"Taha Akyol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Taha Akyol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Taha Akyol

PKK hayır diyor

23 Şubat 2017

PKK Türkiye’nin güçlenmesini ister mi? Öyleyse ‘Evet’ demek Türkiye’yi güçlendirecektir...

Başkanlık sisteminin Türkiye’yi böleceği iddia ediliyor, öyle olsaydı, PKK da ‘Evet’ demez miydi?

‘Hayır’ diyen vatandaşlarımız başımın üstünde ama bilsinler ki ‘Hayır’ demekle PKK, FETÖ çizgisine düşmüş oluyorlar...

Falan...

Bunları iktidar sözcüleri sık sık söylüyor.


12 EYLÜL’E DE HAYIR
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın, PKK’nın, Kandil’in 12 Eylül darbesi hakkında neler söylediklerini, neler yazdıklarını biliyor musunuz?

PKK ve çevresindeki bütün siyasi oluşumlar 12 Eylül’e şiddetle karşıdır.

Hatta Abdullah Öcalan’ın “12 Eylül Faşizmi, PKK Direnişi” adlı bir kitabı var. Basılması, dağıtılması yasaktı. İktidarın çıkardığı “3. Yargı Paketi”ndeki düzenlemelere göre yargı kararıyla Ocak 2013’te serbest bırakıldı.

Şimdi aynı mantığı yürütelim: Öcalan ve PKK 12 Eylül’e ve diğer darbelere şiddetle karşıdır.

AK Partililer de 12 Eylül’e ve diğer darbelere şiddetle karşıdırlar!

Bu durumda PKK ve Öcalan’la “aynı çizgide” mi oluyorlar?!

Asla... Türkiye’de bütün partiler ve tabanları 12 Eylül’e karşıdır.

PKK’ya bakarak konum tayin etmenin, insanlara “çizgi” atmanın ne kadar yanlış olduğunu görüyor musunuz?

Bu mantık tarzı mutlak yanlıştır, fakat maalesef “propaganda”da kullanılıyor.


ÜÇÜNDEN HANGİSİ?
Hitler yükselirken Protestanlar, liberaller, sosyal demokratlar çabuk çözülmüşlerdi. Martin S. Lipset, Hitler’e karşı muhafazakâr Katolik Halk Partisi ile devrimci Komünist Partisi’nin daha dirençli olduklarını yazar.

Muhafazakâr Katolikler ve devrimci komünistler, Hitler’e karşıydılar diye hangisi öbürünün “çizgisinde” yer almıştı?!

Siyaset ve sosyal hayat öylesine çeşitli ve dinamiktir ki, negatif bir örneği göstererek pozitifi belirleme imkânı yoktur.

Referandumda insanlarımız çeşitli faktörlerle evet veya hayır diyecektir. Bir kısmı hukuka öncelik verecek, kuvvetler ayrılığına bakacaktır.

Bir kısmı siyasi tercihlerine, tuttuğu partinin tavrına göre oy verecektir.

Oylardan bir tarafı kutsayıp öbürünü şaibeli gibi göstermek çok yanlıştır; çok vahim bir kutuplaştırmadır.

Bu fevkalade yanlış propaganda teknikleri asıl konuyu gözden kaçırıyor.

Referandumun asıl konusu nedir? Önerilen sistemdir. Buna ‘Evet’ veya ‘Hayır’ diyeceğimize göre, önerilen sistemin ne olduğunu konuşmak gerekir.


DİN VE MİLLİYETÇİLİK
Hangi sistem olursa olsun can alıcı nokta kuvvetler ayrılığıdır, denetim ve dengedir. Bunları konuşmadan sistem konuşulmuş olmaz; hamaset yapılmış olur sadece.

Sistem konusu milliyetçilikle, dinle, vatanseverlikle veya karşıt kavramlarla tanımlanamaz.

Evet veya hayır oyları arasında vatanseverlik ayırımı yapılamaz.

MHP dört ay öncesine kadar parlamenter sistemi savunurken mi, şimdi başkanlık sistemine destek verirken mi milliyetçidir?!

AK Parti 2007 seçim bildirisinde sembolik cumhurbaşkanı modelini savunurken mi, şimdi mi muhafazakâr?!

Bu soruların yanlışlığı, sistem meselesinin bu kavramlarla ilgili olmadığının ispatıdır.

Dini bakımdan da parlamenter sistem veya başkanlık sistemi arasında fark yoktur. Sistem meselesi dini bir konu değildir; siyasi ve hukuki bir konudur.

Diyanet’in “İslam ve Demokrasi” sempozyumundaki tebliğlerden oluşan kitapta saygın din bilginlerimiz bu gerçeği anlatıyor.

Bugün konuşmamız gereken konu, önerilen sistemde kuvvetler ayrığı, denetim ve denge mekanizmalarının ne durumda olduğudur. Verilen yetkiler çok, denetim ve denge ise pek zayıftır.

Asıl konuşulması gereken, budur.

Yazının devamı...

Anayasa hukukçuları

22 Şubat 2017

Lehte veya aleyhte hamasi nutukların büyüsüne kapılmadan az çok bilerek oy vermemiz gerekir değil mi?

Bu konuda bizleri aydınlatacak olanlar öncelikle anayasa hukukçularıdır. Konuyla ilgili bilimsel eserleri bulunan saygın anayasa hukukçularımızdan Prof. Kemal Gözler, suskun kalanları konuşmaya davet ediyor. Şöyle diyor:

“Herkes konuşuyor. Tek konuşmayan, anayasa hukukçuları!

Bir zamanlar, televizyonlara haber spikerleri kadar çok çıkan meslektaşlarımız vardı. Şimdi neredeler?...” (anayasa.gen.tr)


28 ŞUBAT’TA NASILDI?
Gözler’in de belirttiği gibi konuşanlar var elbette fakat yaygın bir suskunluk olduğu belli. Yine Gözler’in belirttiği gibi Prof. İbrahim Kaboğlu ile Doç. Dr. Murat Sevinç, Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen ve Dr. Dinçer Demirkent’in Olağanüstü Hal kararnamesiyle yani sorgusuz sualsiz üniversiteden atılmaları korkutucu bir etki yaptı.

Kendi geçmişlerinde 28 Şubat rejiminin yine sorgusuz sualsiz kararlarıyla üniversiteden atılmanın acısını yaşamış olan iktidar mensuplarından da mağdurlara umut verecek bir tavır gelmedi.

Başbakan Yardımcısı Prof. Numan Kurtulmuş’un “Hata varsa düzeltilir” sözü hafızalarda iz bırakacak bir tavır değildi.

Zaten şimdiye kadar bir şey çıkmadı.

Kaboğlu ve diğer anayasacı akademisyenler hakkında hâlâ araştırma mı yapılıyor?

Böyle ise hiç araştırma yapmadan üniversiteden atıldılar demektir.


NEDEN ÖNEMLİ?
İktidar bu davranışlarıyla kendi işini de zorlaştırıyor. Referandum sonuçları ne olursa olsun, “OHAL kullanılarak baskı yapıldı” gibi tartışmalara kendi eliyle zemin hazırlıyor.

Yeni bir sistemin çok yaygın toplumsal meşruiyete sahip olması ve bu sayede “yönetebilirliği” kolaylaştırması için bu tür tartışmalara meydan vermemek lazımdır.

Çağımızda akademik hayat da küreselleşti; bir fanus içine almak mümkün olmaz, asla doğru da olmaz. İktidara mensup akademisyen ve araştırmacılar ne ölçüde takip ediyorlar, bilmiyorum. Dünya üniversitelerinde sistem, demokrasi, otoriterlik, hukuk devleti, popülizm, denetim ve denge gibi konularda yapılan akademik tezlerde ve yayınlarda Türkiye hakkındaki değerlendirmeler gittikçe olumsuzlaşıyor.

Bize ne, diyemeyiz. Zira bu akademik tez ve makaleler Türkiye hakkındaki siyasi, ticari ve hukuki değerlendirmelerde referans olarak kullanılıyor.

AİHM, Venedik Komisyonu, İlerleme Raporları, Freedom House, Dünya Hukuk Devleti İndeksi gibi kurumların değerlendirmelerine “önemsiz” demek
mümkün mü? Ekonomiyi bile etkiler.


‘BIRAKINIZ KONUŞSUNLAR’
Sorunu görmek için Prof. Kaboğlu çok iyi bir örnektir. Sadece Türkiye’de değil, dışarıda da saygın bir anayasa profesörü olan Kaboğlu’na kimse terör veya FETÖ ile “irtibat ve iltisak” izafe edemedi.

Onun tek sıfatı “muhalif” olabilir; bu da demokraside en temel haklardan biridir.

Onun ve benzerlerinin üniversiteden atılması Türkiye’nin demokrasi ve hukuk itibarını daha da zedeleyecektir. Akademik tezlerde, değerlendirme raporlarında sert ifadelerle eleştirilecektir.

Üniversitelerde çekingenlik yarattığı da belirtilecektir. Türkiye’nin de iktidarın da lehine olmayacaktır bunlar.

İktidar bu tür kurum ve raporlara karşı hamaset yapsa da önemini biliyor. İşte, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin Türkiye konulu toplantısından bir gün önce 685 Sayılı KHK’yı çıkararak bir tür ayıklama komisyonu kurdu. Haksızlıkları giderme mesajı verdi.

Bu, kabaca iki yıl gibi görünen bir süreçtir!

İktidar “hataları düzeltme”de acele etmeli, farklı görüşlere hoşgörülü davranmalıdır.

“Bırakınız konuşsunlar, bırakınız tartışsınlar.”

SON 24 SAATTE NE OLDU

Yazının devamı...

Siyasi kültür

21 Şubat 2017

80 yaşındaki senatör Amerika’da ne başkandır ne de bakan...

Hatta aynı partiden olan Trump’ı en sert eleştiren isimlerden biridir.

Vietnam Savaşı gazisi ve özellikle dış politikada aktif bir şahsiyet olan McCain, çok saygın ve etkili bir isimdir.

Senato’da “Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı”dır.

Amerika’yla ve bütün ülkelerle ilişkilerimizin hükümetlerle sınırlı kalmayıp geniş bir yelpazede gelişmesi elbette olumlu ve gereklidir.

Benim üzerinde duracağım konu, siyasi kültür sorunudur.

BAĞIMSIZ KİŞİLİK

McCain’in şahsında ortaya çıkan siyasi kültür unsurlarına bir bakalım.

Evvela kuvvetli bir şahsiyet; partisinin emir kulu değil.

Kendi itibarıyla 1981’den beri senatör veya temsilci olarak seçilmektedir.

Batı demokrasilerinde vekillerin “tabandan” seçilmeleri onlara kişilikli davranma gücü kazandırır.

Koca Amerika’da toplam 100 senatör seçilir. Senatör olmak çok prestijli bir sıfattır.

Gerçi Temsilciler Meclisi’nin 440’a yakın üyesi vardır fakat “sorgulama” ve “onay” yetkisi Senato’da olduğu için Senato daha önemlidir.

Senato’nun bizdeki Meclis komisyonlarına benzeyen “komite”leri çok güçlüdür. Başkanı hesaba çekerler, atadığı bakanları, yargıçları, büyükelçileri didik didik inceleyip kamuoyu önünde sorguladıktan sonra kabul veya reddederler.

Sistemi iyi işleten iki faktöre dikkat: Bağımsız kişilik ve güçlü kurumlar!

Amerikan tarihinde ve bugün McCain gibi güçlü senatör örnekleri az değildir.

‘FAZİLET MÜCADELESİ’

ABD’nin büyük başkanlarından John F. Kennedy’nin “Fazilet Mücadelesi” adlı kitabını okuduğumda genç bir politika heveskârıydım; hâlâ elimin altındadır. Doğru bildikleri uğruna partisiyle çelişmekten sakınmayan bağımsız iradeli senatörleri anlatır.

Bu sayede sistemin esneklik kazandığını, uzlaşmaların sağlandığını vurgular.

Demokrat Partili Kennedy, Cumhuriyetçi Senatör Albert Beveridge’in şu sözlerini aktarır:

“Herkesin benzer düşünceleri ezberlemesini isteyen bir kuruluşa parti denilemez. Böyle bir parti düşünce ve vicdan sahibi kimselerden oluşan canlı bir kuruluş değil, gelenek ve kan bağlarıyla bir arada duran ilkel bir kabile gibidir.”

Bizde ise “kabile gibi” olmak övülür: “Sıkılmış yumruk, emir demiri keser, sürüden ayrılanı kurt kapar, vazife istenmez verilir” falan...

İşte bu yüzden her devirde kutuplaşıyoruz, yumruklarımızı açıp tokalaşmamız çok zor!

Bir vekil liderden farklı konuştuğunda partiden atılıyor.

Cumhuriyetçi Parti’de ise Trump’ı çok sert eleştiren senatörler var, onları partiden atmak gibi bir “kabile” davranışı kimsenin aklından geçmiyor.

BİZİM TARİHİMİZDEN

Elimdeki “Milli Mücadele Belgeseli”ni bitirirsem bir kitap yazmak istiyorum.

Takrir-i Sükûn Kanunu’na itiraz edip “lüzumsuz şiddete karşıyım” diyerek başbakanlıktan istifa eden Fethi (Okyar) Bey...

Dersim Kanunu’nda idam cezalarını Meclis’in denetim yetkisinin kaldırılmasına Tek Parti meclisinde itiraz eden Muğla Milletvekili Hüsnü Kitapçı...

Bayar’ın telkinleriyle Menderes’in uyguladığı sertlik ve baskı siyasetini parti içinde eleştirerek yumuşamayı ve muhalefetle diyaloğu savunan Sıtkı Yırcalı, Fevzi Lütfi, Rıfkı Salim...

Ve hukuk tarihimizdeki onurlu isimler...

Tarihimizde böyle örnekler az değildir. Fakat “makbul” görülmedikleri için tozlu sayfalarda kaldılar.

Biz de yeni nesillerimize böyle örnekleri anlatmalıyız.

Partiler olmadan demokrasi olmaz, fakat hür düşünce ve bağımsız kişilik kültürünü de geliştirmemiz gerekiyor.

Bilimin gelişmesi için de zorunludur bu.

Yazının devamı...

Propaganda ve gerçek

20 Şubat 2017

Abartılar da olacak.

Fakat düpedüz gerçekdışı beyanlarla propaganda yürütmek, halka saygısızlıktır. Çünkü halkı ikna için değil, kandırmak için böyle yapılabilir ancak.

Bugün bu gerçekdışı propaganda malzemelerinden birkaçını ele almak istiyorum.

DARBELER VE SİSTEMLER

Parlamenter sistem Türkiye’yi askeri darbelere sürükledi deniliyor.

Evet, Türkiye’nin geleneği parlamenter sistemdir, darbeler o dönemlerde oldu. 

Fakat darbelerin sebebi iktisadi ve toplumsal gelişme eksikliğidir, dışa kapalılıktır ve bilhassa demokratik kurumların zayıflığıdır.

Böyle toplumlarda “en güçlü” kurum olan askeriye kriz dönemlerinde darbe yapıyor.

Hatta böyle toplumlarda başkanlık sistemi varsa daha fazla darbe oluyor!

Bu yazdıklarım “propaganda” değildir. Siyaset bilimciler Alferd Stephan ve Cindy Skatch araştırmışlar:

1973-1989 arasında, yani azgelişmişliğin daha yaygın olduğu dönemde...

Ve de OECD dışında yani azgelişmiş denilebilecek 53 ülkede on yıllık dönemler içinde meydana gelen darbeleri incelemişler.

Bunlardan parlamenter sistemle yönetilen ülkelerden yüzde 61’inde on yıl içinde bir darbe olmamış.

Başkanlıkla yönetilip de on yılı darbesiz geçirebilen ülkelerin oranı ise yüzde 20’de kalıyor!

Başkanlık sisteminin daha yaygın olduğu azgelişmiş ülkelerde daha sık darbe oluyor.

Netice: Rasyonel düşünebilmek, sebep-sonuç ilişkilerini araştırmak ve anlamaktır.

 VESAYETİ KALDIRMAK

Türkiye’de seçilmiş iktidarların bürokratik, daha çok askeri vesayet altında olduğu uzun bir dönem vardır.

Zamanında bunları çok eleştirdim. Askerin yargıya, yargının da siyasete “müdahale” etmesi tam “vesayet” örnekleriydi.

Bugün yeni sistemle vesayete son verileceğini söyleyenler, üzerlerinde hangi vesayetin bulunduğunu açıklamalıdır.

Burada ciddi bir savruluş tehlikesi var: “Müdahale” ile “denetim”i karıştırmak! İktidarların denetlenmesi “vesayet” diye nitelenir de denetim zayıflatılırsa demokrasi değil, “denetimsiz, dengesiz” bir siyasi güç ortaya çıkar. Bu yüzden kurumlar da büsbütün zayıflar.

Bunun sakıncaları zamanla ve ağırlaşmış bedellerle anlaşılabilir.

Netice: Yeni sistemi “kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge” gibi tanımları belli somut kavramlar üzerinden tartışmalıyız ama propaganda bu en önemli sorunu kenara itiyor.

ANAYASA FIRLATMAK

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bir MGK toplantısında merhum Başbakan Ecevit’e anayasa fırlatmış, Ecevit de TV’lerde bunun bir “devlet krizi” olduğunu söylemişti. Hastalıklı ekonomide de kriz çıkmıştı.

Bu krizin sebebi parlamenter sistem değildi, Sezer’in şahsi davranışıydı.

Başkanlık sisteminde başkan Anayasa Mahkemesi başkanına böyle bir şey yapsa kusur sistemin değildir yine kişinindir.

Sezer’le AK Parti iktidarı arasında da ciddi ihtilaflar oldu. Ben Sezer’i yanlış bulurum, çünkü “sembolik” kalmalı, hükümetlerin yetki alanına “müdahale” etmemeliydi.

Ama AK Parti’nin en başarılı olduğu 2002-2007 dönemidir ve Cumhurbaşkanı, Sezer’dir. Başarı Sezer sayesinde değil, dış ekonomik konjonktürün yanında AK Parti’nin ılımlı ve AB yönelişli yönetimi sayesinde oldu.

2011’de iktidarın çok güçlenmesiyle başlayan dönem kutuplaşmanın da sıkıntıların da artacağı dönemdir.

Netice: Güçsüz hükümetler kötüdür, denetim ve denge tanınamayacak derecede güç de kötüdür. Doğrusu “gücü denetlenen ve dengelenen hükümet”tir. Hangi sistem olursa olsun.

Çok sömürülen “cumhurbaşkanının tarafsızlığı” ayrı bir yazı konusu.

 

Yazının devamı...

Milliyetçi oylar

18 Şubat 2017

Referandum için evet propagandası yaparken “ülkeyi 90 yıl sonra geri alacağız” yahut “iç savaş çıkar” gibi laflar edilmesi ancak cinnet ifadesi olabilir.

AK Parti’nin bunlara tepki göstermesi iyi oldu.

Önemle hatırlatayım ki, saltanat Meclis’te sadece inkılapçıların değil, muhafazakârların ve sarıklı hocaların da verdikleri oylarla kaldırılmıştı.

Sultanlık yoksa rejimin niteliği Cumhuriyet’tir ve öyle devam edecektir.

Referandumun konusu, devlet yönetimiyle ilgili erklerin nasıl kullanılacağıyla ilgilidir.

MİLLİYETÇİLERDE İKİ EĞİLİM

İnsanlar sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakâr, dindar, seküler olabilir; ayrı konudur ve çoğulculuktur.

Referandumda bu kavramlara değil, önerilen modele evet veya hayır denilecek.

İşte “milliyetçi oylar”da evet eğilimi de, hayır eğilimi de görülüyor.

Devlet Bahçeli ve MHP yönetimi evet diyor... Hayır diyen milliyetçiler ise bugün Ankara’da geniş bir toplantı yapıyorlar.

Toplantıyı merhum Türkeş’in bakanlarından Sadi Somuncuoğlu gibi saygın isimlerle yönetime “muhalif” isimler düzenliyor. Ortak bildiriyi Prof. Yusuf Halaçoğlu açıklayacak.

MHP’nin dışında önemli bir potansiyel oluştuğu anlaşılıyor.

İki taraf da milliyetçi fakat referandum tercihleri çok farklı.

Referandum için milli ve dini kavramları kullanarak siyaseten istismar ederek propaganda yapmak fevkalade yanlıştır, bu kavramlara da zarar verir.

Bu olaydan hareketle genel sorunlara bakabiliriz: Hukuk ve parti içi demokrasi eksikliği.

MAHKEME DURDURDU

MHP’deki sorun, genel başkan seçimi yapılması için olağanüstü kongre talebiyle başladı Sulh hukuk mahkemesi bu talebin kanunlara ve MHP tüzüğüne uygun olduğuna karar verdi.

Yargıtay uygun olduğunu onayladı.

Yargıtay kararına uygun olarak “tüzük kurultayı” yapıldı. Buna göre genel başkan seçimi için kurultay yapılacakken, başvuru üzerine bir mahkeme, bu kurultayın yapılmasını 23 Haziran 2016 günlü kararıyla “tedbiren” durdurdu, kongre yapılamadı.

Tedbir kararı olan dosyalar ivedi olarak görülür fakat bu dosya altı aydır bekliyor.

Nihayet mahkeme bir ay sonrasına, 23 Mart 2017’ye “ön inceleme” koydu.

Dava açılıp acilen tedbir kararı verildikten tam 7 ay sonra “ön inceleme” duruşması yapılacak.

Tedbirli olup da bu kadar geciken başka davalar var mı, bilmiyorum.

Yine sık sık yazdığım hukuk sorunu...

Türkiye’de hukuk sorunu hemen her alanda kendini gösteriyor. Ya yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna güvensizlikten ya da çok ağır işlemesinden kaynaklanan sorunlar.

LİDER VE AHALİ

Parti içi demokrasi eksikliği özellikle sağ partilerde daha önemlidir. Eskiden Demokrat Parti’de, Adalet Partisi’nde ve Türkeş’in MHP’sinde parti içinde tartışmalar olurdu.

1977 seçim bildirisinin nasıl sert tartışmalarla hazırlandığını ilgililer bilir.

Fakat Giovanni Sartori’nin yirmi yıl önce kaygıyla öngördüğü gibi görsel medyanın çok geniş kullanımı kurumları aşındırdı. “Karizma” baskın hale geldi.

Salı günleri bütün partilerin grup toplantılarını görüyorsunuz, değil mi? Lider ve alkış...

Partilerin tüzüğünde “önseçim” yazdığı halde liderlerin önseçim yaptırmayıp milletvekili adaylarını kendilerinin ataması parti içinde değişik görüşlerin müzakere edilmesi imkânını ortadan kaldırdı.

Referandumda ideolojik bloklarda farklı eğilimlerin ortaya çıkması, ümit ederim ki parti tabanlarının büsbütün kapalı klanlara dönüşmesini önleyecek bir etki de yaratır.

Yazının devamı...

Moskova’da Kürt konferansı

17 Şubat 2017

Barzani bağımsızlık ilanı için gün sayıyor; bunu defalarca açıkladı.

PKK ve PYD çizgisindeki gruplar da dün Moskova’da “Kürt Konferansı” düzenlediler. Bu, PYD’nin bir siyasi aktör haline gelme çabasında çok önemli bir adımdır.

DAİŞ bir gün er geç marjinalleşecektir. Bunun için dünya Türkiye’ye teşekkür etmelidir.

BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’ya bakılırsa, Suriye iç savaşı bu yıl içinde bitecek.

Uzun vadede en önemli husus, istikrarlı bir Suriye rejiminin kurulması ve göçmenlerin etnik temizlik korkusu olmadan yurtlarına dönmesidir.

RUSYA VE PYD

PKK’nın temel ideolojik belgesi olan “KCK Sözleşmesi”nde Batılı demokrasi ve piyasa ekonomisi reddediliyor, onun yerine “komünal demokrasi” dedikleri Stalin-Kaddafi karması totaliter bir sistem savunuluyor.

Suriye’deki iç savaşa “vekâleten harp” deniliyordu değil mi? PKK ve PYD Rusya ve İran’la bu anlamda “vekâlet” ilişkisi içindeler.

Suriye’de görevli Rus Generali Alexandr Dvornikov, 23 Mart 2016 tarihli Rossiyskaya Gazeta’ya demecinde “sadece Suriye ordusunu değil, PYD unsurlarını da eğittiklerini” açıklamıştı.

Yeni Suriye’nin federatif olmasını resmen ilk defa Rus Dışişleri Bakanı Lavrov dile getirmişti. Astana toplantıları için Moskova’nın resmen açıkladığı “Suriye Anayasası Taslağı”nda da “Kürtlerin Kültürel otonomisi” öngörülüyor. (1 Şubat 2017)

Dünkü Moskova konferansında PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah, Rusya’nın bu taslağını “olumlu bulduklarını” söyledi.

ETNİK TEMİZLİK

Suriye’nin yeni yapısı konuşulurken, belli ki sadece PYD değil, Rusya da aynı tezi destekleyecek. Esad bunu istemez fakat Rusya’ya karşı duramaz.

Şunu da belirtmeliyim: Suriye halkının iradesi halinde demokratik bir gelişme olsa kim ne diyebilir? Barzani’ye kim ne diyor?

Türkiye ile de iyi ilişkilere sahip.

Halbuki PYD Kuzey Suriye’de Arap ve Türkmenler gibi PKK’ya mesafeli duran Kürtlere de etnik temizlik uyguladı.

Bu uluslararası raporlara geçti; Barzani de kaç defa açıkladı.

Suriye’nin yeniden bir etnik iç savaşa sürüklenmesinden herkes sakınmalıdır.

TRUMP’LA İLİŞKİLER

Fırat Kalkanı, Türkiye’nin elini sahada güçlendirdi. Abdullah Ağar’a göre Fırat Kalkanı harekâtında verdiğimiz şehit sayısı 14 Şubat’a kadar 64’tür. Allah rahmet eylesin, onlar hayatlarını verdiler, Türkiye’nin diplomatik masada elini güçlendirdiler, güvenliğimize büyük katkıda bulundular.

Suriye’de elimiz güçlendi fakat tek başımıza belirleyici olamayacağımız açıktır.

İşte Rakka için ABD’ye birlikte hareket edelim diyoruz.

Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, dünkü açıklamasında hem PYD hem FETÖ konusunda Trump yönetimini “Obama’ya göre daha esnek” bulduğunu belirtti. ABD Savunma Bakanı James Mattis, “PKK’ya karşı Türkiye’ye daha fazla destek vereceklerini” söylemiş.

Işık, savunma konularını iç politika malzemesi yapmaktan sakınan ciddi bir insandır.

Söyledikleri önemlidir.

KAVGA DEĞİL DİPLOMASİ

Fakat, Trump seçim döneminde esip gürlediği gibi hareket etmeyecek olsa bile Kudüs’ün statüsü ve Müslüman Kardeşler’i terör örgütü saymak gibi eğilimlerinin değişmediği bellidir.

Dış politikada, özellikle Irak ve Suriye sorunlarında Türkiye’nin önünde sıkıntılar vardır.

Amerika ile “ittifak” ilişkilerimizi canlandırmak gerektiği gibi, Ortadoğu’da Mısır’la da ilişki kurmalıyız, Rusya ile ilişkilerimiz daha da gelişmeli...

İlişkiler yoluyla etkilemek, kavga ederek ilişkileri germekten bin defa iyidir.

Ustaca diplomasi yapmak, dostlarımızı arttırmak, miting meydanlarında hamaset yapmaktan sakınmak elzemdir.

NOT: Bu akşam CNN Türk’te saat 19.30’da Eğrisi Doğrusu programında konuklarımla bu konuları konuşacağız.

Yazının devamı...

Propaganda

16 Şubat 2017

Sistem konusunda yapılan bir referandumda konuşulması gereken konular nedir?

Evet denilmesi istenilen yeni sistemde denetim ve denge mekanizmalarının ne durumda olduğunu konuşmak, tartışmak gerekmiyor mu?

“Evet” demek Sakarya Savaşı değerinde bir siyasi tavırsa, “hayır” demek ne oluyor?!

Yine maalesef “hayır” demenin terör örgütleri ve 15 Temmuz darbesi ile “aynı safta” yer almak olduğu söylenebiliyor!

Şu kesin bir gerçektir: “Evet” oyları da “hayır” oyları da ahlaken, hukuken ve siyaseten eşit değerdedir. Hangisi çok çıkarsa o geçerli olacaktır.


‘SİSTEM’İ KONUŞALIM
Sakarya olsun, Çanakkale olsun, milli tarihimizin böyle yüksek manevi değerlerini iç politikadaki siyasi kavgalar için kullanmak çok yanlıştır.

Bunlar hepimizin iman ettiği yüksek milli değerler olduğu için biz bir “millet”iz, siyasi kabileler topluluğu değiliz.

Kaldı ki 2010 referandumunda MHP de HDP de “hayır” demediler mi? “Aynı safta” mıydılar?

Bu yanlış polemikler kutuplaşmayı artırdığı gibi asıl konuşulması gereken “sistem” konusu gölgede kalıyor.

Zaten Meclis’te yeterince konuşulmadı.

26 Ocak’ta Meclis’te kabul edildi... 10 Şubat’ta Cumhurbaşkanı’nca imzalandı.

Mevsim şartlarını dikkate alarak referandumun 16 Nisan’a denk getirilmesi tabiidir. Fakat madem arada 14 gün vardı; Meclis’te niye acele edildi? Bu görüşmeler bir hafta, on gün daha devam edebilirdi.

Aksine asgari süreler kullanılarak aceleyle Meclis’ten geçirildi. Görüşmeler Meclis TV’den de yayınlanmadı.

Halbuki bir sistemin başarısı için etraflıca konuşularak geniş kitlelerin içine sinmiş olmalıdır.


‘BİLGİ’ VE POPÜLİZM
Bugün Batı’da da böyle oylamalarda kitleler teknik ayrıntıları bilmez. Fakat kitleleri etkileyen kesimler etraflıca tartışarak tavır alır.

Hele son zamanlarda Batı’da da önyargılar, duygusal tavırlar çok etkili oluyor.

Otoriter popülist akımlar bu duygu dalgaları üzerinde sörf yaparak yükseliyor. Birkaç ay önce Amerika’da Jason Stanley’in “Propaganda Nasıl Çalışır” adlı kitabı yayınlandı. Kitap hakkında NYT’de çıkan makaleyi okudum. Popülist propaganda tarzını şöyle anlatıyor: “Duygulara öyle bir sesleniyorlar ki, rasyonel tartışmalar kenara itiliyor veya kısa kesiliyor... Toplumun ortalama makuliyet ölçüleri, karşılıklı saygı ve karşılıklı sorumluluk gibi değerleri negatif ve aşağılayıcı söylemlerle aşındırılıyor...”

Böyle bir tarzdan ülkemizi sakınmak gerekmiyor mu?


‘GERİSİ TEFERRUAT’
Batı dünyası, “bilgi çağı” derken bilginin ve rasyonelliğin kenara itildiği, bir “post truth” çağa girdi: Çoğulculuk, hoşgörü, birlikte yaşama gibi değerler yerine yabancı düşmanlığı, İslamofobi, iktisadi hesapsızlık gibi popülist otoriter eğilimler güçleniyor.

Böyle bir dünyada Türkiye’nin dış ilişkileri zorlaşacaktır. Ekonomik sıkıntılar da ortada.

Hiç olmazsa içimizde daha fazla kutuplaşmayalım, değil mi?

Evet çıkacaksa da hayır çıkacaksa da Türkiye’de hukukun üstünlüğü olsun, birbirimizi düşman gibi göstermeyelim, değil mi?

Hayati önemde olan “sistem” konusunu duygusal tahriklerle değil, bilgili müzakerelerle referanduma götürelim, değil mi?

Siyasette duygusal tahrikler ve demagoji olur fakat bir ölçüde... Ölçüyü kaçırmayalım, değil mi?

Politikacılar siyasi güç kavgası yaparken henüz seçmen olmayan gelecek nesilleri de düşünmeli, değil mi?

Bunun için gündem şu olmalı: Yeni sistem cumhurbaşkanına hangi yetkileri veriyor? Bu yetkileri denetleyip dengeleyecek düzenlemeler nasıl?

Hayati konular budur; gerisi propaganda!

Yazının devamı...

Modern devlet

15 Şubat 2017

“Bürokrat bilecek ki ‘Bu gelen yönetim 5 yıllık yönetimdir. Ya bununla çalışacağım ya da cehennem olup gideceğim’. Bir kere bürokrasiye disiplin gelecek. Bürokrasiye disiplin gelince düzen daha iyi olacak.”

AK Parti ve MHP sözcüleri de sürekli olarak yeni sistemde devletin daha iyi yönetileceğini, daha iyi hizmet vereceğini söylüyor.

Halbuki devletin iyi ve etkin çalışması kamu kurumlarının “hukuki ve rasyonel” niteliklerine bağlıdır. Asıl sorun buradadır.


TEMELDEKİ SORUN
Devlet yönetiminde modernleşme özel “emirname”den objektif “kanun”a geçiştir. Kayırmacı “sadakat”ten profesyonel “liyakat”e geçiştir.

Bunun “yetki devri, şeffaflık, hesap verirlik” gibi diğer gerekleri vardır.

İşte, gelişmiş ülkelerde kamu görevleri kanunla tanımlanır, denetlenir. Göreve almalar liyakate göre belirlenir.

Şeffaflık ve hesap verirlik kuralları geçerlidir.

Neticede kamu kurumları “hukuki ve rasyonel” çalışır.

Gelişmekte olan ülkelerde ise, kamu görevlerini düzenleyen kanunlar olsa bile, davranışlar esasen yukarıdan gelen emirlere göre şekilleniyor, akraba, kabile, eş-dost, cemaat ve parti gibi sadakatler öne geçiyor... Bu yüzden kamu yönetiminde verimlilik olmuyor.

Eşitlik ve adalet de olmuyor.

Bizde öteden beri ve bugün temeldeki sorun budur, siyasi sistem değildir. Kamu yönetiminde modern düzeye yeterince ulaşamamış olmamızdır.


MESELA VARLIK FONU
Yeni kurulan Varlık Fonu’nda yukarıdaki akademik tespitlerin sınanması mümkündür.

İKV Başkanı Ayhan Zeytinoğlu dün bir açıklama yaptı: Varlık Fonu’nun kurulmasını destekliyor fakat uyarılar yapıyor. Başarılı olması için “piyasa mantığıyla yönetilmesinin yanında, şeffaflık ve hesap verirlik prensiplerine sadık kalınması gerektiğini” vurguluyor.

Bu konudaki uluslararası “Santiyago İlkeleri”ne uyulmasının şart olduğunu söylüyor.

Zeytinoğlu “hukuki çerçevenin net olarak belirlenmesini” istiyor. Hükümet ise kanundaki değişikliği OHAL kararnamesiyle yaptı.

Doç. Dr. Çiğdem Nas “Varlık Fonları ve Uluslararası Kriterler” adlı makalesinde “Santiyago İlkeleri”ni anlatıyor. Bunlar “yönetim ve denetimde şeffaflık, hesap verirlik, uluslararası muhasebe standartları, etik standartlar, operasyonel bağımsızlık” gibi ilkelerdir.

Burada bilhassa “operasyonel bağımsızlık” dikkat çekicidir. Tıpkı Merkez Bankası gibi fona da siyasetin müdahale etmemesi demektir. Siyaset hedef koymalı ama kurumun işleyişine müdahale etmemelidir.

Ben bir yazımda fonun Sayıştay denetiminden uzak tutulmasını eleştirmiştim. (7 Şubat)

Sayın Nas da “Sayıştay ve bütçe denetimi dışına çıkarılması bazı soru işaretlerinin doğmasına sebep oluyor” diyor.


‘EMİR DEMİRİ KESER’ Mİ?
İyi ve etkin işleyen modern devlet kurumu için neler gerekiyor, görüyor musunuz?

Devlet kurumlarının sağlam, ilkeli, profesyonel, hukuken tanımlanmış, iç ve dış denetimlerle teftiş edilebilir olması gerekiyor.

Modern bürokrasi böyle verimli çalışıyor; hızlansın diye kırbaç şaklatarak değil.

Hatta aşırı yetki toplanmasının denetim ve verimliliğe zarar verdiği; çağdaş “kamu yönetimi” biliminin temel bulgularından biridir.

Kamu kurumları siyasi güç karşısında hukuken zayıfsa... Hukuki ve profesyonel ilkeler yerine “emir demiri keser” kültürü geçerliyse, hangi sistem olursa olsun çarklar etkin ve adil dönmüyor.

Bizim gibi gelişen ülkelerde siyasi sistem tartışmaları, temeldeki bu hukuki kurumlaşma ve kültürel rasyonelleşme açığını unutturmamalı.

Yazının devamı...