"Sıtkı Şükürer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sıtkı Şükürer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sıtkı Şükürer

Sıtkı Şükürer

EGEV 25’inci yılında

26 Şubat 2017

Bilindiği üzere Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı, 10 bölgesel ili kapsayan geniş mütevellisi ile kamu-özel sektör birlikteliğinin en üst düzeyde temsil edildiği değerli bir oluşumdur.

Uzun yıllar Esnaf Odası Başkanlığı ve iki dönem de parlamenterlik yapmış Mehmet Ali Susam’ın başkanlığında yeni bir yönetim oluşturan Vakıf, Ege Bölgesi’ndeki iller arasındaki ihtiyaç duyulan her konunun koordinasyonunda kilit rol oynayabilecek bir potansiyel içerir.
25’inci yılın kutlandığı gecede Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci de EGEV’in bu rolüne işaret etmiştir.
Vakfın geçmiş dönem başkanları Uğur Yüce, Yılmaz Temizocak ve Geza Dologh’a da bu vesileyle teşekkür plaketleri sunulan gecede, Bakan Zeybekci EGEV’le birlikte bölgesel bir EXPO hedeflediklerini belirtti.
Bu neviden kuruluşlar kıdemlenip yıllandıkça, sanki yerleşiklik duygularımız daha bir yerli yerine oturuyor.
Nice yıllara EGEV...

-----

Nihat Zeybekci’nin argümanı

EGEV toplantısında Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, Egeli kimliğini ön plana çıkartan samimi ve apolitik bir konuşma yaptı.
Ancak, mevzu ister istemez siyasete geliyor.
Referandum meselesi için bir yaklaşım ortaya koydu. Söyledikleri özetle şöyle:
“Bu ülkede mevcut sistem çok zorda kaldığı zaman ‘güçlü iktidar’ı üretebiliyor, ama ‘güçlü muhalefet’ bir türlü oluşturamıyor. Halbuki yeni sistemde Cumhurbaşkanı %51 ile seçildiğinde, nefesini ensesinde her zaman hissedeceği bir %49’luk muhalefet olacak, bağlı olarak, güçlü muhalefetin varlığı, hemen herkesi ister istemez ‘makul’ olmaya çekecek, bu da iyi bir şeydir”.
Sayın Bakan’ın referandum argümanı bu.
Değerlendirmenize sunulur.

-----

Paldır küldür Anayasa

ÜLKEDE tüm hayat 16 Nisan’a göre kilitlenmiş halde.
Düşünmek, planlamak, hayal kurmak serbest.
Ancak icraata geçmek için illa referandumun geçmesi bekleniyor.
Bu tarihi bu denli önemli hale getiren, en başta siyasi iktidar.
Ortada, bir “Beka Sorunu”dur lafı dolaştırılıp duruyor.
Bu “Beka” kimdir, onların mıdır, yoksa iddia ettikleri gibi ülkenin midir, açıkça hiç kimse pek bir şey anlamıyor.
Buna rağmen, gerin gerin geriliyoruz.
Zira iktidar aşırı gergin, had safhada “Evet”i önemsiyor.
Onların bu denli agresif bir arzu sergilemeleri memleketin kimyasına sirayet ediyor, açık söylemek gerekirse “ters etki” yaratıyor.
Bir Anayasa değişikliği bu şekilde “Paldır küldür” bir “oldu bitti” ile oylama aşamasına getirilmemeli idi.
Medeni ülkeler, mesela İsviçre, bir Anayasal kural değiştirmeye niyetlendiğinde öylesine dinlendirerek ve zamanın hataları süzme gücüne yaslanarak bu işleri yapıyor ki, bize bakınca, “ne bu telaş, bu acele” demek durumunda kalıyoruz.

-----

Mutabakatsız Anayasa yaşamaz

BAKINIZ Anayasalar, hele çok kültürlü bir yapınız varsa, öyle salt çoğunlukla falan yapılamaz, yapılmamalı.
Yani bu ülkede Kürt nüfus diyelim %15-20. Kutuplaşmanın had safhada yükseldiği bir ortamda makul haklarını korumaları mümkün olabilir mi? Bir toplumun kaderi diğer %80’in insafına terk edilebilir mi?
Mesela sadece Kürtler değil elbet.
Bu ülkede Aleviler, laikler, Ermeniler, Yahudiler, eşcinseller... Türlü türlü kendini azınlık, savunmasız, korunmaya muhtaç hisseden kitleler var.
Bu kesimlerin her birinin asgari mutabakatları temin edilmeden Anayasa yapılmamalıydı.
Hele “Türk usulü” diyerek, bildiğimiz otokratik yapıda ve sadece Başkan’a endeksli bir model, bunca badire yaşamış bir toplumun oylayacağı bir Anayasa olmamalıydı.
Sözün özü; %51 bir “Anayasa” için zayıf çoğunluktur.
Demlenmeden, düşünülmeden, tartışılmadan, kavratılmadan yapılan Anayasa sonrasına dair sadece “pişmanlık” vaat eder.
Anayasalarda hatadan dönmek daima zaman alır.
Bakın, darbe mahsulü dediğimiz 83 Anayasası’nın bile pek çok maddesi yaşıyor.
Özetle, her yönüyle izaha muhtaç bir trene binmiş durumdayız.
Bu maceralı yolculuğun, iktidar dahil kimseye faydası olmadığı aşikar.

Yazının devamı...

Yeni muktedirler düzeni geliyor

19 Şubat 2017

Liberal kapitalist esaslara göre oluşturulmuş küresel nizam, oy sahibi geniş kitleler tarafından sorgulanmaya başladı.

Yerleşik düzene aykırı siyasi figürler, sürpriz şekilde dünyanın pek çok yerinde iktidara geliyor.
Tayyip Erdoğan’dan, Trump’a, Chavez’den, Çipras’a, Marine Le Pen’den İngiltere, Avusturya ve Hollanda da yükselen siyasi akımlara, hep bir farklı motivasyon dünyayı sarmaya başladı.
Birbiriyle alakasız gözükseler de bu teveccühün muhatapları derin sosyolojik tünellerle benzer tepkilerden besleniyorlar.
Kapitalist düzenin vaatleri, artık insanları tatmin etmiyor, bir anlamda “burjuva ahlakı” dediğimiz değerler manzumesinin tasfiyesi yaşanıyor.
Bu transformasyonun temel saiki, “yeninin” çekiciliğinden ziyade, “mevcudun” iticiliğinden kaynaklanıyor.
Bu sebeple kitleler yeterince tanımadıkları partilere ve liderlere bile, adeta koşarcasına yöneliyorlar.
Pek bu neden böyle oluyor?
Küresel düzen liberal sinerjilerle bir ekonomik model yaratmışsa da onu kalıcı kılacak üst yapı kurumlarını bir türlü oluşturamamıştır.
Ortada yeni dünya düzeni diye lanse edilen ve bilgi toplumu diye yüceltilen küresel yapının bir hukuku ve ahlakı yoktur.
Norm boşluğu, bozulan gelir dağılımı ile birlikte, geleceğe dair umutları azaltarak tepkisel bir bilinç oluşmasına neden olmaktadır.
Şimdi yeni bir evreye geçiliyor.
Yeni muktedirler, artık yemeği kendi ağız tatlarına göre pişirmek istiyor.
Kitleler, iktidarı birilerin elinden almanın, esasında başka birilerine teslim etme anlamına geldiğini yeni yeni idrak etmeye başladı.
16 Nisan’daki referandumun bu anlamıyla değerlendirmek mümkündür, 2-3 yıl sonrası Trump Amerika’sını da...

-----

‘Fetih’ abartılı gibi

BAŞBAKANLIK’a bağlı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” tarafından 25 Mart’ta “İzmir’in Fethinin 936’ncı Yıldönümü Kutlamaları” düzenleniyor.
Bu amaçla hazırlanan broşürde, İzmir’in 1081 yılında Çakabey tarafından Bizans’tan alındığı, ifade ediliyor.
Kentin Çakabey tarafından alınmasından 16 yıl sonra, yeniden 300 yıl müddetle Bizans egemenliğine geçtiği de belirtmemiz gerekiyor.
Sonraki süreçlerde Aydınoğlu Mehmet Bey, Umur Bey, Emir Timur (Timurlenk), Aydınoğlu Cüneyt, kentin tarihinde yer almışlar, Türklere kesin ve geri dönüşsüz intikal Osmanlı Sultanı II. Murat zamanında, 1424 yılında gerçekleşmiştir.
Buradan hareketle, Çakabey’le irtibatlı 1081 (bazılarına göre 1084) tarihini “fetih” diye nitelemek çok doğru değil.
Bu arada Çakabey’in Selçuklulara ihanet ederek “asil” unvanıyla Bizans saflarına katıldığını iddia eden tarihçilerin de olduğunu ifade edelim.
Neticede, ortada “fetih” gibi çağ açan, kapayan ve kesintisizlik içeren bir durumdan ziyade Türklerin İzmir’le ilişkisini başlatan bir tarih söz konusudur.
Hani, 9 Eylül’ü gölgelemeyi amaçlamadığını umduğumuz bu çaba için öyle anlaşılıyor ki, biraz daha özenli bir çalışmaya ihtiyaç var gibi...
Gazeteci dostlarımız Serkan Aksüyek ve Hasan Tahsin Kocabaş’a bu konudaki duyarlılıkları için ayrıca teşekkür ediyoruz.

-----

Neden geriyoruz?

DEMOKRASİLERDE şayet muhalifseniz, odaklandığınız ve vurgulamak istediğiniz konularda, bir kalite ve tolerans göstergesi olarak, “köşeli” olma hakkını da elde etmişsiniz demektir.
İnandığınızı tutkulu, hatta provokatif bir şekilde ifade edebilirsiniz.
İktidarlara düşen rol her zaman daha “olgun” olmaktır.
Zaten güç sahibidirler ve bir şeyleri savunurken, hafif bir mahcubiyet yaşamaları demokratik bir hoşluk addedilir.
16 Nisan’da yaşanacak referandumda da böylesi siyasi iklimin olmasını isterdik.
İnsanların farklı düşünebileceğine dair sarsılmaz bir saygı ve her koşulda zarafet ve nezaket, 1950’ler de başlayan demokrasi serüvenimize ne kadar da yakışırdı.
Ancak, maalesef yaşadığımız Türkiye, an itibariyle böyle bir yer değil.
Medyadan üniversitelere, oradan da STK’lara, giderek daha tedbirli bir ruh haline bürünülmeye başlanıldı.
AK Parti, sanki hayır ihtimaline hazır gözükmüyor.
Bu durum da bir belirsizlik yaratıyor.
Varsayılmışdır ki, iktidar kıdemlendikçe geçmişin izlerini belirli ölçüde dizginleyecek ve artık asgari mutabıkların ön plana çıkartıldığı bir ülkeyi hayata geçirmek için gayret gösterecektir.
Ancak işler bir türlü bu noktaya gelmiyor.
Hatta kendi yönetim anlayışlarını yaygınlaştırma konusunda “iştahları” giderek artıyor.
Geçenlerde Fehmi Koru “taşma noktası” diye bir kavramdan söz ediyordu.
Böylesi bir durum iktidara sandık da hayal kırıklığı yaratır.
Belki de bu sonuç tansiyonu düşürür.
Neticede 80 milyonuz. Toplumun yarısı “uzlaşma” beklentisini hissettiriyor.
Hal böyleyken, neden kolay yolu seçmiyoruz, hangi sebeple huzuru aramıyoruz?

Yazının devamı...

Tramvaylarımızın rengi ne olsun

12 Şubat 2017

Tahmin ettiğimiz gibi çok yoğun bir geri dönüş oldu.

Görüşler şöyle;
“Zeytin, ortak paydamız. Yağ yeşili diyorum”
“Bordo-beyaz”
“İki ya da üç renk. Ama mutlaka beyaz”
“Tüm anı biriktirenler adına Sardunya Kırmızısı”
“Mavi, yeşil, beyaz”
“Hangi yeşil? Yağ yeşili mi, su yeşili mi?
“Kırmızı-beyaz, şayet vatana sevdalıysak”
“Turkuaz”
“Göz boncuğu renklerine çiğdem sarısı ilave edilebilir”
“Kobalt mavi, beyaz, turuncu”
“Kobalt mavi, beyaz, Mandalin ya da çok açık mavi”
“İzmir’in rengi eskilerden beri mor-beyazdır”
“Renkli kentimiz için, gökkuşağı renkleri”
“Zeytuni, beyaz, mercan”
“Nergis ve sümbülün renkleri”
“Papatya, yani sarı ve beyaz”
“Sarı, özgürlük ve bağımsızlıktır, mor, asalettir”
“Nergis sarısı ve turkuaz”
“Lacivert, beyaz yani İzmirspor”
“Açık mavi, koyu yeşil”
“Kırmızı ve turkuaz”
“Begonvillerin tonları ve beyaz”
“Şeffaf olsun ya da renksiz”
“Yapılaşmayı düşünürsek gridir rengimiz”
“Parlak zeytin yeşili”...
Görüldüğü üzere öneriler muhtelif.
Bu konuda İzmir Kalkınma Ajansı’nın koordinasyonunda hazırlanan Kentsel Pazarlama Stratejik Planı’nda geniş bir araştırma yapılmış ve İzmir’in rengi mavi çıkmıştı.
Hani, “Ege” denilince tabii ki, akla mavi geliyor.
Geçen hafta, körfez tertemiz oluncaya kadar “mavi” bize haram mealinde bir cümle kurmuştuk.
Sayın Aziz Kocaoğlu, esprili bir şekilde teessüflerini bildirdi.
Hani, yolun çoğu bitti, azı kaldı.
Cam gibi bir körfez artık yakın gelecek, biliyoruz.
Bu arada, renk tartışması bazı ulusalcı hassasiyetlere de dokunmuş.
Merak etmeyin, eyalet bayrağı seçmiyoruz.
Amaç, güzel İzmir’imize ilave bir özgünlük katmak, hepsi bu.
Bu arada Aziz bey “Siz tartışın benim döneminden sonra kararı verirsiniz” demek suretiyle, projeye mesafeli bir heyecan duyduğunu belirtti.
Hani, İzmir’in rengi ne olmalı yerine mesela tramvaylarımızın rengi ne olmalı diye konuşmak sanki daha sıkıntısız ve kolay bir başlangıç olacak gibi duruyor...

-----

Direnmedik, makul gördük

“PİS, külüstür, bakımsız Rum evleri.
Bodrumlarında rutubet vardır, fare yuvasıdır.
Halbuki apartman.
Bambaşkadır, asrileşme, sınıf atlama, medeniyete terfidir.”
İşte, 1950’lerden itibaren o otantik, güzelim Sakız evlerini bir bir katlederken hakim psikolojimiz tam da böyleydi.
Karşıyaka’nın arka sokaklarında böylesi bir ev yerle bir edilip, yerine ucuz bir 4 katlı apartman dikildiğinde orada oturacaklara hayranlık ve hasetle bakılırdı.
Kordon boyuca yalıların imhası bahsi zaten tam bir yürekler acısıdır.
Peki, bizler bu denli bilinçsiz miydik?
Araştırmacı Yaşar Ürük, Kordon’da yapılaşmanın 1957’de başladığını, Osman Kibar’ın belediye başkanı olduğu 1963 yılını kadar eski binaların yarısının yıkıldığını, ifade ediyor.
Yani tüm suçu Asfalt Osman’a çıkaran efsane de doğru değil.
Ayrıca, rivayet odur ki, Osman Kibar, Ankara’dan “Rum izlerini sileceksiniz” şeklinde bir Milli Birlik Komitesi yazılı talimatından söz edermiş.
Büyükşehir arşivlerinde böyle bir belge acaba var mıdır?
Neyse, suçu başkalarında aramayalım.
Bizler de direnebilirdik.
Hiç direnmedik.
Hatta, o dönemi yaşayanlar mülk sahiplerinin müteahhitler önünde kuyruk olduğunu da hatırlayacaklardır.
Neticede, görgüsüzdük, babamızın, dedemizin memleketi değildi ve bu “oya” gibi kente kötülük yapmakta hiçbir beis görmedik.

Yazının devamı...

Bir rengimiz olmalı

6 Şubat 2017

Hollanda mesela “Portakal”dır.

Brezilya faşinglerinde sarı ve yeşil hakimiyeti zihinlerimize kazınmıştır.
Maldivler turkuazdır.
Komşumuz Yunanistan’ın masa örtülerinden tentelerine, mavi-beyaz birlikteliği mühürü gibidir.
Türkiye geniş bir coğrafya.
Kültürel çeşitliliği fazla.
Bu sebepten bir “renk” arayışına gidilirse “kentler” ön plana çıkar.
Sözü İzmir’e getirmek istiyoruz.
İzmir’in bir “rengi” olmalı.
Trenleri de o renge boyanmalı, vapurların bacaları da.
Uygun olan, kaldıran her yer kendini bu renge (rengimize) açmalı.
Özgünlüğümüzün alametifarikası olmalı rengimiz.
Bir ölçüde Bodrum, “beyazı” ile bu işte mesafe aldı.
İstanbul; erguvanları, laleleri, mor salkımları ile sembol çiçekleri üzerinden bir renk yakalayabilir.
İzmir mesela “Sardunya kırmızısı” mıdır?
Ya da tüm Ege için geçerli “yağ yeşili”.
Tamam, “mavi” seslerinizi duyuyoruz. Ama tertemiz körfezi olan bir kent hak eder maviyi.
Evet, bir rengimiz olmalı.
Katkılarınızı bekliyoruz.

-----

HDP kilit gibi

NİSAN ayında “referandum” olacak.
Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini artıran anayasal düzenlemeleri oylayacağız.
İktidar tüm imkanlarını seferber ederek halkı iknaya çalışacak.
Parlamentoda, gereken 330 oy için AK Parti ve MHP birlikte hareket etti.
AK Parti’nin halk desteği %38 ile %49 arasında gidip gelir. Ekonominin iyi gitmediği zamanlarda bahse konu alt sınır, hiç de gözden uzak tutulması gereken bir ihtimaldir.
Bu sebepten ikinci bir partinin blok desteği onlar için çok önemli.
Görülen, MHP tabanının “Evet” konusunda pek de ikna olmadığı.
Esasında AK Parti, kendi seçmenine bile, onları rahatlatacak bir gerekçe anlatabilmiş değil.
Mamafih AK Partililer “Reis”e saygıda kusur etmezler.
Ancak, vurguladığımız gibi MHP seçmeni, ilave ikna edilmeye muhtaç gözüküyor.
Şayet MHP nezdinde “evet” rüzgarı estirilemez ise iktidar bu defa yönünü HDP seçmenine çevirmek zorunda kalacaktır.
Hani, “Başkanlık dar bölgeye, dar bölge eyalet sistemine geçişin altyapısıdır” mesajı inceden ve derinden verilmeye çalışılabilir.
Hani, en azından “Sandığa gitmeyin” pazarlığı yapılabilir ki, bu da iktidar cephesinden işi çözer.
Önümüzde 2.5 aylık bir süre var.
En büyük muamma da şayet “hayır” çıkarsa, ondan sonrasında ne olacağı.

-----

Arda, Burak, Murat Boz

TÜM ülkenin sevdiği insanlarsınız.
Gençsiniz, sporcusunuz, popçusunuz, başarılı ve zenginsiniz.
Yani rol modelsiniz.
Tabii ki, siyasetçi sizi kullanmak isteyecektir.
Tamam, koca Cumhurbaşkanı ağabeyinizdir.
Size değer veriyordu ve onu kıramazdınız. Ama bir “diyet” borcunuz da yoktu.
Direnebilirdiniz.
Ağırdan alır, bunu hissettirebilirdiniz.
Zira siz, öncelikle tüm topluma sorumlusunuz.
Politikadan uzak, sıcak, keyif veren, mesafesiz kimlikleriniz vardı.
Kimliklerinizi bile şaşırttınız, haksızlık ettiniz.
Hiç şüphesiz özgür tercihinize hiç kimse bir şey diyemez.
Ama kutuplaşan Türkiye ortamında daha dikkatli olabilirdiniz.
Hani, güçlünün safında olmak yerine mesela muhalifin yanında olmayı deneseydiniz.
Bu defa karşı tepkiyle karşılanacak, ama derinlerde daha bir anlaşılır olacak ve “hesapsız” addedilecektiniz.
Tekrar vurguluyoruz.
Bu tavrınız sizin demokratik hakkınızdır.
Hiç kimsenin yargılama hakkı yoktur.
Ancak, eleştirilecek bir tercihte bulundunuz.
Bu cümleden hareketle, tutumunuzun maliyetlerine katlanma durumundasınız.
Kolayı seçtiniz, gereksiz topa girdiniz, kendinize (muhtemelen) kalıcı hasar verdiniz.
Değmezdi.

Yazının devamı...

Tramvayımız

29 Ocak 2017

Bittiğinde, hele aradan birkaç yıl geçtiğinde kentin karakteristliğinde çok ciddi bir ağırlık taşıyacak.

Muhtemelen yolcu trafiğinde çok önemli bir işlev görmesinin yanı sıra, bir “oyuncak tren” görüntüsü ile pek bir seveceğimiz sembolümüze dönüşecek.
Denizle olan iletişimimizi zayıflatır diye endişelenenlerimiz olsa da karayolu, demiryolu ve kıyı, aynı seviyede planlanırsa böylesi bir kopukluğun yaşanmayacağını düşünüyoruz.
Geçmişte körfez vapurları, diyelim Kaf kaf kazandı, düdükleri ile yeri göğü inleterek Karşıyaka’ya yanaşırdı.
Sanki bu sempatik tramvaylarımız gelecekte pek çok festival kervanında müthiş renkliliklerin sunulmasına vesile olacaktır.
Projenin tamamlanmasını dört gözle bekliyoruz.

-----

Aslımıza dönüyoruz

YAYGIN klişedir. Türkler ekonomilerini doğrulttuğu anda, üzeri hafif bir tülle örtülmüş iddiaları yeniden ortaya çıkar.
Milli gelirin trilyon dolar seviyesini aştığı bir durumda, Ortadoğu’ya nizam vermek, Balkanlar’da, adalarda haklarımızı hatırlamak, Türki Cumhuriyetleri doğal uzantımız içinde varsaymak, ülkeyi yönetenlere normal gelmeye başlıyor.
Bir anlamda imparatorluk reflekslerinin su yüzüne çıktığı bu eğilim, beraberinde; demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi “Batı tipi” değerleri önemsiz hatta değersiz addediyor.
Fütuhat kültürü emir-komuta disiplini altında işlediğinden, tarih boyunca olduğu gibi, nihai bir karar vericiye yaslanma arayışlarını arttırıyor.
Başkanlık tartışmalarını biraz da bu cepheden değerlendirmekte yarar var.
Tamam, Cumhuriyet kurulurken mecburi bir tek sesli yönetim anlayışına ihtiyaç vardı.
Ancak işler rayına girdikten sonra, 1950’lerden itibaren pekala demokrasiyi derinleştirebilirdik.
İyi niyetle ve hafif korkarak yola çıkıldı.
Tuhaf bir denklemin farkındaydık ve endişeleniyorduk.
Askeri vesayet kalktığı ölçüde ülkenin nefesleri genişliyor, girişim özgürlüğü, morali, iş hayatını harekete geçiriyor, beraberinde toplumun refahı artıyordu.
Refah özgüven demekti.
Özgüven; aslına iade olma, bağlı olarak Batı değerlerini reddetme sürecine girmekti.
Palazlanan Türkiye ile racon kesen, otoriterleşen Türkiye, vazgeçilmez bir eküri olarak tarihsel rolüne tekrar hevesleniyordu.
Dikkat edilirse Başkanlık talebi sadece muhafazakarlardan gelmiyor.
Milliyetçi karakteri ön planda olan MHP de kabuk değiştirerek yayılmacı geleneğini hissetmek isteyen askeriye de bu karara destek veriyorlar.
Özal’dan Demirel’e gücün tek elde toplandığı Başkanlık modellerine hep bir işaret edilme hali söz konusuydu.
Diyebilirsiniz ki, tarifli, huzurlu, barışçı, ılık bir ülke olmak neyimize yetmiyor.
Ancak buralar Asya coğrafyası.
Belki de kaçınılmaz kaderimizdir yaşadıklarımız.

-----

Enerjimiz azaldı

HER şey “yavan” geliyor.
Evet doğru kelime bu...
“Yavan”.
Fersiz, soluk, tatsız, vasata angaje bir yavanlık hali bu.
Mesela televizyonlarda seyredecek bir şey bulamıyorsunuz.
Tartışma programlarında hep aynı temkinli insanlar.
Dizilerin senaristlerinde anlaşılmaz bir form düşüklüğü.
Futbol, hani keyfimizdi, heyecanımızdı, baş muhabbetimizdi, şimdi kişisel reytingimizde çok aşağı sıralarda.
Sanki arkadaşlarla, dostlarla çok daha sık bir araya gelirdik.
Sanki her daim aramızdan hayallerini ısrarla paylaşanlar olurdu.
Bu heyecansızlık hallerimizi sadece “mevsim”e yıksak, hani “cemre”lerle birlikte toparlanırız desek, dürüst olmak gerekirse, yalan olur, eksik kalır, kendimizi kandırırız.
Kutuplaşan Türkiye’nin zayıf kanadında olmanın getirdiği farkındalıktan mıdır, bu kırık hissiyatımız?
Ancak bu böyle gitmez...
Ülkenin %50’sine yakın kesimi bu denli enerjisiz, mutsuz olursa geriye kalanlar da kaybeder.
Referandum süreci umarız; inciten, aşağılayan bir üslubun tek taraflı bombardımanı ile geçmez.
Aynı vatanda yaşıyor olmanın cıvıltısı, sevinci azalmasın istiyoruz.
Giderek farkındayızdır ki, kendine yönelik bir dünya kurarak yaşamak bir çare değil. Bu sebepten “vazgeçmişlerin çukurunda” kolonileşmeye hayır diyerek, hayata her alanda dahil olmak için çaba sarf etmemiz gerekiyor.

Yazının devamı...

Demokratik mücadele

22 Ocak 2017

 

Bugün Türkiye’de “halk”, yetkilerin tek elde toplanacağı bir yönetim modeline cevaz verecek gibi gözüküyorsa ve iktidarı talep edenler “paylaşımcı” bir izlenim vermiyorsa, “millet iradesi” kavramını kutsallaştırmak ne denli mümkündür? Bu ülke iktidarda olanların olmayanları baskıladığı bir siyasi gelenekten geliyor. Maalesef, toplumun her kesimini kucaklayan ve asgari müştereklerinde mutabakatını temin etmiş bir Anayasamız hiç olmadı. Hal böyle olunca, adını ister “Militer Vesayet” deyin, ister “% 51 tahakkümü”, iktidara yakın olmayanların payına sadece “ezilmek” kalıyor.
Bu ülkeyi çoğunlukçu değil de, çoğulcu bir yapıya dönüştürmek istiyorsak, bunun yolu iktidarın insafından geçmemeli. Hiç şüphesiz, Cumhuriyet değerlerini benimseyen laik insanların eline silah alıp mücadele edecek hali yok. Ancak bahse konu demokratik mücadele, sadece Parlamento’daki siyasi partilere bırakılmayacak kadar da önemli.
Bu anlamıyla, referandum süreci umarız demokratik bir şölene dönüşür.

 

FAZLA MAKROYUZ
Ülkedeki gelişmeler iş dünyasının konstrasyonunu bozmuş gibi duruyor. Patlayan bombalar, terör, Anayasa, doların yükselişi...
Hiç kimse, olması gerektiği ölçüde kendi gündelik, mikro problemlerine eğilmiyor. Sanki yaşanan olaylar nedeniyle, olabileceklere dair kendi zihinlerinde en kötü senaryoları satın almış gibiler.
Hal böyle olunca artan sıkıntılarını umursamıyorlar, duygusal kopuşlarını körükleyen spekülatif tahliller yapmaya bayılıyorlar.
Kim ne derse desin bu durum “garip bir ruh hali” dir.
Galiba tüm ülkenin bir an önce normalleşmesinde fayda var.
Zira her birimizin problemlerinin çözümü evvel emir de gerçek gündemlerimize ilginin kaybedilmemesinden geçiyor.

 

YAZIK ÇOK YAZIK
Bu topraklarda demokrasi zor.
Tarih boyunca hiç olmadı.
Cumhuriyet, militer vesayetin gölgesinde “laik” bir modeldi.
Şimdilerde “çoğunlukçu” anlayışa yaslanan milliyetçi – muhafazakar iktidar giderek otokratikleşiyor.
Laiklik ve İslami model arasında bir tarihi “sarkaç” gidip geliyor. Aralarda denge oluşamıyor, farklı renklerin bir arada yaşaması giderek zorlaşıyor.
Hal böyle olunca, demokratik zihinler, entelektüel kaygılar, idealist tutumlar... Hemen hepsi çöp oluyor ve hangi dünya görüşüne dahilsen o bakış açısının askeri haline geliyorsun.
Bugün sıradan bir sekülere sorarsanız, “madem bana hayat hakkı yok tabii ki Kemalist Cumhuriyetçiyim” diyecektir.
Ya da sıradan bir muhafazakar açısından 15 Temmuzun anlamı, liderinin ve mevcut rejimin korunmasıdır.
Nereden nereye geldik. “Demokrasi” herkes için fantezi olmaya başladı.

Yazının devamı...

Gavurluk yok edilen mazidir

15 Ocak 2017

İzmir derken, şu anda bu kent de yaşayanları kastediyoruz.

Cevabını hemen söyleyelim. “Değildir”.
Hani, elit, laik, Arap sevmeyen, Müslüman hissetmeyen, Batı hayranı, şehirli, modern, hatta endişeli modern bir tipseniz, Atatürk’ü bu karışık ruh halinizin temsilcisi zannediyorsanız, kuvvetle muhtemeldir ki “Gavur İzmirli” diye anılmaktan içiniz bir hoş oluyordur.
Ancak, maalesef bu kentin 100 yıl öncesine dair referanslarıyla uzaktan yakından bir ilginiz olmadığı için bildiğimiz, artısı ve eksisi ile necip Türk vatandaşısınız.
Hatta, illa geçmişten bir referans yakalamak arzusunda iseniz, aradığınız illiyeti, talancı özellikleri ile “Afrika Çekirge”de arayabilirsiniz.
Zira, dalga dalga göçmen olarak geldiğimiz bu geçmişin biblo kentine bir faninin yapabileceği tüm haksızlıkları eksiksiz yerine getirmiş nesillerin torunlarıyız.
Selanik’ten, Girit’ten, Rodos’tan gelen, sözde Batı görmüş ilk nesil göçmenler bir biçimde kendilerine verilen imkanları, köylülük kültürüne, yem ettiler.
70’li yıllara gelindiğinde, ortada ne tarihi doku, ne temiz bir deniz, ne bağlar, bahçeler kalmamıştı.
Gayrimüslimler, birkaç Hristiyan levanten aile ve şimdilerde bin kişiye inmiş nüfuslarıyla Yahudiler’den ibaret bırakılmıştı.
Hani mübadele ile gelenlerin kendi aralarında konuştukları Rumca’ya bile tahammül edemedik.
Etrafımızda dedesinin Boşnakça ya da Çerkezcesini bilen kaldı mı, ben bilmiyorum.
Bu insanlar bir kentin tarihinde yaşayabileceği en insafsız ve kapsamlı rant operasyonu ile o güzelim binaları ucuz apartmanlarına dönüştürüp, edindikleri haksız servetleriyle kuşaklar boyu geçindiler.
Daha sonra 1960’lardan itibaren Anadolu’dan göç almaya başladık.
Gelenlerin hiç biri buralarda büyümemişti.
Güzel İzmir’in, bu ikinci dalga göçmenleri ile cezası devam ediyordu. Sağlıksız kentleşme, gecekondulaşma yolunda ne kadar ayıp varsa eksiksiz yerine getirildi.
Ancak buralar “büyülü Ege”.
Mihrap o denli sağlam ki, dövsen de sövsen de o kadim ışıltı seni kendine önce aşık sonra mahcup etmeye başlıyor, karartısını, kirliliğini örtüyor.
İzmir; havası, suyu, güneşi, toprağı ile yaşayanı kendine çeken, adam eden, olmazsa olmaz o mutedil, medeni ruh halini giydiren bir hızlandırılmış tekamül kursu gibi adeta.
Şüphesiz, en erken gelenlerin çocukları en fazla “mesafe” alanlar oluyor.
Ve, yine hiç şüphesiz en balık hafızalı olan ve “kabuğunu beğenmeyen kestane” tavrıyla “en bir Avrupalılarımız da” bunlardan çıkıyor.
Ama, üzgünüz, ikna edici olamıyorlar.
“Gavur” olmak bu kentin tarihinde kaldı. Dolayısıyla, hiçbirimizin kumaşı, etrafımızda gördüğümüz, beğendiğiniz ya da beğenmediğimiz insanlardan pek bir farklılık içermiyor.

-----

Görecek günler var daha

REEL sektörün net döviz borcu 212 milyar dolar.
Yaklaşık yarıya yakın kısmı 5 yıldan uzun vadeli.
Hani döviz borcu kısa vadeli olanların işi zor.
Ancak şirket borçları cari kurla değerlendiğinden, uzun vadeli borçlanan şirketlerin de bilançoları olumsuz etkilenecek.
Yalnız, döviz kurunun sürekli artması iyi bir şey değildir.
Yabancı para cinsinden günden güne fakirleşiyoruz.
Halkımız, elindeki avucundaki erimenin devam ettiğini görür ve “Dolarize” olmaya kalkışırsa işler kontrolden çıkar.
Böylesi anlarda “Devletin Bekası” anlayışı her şeyin önüne geçer ve geçmişte örneklerini gördüğümüz haşin tedbirler devreye girer.
Neler mi olur?
Servet vergileri gelebilir, Türkiye yerleşiklerinin döviz tevdiatları Türk Lirasına çevrilir.
Kambiyo kısıtlamaları yeniden getirilir.
Özetle 1980 öncesini dönülür ve kapalı bir ekonomik modele doğru geçeriz.
Denilebilir ki, Türkiye makro büyüklükleri itibariyle bu denli dış dünyaya entegre olmuşken böylesi tedbirler artık mümkün değildir.
Yani bu ülkede son dönemlerde olmaz denilen, makul akla sığmayan ne varsa bir bir olduğundan, ekonomi ile ilgili hiçbir şeyi “mümkün değil”dir diye kestirip atamıyoruz.
Nitekim son dönemlerde sabit kur söylemleri artmaya başladı.
Kambiyo rejimini değiştirmeyecekseniz “sabit kur” faizleri yukarıya doğru patlatır, bilinsin.
Bununla da kalmaz döviz karaborsası oluşur, rezervler tükenir, tam bir ekonomik kaosa sürükleniriz.

-----

Akbıyık Et Lokantası

İSTANBUL’da bile yenidir “et restoranları”.
Nusret, Günaydın Kasap... Bir modadır başlattılar.
İzmir’de de benzer akım görülmeye başlandı.
Kordon’da Etçibaşı, Ankara asfaltında Seçkin Et, Manisa yolunda Cumba, Urla’da Seyhan Et, Çamdibi’nde Akbıyık ilk anda bildiklerim.
Size, bu yazıda Akbıyık’ı tanıtmak istiyorum.
Sığır filetosunu kızgın tereyağda döküm tavalarda önünüzde pişirip “nar” gibi servis edişleri, yekpare kuzu kafesi parçalayarak pirzola halinde sunumları, dönerleri... Tüm bunlar Çamdibi’nde, son derece mütevazi bir esnaf lokantasında gerçekleştiriliyor. Bu mahalle lokantasını lezzet avcılarının dikkatlerine sunuyoruz.

Yazının devamı...

Evlat Fethi

8 Ocak 2017

Bu memlekette kendilerini “sıradan ve makul” olarak tanımlayan insanlar,

Yani bizler, öyle “tedirgin”, “endişeli”... Ve benzer laflarla izah edilemeyecek ölçüde bedbiniz, ümitsiziz, öfkeliyiz.
Elimizden fazla bir şey gelemeyeceğinin farkındayız.
Bu duruma sebep olanlara lanet okuyoruz.
IŞİD’den PKK’ya, insan kimliğimizle anlayamadığımız bir ideolojinin, mensubiyetini taşıyanlar tarafından, kör bir dayanışma anlayışı ile sahiplenildiğini dehşetle yaşıyoruz.
Bu ideolojinin borusunun çalındığı bir ülkede yaşıyor olmanın savunmasız ve güvencesiz ruh hali içinde, yalpalanıp duruyoruz.
İyi, güzel, medeni günlerin “imkansız uzaklıklarda” olduğunu görüyoruz.
Ne olacak da değişecek, bir “mucize”nin tasvirini bile yapamıyoruz.
Hemen her konuda, bardağın dolduğu, işlerin şirazesinden çıktığı, hırsların hüzünlere karışıp gözyaşı olarak içimize aktığı bir 2017 yılına başladık.
Her şeye rağmen buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz.
“Elveda” dediğimiz hayallerimizdir.
Bedenlerimiz burada ve boğazımız söyleyemediklerimize dair düğümlenmiş bir halde, sessizce ve hiddetle ağlıyor, isyan ediyoruz.
Her türden inceliğin kaybolduğu, “kalın, kap kalın odunsu” bir duyarsızlık ve hoyratlığın normal addedildiği, yüzsüzlüğün tavan yaptığı bir garip ve sadece acılar üreten bir ülkede yaşar olduk.
Maalesef, yaklaşımların ve zihniyetlerin değişeceğine dair en ufak bir işareti göremiyoruz.
2017’de ne olacak, nasıl geçecek, bilmiyoruz.

-----

EGEV

MEVZU “insan kalitesi” olunca İzmir bu konuda en şanslı şehirdir.
Hemen her konuda en nitelikli insanlar bu kentte yaşarlar.
İki duayen gazeteciden söz etmek istiyorum.
Gönül Soyoğul ve Feyzi Hepşenkal.
Gönül Hanım, Ege’de SonSöz internet gazetesinde, o bilinen yetkin kalemiyle ülke gündemini yorumluyor ve tiryakileri tarafından hayranlıkla izleniyor.
Feyzi Bey de bir ciddiyet ve saygınlık abidesi olarak, sosyal medyada oluşturduğu platformlardan, tüm genç meslektaşlarına parmak ısırtan bir amatör heyecanla, “tek kişilik ordu” kıvamında gazeteciliğin adeta dersini veriyor.
Şimdi bu iki insan, İzmir’in yakın geçmişinde çok önemli görevler ifa etmiş EGEV’in yönetim kuruluna seçildi.
Ege Ekonomisi Geliştirme Vakfı, 10 ili kapsayan yapılanması ile müthiş potansiyeller içeren bir “küllenmiş dev”dir.
Geçenlerde, yenilenmiş bir yönetimle taze bir başlangıç yapan EGEV, kuvvetle muhtemel, gelecek günler için en fazla gündemi meşgul eden kuruluşların başında gelecek.
Bahis konusu yeni dönemde tecrübeli bir sivil toplumcu ve eski bir parlamenter olan Mehmet Ali Susam da yer alacak.
Böylesi özel kişilerle takviyelenmiş yeni yönetime başarılar dileriz.

Yazının devamı...