıldan beri “geri kalma” halindedirler ve hiçbir İslam toplumu “Uzakdoğu” benzeri bir başarı gösterememiştir.

UZUN BİR YOL

Türkiye’de “Avrupa” ve “modern” (muasır) kavramlarının iki yüzyıllık tarihi vardır. Askeri güçlenmeyi de modern ulaştırma ve idare araçlarını da “modernleşme” olarak gördük.

Doğru fakat eksikti.

Modernleşme sadece konfor araçları, hızlı trenler, uçaklar değildir; bunları üreten “zihniyet”tir ve düzeni sağlayan “hukuk”tur.

Teknoloji modernleşmenin bir parçasıdır. “Modernleşme”nin çekirdeğinde hukuk, hukuki kurumlaşma, rasyonel zihniyet, hoşgörü, düşünce ve ifade hürriyeti gibi değerler vardır.

Gelişmiş ülkeler trafik düzeninden toplumsal hayatın düzenliliğine, hukukun üstünlüğüne, kişi hak ve hürriyetlerine kadar bir dizi modern değerlerin geliştiği ve kurumlaştığı toplumlardır.

Ortadoğu toplumlarında yetkiler tek elde toplanıp yönetimde hantallık ve belirsizlik ortaya çıkarken... Modern toplumlarda kuvvetler ayrılığı ve uzmanlık ilkelerine göre yetkiler farklı kurumlarca rasyonel olarak kullanılır...

Benimsediğimiz “modern” kavramının bu boyutlarına ulaşmak için önümüzde hayli uzun bir yol görünüyor.

Yazının devamı...

Reina canisi

18 Ocak 2017

Samanlığın içinde iğneyi bulup çıkardılar.

Yılbaşı gecesi Reina’da gözünü kırpmadan 39 insanı katletmiş, müthiş bir soğukkanlılıkla çıkıp kayıplara karışmıştı.

Canlı ele geçirilmiş olması çok önemli: Evvela yapanın yanına kâr kalmadığı görülecek, bir hücrede bütün ömrü boyunca cezasını çekecektir. Bu, hem adalet duygusu bakımından gereklidir hem polisin böyle bir başarıyı sergilemesi başka eylemler için caydırıcı olabilir.

Katilin ifadesinde vereceği bilgiler, Orta Asya’dan Türkiye’ye uzanan cihadist terör organizasyonu ve Türkiye’deki gizli hücreler hakkında aydınlatıcı olacaktır.


CİHADİZM VE TERÖR
Reina canisinin nasıl “yetiştirildiği” ya da “eğitildiği” sorunu da bütün ayrıntılarıyla soruşturulmalıdır.

Diyanet’in DAİŞ raporu önemlidir fakat akademik niteliktedir. Bu ölüm makinelerini üreten cihadist eğitimin nerelerde ve nasıl verildiği bütün gerçekliğiyle ortaya çıkarılmalıdır.

En önemli husus, geleneksel “cihat” kavramının “çatışma” psikolojisi tarafından terörizme dönüştürülmesidir.

Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve İran Devrimi 1979’da oldu. Cihadist terör bataklığı o yıllarda oluşmaya başladı. Araştırmacı Muhammed Amir Rana’nın “Pakistan’da Cihadi Örgütler” adlı kitabında yazdığına göre, 1980 yılına kadar Pakistan’da “medreseler” sakindi ve yılda yüzde 3 artıyorlardı; nüfus artışı kadar yani.

Fakat Afganistan’da “cihat”ın ateşlenmesi, İran Devrimi’nin de Şii nüfusu hareketlendirmesiyle mezhep tansiyonunun yükselmesi sonucunda, 6 yıl içinde “medreseler” mantar gibi türedi, yüzde 136 artışla sayıları 7 bine çıktı!


1980’DEN BU YANA
Afganistan savaşının bitmesi, bataklığı bitirmedi. Mücahitler birbiriyle çarpıştıkları gibi Taliban diktatörlüğü o ortamda oluştu. Ardından Çeçenistan çatışması, ABD’nin Irak’ı işgali ve nihayet Suriye içsavaşı...

Küreselleşmenin iletişim ve ulaştırma imkânlarını geliştirmesiyle uluslararası göç hareketleri “cihadist terörü”nün yaygınlaşmasını kolaylaştırdı.

Türkiye’deki DAİŞ eylemlerinin bir kısmını “Dokumacılar” gibi yerli hücreler yaptı; bunlar Suriye ve Irak’taki DAİŞ örgütleriyle irtibatlıydı.

Reina canisi Özbek-Kırgız kökenli...

Dört dil biliyor. Rusça ve Çince bilmesi coğrafyası bakımından normal sayılabilir. Türkiye Türkçesini de kolayca öğrenebilir. Fakat Arapça da biliyor olması, “medrese”de eğitildiğinin bir işaretidir.

Eğitilmiş, Türkiye’ye nakledilmiş, buradaki irtibatlarıyla buluşmuş, vahşi saldırıyı yapmış.

28 Haziran’da Atatürk Havaalanı’nda 44 vatandaşımızı katleden DAİŞ’li intiharcı teröristler de oralardan gelmişti.


SURİYE’DE DÜZEN KURULMALI
Güvenlik uzmanı Mete Yarar, Türkiye’deki DAİŞ eylemlerinde “Orta Asya kökenli teröristlerin” dikkat çekici boyutlarda olduğunu söylüyor.

Terörist Abdulgadir Maşaripov Pakistan ve Afganistan’da “iki yıl eğitim” almış.

Göç, çok önemli bir “küresel” sorundur. Polisimizin Reina canisini yakalamak için gözaltına aldığı 220 kişiden 186’sının “yabancı” olması önemli bir işarettir. Daha sıkı istihbarat, daha sıkı kontrol gerekiyor.

En önemlisi de terörizmi besleyen siyasi çatışmaların, bilhassa da Suriye içsavaşının süratle sona erdirilmesidir.

Türkiye, Rusya, Amerika ve İran öncülüğünde mutlaka Suriye’de bir “düzen” kurulmalıdır.

Türkiye’nin “İlla Esad’sız olacak” deme lüksü olamaz.

Ve tabii Türkiye’de ve bütün bu coğrafyada artık öfkeli dil bırakılmalıdır. Özellikle din söyleminde öfke ve tekfir zehirleri mutlaka terk edilmeli, mutlaka barış ve itidal dili egemen olmalıdır.

Yazının devamı...

Millet’in Meclisi

17 Ocak 2017

Onun için çok kolay ve çok keskin kutuplaşıyoruz.

İşte “müfredat” konusunu pedagoji diliyle değil, ideoloji diliyle konuşuyoruz! Yeni müfredat önerisi de böyle.

Çokuluslu imparatorluk devam edebilirmiş gibi muhafazakârlar Cumhuriyet’in “uluslaşma” projesini eleştirir.

Uluslaşma doğru bir hedefti, yanlış olan otoriter uygulamalardı.

TEMEL KAVRAMLAR

Halbuki uluslaşma Abdülhamid’in de özlemiydi. “Çokuluslu” olan imparatorluğu bir arada tutmanın zorluklarını görüyordu. “Ülkeler fetheden ecdadımızın bu kadar farklı kavimleri bir kanuna ve ortak bir duyguya bağlamayı” ihmal ettiklerini söylüyordu.

Bunu Meclis’in yapmasını bekliyordu.

Tanzimat’ta hukuk birliği davası, Meşrutiyet’te Mebusan Meclisi ve Cumhuriyet’te Türkiye Büyük Millet Meclisi hep aynı amacın kurumlarıdır: Ortak bir meşruiyet ve siyasal katılma yoluyla bütünleşmiş bir millet olma davası...

Sanayileşme ve eğitimde çok gecikilmiş olması, savaşlar ve Avrupa sömürgeciliği gibi birçok faktör sebebiyle 20. yüzyıla büyük felaketlerle ve kayıplarla girdik.

Yine de “milli irade” ve “Meclis” gibi uluslaşmanın temel kavramlarının bir bölümünü bize Meşrutiyet kazandırdı.

MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E

Kurtuluş Savaşı bu kavramlara “istiklal”i ekledi.

Lozan, uluslaşmada en önemli bir aşamadır.

Osmanlı’yı yıkan sorunlardan “azınlıklar” meselesi Lozan’da nüfus mübadelesiyle çözüldü. Hukuk birliği de Lozan’da sağlandı.

Milli Mücadele’yi yapan ve Cumhuriyet’i kuran irade Ortadoğu’da örnekleri çok görülen “Devrim Komite Konseyi” türü cuntalar değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi oldu.

Meşrutiyet’in de Cumhuriyet’in de “özne”si, Meclis’tir.

Rejimler değişti, saltanattan tek partili Cumhuriyet’e, çok partili hayata, kuvvetler birliğinden kuvvetler ayrılığına geçildi; bu evrim yolculuğunda da temel özne “Türkiye Büyük Millet Meclisi”dir.

MECLİS’İ GÜÇLENDİRMEK!

Avrupa toplumlarının uluslaşmasında da parlamentolar temel “özne” olmuştu.

Bambaşka şartlarda ortaya çıkan Amerika’da bile, Burhan Kuzu’nun “zavallı Obama” sözü, yasama ve yargının Başkan karşısında ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Fransa tarihinin ulus inşasında meclis öylesine merkezi bir yere sahiptir ki, De Gaulle 1958’de “yarı başkanlık sistemi”ni önerdiğinde, hemen şu güvenceyi vermişti:

“Parlamentoya karşı sorumlu hükümet!”

Fakat zamanla fiilen Fransız cumhurbaşkanı çok daha etkili oldu.

Ve 2008’de en yetkin hukukçularla tecrübeli devlet adamlarından oluşan “Baladur Komisyonu” anayasa reformunu hazırladı.

Bir gün bunu ayrıntılı olarak yazacağım. Raporda şöyle diyor:

“Fransız vatandaşlarına, demokrasilerinin işlediği güvenini vermek için parlamento güçlendirilmelidir!”

Bu reformla Fransa’da parlamentonun bütçe ve kamu harcamaları yetkisi artırıldığı gibi yasama komisyonları güçlendirildi ve sayıları 10’dan 12’ye çıkarıldı.

Zira vatandaşlarda “millet”e aidiyet duygusunu geliştirecek ilk erk, Meclis’tir.

2008 reformunda işte bunun için Fransız Parlamentosu güçlendirildi.

MECLİS’İN İŞLEVİ?

Bizde siyaset bilimci AB Bakanı Ömer Çelik, “parlamentonun özne olacağı bir sistem” getirilmesi gerektiğini söylemişti.

Öyle olmadı.

Eski Anayasa raportörü, eski AK Parti milletvekili, anayasa hukukçusu Prof. Osman Can yeni sistemde Meclis’in yerini şöyle tanımlıyor:

“Uzun süredir siyasal işleyişin merkezi olmaktan uzaklaşmış Meclis, artık hukuki olarak da işlevini önemli ölçüde yitirme riski altına giriyor.” (Karar, 16 Ocak)

Tarihimizin gelişim yönüne ve sosyolojik entegrasyon ihtiyacımıza aykırıdır bu.

Yazının devamı...

Seçme hakkı

16 Ocak 2017

Yeni sistem, vatandaşların ‘seçme hakkı’ konusunda ne tür düzenlemeler getiriyor?

Bu soruyu yadırgadınız mı?

Elbette Türkiye’de 1950’den beri düzgün seçimler yapılıyor, “seçme hakkı”nı serbestçe kullanıyoruz.

Öyle, fakat “seçme hakkı” bundan mı ibaret?

BAŞKAN YARDIMCISI?

Başkanlık sistemlerinin genelinde halk “başkan”ı ve “başkan yardımcısı”nı seçer.

Amerika, Brezilya, Arjantin...

Asya’ya gittikçe sadece “başkan” seçiliyor. Fakat Asya ülkelerinde demokratik kavramların da önemi azalıyor. Her neyse...

Bizde sadece “cumhurbaşkanı” seçilecek.

Yardımcılarını cumhurbaşkanı atayacak.

Cumhurbaşkanının yokluğu gibi hallerde onun bütün yetkilerini vekaleten kullanacak olan yardımcısı, bizde “atanmış” bir kişi olacak, “seçilmiş” bir kişi değil!

Halbuki parlamenter sistemde cumhurbaşkanına vekalet eden kişi “seçilmiş” meclis başkanıdır.

Şimdi, Amerikan milletinin sahip olduğu “başkan yardımcısını seçme hakkı” niye bizim milletimize verilmiyor?

BEŞ YILDA BİR DEFA!

Seçme hakkıyla ilgili çok önemli, belki daha önemli bir husus da bizde cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerinin “aynı günde” ve “beş yılda bir” yapılacak olmasıdır.

Halbuki gelişmiş demokrasilerdeki başkanlık sistemlerinde başkan ve meclis seçimleri farklı dönemlerde yapılır... Şili ve Güney Kore’de böyledir.

Yahut, daha yaygın olarak, hatta hemen bütün demokratik başkanlık sistemlerinde yasama organının üçte biri için “iki yılda bir yenileme seçimleri” yapılır.

Başkan seçimlere fazla etkili olamasın, meclis üzerinde egemenlik kuramasın, toplumda değişen eğilimler beş yılı beklemeden meclise yansısın gibi demokratik düşüncelerle...

Demokrasinin “denetim ve denge” ilkesini güçlendirmek amacıyla...

Bizde ise beş yıl gibi çok uzun olan bu zaman içinde “milletimiz” yasama ve yürütmeyle ilgili seçme hakkını hiçbir şekilde kullanamayacaktır!

Beş yıl çok uzundur, gerilimlere sebep olabilir. Nitekim Arjantin, Brezilya ve Şili,
6 yıl olan başkanlık sürelerini 5 yıla değil,
4 yıla indirdiler.

Seçimlerden beklenen nedir? Meşruiyet ve toplumsal katılım duygusu...

Sistem referandumda kabul edilecekse, çok uzun olan 5 yıl artık değişmez. Bu durumda seçim ve partiler kanunları en demokratik şekilde hazırlanmalıdır.

Başkanlık sisteminde istikrarı başkan sağlar, parlamento ise olabildiğince çoğulcu olmalı, mesela barajlar kalkmalıdır.

ATANMIŞ ADAYLAR

Seçme hakkımızı kısıtlayan üçüncü ve en büyük sakınca, milletvekili adaylarını parti liderlerinin “atama” yoluyla belirlemesi, “önseçim” yaptırılmamasıdır.

Bizde bu yüzden milletvekilleri siyasi geleceklerini riske atmadan liderlerinin emrinden çıkamıyor. Burhan Kuzu, atanmış adaylardan oluşan parlamentoda milletvekillerinin “sürü psikolojisiyle” oy verdiğini söylemişti.

Şimdi, iyi müzakere edilmeden yeni bir sistem geliyor.

Hiç olmazsa milletvekillerinin özgür olabilmelerini sağlamak milli, insani, demokratik, hukuki bir görevdir.

Böyle önseçimli, barajsız veya çok düşük barajlı, geniş katılımlı parlamento... Başkanlık sistemlerinin olmazsa olmazıdır.

Bunu kim yapacak?

Tüzüğünde yazdığı halde hiç önseçim yapmayan iktidar partisi mi?

Ağzını açan milletvekilini partisinden attıran, sistem değişikliği gibi hayati bir kararı bile tek başına veren Sayın Bahçeli mi?...

Bize düşen, toplumda geniş seçme hakkı, kuvvetler ayrılığı, denetim, denge, bağımsız ve tarafsız yargı gibi konularda demokratik kültürün gelişmesi için çalışmaktır.

Yazının devamı...

Neye güveneceğiz!

14 Ocak 2017

“Dün güzel bir gündü. Merkez Bankası’nın müdahalesi değil, asıl bağımsız olduğunun söylenmesi bile piyasayı rahatlattı...”

Kahveci, dünkü Karar’daki yazısında “kurumsal bağımsızlık” kavramının önemini vurguluyordu.

TÜSİAD kongresinde sürekli “hukuk, özgürlük, liyakat, çoğulculuk, adalet” gibi kavramlara vurgu yapılmasından da övgüyle bahsediyordu.

Gerçekten bir ülkede hukuka güven sarsılırsa, güç kolayca hukuku eğip bükebilirse o ülkede ekonomi sıkıntıya girer.

Teröre cüret veren bir güvensizlik ve gerilim zemini de oluşur.

MERKEZ BANKASI

Merkez Bankası (MB) örneğiyle “kamu kurumları”nın önemini anlatmak istiyorum.

Bir zamanlar Merkez Bankası’nın “vatan hainliği” derecesinde siyasi suçlamalara maruz kaldığını biliyoruz.

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı da iktidar medyasının hedefi olmuştu:

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın başkanı “faiz lobisinin kaos planı” içinde gösteriliyordu!

Kamu görevlisine nasıl bir baskıdır bu!

Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in Merkez Bankası’nı savunan mütevazı açıklamaları çok etkili olmamıştı.

HALKA HESAP VERMEK

Öyle suçlamalar yapılırken dolar 2.68 liraydı. Bu hafta 3.90’ı gördü.

Bu defa Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın “imkân ve kabiliyetini” vurguladı.

Mehmet Şimşek ve Nihat Zeybekci “Merkez Bankası’nın eli kolu bağlı değildir” diyerek bankanın bağımsızlığını vurguladı.

MB’nin güçlü ve güvenilir olması lazımdı.

Elbette MB ve kamu kurumları “halka hesap vermezler”.

Fakat zaten oy hesabıyla değil, “hukuki ve rasyonel” prensiplerle çalışsınlar, kamuoyu araştırmalarıyla değil, teknik verilerle karar alsınlar diye vardır bu kurumlar.

Gelişmiş ülke olmak için siyasi kültürde “kamu kurumları” kavramının güçlü bir şekilde yerleşmiş olması, anayasal sistemin de bunu sağlaması gerekir bu çağda.

YENİ SİSTEMDE

Eski zamanlarda kurumlar kral veya padişahın şahsi emirlerine göre hareket ederlerdi. Modern zamanlarda ise kamu kurumlarının “hukuki rasyonel” görev kurallarıyla hareket etmesi temel bir anayasal prensiptir.

Konu, sistem tartışmaları bakımından da çok önemlidir.

Cumhurbaşkanı bakanlıkların teşkilat yapılarını ve kamu kurumlarını kararnameyle istediği gibi düzenleyecekse, kamu kurumlarının “hukuki rasyonel” işleyişi bundan nasıl etkilenir?

HSYK’nın yarısını cumhurbaşkanı, öbür yarısını partisi atayacaksa, politikacı adalet bakanı HSYK’nın başkanı, müsteşarı da doğal üyesi olacaksa, adalet kurumlarına güven artar mı, azalır mı?

Bunları sormak kimsenin aklına gelmedi maalesef!

21. YÜZYILDAYIZ

Fransızlar yargı “daha güvenilir olsun” diye 2008 reformuyla cumhurbaşkanı, adalet bakanı ve müsteşarını HSYK’dan çıkardı.

HSYK gibi kurullarda yargı içinden gelen üyelerin büyük çoğunluğa sahip olması bir evrensel prensiptir.

Biz ne yapıyoruz?... Tersini.

Unutmayalım, Komünist Çin’in Amerikan hukuk fakültelerine öğrenci gönderdiği bir çağdayız.

“Kamu yönetimi”nin bağımsız bilim dalı haline geldiği bir çağdayız.

Politikacı elbette oy almaya çalışacak. Kamu kurumlarının ise “hukuki rasyonel” kurallarla çalışması, “teknik verilerle” kararlar alması bir zorunluluktur. Aksi takdirde hukuka ve kurumlara güven kalmaz.

Hukuk tarihimizin büyük isimlerinden Cevdet Paşa, yüz elli yıl önce “devlet-i muntazama” (düzgün işleyen devlet) kavramıyla bu özlemi ifade etmişti.

21. yüzyıldayız; çok gecikmedik mi?

Yazının devamı...

Millete gitmek

13 Ocak 2017

Bugünkü yüksek tansiyonla referanduma gidilmesini terör örgütlerinin istismar edebileceği uyarısında bulundu.

Haklı fakat bunları baştan görmek gerekmez miydi? Terörle mücadele Temmuz 2015’ten beri devam ediyor.

Son aylarda Türkiye hem çok yönlü terör saldırılarıyla hem ekonomide ağırlaşan göstergelerle çok sıkıntılı bir süreçten geçiyor.

Bu sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de fevkalade elektrikli bir mesele olan sistem değişikliğini bu sıkışık gündemin içine sokmaktan sakınmak gerekmez miydi?


‘RASYONEL YÖNETİM’
Meclis’teki kavgalar çok çirkindir. Herkes kendi tarafını kavgada haklı görebilir ama neticede Türkiye’nin yasama organında böyle çirkin bir görüntü sergilendi.

Terörün ve ekonomik krizin üstesinden gelmek için “rasyonel yönetilen ülke” görüntüsünü ve güvenini oluşturmak, dünyaya bu mesajı vermek milli bir vazifedir.

Fakat maalesef yıllardır devam eden kutuplaşma buna imkân vermediği gibi sistem değişikliği üzerinden yaşanan gerilimler de endişeleri büsbütün artırıyor.

Dövizdeki anormal tırmanmada bunun da payı vardır. Birer adım geri çekilip bir nefes almamız, bir durup düşünmemiz gerekmiyor mu?

Sağduyulu ve uzlaşmacı davranışlarla bir “ortak akıl” arayışına girmemiz gerekmiyor mu?

Politikacılarımız farkında mı? Tunus bunu başardı.


TUNUS ÖRNEĞİ
Yaklaşık beş yıl önce 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le Tunus’a gitmiştik. Türkiye kadar demokrasi tecrübesi olmayan Tunus’ta öyle bir uzlaşma iklimi ve siyasette öylesine rasyonel davranışlar gördüğümüzde, Gül’ün şu sözlerini bu köşede yazmıştım:

“Anayasalarını bizden kolay yapacaklar!” (Hürriyet, 10 Mart 2012)

Öyle de oldu. Tunus geniş katılımlı müzakerelerle, her kanadın uzlaşmasıyla anayasasını yaptı. 26 Şubat 2014’te kabul edildi: 216 üyeli Kurucu Meclis’te, sağcı ve solcu, laik ve İslamcı 200 üye evet oyu verdi! Sadece 12 ret ve 4 çekimser çıktı.

Uzlaşarak hazırlayınca sonuç böyle pozitif oluyor, birleştirici bir anayasa ortaya çıkıyor.

Bugün Tunus enerjisini kavgalara değil, sorunlarını çözmeye harcayan, İslam dünyasında demokrasi örneği gösterilen bir ülkedir.


BİR DURUP DÜŞÜNELİM
AKP ve MHP kendi milletvekillerine Meclis’teki taslak kabul edilmezse nisanda erken seçim sinyali veriyor.

Çünkü milletvekilleri erken seçimi kolay kolay göze alamazlar!

Üstelik adaylıkları liderin iki dudağının arasındadır! Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım: Bırakın geniş katılımlı müzakereleri, iki avukata kimseler görmeden hazırlattırılıp milletvekillerinin önüne koyulan bir metin bütün kesimleri birleştirici olabilir mi?

Hem “millete gitmek” çok benimseniyorsa, niye yeni taslakta seçimler “beş yılda bir defa”dan ibaret tutulmuştur? Halbuki hemen bütün başkanlık sistemlerinde cumhurbaşkanı ve meclis seçimleri ya ayrı zamanlarda yapılır veya yasama organının üçte biri iki senede bir, ara seçimlerle yenilenir.

“Millet” beş yılda bir karar vermekle kalmasın, iki yılda bir ara seçimlerle toplumda değişen eğilimler parlamentoya yansısın, denetim ve denge güçlensin diye.

Meclis’teki taslakta ise denetim ve dengeyi, dolayısıyla “rasyonel olarak yönetilen ülke” halinde görünmeyi zorlaştıracak böyle bazı ölçüsüzlükler var.

Bir durup nefes alalım; Türkiye’nin, vatanımızın, çocuklarımızın geleceği için “Daha iyisi yapılamaz mıydı?” diye bir düşünelim.

NOT: Bu akşam CNN Türk’te saat 19.30’da Eğrisi Doğrusu programında başkanlık sistemini savunan Prof. Muharrem Kılıç ile parlamenter sistemi savunan Doç. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz konuğum oluyor, Meclis’teki taslağı madde madde konuşacağız.

Yazının devamı...

Gizli oy

12 Ocak 2017

Aynı şekilde “İçime sinmiyor ama liderimin istediği gibi oy vereceğim” diye açıklama yaptıran, dahası görmediği metne imza attıran nasıl bir siyasi kültürdür?

Araştırarak ve hür iradeyle karar vermek yerine, göze girme ve “sürüden ayrılmama” kültürü ile demokrasinin “denetim” işlevi yapılabilir mi?

Partilerde toplumsal darboğazları aşacak yeni fikirler gelişebilir mi? Hatalar, yanlışlar önlenebilir mi? En önemlisi siyaset sınıfının kalitesi yükselebilir mi?

ÖZAL ZAMANINDA

Askerlerin yaptığı 1982 Anayasası’nda anayasa değişiklikleri oylamasında “gizli oy” hükmü yoktu. Merhum Turgut Özal zamanında Mayıs 1987’de yapılan anayasa değişiklikleri sırasında “gizli oy” hükmü getirildi.

Dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu 14 Mayıs günü yaptığı konuşmada, Meclis başkanı ve cumhurbaşkanı nasıl Meclis’te gizli oylamayla seçiliyorsa, anayasa değişikliği oylamalarının da “gizli” yapılmasını savundu. Açık oylamalarda “milletvekili iradesinin etki altında kalabileceği”ne dikkat çekti.

O zaman da “Milletten gizli oylama olmaz” gibi demagojik itirazlar olmuştu.

Sonunda Anayasa’nın 175. maddesine “gizli oy” hükmü koyuldu.

Anayasa değişiklikleri için gizli oylama hükmü, içtüzükte de vardır (mad. 94).

Bu hukuki ve bağlayıcı kuralları yok sayarak oyunu göstere göstere kullanan milletvekillerinin yaptığı nedir?

SEÇİM VE PARTİLER KANUNU

Anayasa ve içtüzükte hüküm olması yetmiyor. Seçim ve partiler kanunları da o kadar önemli.

Milletvekili adaylarını parti tabanları değil, lider belirliyorsa...

Dahası bağımsız davranan vekilin adı çiziliyor, iftiralarla karalanıyorsa...

Partilerin grup toplantıları ve genel kongreleri bile serbest görüş ifadesine, “parti görüşü”nün özgürce oluşmasına imkân vermeyen alkışlı gösterilere dönmüşse...

Sonuç böyle oluyor; değil Meclis’te, parti içinde bile “milletvekili iradesi” söz konusu olmuyor.

Çünkü milletvekilleri parti tabanlarından, dar ya da daraltılmış bölgelerden değil, liderin atamasıyla gelmiştir!

Böylece lider milletin vekillerine hükmediyor.

İtaat kültürü bunu kolaylaştırıyor.

Bu yüzden yürütme yasamaya egemen oluyor, kuvvetler ayrılığı kâğıt üzerinde kalıyor.

Çok esaslı bir sorunumuzdur bu...

21. YÜZYILDA

Sistem değişikliği anayasayı toptan değiştirmekten çok daha kritiktir. Yeni sistemin neleri getirip neleri götüreceğini ve ne gibi sonuçlar doğuracağını çok iyi düşünmek gerekir.

Zamanımızda sistem tiplerini ve bilhassa doğurdukları olumlu ya da olumsuz sonuçları inceleyen geniş bir bilimsel literatür vardır.
Kutuplaşarak anayasa yapmanın veya sistem değiştirmenin kutuplaşmayı daha da derinleştirdiği bilimsel gözlemlerle tespit edilmiştir.

Yetkileri bir organda toplamanın yönetimde rasyonelliği azaltacağı da bilimsel bir gerçektir.

İsteyen Cem Akaş’ın Koç Üniversitesi’nden çıkan “Kritik Kavşak” adlı kitabına bakabilir.

Şimdi, Türkiye sistem değiştirirken bu konular ne kadar konuşuldu? Milletvekilleri bu konuları ne kadar merak ediyor?

Maalesef, liderler istedi, vekiller uydu, hatta görmeden imzaladılar. Bazıları reklam ederek açık oy kullandı.

Sonuçlarını zaman içinde göreceğiz.

“Sürüden ayrılmama” kültürüyle 21. yüzyılda gelişmiş ülke olunamaz.

Sistem ne olursa olsun Türkiye’nin geleceği bireysel irade ve bireysel özgürlük kültürünü geliştirmemize bağlıdır. Gelişmiş ülke olmanın da başka yolu yoktur.

Yazının devamı...