"Özgür Şahiner" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Özgür Şahiner" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Özgür Şahiner

Tepki ve hırs

15 Şubat 2017

Yaşananları herkes gördü, okudu, bilgi sahibi oldu, yeniden bunları hatırlatmak istemiyorum. Sadece, zihnime kazılan 3 görüntüden yola çıkarak, A.Gücü için bundan sonraki sürecin daha iyi analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

İlkinde, Gümüşhane Valisi ve belediye başkanı, bu önemli maç öncesinde takımın antrenmanına gidiyor ve baklava götürüp, moral vermeye çalışıyor. Takımın yanındayız, destekliyoruz diyorlar. Fotoğrafa bakınca, bizimkiler aklıma geldi. Ben uzun zamandır, Ankara’da böyle bir şey yaşandığını hatırlamıyorum. Bırakın, antremana gidip destek verdiklerini, maça gelip izlediklerini görmedim.
İkincisinde, maç oynanırken, Gümüşhaneli Bakan ile ilin valisi, yanındaki 30-40 kişilik koruma ordusu ile sahanın kenarından dolaşıp, tribündeki yerini alıyor. Taraftarı selamlıyor. Direk protokol tribününe gitmeyip, sahanın içinden geçiyorlar. Neden ? Nedeni belli. Mesaj verilmeye çalışılıyor. Müsabaka talimatının uygulanıp uygulanmamasını geçtim, etik olarak yapılan doğru mu ? Aynı davranış, Gümüşhanespor’un deplasmandaki bir maçında, rakip takım için yapılsa ne düşünürler acaba...

KİMSEYİ YANINA YAKLAŞTIRMAZLAR

Üçüncüsünde ise tam bir çaresizlik hakim. A.Gücü, takım otobüsünün içinden çekilmiş ve yanılmıyorsam maçtan sonraki bir görüntü. Otobüsün önünde 5-6 emniyet görevlisi var. Yüzlerce ev sahibi takım taraftarı, otobüsün etrafında. İçlerinden bazıları, elini-kolunu sallıyor, belli ki tehdit savuruyor, otobüse doğru hamle yapıyor. Bu esnada çirkin sözler de duyuluyor. Emniyet güçleri ise sadece o kişileri uzaklaştırıyor. Tek bir taraftarı alıp, ‘Sen ne yapıyorsun’ bile demiyor... Otobüs içindekilerin, korku, heyecan ve endişeli bekleyişi, sessizliklerinden anlaşılıyor. Maçtan önce taşlı saldırı, maçtan sonra sözlü taciz. Oyuncular bu ortamda maça çıkıyor. Ve ne yazık ki A.Gücü bu ligde kaldığı sürece, bunlarla karşılaşması muhtemel...
Bu olayların hepsi, takım maçı kazandığı halde oluyor. Bir an A.Gücü’nün kazandığını düşünün ve manzarayı gözünüzün önüne getirin. Bir de 19 Mayıs Stadı’nda, maç öncesinde ve maç çıkışında alınan emniyet tedbirlerini hatırlayın. Değil rakip takım otobüsünün yanına, 50 metre uzağına bile yanaşamazsınız.
A.Gücü taraftarı, çoğu zaman olayların içindedir. Kavgacıdır, hırçındır, isyankardır. Tepkisini eyleme çabuk döker. Özellikle olaylı maçlardan sonra, 19 Mayıs Stadı’nda nelerle karşılaştıklarını da hepimiz yaşayıp gördük. Kaldı ki onların tepkisinin büyük bölümü rakipten çok kendi yönetimlerine olmuştur.

YALNIZ BIRAKANLARA İNAT

Anlatmak istediğim şu... A.Gücü içeride de dışarıda da sahipsiz... Siyasiler, bürokratlar, valiler, belediye başkanları ve sivil toplum kuruluşları, bu büyük camiaya, özellikle son dönemde çok uzak ve çok mesafeli... Bazıları da yanında mı karşısında mı belli değil...
‘Acılar öldürmüyorsa güçlendirir’ derler. A.Gücü, bir süredir büyük acılar çekiyor, yalnızlığın çaresizliğini yaşıyor. Ayakta kalmak için mücadele veriyor.
Bence, yönetim, teknik ekip ve futbolcular, Gümüşhane’de yaşadıklarını, tepkiye, isyana ve hırsa dönüştürüp, farklı bir hikaye yazabilir. Kendilerini yalnız bırakan kentin ileri gelenlerine inat, daha çok birbirlerine sarılarak, kenetlenerek ve güç birliği yaparak, sonuçta unutulmayacak bir zafere imza atabilir. Sporda savaş kelimesini kulanmayı pek sevmem. Ancak, A.Gücü, lig mücadelesinde sadece bir cepheyi kaybetiğini düşünüp, kalan 12 haftada kendi ruhunu sahaya yansıtırsa, bu futbol savaşını kazanabilir. Yeter ki inanç yitirilmesin...

Yazının devamı...

Sahada olan sahada kalmaz

10 Şubat 2017

G.Birliği ve Osmanlıspor’un, önünde önemli bir avantaj vardı. Fikstür gereği üst turda Beşiktaş, F.Bahçe, G.Saray ve M.Başakşehir’den ikisi elenecekti. Trabzonspor ve Bursaspor’un esamesi okunmuyordu. Avrupa’ya açılacak en kısa yol, önceki yıllara göre daha az dikenliyken, bizimkiler, bu yolda bile yürümeyi beceremedi. Kupaya iyi motive olacaklarına inanmıştım. Eşleştikleri rakipler de fena değildi. Ancak olmadı.

ÖZÜR DİLEMEK İSTEDİM

G.Birliği-Kayseri maçı öncesinde, taraftarı, takıma sahip çıkmaya davet ederken, onların desteğinin itici güç olacağını, oyuncuların bunu karşılıksız bırakmayacağını düşünmüştüm. İlk yarıda, hayal kırıklığı yaşadım. Kayserispor, kısa sürede 2 gol bulup, devreyi 2-0 önde kapatırken, skordan çok G.Birliği’nin berbat futbolu, hedeften uzak görüntüsü bizi çileden çıkardı. Yanımda maçı izleyen meslektaşlarım, ‘Bu takım izletmek için çağrıda bulundun. Sana inanıp, keyifli bir maç izleyeceğiz umuduyla geldik, futbola olan sevgimizi kaybedeceğiz” diye bana şaka yollu sitemlerini iletti.
Doğrusu haklıydılar. Gençler, bu bölümde çok kötüydü. Bir an, yazdığım yazı aklıma geldi. İmkanım olsa da beni dinleyip stada gelen taraftar varsa, bilet paralarını ödeyip, kendilerinden özür dileyim istedim.
2. yarı, işin rengi değişti, Serdar’ın penaltısı ile fark bire inerken, tükenen umutlar yeşerdi. Uğur’un kendi kalesine attığı gol, herkesi bir kez daha kahretti. Son bölümde artan baskı, Velikonja ile bir gol getirse, oyuncular canla başla mücadele etse de süre yetmedi. Gençler, dramatik bir sonla elendi.
Taraftarın, maç bitiminde takımı tribüne çağırıp, sahip çıkması iyiydi ancak turu alıp giden Kayserispor olmuştu.
Bir gün sonra bu kez Osmanlıspor, Kasımpaşa karşısındaydı. Ortada giden oyunu, tek golle kazanan Kasımpaşa turu geçti. Bu skorla, Başkent, bir kez daha kupanın dışında kaldı.

HEDEFİN HEP UZAĞINDAYIZ

55. kez oynanan Türkiye Kupası’nı; G.Birliği ve A.Gücü geçmişte 2’şer kez kazandı. G.Birliği’nin, 2001’deki başarısının üzerinden 16 yıl geçmiş. A.Gücü’nün kupa zaferleri ise 1972 ve 1981’de. 72’den, 2017’ye kadarki sürede, ortalama 11 yılda bir, kupa Başkent’e gelmiş. Ankara için düşündürücü ve vahim bir tablo değil mi?
Şampiyon çıkaramayan bir Başkentin futbolu, bu kadar vizyonsuz, bu kadar hedefsiz uzak olabilir mi?
Bir kenti ayağa kaldırmak, heyecanlandırmak, bir davanın peşinden koşturmak için ortaya bir iddia koymak, bunu yaşatmak, şartları yerine getirmek bir de fırsatları iyi değerlendirmek gerek. Ne yazık ki bu konuda hep ıska geçiyor, sonra oturup kafamızı taşlara vuruyoruz. Yöneticiler, teknik kadro ve oyuncular, bu anlamda kendilerine büyük görev düştüğü ve sorumluluk yüklendiğinin farkında değiller. Yeterli, inanç, hırs ve azimden de uzaklar. Bu duyguları hissettirmedikleri için de kenti peşlerinden sürükleyemiyorlar.
İddianın olduğu yerde, heyecan, coşku ve beklenti vardır. Yoksa, herkes havanda su dövmeye ve sportif çile çekmeye devam çeker.

Hayata ve spora dair:
Maçı kaybettiğinde ağlamayan oyuncu yıldız olamaz. (Hagi)

Yazının devamı...

Cavcav’ın mirası

24 Ocak 2017

Ankara’nın ayazında, battaniyeye sarılarak karşılaşmayı izlese de çok üşümüş olacak ki yanındakilere kendisini locaya götürmelerini istedi. Destek alıp merdivenleri ağır ağır çıkarken, hastalığının son dönemde onu iyice güçten düşürdüğü, adımlarını atarken yaşadığı zorluktan belli oluyordu. O sırada bir an göz göze geldik. Bakışlarında, derin bir hüzün, derin bir acı vardı...
91 yılında mesleğe adım attığımda tanıdığım ilk isimlerden biriydi Cavcav... Çalıştığım sürece, hep iyi hukukum oldu, son 1-2 yıldır, aramızda bir soğukluk vardı... Benim kırgınlığım, onun kızgınlığı, iletişimimizi azalttı... Eskiden sürekli telefonla görüşürdük, son dönemde, sadece yüz yüze geldiğimizde, kısa cümlelerden oluşan konuşmalar geçmeye başladı aramızda... Küs değildik ama eskisi gibi de değildik. Ölüm haberini alınca bir tuhaf oldum, içim burkuldu. Geçmişe uzanan bir yolculuk yaptım. Haber anlamında ne çok şey paylaşmışız... Varsa, üzerinde benden yana hakkım, sonuna kadar helal olsun...
Gençlerbirliği demek Cavcav, Cavcav demek Gençlerbirliği demekti... Gerçekten de Gençlerbirliği ile yatar Gençlerbirliği ile kalkar, Gençlerbirliği ile yaşardı. Evladı gibi görürdü kulübünü. Bir babanın, evladının üzerine titremesi gibi titrerdi Gençlerbirliği’nin üzerine, zarar gelsin istemezdi... (Uykumda, kulağıma, 2-0, 2-0 yenildik diye fısıldarlar, korkudan sıçrar, kan ter içinde kalırdım) sözleri, onun kulübe olan bağlılığını anlatmaya yeter de artardı bile.

KİMSELERE MUHTAÇ OLMADI

Maltepe’deki yurdun altındaki küçük bir salon ve bodrum katındaki soyunma odasından ibaret, içinde farelerin cirit attığı kulübü, herkesin imrendiği müthiş tesislere kavuşturdu. Belki az, ama öz verdi, teknik direktörüne, oyuncusuna... Ancak, bugün büyük kulüpler dahil bir çoğu, borç batağından kurtulmak için çırpınırken, Gençlerbirliği, kimseye tek kuruş bolcu olmadan, ayakta kalmanın haklı gururunu yaşadı. Bankalarda da her daim nakit parası oldu. Kulüpler, alacak davaları ile FIFA’lık olur, icra takipleri ile kapılarına kilit vurulurken, Gençlerbirliği, Cavcav’ın politikaları sayesinde, her zaman bunlardan uzak kaldı.
Eli sıkı, biraz huysuz, ancak kesinlikle kin gütmeyen bir yapısı vardı. Onun hakkında yapılan eleştirilere önce kızar, tepki gösterir sonra da unutur, hiç bir şey olmamış gibi davranırdı. Haber konusunda da duyduğunuz bir şeyi sorarsanız, hiç gizlemeden, açık açık anlatırdı...
Açıklamaları, eylemleri ve çıkışları ile Türk futbolunun kesinlikle gündemini belirleyen, gündemine yön veren usta bir yöneticiydi. Lafını esirgemez, futbol adına, Gençlerbirliği adına tartışılması gereken bir konu varsa ortaya koymaktan asla çekinmezdi. Anadolu’nun hakkını savunan, isyan bayrağını çeken adamdı...

YERİ DOLDURULAMAYACAK

Eleştirilecek yanları yok muydu... Elbette vardı, birlikte yürüdüğü arkadaşları ile çatıştı, yönetici, teknik adam ve futbolcuları, bir kalemde silip kenara attı. Antrenörlere sabır göstermeyip, söylemleri ile kulübün kamuoyu önünde tartışılmasının yolunu açtı. Zamansız ve gereksiz demeçleri ile ortamı gerdi, oyuncu transferi konusunda özellikle son dönemde, çok karavana attı, kimi zamanda durup dururken başına iş açtı.
Ancak O, Türk futbolunun son 40 yılına damga vuran iki üç isminden biri olmayı başardı. Başkent futbolunda ise müstesna bir yer edindi. Onun başkanlığı döneminde, Gençlerbirliği 2 kez kupa kazandı, iki kez finalde kaybetti, bir kez Avrupa’da çeyrek finalin eşiğinden döndü. Ona karşı yapılan en büyük eleştiri, ‘Neden iddialı takım kurmuyorsun başkan’ şeklindeydi. Kulübün geleceğini düşünmek, zorundayım, kulübün menfaatleri her şeyin üstünde gelir diyerek, bu eleştirileri de kestirip atardı.
Cavcav, bu dünyadan göçüp giderken, yeri doldurulmayacak bir boşluk ile sağlam temeller üzerinde kurduğu bir kulüp bıraktı. Onun mirasına sahip çıkmak, yeni kuşakların ön önemli ödevi olacak. Bayrağı, daha yukarı taşımalılar ki Cavcav, ebedi istirahatgahında rahat uyusun.

Hayata ve spora dair:
Buğdaydan da futboldan da iyi anlarım... (İlhan Cavcav)

Yazının devamı...

Ankaragücü’nün Onur’u

17 Ocak 2017

Kulüp, sözleşmesi sezon sonu bitecek oyuncunun bedelsiz gitmesindense, 950 bin TL kazandırarak ayrılmasının, karlı bir transfer olduğunu anlatmaya çalışırken, Onur’un, yetiştirme tazminatının neredeyse aynı rakama denk geldiği iddiası ortalığı karıştırdı. Taraftar, önemli bir kozun elden çıkarılmasına tepki gösterdi.
Gelişmelerden, A.Gücü’nün büyük bir krizle karşı karşıya kaldığı, aylardır ödenmeyen alacakları nedeni ile oyuncuların ‘isyana’ hazırlandığı, bazı sözler yerine getirilmediği için de bu transfere yol verildiği anlaşılıyor.
Takım, ileride Onur’u arar mı onu zaman gösterir. Bana kalırsa, savunma oyuncusu da olsa, önemli bir silah yetirilmiş durumda.

KENDİNİ GÖSTEREN GİTTİ

Değinmek istediğim konu şu... A.Gücü, 2. Lige mücadele etmeye başladıktan sonra, alt yapısından gelen oyunculara daha fazla yer vermeye, onları A takımda daha iyi değerlendirmeye başladı. Bir çok oyuncu forma şansı bulurken; Aybars Garhan, Bayram Olgun, İshak Doğan, Serkan Şirin, Ümit Kurt, Mehmet Umut Nayır, Gökhan Akkan, Kaan Kanak, Hasan Ayaroğlu, Emre Taşdemir ve son olarak da Onur Atasayar, transfer olup, kulübe para kazandırdı.
Sinan, Mehmet Erdem, Aytaç gibi genç yaşta A.Gücü’ne gelip, giderken ufak-tefek katkıları olanlar da mevcut.
Onur ve şu an takımdaki bazı arkadaşları, 2 bin TL maaşa, canla başla çalışıp, A.Gücü forması için kendilerini parçalarken,
madalyonun diğer tarafını unutmamak lazım.
Mesela, 5 bin dolar gibi küçük bir alacağı ödenmediği için, kulübü FIFA’ya şikayet edip, 500 bin dolar cezaya çarptıran, evinde oturup, her ay 5 bin dolar maaş alan Sosibo var... Bir gecede 10’nun üzerinde arkadaşı ile birlikte, Ankaraspor’dan hülle ile Ankaragücü’ne geçen, sarı-lacivert renklere dişe dokunur hizmeti olmadığı halde, 600 bin TL ödenmesine rağmen hala 350 bin TL alacağı bulunan Muhammed Hanifi Yoldaş var. Bu gibi isimleri Beştepe’ye getirenler var. FIFA’da dava dosyaları ile kulübün belini büken, Sestak, Bednar, Racnoch, Vittek, Brogi, Senecky, Kulukowski gibi isimler var. Güven’ler, Umut’lar, Kaan’lar var.. Listeyi çoğaltmak mümkün.
Mehmet Çakır, Erhan Güven, Selim Teber, Serhat Gülpınar, Serhat Akyüz, Sedat Bayrak, Sertan Vardar, Mehmet Çoğum, Mehmet Yıldız ve Murat Sözgelmez gibi, tecrübelerine dayanılarak takıma alınan ancak kuruş fayda sağlamadıkları gibi, onlarca maliyet bırakanlar da var.

ÖNCE EMRE SONRA ONUR

Emre Taşdemir, 3 sezon önce giderken 2 milyon TL kazandırdı, Onur’dan 950 bin TL geldi. İkisinin katkısı ile A.Gücü çarkı biraz daha döndürdü.
Bu örnekleri iyi okumak iyi değerlendirmek gerek. Dengeyi kurmak, fayda-zarar denklemini hesaplamak çok önemli. Elbette transfer yapılmalı, bazı isimlere yüksek paralar ödenmeli. Ancak alt yapılar asla ihmal edilmemeli. Oradaki cevherler işlenmeli. Gençlere daha fazla şans verilmeli, daha fazla sabır gösterilmeli. Onlar kendilerine fırsat sunulduğunda, neleri başarabileceğini, Emre ve Onur örneğinde olduğu gibi gösterdi. Eminim ki daha nice gençler, sıraların gelmesini, onları yetiştiren altyapı antrenörleri de kendilerine güvenle bakılmasını bekliyor. Onur gibiler bulunup çıkarılmalı ki A.Gücü, ‘Onurlu’ duruşunu her daim yüceltmeli. Yanlış isimler ve yanlış politikalar da ısrarın A.Gücü’nü nerelere getirdiği ortada.

Hayata ve spora dair:
“Soru: Sergen, iddaa oyununu artık 12-13 yaşındaki çocuklar da oynuyor. Onlara ne söylemek istersin ? Cevap:
Almanya’dan uzak dursunlar. Çok sürpriz oluyor.”

Park cezası:
Yenimahalle Belediyesi Hentbol takımı. En yakın rakibine kendi evinde yenilip, onları yarışa ortak ettiği için.

Yazının devamı...

Çemberi de ıskalamayalım

23 Aralık 2016

Tribünler tıklım tıklım, gençlerin mücadelesi müthişti. Yanılmıyorsam, Ankara’dan da Deneme Lisesi yer alıyordu. O finallerin bir çok oyuncusu daha sonra, farklı ekiplerde, hatta milli takımlarda forma giydi.Hortaş Yenişehir ve Şekerspor ise hayal meyal hafızamda. Mesleğe adım attığım 90 yılların başında PTT vardı. Belki şampiyon olmadı ancak iddialı takımlara kafa tuttu. Kupa kazandı, finaller oynadı, Başkent basketboluna büyük değer kattı.İsim değişikliği ile Türk Telekom oldu. Adı ve forması farklıydı ama gücünü koruyup, kupalara uzanmayı bildi. Türkiye ve Başkenti Avrupa’da temsil etti. Şampiyonluk yarışında söz sahibi olamasa da rakiplerinin başına iş açmayı hep başardı.TED Koleji ise okuldu, ekoldü...

Oradan yetişen yüzlerce isim, Türk basketboluna; oyuncu, antrenör ve yönetici olarak önemli hizmetler verdi. 90 yılların ortasındaki; Haluk, Murat, Tolga, Victor’lu kadronun, Ankara basketboluna yaşattığı coşku ve mutluluğu, yeni kuşaklar bir daha göremedi. Atatürk Spor Salonu’nu dolduran binlerce taraftar, basketbolun büyüsünü, o zaman iliklerine kadar hissetti.Sonra, sonrası malum... Ankara potadan yavaş yavaş uzaklaşmaya, parkelere yabancılaşmaya başladı. Takımlar iddialarını yitirdi, her geçen gün kadrolar daha da güçsüzleşti. Telekom, 25 yıl sonra küme düştü.Bugünkü tablo çok daha vahim. TED Kolejliler, 11 haftası geride kalan Birinci Ligde, 11 yenilgi ile son sırada ve artık gün sayıyor.

Türk Telekom bir alt ligde orta sıralarda, Mamak DSİ ise idare etmeye çalışıyor. Kadınlar Liginde zaten temsilcimiz yok. Ergin Ataman’ın dediği gibi, basketbolun temel taşlarından biri olan Ankara’nın potaya bu kadar uzak olması asla kabul edilemez. Bugün; İzmir, Antep, Balıkesir, Trabzon, Uşak ve Giresun’un takımları ligde boy gösteriyor, İstanbul, 5-6 ekibini bu organizasyona dahil ediyorsa, başta, ilgililer ve yetkililer olmak üzere, hepimiz oturup kafa yormalıyız. Ankara’yı ve basketbolu seviyorsak; düşünmeli, fikir üretmeli, gerekli sponsor desteği bulma ve kulüp organizasyonu konusunda girişimlere acilen başlamalıyız. Hatıralarımızla baş başa kalıp, maçları ekrandan izlemek yerine, yeniden coşku ve tutku ile bizi salonlara koşturacak bir ekip istiyorsak, bunu özverili ile yapmalıyız. Çok geç olmadan ve çemberi de ıskalamadan.

KURU GÜRÜLTÜ

Osmanlı-Galatasaray maçındaki saha şartlarına, önce Galatasaray’dan tepki geldi, ardından da Osmanlı cephesinden. İki taraf, mağdur edebiyatı ile tartışmayı büyüttü. Sarı-kırmızılılar, değişiklik taleplerine federasyonun duyarsız kaldığını ileri sürüp, konuyu farklı bir boyuta taşıdı. Geçmişte, fikstürde yapılan değişiklikler karmaşaya yol açıyor, her kulüp kendince haklı gerekçeleri gündeme taşıyordu. Federasyon da bunun önüne geçmek için, tüm sezonun fikstürünü en baştan belirleyip, sadece saatleri boş bıraktı.Bazı şeyleri bilmek için alim olmaya gerek yok. Ankara’nın Aralık ayındaki iklim şartları belli. Yenikent’te durumun çok daha vahim olacağı ortada. Tüm bunlar, 1-2 telefon trafiği ile halledilecek şeyler. O gün, gündüz kuşağında 4 maç oynandı. Federasyon yetkilileri, hava, saha ve iklim koşullarını göz önünde bulundurup, o maçı öğlen saatlerine alabilirdi. O zaman Yenikent’in buz gibi ayazı yerinde daha normal şartlarda maç oynanabilirdi. Adana’da saat 16.00’da maç oynatmayı düşünenler, Ankara’daki maç saatini kaydırmayı akıl edemediler mi acaba ?Edemezler, çünkü yayıncı kuruluş, nasıl istiyorsa program ona göre belirleniyor.Şundan da eminim ki, federasyon maçın saatini gündüze çekse, diğer takımlar itiraz eder, olası puan kaybında Galatasaraylılar, ‘Biz gündüz maçı oynamak zorunda mıyız’ diye ortalığı ayağa kaldırırdı. Çünkü, politikalarımız günü kurtarmaya yönelik ve sadece işimize geldiği gibi değerlendiriyoruz.  Bunca kuru gürültünün sebebi, başarısızlığın üzerini örtme, gündemi başka tarafa çekme çabası.. Hepsi bu.. 

Hayata ve spora dair: 

Takım küme düşerse, futbolcular gider, adamlar kalır. (Pavel Nedved) (Juventus küme düşürüldüğünde, Buffon ve Del Piero ile birlikte, onca transfer tekliflerini geri çevirip, ikinci ligde oynamayı tercih etti)

Park cezası

Ahmet Gökçek, Futbol Federasyonu yöneticisi olup, Galatasaray teknik ekibinin saha ile ilgili tepkisine, karşılık verdiği için.

Yazının devamı...

Bu kaybın izahı olmaz

27 Şubat 2012
Sivas maçına, arzulu ve kararlı başlayıp, daha ilk dakika golü buldular. Böylesi bir maçta, hem de ev sahibi olarak üstünlüğü ele geçirmek çok önemliydi. Golün getirdiği ekstra motivasyonla, Sivas’ın üstüne inatla gidip, farkı, ikiye-üçe çıkarma şansını da buldular. Bu pozisyonlar, Yasin ve Tum’un, bitirici noktalara pası iletememesi nedeniyle skora dönüşmedi. Konuk ekibin, geriye düşmesine rağmen gol için hevesli oluşu da oyunun iki kale arasında gidip gelmesine, heyecanın sürekli canlı kalmasına yol açtı.
Tum ile gelen ikinci gol, Gençlerbirliği’ni skor olarak iyice rahatlattı ama farkın erkenden ikiye çıkması, ister istemez, kırmızı-siyahlı oyuncuları rehavete itti. Konuk ekip, inatla ve ısrarla oyunu bırakmayacağını, ikinci golden sonra daha belirgin şekilde ortaya koymaya başladı. Orta alanda ele geçirdikleri üstünlüğü, Grosicki’nin kanat değiştirip, Gençlerbirliği savunmasını zorlamasıyla iyice hissettirdi. Savunmanın arkasına uzatılan paslarda yaşanan telaş ve savruk görüntü, işlerin Gençlerbirliği adına iyi gitmeyeceğinin işaretiydi. Önce Mehmet Sedef ile Kulusiç, ardından Cem Can’ın hatası sonucu gelen goller, oyuna dengeyi getirirken, maçı da ayrı bir havaya soktu.
Sonraki bölümde iki taraf da galibiyet için riskleri göz alıp oynadı. İlk 4 hedefinden uzak kalmamak için mutlak kazanmaları gerektiğinden, bunu gerçekleştirmek için var güçleriyle oyunu zorladılar. Azofeifa’nın golüyle yeniden öne geçen kırmızı-siyahlılar, Ziya’nın oyundan atılmasından sonra, iyice rahatladı. Dikkatli davranmayıp, Sivas savunmasını az adamla yakaladıkları anlarda hızlı hareket etmediklerinden, gollük atakları değerlendiremediler.
Ligin 5 ve 6. sırasını paylaşan iki ekibin futbolu belki çok üst düzey değildi ama mücadele, goller ve kartlar, hem stada gelenlere hem de ekran başındakilere keyifli ve heyecanlı anlar yaşattı. İkisi de kendilerine ve ligdeki yerlerine yakışan mücadeleyi sergiledi. Gençlerbirliği, önüne altın tepsi ile sunulan kısmeti tepip, çok önemli bir avantajı kaybetti. Önce iki farkı bulan, ardından yeniden ön geçmişken ve rakip 9 kişi kalmışken, galibiyeti koruyamayan Gençlerbirliği’nde, alınacak dersler her maçta biraz daha çoğalıyor. Önceki iki maçta yaşanan kayıplar anlaşılabilir ama dün kaçırılan puanların izahı olamaz.
Yazının devamı...

100.yıl ve yarınlar

7 Haziran 2009
Ankaragücü, her sezona ilk 5 içinde yer alma hedefiyle başlar, taraftar umutlanır ve heyecanla maçların başlamasını bekler. Takımının başarısıyla coşacağı günlerin özlemi ile yanıp tutuşur. Ancak, kısa süre sonra ümitleri tükenir, hevesi kursağında kalır. Mevcut kadronun, bir hedefi kovalayamayacağını çabuk fark eder. Haftalar geçtikçe umudun yerini karamsarlık alır. Sinsi bir endişe, sarı-lacivert renklere gönül verenleri içten içe kemirir.
“Acaba kümede kalacak mıyız?” sorusu sorulmaya başlar. Sonra mucizevî bir geri dönüş ile hasta ayağa kalkar, kefeni yırtar ve lige tutunmayı başarır. Baştaki hedef unutulup, kümede kalmanın sevinci yaşanır.
Yürek sızlatan, buruk bir sevinçtir bu. Ankaragücü’nün 99 yıllık tarihine ve büyüklüğüne yakışmayan ibretlik bir tablodur.
Koz ekonomik vaatler !
Son 5-6 sezonda olduğu gibi, bu yılı da böyle geçtik. Takım, benzer durumları sürekli yaşıyorsa, bir yanlışlık var demektir. Ankaragücü’nün geride kalan yıllarda iyi yönetilmediği, alınan kararların, kulübü ileriye götürmediği ortada. Bir sezonda 2-3 teknik adam değiştirmek, 8-9 oyuncuyu alıp, ara transferde bunların bir kısmını göndermek ve yenilere yer açmak, sağlıklı bir politika olmasa gerek. Beştepe’yi, kulübü ile sorunlu oyuncuların toplanma merkezi yapmak da ayrı bir konu.
Tüm bunlar, 2009 yılı Mart ayı sonunda yeni seçilen yönetimden önceki yanlışlardı. O tarihten sonra Ankaragücü’nde yeni bir dönem başladı.
Şimdi gündemdeki konu, Ankaragücü ile Ankaraspor’un birleşmesi. Mevcut yönetimin, kendisi dışındaki gelişmelerden rahatsız olduğu çok açık. Onlar, zor günde sahip çıktıkları kulübe yeni bir yön verme, Ankaragücü’nü iyi yerlere taşıma hedefi ve düşüncesinde. Önlerindeki en büyük engel, ekonomik sıkıntı. Geçmişte yapılan onca yanlışın faturası, bir bir önlerine çıkarken, canlarını acıtıyor. Ankaraspor cephesinin bu bütünleşmedeki en büyük kozu ise ekonomik vaatleri! Ankaragücü’nün 100.yılında şampiyonluğa oynayabilmesi için maddi anlamda güçlü olması gerektiğini biliyorlar.
Ancak şu unutulmasın:
“Kimseyi, 100. yılını kutluyor diye şampiyon yapmazlar.”
Bunun için iyi bir ekonomi, güçlü bir kadro, tecrübe, bilgi ve birikim gerekir. Ankaragücü, bu anlamda çok geç kaldı. 3-4 yıl önce gerekli adımları atmadı, atamadı. Bir transfer sezonunda bunları gerçekleştirmek çok zor. Bu nedenle herkes, bir daha ve iyi düşünmeli. Planlarını uzun vadeli yapmalı. Bir hayal için bugünden vazgeçmek yerine, yarınları kurtarmak için kafa yormalı.
Eğer birleşme olacaksa, bu herkesin içine tam anlamıyla sinmeli, bir tek soru işareti kalmamalı. Aksi halde kaybeden Ankaragücü olur.
Yazının devamı...

Hırs ve istek

2 Mart 2009
Başkent derbisinde bunları yerine getiren Ankaragücü oldu ve istediği 3 puanı tek golle alıp gelecek için umut tazeledi. Hacettepe için ise bu sonuç yolun sonu anlamı taşıyor. Artık acil servise kaldırılsa bile hayata dönmesi çok zor.

Puan cetvelindeki şartlar iki takım için çok kötü olduğundan, her oyuncu ister istemez oyuna tedirgin başladı. Savunmalar çok dikkatli oynarken, orta alandaki isimler de birbirlerine boş alan bırakmamak için yoğun çaba harcıyordu. Ankaragücü’nde özellikle Barbaros ve Bouzid, fizik güçleriyle bu alanı iyi kontrol ediyordu. Sahadaki durgunluğu bozan, Ankaragücü taraftarının, müthiş şovu oldu. Tribünlerin coşkusu, kısa sürede olsa sarı-lacivertli oyuncuları hareketlendirdi. Önce kaleci Recep’in inanılmaz hatası sonucu topu önünde bulan Murat golü kaçırdı, ardından Semavi zor olanı yapıp meşin yuvarlağı Recep’e teslim etti. Ankaragücü’nün iyi oynamasa da oyuna ağırlığını koymaya başladığı anlarda Hacettepe kaderine razı bir görüntü sergiliyordu. Mutlak kazanması gereken maçta, beraberlik yetecekmiş gibi bir oyun anlayışları vardı. İleride bir türlü çoğalamıyor, forvete top taşıyamıyorlardı. Gol atsın diye transfer edilen Tambwe’nin durumu tam içler acısıydı. Oyunda kaldığı sürede kaleye tek şut atmadan maçı tamamlarken, yanındaki Ümit’e hiç yardımca olmadı. Orta alan oyuncularından da kaleyi tehdit edecek tek bir şut gelmedi.İkinci yarıya El Yasa’yı alarak başlayan Hakan Kutlu, sağ kanada işlerlik kazandırırken, tempoyu da yükseltti. Çünkü bir puanın fayda getirmeyeceğini çok iyi biliyordu. Ardından Ceyhun’u sahaya sürüp, takımına kalite kattı. Bu değişiklikler galibiyeti gerçekten istediğini gösteriyordu. Ceyhun-ElYasa organizasyonu ile başlayan atak, De Nigris’in mükemmel kafa vuruşunda golle sonuçlanırken, bu tablo maçın hak edene teslimi anlamına geliyordu. İki takım için de hayati önem taşıyan mücadeleyi, hırs ve kalitesini 90 dakikaya yayan Ankaragücü kazandı. Alt sıralardaki savaşın ne derece çetin olacağı alınan sonuçlardan belli. Sarı lacivertliler, bu savaşta sonuna kadar ayakta kalacağını dosta düşmana ilan etti. Hacettepe için ise söylenecek tek şey kaldı. "Harç bitti yapı paydos."
Yazının devamı...