"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Büyükelçiler konferansının düşündürdükleri

16 Ağustos 2018

Büyükelçiler Konferanslarının yapılması artık geleneksel oldu ve 10 yıldır devam ediyor. Dışişleri Bakanlığında aktif görevli bulunduğum dönemlerde ben de bu Konferansların ilk yapılanlarına katılmıştım. Birçok acıdan faydalı geçen Konferanslar bir yandan Büyükelçilerimizin Türk dış politikasının oluşumuna doğrudan etki yapan üst düzey devlet yetkililerimizle bir araya gelmesini sağlanıyor, diğer yandan Büyükelçilerin görüşlerini açıklayarak Türk dış politikasının yönünün oluşmasına katkı sağlamaları imkanını ortaya çıkartıyor.

Konferanslar sırasında Büyükelçiler aralarında Cumhurbaşkanı ve (geçmişte Başbakan) ile Meclis Başkanının da bulunduğu en üst düzey devlet yetkilileri tarafından kabul ediliyor ve bu yetkililerle bir araya gelerek, Türkiye’nin karşılaştığı önemli sorunlar konusunda bu yetkililerimizin görüşlerini doğrudan dinlemek imkanı elde ediyorlar.

Konferans sırasında Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen toplantılarda Türkiye’nin önündeki tüm önemli sorunlar masaya yatırılarak ele alınıyor, Büyükelçilerin başta Dışişleri Bakanı olmak üzere Dışişleri Bakanlığının üst düzey yetkililerinin de katıldığı bu toplantılarda sorunlar ve çözümler konusunda görüşlerini açıklamaları imkanı yaratılıyor.

Konferanslar sırasında Büyükelçilerin Türkiye’nin (Ankara ve İstanbul dışında) bir şehrine gitmesi, burada yerel ve sivil toplum yetkilileriyle bir araya gelmeleri, dış politikayı ve ülkemizi ilgilendiren konularda görüş alış verişinde bulunmaları da sağlanıyor. Bangkok’ta Büyükelçi olduğum bir dönemde iştirak ettiğim bir Büyükelçiler Konferansında Erzurum ve Sarıkamış’a gitmiş, Sarıkamış’ta Üniversitelerarası Kış Sporları organizasyonu için yapılan spor tesislerini ziyaret etmiş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında vatanlarını korurken hayatlarını kaybeden sayısı 100 bine yaklaşan şehidimizin aziz hatıraları için düzenlenen anma törenlerine katılmıştım.

Büyükelçiler Konferanslarına yabancı ülke devlet adamlarının ve özellikle diğer ülkelerin Dışişleri Bakanlarının davet edilmesi de bir gelenek haline gelmiştir. Davet edilen bu yabancı devlet adamlarının Büyükelçiler Konferansı sırasında Büyükelçilerle bir araya gelmeleri ve bir konuşma yapmaları beklenmektedir. Geçmişte aralarında Pakistan, Makedonya, Sırbistan, Malta, Gürcistan, Tunus, Norveç, Şili, Kenya, İngiltere, Ukrayna, İsviçre, Brezilya, İsveç, Arjantin, Hollanda, Nijerya’nın da bulunduğu birçok ülkenin Dışişleri Bakanı Büyükelçiler Konferansına katılmış ve konferansta birer konuşma yapmışlardır.

Büyükelçi Konferanslarına Dışişleri Bakanları dışında önemli uluslararası kuruluşların yöneticilerinin de davet edildiği bilinmektedir. Geçmişte aralarında Uluslararası Göç Örgütü, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterleri ile UNESCO Genel Direktörünün de bulunduğu birçok yetkilinin Büyükelçiler Konferansına katıldığı ve birer konuşma yaptıkları hatırlanmaktadır.

Büyükelçiler Konferanslarının sonunda bir “Sonuç Bildirisi” yayınlanması da geleneksel hale gelmiştir. Bu sonuç bildirileri hem Konferans’ta alınan kararları hem de Türk dış politikası konusunda ortaya çıkan görüşleri yansıtması bakımından önem taşımaktadır.

Dışişleri Bakanlığının yurtdışında ve merkez teşkilatında görevli tüm Büyükelçilerinin katılımıyla bu yıl yapılan Büyükelçiler Konferansı’nın temasının “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Girişimci ve İnsani Dış Politika” olarak belirlendiği açıklanmıştır. Bu yıl da Konferansa katılan Büyükelçiler Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanı tarafından kabul edilmişler ve Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı ve Dışişleri Bakanı Büyükelçilere hitaben birer konuşma yapmışlardır. Büyükelçilerin Ankara’daki toplantılardan sonra Konya’ya giderek yerel yetkilerle görüşecekleri açıklanmıştır.

Yazının devamı...

İdlib niçin önemli

14 Ağustos 2018

Bugün İdlib “Çatışmasızlık Bölgesinde” 3 milyon civarında nüfus yaşadığı tahmin edilmektedir. Suriye İç Savaşı başlamadan önce, 2010 yılında, İdlib şehrinin nüfusunun 165 bin, İdlib eyaletinin nüfusunun ise 1,4 milyon civarında olduğu bilmektedir. İç savaş sırasında bölgenin nüfusu, ülkenin diğer bölgelerinden buraya kaçanlarla, 2 katına kadar çıkmıştır. İdlib’te bugün 1 milyona yakın çocuğun bulunduğu düşünülmektedir.

Birleşmiş Milletler yetkilileri de Şam rejiminin İblib’e yönelik bir askeri operasyonunun bölgede ciddi bir insani sorun yaratacağı, nüfus yoğunluğu nedeniyle sivil halk arasında kayıpların büyük olacağı ve Türkiye yönünde yeni bir göç dalgası yaratması tehlikesinin büyük olduğu uyarılarını yapmaktadır.

Astana Süreci içinde geçen yıl ortalarında kurulan 4 “Çatışmasızlık Bölgesinden” 3’ü bugün Şam rejiminin kontrolü altına girmiş durumdadır. Şam rejimi Hama (Rastana ve Telbise) ve Şam (Doğu Guta) şehirlerinin yakınında bulunan iki küçük “Çatışmasızlık Bölgesini” ilk aşamada ele geçirmiş ve kısa bir süre önce de Ürdün sınırında Dera şehri ve çevresinde yer alan Çatışmasızlık Bölgesini rejim muhalifi güçlerinin elinden almış ve kontrolü altına sokmuştur.

Suriye İç Savaşı’nın başlamasından beri muhalif güçlerin elinde bulunan bu bölgelerin (İdlib dışında) Şam rejimi tarafından alınması rejimin ülke çapında kontrolünü büyük ölçüde genişletmiş ve Şam rejiminin daha da güçlenmesine neden olmuştur. Doğu Guta ve (daha sonra) Dera Çatışmasızlık Bölgeleri’nde yürütülen askeri operasyonlar uluslararası kamuoyunun ilgisini tekrar Suriye iç savaşı üzerine çevrilmesine sebep olduysa da, Şam rejimi askeri operasyonlarını uluslararası önemli bir tepki ve karışma olmadan kolaylıkla yürütebilmiş, bu bölgeleri de kontrolü altına sokabilmiştir.

Dera Çatışmasızlık Bölgesi’nin Suriye’nin Ürdün ve İsrail (İsrail işgali altındaki Kuneytra bölgesi) sınırında olması, başlangıçta Şam rejiminin burada yürüttüğü askeri operasyonun daha “sorunlu” geçebileceği düşüncesini ortaya çıkarttıysa da, ne bu “Çatışmasızlık Bölgesinin” kurulmasında rol oynayan Ürdün ile ABD’den ve ne de İsrail’den “ciddi” bir tepki gelmemiştir. Şam rejimi askeri operasyonu tamamlayarak, Dera bölgesini de muhaliflerden almış ve kontrolü altına sokmuştur.

Bu dönemde İsrail Başbakanı Netanyahu’nun birçok kez Rusya Devlet Başkanı Putin’le görüşmek için Moskova’ya gittiği izlenmiş, İsrail yetkilileri Şam rejimi ve Esad ailesiyle bir sorunları bulunmadığını sıklıkla açıklamaya başlamışlardır. İsrail Suriye’deki sorunlarının İran’ın bu ülkedeki askeri varlığı olduğunu; İran, Hizbullah ve El Kaide bağlantılı örgütleri kendi güvenliği için tehdit olarak gördüğünü; Esad ailesinin Suriye’yi yönetmesiyle ilgili bir sorunlarının ise bulunmadığını açıklamaktadır. Trump Yönetimi’nin de Suriye’de benzer bir tutum içinde olduğu izlenmektedir.

İsrail, büyük ihtimalle, Esad ailesi yönetiminde kalacak, tam olarak birleşemeyecek ve Arap Dünyası ile bütünleşemeyecek, ülkenin yeniden inşası için dış kaynak bulamayacak bir Suriye’nin kendisi için daha tercih edilebilir olduğunu hesaplamaktadır. İsrail’in Suriye’deki İran etkisi ve askeri varlığının azaltılması, hatta tamamen ortadan kaldırılması için de (Suriye’de en etkili dış güç durumundaki) Rusya ile görüşme ve anlaşma yoluna gitti ortaya çıkmaktadır.

Dera şehri ve kırsal bölgesinin kontrolünü altına geçmesinden sonra Şam rejimi dikkatini İdlib “ Çatışmasızlık Bölgesine” çevirmiştir. Diğer çatışmasızlık bölgelerinin Şam rejimi kontrolüne geçmesi sırasında buralardaki muhalif savaşçılar ve sivil halktan isteyenler İdlib bölgesine taşınmıştır. Halep ve çevresinin rejim kontrolüne geçmesi sırasında da çok sayıda savaşçı ve sivilin İdlib bölgesine kaçtığı bilinmektedir. Bugün İdlib Batı Suriye’de muhalefetin elinde bulunan tek büyük ve önemli toprak parçası olarak kalmıştır.

Yazının devamı...

ABD ve 'kuzey kuşağı' ülkeleri

10 Ağustos 2018

Trump Yönetimi’nin İran’a yeniden getirdiği yaptırımların, İran ekonomisine esas darbeyi vurması beklenen ikinci bölümü üç ay sonra yürürlüğe girecek. İkinci dalga ABD yaptırımları İran petrol sanayisini, İran’ın petrol ihraç etme kapasitesini ve İran gemicilik sektörünü hedef alıyor. İkinci bölüm yaptırımların petrole dayanan İran ekonomisini çökertmeyi hedeflediği anlaşılıyor.

Başkan Trump’ın İran karşıtı politikaları 2016 ABD seçimleri sırasında şekillenmeye başlamıştır. Trump seçim kampanyası sırasında Başkan Obama döneminde imzalanan İran Nükleer Anlaşmasını ön plana çıkartmış, Anlaşmanın ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediğini, Başkan seçilmesi durumunda ABD’yi Anlaşmadan çekeceğini açıklamıştır. Trump Yönetimi, Avrupalı ülkelerden gelen bütün uyarı ve eleştirilere rağmen, Trump’ın Başkan seçilmesinden 1,5 sene sonra İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmiş ve İran’a (birinci bölümü salı günü uygulanmaya giren) iki aşamalı ikili ekonomik yaptırımları getirmiştir.

İran Nükleer Anlaşması, ABD’nin çekilmesine rağmen, diğer imzacı ülkeler (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İran) kendilerini Anlaşmayla bağlı gördükleri için hukuki olarak hala yürürlüktedir. Avrupa Birliği de Anlaşmanın yürürlükte kalmasını savunmaktadır. İran Nükleer Anlaşması imzalandıktan sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi İran’a uygulanan ekonomik yaptırımları kaldırdığı için bugün İran’a uygulanan ve tüm BM üyeleri için bağlayıcı bir BM yaptırımlar rejimi artık yoktur. İran’ın Nükleer Anlaşmayı uymaya devam etmesi ve Nükleer programına askeri bir yön verecek şüpheli davranışlara (tekrar) girmemesi durumunda Trump Yönetiminin BM Güvenlik Konseyi’nden (bütün BM üyeleri için bağlayıcı olacak) yeni bir İran yaptırımlar rejimi geçirtmesi de (mevcut şartlarda) imkansız görünmektedir.

Vaşington’un İran’a karşı uygulanmaya başladığı yaptırım rejimi uluslararası hukuka göre ABD’nin ikili plandaki yaptırımlarıdır. Ancak Vaşington Dünya’da Amerikan dolarıyla yapılan tüm ticareti ve dolarla yapılan bütün ödemeleri kontrol etmektedir. Bu çercevede yaptırımların İran bankacılık sistemini ve İran’ın ABD dolarıyla yaptığı bütün dış ticareti etkilemesi (her halükarda) kaçınılmaz gözükmektedir. Trump Yönetimi ABD’nin getirdiği yaptırımlara uyması konusunda Avrupa ülkelerini ve İran’la ticaret yapan Avrupalı firmaları da zorlamaktadır. Başkan Trump’ın İran’la ticaret yapacak Avrupalı firmaları da yaptırım uygulamalarıyla tehdit ettiği izlenmektedir.

ABD yaptırımlarının İran ve İran ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinin ne ölçüde olacağı (Avrupa ülkelerinin ve Avrupalı firmaların tutumu kadar) İran’ın dış ticaretinde önemli bir rol oynayan Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin nasıl davranacaklarına bağlı olacaktır. İran petrolünün büyük bir bölümü Çin ve Hindistan tarafından satın alınmaktadır. Bu üç ülkenin de İran’la ticaretlerini sınırlayacakları yönünde bir işaret henüz görülmemektedir.

İran’ın, kendisi petrolünü satamadığı takdirde diğer Körfez ülkelerinin petrol satmasına izin vermeyeceği ve Dünya petrol ticaretinin %20 kadarının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatacağı yönündeki tehditlerini uygulamaya koymak yönünde hareket etmesi ise daha ciddi gelişmelere neden olabilecektir. Trump Yönetimi’nin İran konusunda (giderek artan ölçülerde) İsrail ve Körfez Arap ülkelerine (Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) kulak verdiği görülmektedir. İsrail ve Suudi Arabistan’ın İran’a karşı askeri güç kullanılmasına taraftar oldukları bilinmekte, bu durum Tahran’ın yapacağı yanlış bir değerlendirme ve hareketin bölgede daha ciddi gelişmelere yol açacağı yönündeki endişeleri arttırmaktadır.

Trump Yönetimi’nin İran’daki hedefinin Tahran’ın Nükleer programının askeri bir şekil almasının, yani İran’ın nükleer silah üretmesinin önlenmesinin; hatta İran’ın bölgesel “maceralarının” (Suriye, Yemen, Irak, Bahreyn ve Lübnan) veya Vaşington’un gördüğü şekilde İran’ın bölgesel Arap ülkelerinin iç sorunlarına müdahalesinin engellenmesinin çok ötesine gittiğine inanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Tablo Vaşington’un İran’da rejim değişikliğinin “peşinde koştuğunu” ve bunun için İran üzerindeki siyasi, ekonomik baskının arttırıldığını, bunlar işlemediği takdirde Trump Yönetiminin askeri tedbirleri de düşünebileceğini göstermektedir.

ABD’nin İran’a müdahaleleri siyasi tarih incelendiğinde sıklıkla görülmektedir. ABD’nin 1953 yılında Musaddık hükümetini deviren darbedeki rolü, Vaşington’un Şah Rıza Pehlevi’ye (ve aşırılıklarına) verdiği iç ve dış destek, buna rağmen 1979’da İran’da rejim değişikliğinin ve Şah’ın düşerek Hümeyni’nin dini rejiminin İran’da hakim olmasının Vaşington tarafından engellenememesi, Tahran’daki ABD Büyükelçiliğinin basılması ve uzun bir süre devam eden diplomat rehineler krizi (Vaşington-Tahran ilişkilerinin tüm “türbülanslı” ve “çalkantılı” geçmişi) bugünkü İran-ABD ilişkilerinin arka planında yer almaktadır.

Yazının devamı...

Pakistan seçimleri ve Türkiye için önemi

7 Ağustos 2018

Pakistan Türkiye’nin kara ve denizden bir komşusu değil. Ancak Pakistan’daki gelişmeler ve bu ülkenin istikrarı Türkiye için önem taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Türk dış politika tarihine bakıldığında Pakistan’ın önemi ortaya çıkıyor.

Türkiye ile Pakistan arasındaki çoğu zaman “kardeşlik” olarak nitelendirilen yakın ilişkilerin kökleri Alt Kıta Müslümanlarının Türk İstiklal Savaşı’na verdiği desteğe kadar uzanıyor. O dönemde İngiliz yönetiminde olan Alt Kıta daha sonra Hindistan ve Pakistan olarak bölünüyor ve Türkiye ile Pakistan arasındaki “dostluk” ilişkileri 1947 yılından sonra devlet düzeyinde sürdürülüyor.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye ile Pakistan’ın Batı “kampı” içinde yer alması iki ülkenin yakın “dostluk” ilişkileri kurmasını kolaylaştırmıştır. Pakistan’ın ismi daha sonra CENTO olarak değiştirilen Bağdat Paktı’na katılması Türkiye ile Pakistan’ı aynı güvenlik ittifakı içinde “müttefik” durumuna getirmiştir. İran’da Şah rejiminin devrilmesi ve rejim değişikliğinden sonra CENTO ittifakının sona ermesine rağmen Türkiye ve Pakistan arasındaki dostluk ilişkileri devam etmiştir.

Ülkeler arasındaki ilişkiler genel olarak siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkilerin yoğunluğuna göre değerlendirilmektedir. Ülkeler arasındaki “dostluklar” da karşılıklı çıkarların üst üste gelmesiyle ortaya çıkmaktadır. Türkiye ile Pakistan arasındaki ilişkilerin ise daha çok iki ülke halkları arasındaki “hissi” yakınlığa ve “ortak değerlere”  dayandığını, Türkiye-Pakistan ilişkilerinin “duygusal” yanının ağır bastığını söylemek mümkündür.

Bununla beraber Türkiye ve Pakistan geçmişte uluslararası alanda birbirlerinin karşılaştıkları sorunlarda gerekli desteği sağlamak yönünde çalışmışlardır. Türkiye için Kıbrıs sorununda, Batı tarafından uluslararası alanda yalnız bırakıldığı bir dönemde, Pakistan’ın sağladığı destek önem taşımış, Türkiye de Pakistan’a Keşmir sorununda destek vermeye gayret göstermiştir.

İki ülke de bugün, büyüyen ekonomilerinin verdiği destekle “duygusal” yakın ilişkilerine ekonomik işbirliği alanında da “maddi içerik” kazandırmaya gayret göstermekte, savunma sanayii iki ülkenin işbirliğinde bulunabileceği önemli bir alan olarak ortaya çıkmaktadır.

Her ne kadar Ankara G-20 içinde birlikte yer aldığı Hindistan’la ekonomik ilişkilerini geliştirmek istese ve Hindistan’ın uluslararası sistemde büyüyen ve ortaya çıkan önemli rolünü dikkate almak durumunda olsa da, Türkiye için Pakistan’la ilişkiler (bugün de) önem taşımakta, Ankara’nın (dost ve kardeş saydığı) Pakistan’ın istikrarı ve bu ülkede olanlarla ilgilenmesi gerekmektedir.

Dünya’daki nükleer silaha sahip 9 ülkeden biri olan Pakistan uluslararası alanda önemli bir rol oynamakta, Pakistan’ın özellikle Güney Asya’daki siyasi dengeler içindeki rolü önemini arttırmaktadır. Komşusu Afganistan’ın içinde bulunduğu çok zor şartların olumsuz etkileri, Afganistan kaynaklı terörizm tehdidi, Pakistan içinde ortaya çıkan ülke nüfusunun mezhep ve etnik bölünmesinden kaynaklanan bütün sorunlar Pakistan’ın önünde ciddi ve çözülmesi gerekli meseleler olarak durmaktadır.

Yazının devamı...

Irak’ta neler oluyor?

2 Ağustos 2018

Irak’ta yapılan seçimlerin üzerinden hemen hemen üç aya yaklaşan bir zaman geçti. Ancak 12 Mayıs 2018 seçimlerinin ülkeye istikrar getirdiğini söylemek zor. Her şeyden önce seçimlere yapılan itirazlar bitmiş değil. Irak’ta seçimlerde usulsüzlük iddiaları çerçevesinde yaşananlar, itirazlar hala devam ediyor. Özellikle Kerkük, Süleymaniye ve Halepçe’de seçimlere usulsüzlük karıştırıldığı şikayetleri seçimlerden bu yana sürüyor. Irak Türkmen Cephesi’nin Kerkük’te, (KYB ve KDP haricindeki) belli başlı siyasi partilerin ise Irak Kürdistan Bölgesinde seçimlerin yenilenmesi konusunda ısrarlı talepleri bulunuyor.

12 Mayıs 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerin usulsüzlük ve oylamaya hile karıştırılması nedeniyle istendiği gibi gerçekleşmediği ortada. Bu konuda Irak Temsilciler Meclisinin ve Irak Anayasa Mahkemesinin aldığı bazı kararlar bulunuyor. Ancak 10 Haziran günü Bağdat’ta seçim sandıklarının tutulduğu deponun kundaklanması ve bu yangında kullanılan oyların önemli bir bölümünün imha olması başlatılan oyların elle sayılması sürecini engelleyecek bir gelişme gibi görünüyor.

Genel seçimlere ilişkin resmi sonuçların Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komisyonu tarafından Ağustos ayı başında ilan edilmesi bekleniyor. Resmi sonuçlar açıklandıktan sonra Irak’ta yeni hükümet kurulması çalışmalarının hızlanması beklentisi var. Açıklanacak (resmi) sonuçlara göre oluşacak yeni Meclis Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanını belirleyecek. Irak’ta Başbakanın Şii, Cumhurbaşkanı’nın Kürt ve Meclis Başkanı’nın Sünni toplumdan gelmesi yönünde bir gelenek oluşmuş durumda. 2005 Anayasası ile kurulan Irak yönetim sistemi ülkede yürütme gücünü Başbakan’ın elinde bulunduruyor.

Konu hakkında daha önce kaleme aldığım bir yazımda Irak’ın 12 Mayıs genel seçimlerine büyük ölçüde bölünmüş bir şekilde gittiğini vurgulayarak, mezhep ve etnik temelde ayrılmış Irak toplumunun Şii, Sünni, Arap, Kürt ve Türkmen kesimleri içindeki bölünmelerin seçimleri ciddi şekilde (olumsuz yönde) etkilemesinin beklendiğini ifade etmiştim. (1 Mart 2018 tarihli ve Orta Doğu’daki Dengeler ve Irak Seçimleri başlıklı yazım).

12 Mayıs seçimlerinde Irak Temsilciler Meclisi’nin 329 sandalyesi için 205 siyasi parti, 143 siyasi partinin oluşturduğu 27 siyasi koalisyon ve yaklaşık 7 bin aday yarışmıştır. Gayrı resmi sonuçlara göre yeni Meclis’te (büyük küçük) 31 parti temsil edilecektir. Seçimlere katılım oranının (% 44,5 seviyesinde) düşük kalması Irak toplumunun siyasi hayata olan ilgisinin ve siyasi sisteme güveninin azaldığını göstermektedir. Bu oranın 2005 yılından bu yana Irak’ta düzenlenen seçimler arasında en düşük katılım oranı olarak kayda geçtiğine, 2014 genel seçimlerine katılım oranının %62 olduğuna işaret edilmektedir.

12 Mayıs 2018 seçimlerinin (resmi olmayan) sonuçları oldukça ilginçtir. Irak seçimlerinin ABD ile İran arasında da ciddi bir rekabete neden olduğu, bu iki ülkenin de seçimleri etkilemeye çalıştıkları bilinmektedir. ABD, Irak’ı işgal ettiği 2003 yılından bu yana Irak üzerinde etkisini sürdürmektedir. ABD’nin Irak’ta bulundurduğu asker sayısı tekrar yükselme eğiliminde girmiş ve 6 bin civarına çıkmıştır. ABD’nin Saddam Hüseyin rejimini yıkmasından sonra ülkede Şii kesimin artan rolüne paralel olarak İran da Irak üzerindeki etkisini arttırmıştır. Bugün Irak üzerinde ilginç ve ilginç olduğu kadar ironik bir Vaşington-Tahran mücadelesi ve çatışması yaşanmaktadır.

12 Mayıs seçimlerinin ABD (ile Irak’taki müttefiki İngiltere) ve İran için “hayal kırıcı” geçtiğine işaret edilmektedir. Seçimlerde ABD şimdiki Başbakan Haydar İbadi ve partisi Zafer İttifakı’nı açık bir şekilde desteklemiştir. İran ise desteğini (Şii milis güçleri Haşd-i Şabi ile ilişki ve bağları bilinen) Hadi Amiri liderliğindeki Fetih İttifakı’na vermiştir. Eski Başbakan Nuri Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu ile Ammar El Hekim liderliğindeki Ulusal Hikmet Akımı Koalisyonu’nun da Tahran’a yakın oldukları bilinmektedir. Seçimlerden birinci parti olarak (Şii ancak Arap milliyetçisi olarak tanınan) Mukteda Sadr’ın “Sadr Hareketi” tarafından kurulan Sairun Koalisyonu’nun çıkması “sürpriz” olarak karşılanmış, bu sonuç ne ABD ne de İran’a yakın olmadığı bilinen, Mukteda Sadr’a Irak siyasi hayatında daha geniş bir rol oynama imkanı getirmiştir.

12 Mayıs seçimlerinin Irak nüfusu içindeki Şii-Sünni ve Arap-Kürt-Türkmen ayrımları kadar bu kesimlerin kendi içindeki bölünmeleri de ortaya çıkarttığı görülmektedir. Irak Şii kesimi kendi içinde 5 büyük koalisyona (Sairun, Fetih İttifakı, Zafer İttifakı, Kanun Devleti Koalisyonu, Ulusal Hikmet Akımı Koalisyonu) ve daha küçük parti ve koalisyonlara bölünmüştür.  Irak Sünni kesimi içindeki bölünmeler de seçimlerde kendisini göstermiştir. Bu çerçevede Usama Nuceyfi, Selim Cuburi, Cemal Karbuli, Hamis Hançer ve Muhammet Temimi gibi önde gelen Sünni siyasetçilerin “Ulusal Mihver İttifakı” adı altında birleşme çabalarının sürdüğü izlenmektedir.

Yazının devamı...

Ankara Vaşington ilişkilerinde gerilim

31 Temmuz 2018

Ankara-Vaşington hattındaki “krizin” odak noktasında Türkiye’de (FETÖ ve PKK’ye yardım ve casusluk suçlamalarıyla) mahkemesi süren, ancak (sağlık sebepleriyle) tutuklu bulunduğu hapishaneden çıkarılarak, yargılanmasına ev hapsinde devam edilmesine karar verilen rahip Andrew Brunson bulunuyordu.

Gelişmeler ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in ABD Dışişleri Bakanlığında yaptığı bir konuşma ile başladı. Başkan Yardımcısı Pence (Brunson’un hemen serbest bırakılmasını talep ederek aksi halde) Türkiye’ye önemli yaptırımlar uygulanacağını ifade etti. Pence’in bu ifadelerinden hemen sonra ABD Başkanı Trump’ın (Brunson) çıkışı geldi. Başkan Trump da attığı bir  “twitte”  (iyi bir Hıristiyan olan) Brunson’un serbest bırakılmasını (ve Amerika’daki evine dönmesini) isteyerek, bu sağlanmadığı takdirde Türkiye’ye (geniş) yaptırımlar uygulanacağını bildirdi.

Müttefik bir ülkenin Başkan ve Başkan Yardımcısının Türk yargısında devam eden bir mahkeme sürecine bu şekilde açık müdahalesi Ankara’da kabul edilemez bulunur ve “çifte standart” olarak tepki yaratırken, Trump ve Pence’in “yaptırım” çıkışları “tehdit” olarak nitelenerek tepkiyi arttırdı. Türk yetkililer tarafından yapılan açıklamaların Türkiye’nin tehditle hareket etmeyeceği, hiçbir ülkenin Türkiye’yi tehdit edemeyeceği ve   “müttefiklik” ve “dostluk” ilişkilerinin tehdit içerikli beyanlarla yürütülemeyeceği üzerinde yoğunlaştığı görüldü.

ABD yetkililerinin (diğer bazı Batılı ülkeler de olduğu gibi) Türkiye ile ilişkilerinde sürekli olarak “yargı bağımsızlığı”, “yargı süreci” konularını dile getirirken, Türkiye’de yargı (devam eden bir mahkeme) sürecini dikkate almayan davranış ve ifadelerinin Ankara’daki tepki ve kızgınlığı arttırdığı izlendi. Bu husus Meclis Başkanı Yıldırım’ın da (konuyla ilgili) beyanında açık bir şekilde ortaya çıktı.

Türkiye ve ABD Dışişleri Bakanları konuyla ilgili olarak (kısa süre içinde) iki telefon görüşmesi gerçekleştirdiler. Gerek Pence’nin gerekse Trump’ın “Brunson çıkışlarını” ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ile konuşmadan ve istişare etmeden yaptıkları, bu çıkışların Pompeo için de “sürpriz” niteliği taşıdığı haberleri basında yer aldı. Trump ve Pence’in “yaptırım” çıkışlarından sadece bir gün sonra Vaşington’dan “daha makul”, “sağduyulu” bir ses ABD Savunma Bakanı Mettis’den geldi. Mettis (Başkan ve Başkan Yardımcısı tarafından yapılan) çıkışların ABD ile Türkiye arasındaki “askeri” ilişkileri (olumsuz yönde) etkilemediğini, iki ülke arasındaki askeri işbirliğinin (aynen) devam ettiğini ve Menbiç’te (Suriye’de) ortak askeri devriyelere başlama yönünde hazırlıkların sürdürüldüğünü ifade etti.

ABD Kongre’sinin iki kanadında da (Senato ve Temsilciler Meclisi) Türkiye’ye (bazı) yaptırımlar uygulanmasını isteyen kararların görüşülüyor ve ele alınıyor olması Trump ve Pence’nin yaptırım çıkışına “ciddiyet” kazandırsa da, ABD’nin (yaptırım) tehditlerini “uygulamaya” koyma yönünde hareket edip etmeyeceği açık değildir. F-35 uçaklarının Türkiye’ye verilmesinin durdurulmasına ve uluslararası kredi kuruluşlarının Türkiye’ye kredi sağlamasının önlenmesine yönelik karar tasarıları (esasen) ABD Kongre’sinin önünde bulunmaktadır.

ABD’de (sayıları artan) Türkiye aleyhtarı lobilerin Vaşington’da bir süreden beri harekete geçtikleri ve (geçmişte birçok örneği bulunduğu şekilde etkili oldukları) ABD Kongresi üzerinde çalışmalarına hız verdikleri izlenmektedir.  Trump Yönetimi’nin (Kongre’den sonra) yaptırım tehditlerini uygulamaya koymak için harekete geçmesi (ikili) ilişkileri çok daha zora sokacak gelişmelere neden olabilecektir. Ancak (şimdiki halde) işaretler Trump Yönetimi’nin ilişkileri daha da gerecek yaptırımlardan kaçınmaya çalıştığını göstermektedir. ABD Savunma Bakanı Mettis Kongre’ye gönderdiği bir yazıda Türkiye’ye bir F-35 ambargosunu desteklemediklerini, (Ankara tarafından satın alınan ve 900 milyon doları ödenen) F-35 savaş uçaklarıyla ilgili (Türkiye’ye getirilecek sınırlamalardan) F-35 projesinin kendisinin de zarar göreceğini bildirmiştir.

Trump ile Pence’in “Brunson çıkışının” zamansızlığına da işaret edilmektedir. Gerçekten de son dönemde Ankara ile Vaşington arasındaki ilişkilerin tamiri ve iki başkent arasında “güven” ortamının yeniden kurulabilmesi için (önemli sayılabilecek bazı) adımlar atıldığı izlenmiştir. Menbiç Anlaşması ve Anlaşmanın uygulanmaya konulmaya başlaması iki “müttefik” ülke arasında önemli bir ilerlemedir. Menbiç Anlaşması iki ülkenin konuştuğunu, anlaşabildiğini ve (verilen sözlerin) uygulamaya geçirilebildiğini (diplomasinin başarılı olduğunu) göstermektedir. Bu çerçevede Menbiç’te ortak devriyelerin (kısa bir sürede) başlaması olumlu bir etki yaratabilecektir.

Yazının devamı...

Ankara ve önemli dış politika gelişmeleri

26 Temmuz 2018

BRICS, isminden de anlaşılacağı gibi Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin oluşturduğu uluslararası bir örgüt. Bu beş ülkenin hepsi aynı zamanda G-20 (Grup-20) örgütü üyesi. Bu nedenle BRICS ile G-20 arasında esasen doğrudan bir ilişki var. Türkiye’nin de G-20 üyesi olması BRICKS Zirvesine davet edilmesini daha da anlamlı kılıyor.

Gerek BRICS gerekse G-20 Dünya ekonomik sorunlarını ele almak, uluslararası sistemde karşılaşılan ekonomik meselelere küresel sorunlar bulmak amacıyla kurulmuş örgütler. BRICS üyesi 5 ülke Dünya nüfusunun çok önemli bir bölümünü oluşturuyor. BRICS üyesi ülkeler Dünya ekonomisinde giderek çok daha büyük ve etkin bir rol oynuyor.

Johannesbourg toplantısı BRICS Zirvelerinin 10’cusu olacak. BRICS Zirveleri 2009 yılından bu yana yılda bir kere yapılıyor. Bundan sonraki BRICS Zirveleri Brezilya (11’nci Zirve) ve Rusya’da (12’nci Zirve) toplanacak. Rusya’da 2020 yılında yapılacak Zirve’nin ilginç olacağı şimdiden konuşuluyor. Rusya’nın BRICS ve (diğer önemli uluslararası bir örgüt olan) Şanghay İşbirliği Teşkilatı Zirvelerini aynı zamanda yapmayı, düzenleyeceği bu (büyük) uluslararası toplantıyla (Avrupa ve Transatlantik dışındaki) Dünya’nın bütün önemli (yükselen) ekonomilerini bir araya getirmeyi planladığı görülüyor.

Dünya’nın en büyük 19 ekonomisi ile AB’ni bir araya getiren G-20’nin bu yılki zirvesi ise 30 Kasım-1 Aralık tarihlerinde Arjantin’in başkenti Buenos Aires’de yapılacak. Arjantin G-20 Örgütünün 2018 dönem başkanlığını yürütüyor. Geçen hafta Arjantin’de üye ülkelerin ekonomi ve maliye bakanlarının katıldıkları önemli bir toplantı gerçekleştirildi. Arjantin 2018 yılı içinde (dönem başkanı olarak) G-20 üyesi ülkelerin katıldığı ve uluslararası ekonomik konuların gündemde olduğu çok sayıda toplantıya ev sahipliği yapıyor.

Arjantin’de gerçekleştirilen bu G-20 toplantıları Dünya ekonomik işbirliği için önem taşıyor. G-20 Ekonomileri Dünya gayri safi hasılasının % 85 kadarını üretiyor, Dünya ticaretinin ise (AB içi ticaret dahil) % 80’ini gerçekleştiriyor. Dünya nüfusunun 2/3’de G-20 ülkelerinde yaşıyor.

Buenos Aires toplantısı 13’üncü G-20 Zirvesi olacak. Bundan sonraki G-20 Zirveleri ise Japonya (14’üncü Zirve) ve Suudi Arabistan’da(15’inci Zirve) yapılacak. G-20 Zirveleri 2008 yılından bu yana yapılıyor. 2009 ve 2010 yıllarında (yılda) iki kez yapılan bu zirveler, 2011 yılından bu yana ise yılda bir kere gerçekleştiriliyor. Önemli bir G-20 Zirvesinin 2015 yılında Türkiye’de Antalya’da yapıldığı hatırlarda.

G-20 Zirvelerini düzenleyen dönem başkanı ülke, üye ülkelerin Ekonomi, Maliye ve Çalışma Bakanları ile Merkez Bankası başkanlarını da bir araya getiren toplantılar düzenliyor. Dönem başkanı ülkelerin geçmişte üye ülkelerin İş dünyası ve sivil toplum liderleri ile düşünce kuruluşu yetkililerini de bir araya getirdikleri (halktan halka ilişkileri güçlendirdikleri) biliniyor.

G-20 Örgütünün önemli bir yanı da Dünya’daki (geleneksel) büyük ekonomiler ile ön plana çıkmakta olan (yükselen) ekonomileri bir araya getirmesidir. Esasen G-20, Dünya’daki en büyük Batılı 7 ekonomisinden oluşan G-7 Örgütü içinde alınan kararla kurulmuştur. İlk G-20 Zirvesi de ABD’nin başkenti Vaşington’da, ikinci Zirve İngiltere’nin başkenti Londra’da, üçüncü Zirve yine ABD’de Pittsburg şehrinde yapılmıştır. Bu durum Batılı büyük ekonomilerin Dünya’nın karşılaştığı (çözüm bekleyen) ekonomik sorunların ancak G-20 formatlı bir örgüt içinde (yükselen ekonomilerin katkısıyla) çözümlenebileceğini gördükleri ve böyle bir örgütü kurmak zorunluluğunu duyduklarını göstermektedir.

Yazının devamı...

Filistin sorununda yeni gelişmeler

24 Temmuz 2018

“Yahudi Ulus Devleti” yasası İsrail’in başkentinin Kudüs olduğu, (İsrail işgali altında bulunan) Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimlerinin (kurulmaya) devam etmesi gerektiği ve (bu yerleşim birimlerinin inşasının) İsrail’in milli çıkarına olduğu yönünde bir maddeyi de içeriyor.

Esasında “Yahudi Ulus Devleti” yasası uygulamada çok yeni hususlar da getirmiyor. Yasanın (daha çok) yaptığı İsrail Hükümetlerinin uzun zamandan beri uygulamada olan (Filistinli Araplara karşı) “ayrımcı” politikalarını “yasal” hale dönüştürmek. İsrail’de Filistinlilere karşı “ayrımcı” politikalar uzun bir süreden beri zaten devam ediyor, İsrail’e gelen Yahudilere vatandaşlık (neredeyse otomatik olarak) veriliyor, Kudüs’le ilgili (uluslararası hukuka aykırı) kararlar uygulamada.

Irkçı suçlamalarıyla eleştirilen bu yasanın çıkması için uzun bir zamandan beri çalışılıyor. İsrail’de yazılı bir anayasa olmadığı için “Yahudi Ulus Devleti” yasası İsrail hukukunun oturtulduğu “temel yasalar” arasına girmiş ve İsrail Devleti’nin “Yahudi kimliği” de hukuki bir zemin kazanmış olacak.

İlk turda 62 olumlu 55 olumsuz ve 2 çekimser oyla geçen Yasanın (İsrail Parlamento kurallarına göre) kanunlaşması için iki tur daha oylanması ve kabul edilmesi gerekiyor. Yasaya gelen bütün tepkilere rağmen bunun zor olmayacağı ve “Yahudi Ulus Devleti” Yasasının kısa sürede kanunlaşacağı anlaşılıyor.

Yasanın (ilk turda) az sayılacak bir farkla kabul edilmesi, aralarında (Başbakan Netanyahu’nun partisi Likud’tan gelen) Cumhurbaşkanı Rivlin’in de bulunduğu (İsrailli) yetkililer tarafından eleştirilmesi yasanın ayrımcı, ırkçı niteliğinin İsrail içinde de görüldüğüne işaret ediyor. Yasanın ilk turda kabulünden sonra İsrail’de (yasanın muhalifleri tarafından) düzenlenen gösteriler de bunu gösteriyor.

“Yahudi Ulus Devleti” Yasasında uygulamada (hemen) değişiklik getirecek en önemli madde Arapça ile ilgili olanı. Yasa ülkenin resmi dilinin (sadece) İbranice olduğunu belirtiyor ve Arapça resmi dil olma statüsünden çıkartılıyor. Bu durum İsrail’in Filistinli Arap vatandaşları için (yasanın hukukileştirdiği) ayrımcı uygulamaların ne kadar ciddi olacağını gösteriyor. Arapça (İsrail Devleti’nin kurulduğu) 1948 yılından beri ülkedeki 2 resmi dilden biri.

Yasaya yöneltilen eleştirilerin başında yasanın (İsrail vatandaşı olan) Filistinlilere yönelik “ayrımcılığı” hukukileştirmesi geliyor. Bu yasa ile İsrail’in demokratik ve çoğulcu (çok kültürlü) yapısının ciddi bir darbe aldığı, İsrail’de bir “apartheid”  devlet kurulmak istendiği eleştirileri seslendiriliyor. İleriye bakanlar arasında yasayı İsrail’de etnik temizliğe hazırlık için ciddi bir adım olarak görenler var. Yasanın Filistin sorununun çözümü konusundaki olumsuz etkileri de seslendirilen diğer bir husus.

Yasaya (bekleneceği gibi) ilk tepkiler İsrail içindeki Filistinliler, İsrail Parlamentosu’ndaki (Knesset) Arap milletvekillerinden geldi. Filistin Cumhurbaşkanı Abbas dahil Filistin Yönetimi de yasaya sert eleştiriler getirdi. Yasayı ilk eleştiren ülkeler arasında Türkiye yer aldı. AB (çok sesli olmasa da)  yasayı eleştiren bir açıklama yaptı. Ürdün’ün yasa nedeniyle İsrail’i eleştirdiği haberinin basında yer almasına karşılık diğer Arap ülkeleri hükümetlerinden bir tepki gelmemesi dikkat çekti. ABD ve Trump Yönetimi’nden de (en azından şu ana kadar) yasayla ilgili bir açıklama gelmediği izleniyor.

Yazının devamı...