"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

ABD dış politikasında Irak ve Suriye...

19 Nisan 2018

ABD’nın Şam rejimini cezalandırmak ve bundan sonra kimyasal silah kullanmaktan caydırmak amacını taşıdığı ve Suriye’deki üç kimyasal silah üretiminde kullanılan merkezi hedef aldığı anlaşılan hava saldırısına ABD’nin müttefikleri Fransa ve İngiltere de katıldılar.


Kimyasal silahların kullanımı uluslararası bir suç ve Şam rejiminin bu konudaki sicili çok olumsuz. Şam rejiminin Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından beri kendi halkına karşı birçok kez kimyasal silah kullandığı ve Suriye’de kimyasal silah kullanımı konusunun böylece uluslararası gündeme geldiği biliniyor. Trump yönetimi 2017 yılında da Şam rejimine karşı yine kısıtlı ve cezalandırıcı bir hava saldırısı düzenlemiş ve rejime ait bir hava üssünü hedef almıştı.


ABD’nin (bu kez Fransa ve İngiltere ile birlikte) düzenlediği son hava saldırısının da Suriye iç savaşında kalıcı bir etkisinin olması söz konusu değil. ABD’nin İran ve Rusya’nın Suriye iç savaşına doğrudan müdahalelerine göz yummasından sonra, Şam rejimi güçlenmiş durumda ve savaşı kazanmakta olduğuna inanıyor. Obama yönetimi sırasında ABD’nın Suriye sorununa ilgisizliği ve ABD’nin Suriye’de ciddi, kapsamlı bir strateji ve politika oluşturamaması Suriye’de bugünkü siyasi “gerçeklerin” ve “tablonun” ortaya çıkmasında temel bir neden.


Trump, May ve Macron’un daha çok kendi ülkelerinde iç politika amaçlı kullandıkları hava saldırısından hemen önce Şam rejimi Suriye muhalefetinin elindeki son bölgelerden biri olan (Şam’ın hemen yakınındaki Duma’nın da içinde bulunduğu) Doğu Guta’yı tamamen ele geçirdi. Doğu Guta’nın ilk yabancı misafiri de İran dini lideri Hameney’in danışmanı Ali Ekber Velayeti’ydi. Velayeti Suriye ziyareti sırasında Şam rejiminin bundan sonraki “hedefleri” olarak İdlib bölgesi ile (ABD destekli) PYD/YPG’nin kontrolü altındaki Fırat’ın doğusundaki bölgeleri işaret ederek Suriye iç savaşını Şam rejiminin kazanmakta olduğu konusunda Tahran’da hiçbir “tereddüt” olmadığını da gösterdi.


Yazının devamı...

Birleşmiş Milletler’de reform girişimleri...

17 Nisan 2018

Gerçekten BM dünya barışını korumakta başarısız ve bu önemli uluslararası kuruluşun üyeleri sivil halka karşı kimyasal silah kullanılması gibi uluslararası hukukun açıkca ihlal edildiği bir olayda bile ortak hareket edemiyorlar.

Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan olduğu dönemden bu yana, bu durumu gündeme getiriyor. Cumhurbaşkanı’nın “Dünya Beşten Büyüktür” ifadeleri BM Güvenlik Konseyi’nin yapısına yöneltilen bir eleştiri. Güvenlik Konseyi BM’nin en önemli karar alma organı. Ancak mevcut yapısı nedeniyle “dünya barışını koruma görevini” yerine getiremiyor, BM’ye yönelik eleştirilerin odak noktası oluyor.

BM İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş uluslararası bir örgüt. Bugün 193 üyesi var. Tarımdan, turizme, bilim ve kültürden sağlığa ve çevre sorunlarına kadar çok sayıdaki yan kuruluşuyla ülkeler arasındaki işbirliğini sağlamaya ve dünya üzerindeki “düzeni” korumaya çalışıyor. Çok çeşitli alanlardaki yan kuruluşlarına rağmen BM’nin iki ana organı Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul.

BM Genel Kurulu’nda bütün ülkeler temsil ediliyor ve her ülkenin bir oyu var. Kararlar konunun önemine göre basit çoğunlukla veya üçte iki çoğunlukla alınıyor. BM Güvenlik Konseyi’nin ise 15 üyesi var. Bunların 5’i daimi üye, 10’u ise 2 yıllık görev süresi için, BM içindeki coğrafi dağılıma göre BM Genel Kurulu tarafından seçiliyor. BM Güvenlik Konseyi üye ülkelerin yarısından fazlasının (9) olumlu oyuyla karar alıyor.

Ancak, daimi üyelerin (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) veto yetkisi  var. Yani BM Güvenlik Konseyi’nin bir karar alabilmesi için 5 daimi üyenin de bu karara olumlu oy vermesi (veya çekimser kalması) gerekiyor. Bir daimi üye (tek olarak bile) Güvenlik Konseyi’nin karar almasını engelleyebiliyor. Yani BM örgütünü paralize edebiliyor. İşte sorunun temelinde büyük ölçüde  5 ülkenin bu veto yetkisi yatıyor. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin milli menfaatlerinin gerektirdiğini düşündüklerinde veto yetkilerini kullanmaktan çekinmiyorlar ve BMGK’nin karar almasını engelliyorlar.

BM Yasası dünyada barışın korunması yetkisini Güvenlik Konseyi’ne vermiş. Güvenlik Konseyi’nin kararları üye ülkeler için bağlayıcı. BM Genel Kurulu ise senede bir kez (Eylül ayında) toplanıyor. Bütün konuları görüşebiliyor. BM üyesi ülkelerin liderleri BM Genel Kurulu’na gelerek birer konuşma yapıyorlar, ülkelerinin her konudaki görüşlerini dünya kamu oyunun dikkatine getirebiliyorlar. BM Genel Kurulu’nun sorunu ise aldığı kararların bağlayıcı olmaması. BM Genel Kurul kararları daha çok BM üyesi ülkelerinin bir konuda ne düşündüklerini gösteriyor. Yani dünya kamuoyunun uluslararası sorunların çözümleri konusundaki eğilimlerini yansıtıyor.

BM Güvenlik Konseyi’nin (bir konuda) veto yetkisi nedeniyle karar alamaması durumunda, BM üyesi ülkelerin o konuyu BM Genel Kurulu’na taşımaları ve Genel Kurul’u “olağanüstü” toplantıya taşımaları mümkün. Ancak Genel Kurul kararları bağlayıcı olmadığı için, alınacak kararın etkisi yaratacağı “moral” güçle bağlantılı kalmak durumunda.

BM örgütü İkinci Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde savaşın galipleri tarafından kurulmuş ve o dönemdeki uluslararası “güç dengesini” yansıtıyor. Yani savaşın galiplerinin artan gücünü aksettiriyor ve onların menfaatleri doğrultusunda dünya “barışının” ve uluslararası “düzenin” devamını hedef alıyor. Bu çercevede BM Yasası dünya barışını koruma gibi önemli bir görevi  (BM üye sayısının artmasıyla artık coğrafi temsili de yapamayan) kısıtlı (15) üyeli bir konseye bırakmış ve savaşın galiplerine bu konseyde devamlı ve ayrıcalıklı bir yer vermiş.

Yazının devamı...

Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Gerginleşme.......

12 Nisan 2018

Ancak Kammenos herhangi bir Yunanlı “siyasetçi” değil. Şu anda Yunanistan Savunma Bakanı makamında. Kammenos  “Yunanistan Savunma Bakanı” olarak Türkiye ile Yunanistan arasında “sıcak bir çatışma yaşanabileceğini” söylediğinde “ciddiye” alınıyor. Ortaya savurduğu “tehditler” ve “hakaretler” basın-yayın organlarında yer buluyor.

Kommenos’a sadece Türkiye’de değil Yunanistan’da da tepki büyüyor. Yunanistan ana muhalefet partisi (Yeni Demokrasi Partisi) Kammenos’un “cinnet geçirdiği” görüşünde. Diğer partilerde de Kommenos’un “ciddi” bir siyasetçi gibi davranmadığı, savunma bakanlığı gibi önemli bir mevkide bulunan bu kişinin Yunan ulusal çıkarlarına hizmet etmediği hatta zarar verdiği görüşü yaygın. Buna rağmen Yunan iç siyasi hayatındaki “gerçeklerin” etkisindeki Başbakan Çipras  Kommenos’la ilgili “eleştirileri” dikkate almıyor veya alamıyor.

Panes Kommenos Yunanistan’daki koalisyon hükümetinin “küçük ortağı” ANEL (Bağımsız Helenler) partisinin lideri. ANEL 2015 Eylül ayında yapılan son seçimlerde oyların sadece %3.7 ‘sini almış, (300 üyeli) Yunan Parlementosu’nda 10 milletvekili var. 2015 Eylül seçimlerini (oyların %35.5’ı alarak 145 milletveki çıkartan) Aleksis Çipras’ın SYRIZA (Radikal Sol Koalisyonu) partisi kazanmış. Bugün Yunanistan’ı ortanın solundaki SYRIZA (büyük ortak) ile milliyetçi-muhafazakar (ve popülist) görüşleriyle bilinen ANEL (küçük ortak) arasında oluşturulan bir koalisyon hükümeti yönetiyor.

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin “iyi bir düzeyde” sürdürülmesi açısından Başbakan Çipras’ın önündeki tek sorun hükümetinin  “aşırı milliyetçi küçük ortağı” ANEL ve bu partinin (ortalığı karıştıran) lideri Panel Kommenos değil. “Bağımsız” Yunan yargısının son dönemlerde verdiği kararlar da (Türkiye-Yunanistan ikili ilişkileri açısından) pek “isabetli” gözükmüyor. Yunan mahkemeleri Türkiye’den Yunanistan’a kaçan darbeciler ve Türkiye vatandaşı teröristler hakkında  (bu kişilerin Türkiye’ye iadesini engelleyerek) Ankara-Atina ilişkilerini geren kararları (arka arkaya) almaya devam ediyor. Yunan hükümeti darbeciler ve teröristler hakkında alınan bu kararların Türkiye-Yunanistan ilişkilerine olumsuz etki yapmaması gerektiğini “yargı bağımsızlığıyla” savunuyor.

Yunanistan’ın Mart ayı içinde sınırı geçen 2 Yunan askerinin tutuklanması olayına gösterdiği tepki de Ankara’da “anlaşılmaz” bulunuyor. Sınırı geçen bu iki Yunan askeri  “askeri casusluk teşebbüsü” ve “askeri bölgeye izinsiz girmek” suçlarından mahkemece tutuklandı. Yunanistan ise mahkeme kararına rağmen bu iki askerin “hemen” serbest bırakılmasını istiyor. Yani darbeciler ve teröristler hakkında kendi mahkemelerinin verdiği kararları “yargı bağımsızlığına “ bağlayan Yunan hükümeti, Türk mahkemelerinin de aynı “yargı bağımsızlığı” içinde karar aldığını kabul etmek istemiyor.

Başbakan Çipras’ın bu konudaki ifadeleri ve ortaya koyduğu “çifte standartlar” Yunanistan’ın Türkiye ile ilişkilere bakışında son dönemde ortaya çıkan “olumsuzluklarla” ilgili Türkiye’deki soru işaretlerini arttırıyor.

Yunan Savunma Bakanı Kommenos (doğal olarak) ortaya çıkan bu fırsatı kaçırmamak için (hemen) harekete geçti. Türkiye’ye yakın bir adada yaptığı konuşmada 2 Yunan askerini Türkiye’ye giderek (zor yoluyla) geri getirmekten bahsetti. Herhalde Kommeros’un Türkiye’ye yönelttiği “tehditleri” desteklemek amacıyla Yunanistan’ın Türkiye’ye yakın adalardaki ve Türkiye-Yunanistan kara sınırındaki askeri varlığını 3.500 askerle takviye etmekte olduğu haberleri basına sızdırıldı. Türkiye’den ise “tehditçi” Kommenos’a   Anadolu’da maceralara gireşen Yunanlıları bekleyen akibet konusunda yakın tarihi öğrenmesi “tavsiyesi” geldi.

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin Türkler ve Yunanlılar arasındaki uzun tarihin baskısı altında olduğu bir gerçektir. Buna Ege Denizi’nin özellikleri nedeniyle coğrafya da eklenmiştir. Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde çoğu zaman tarih ve coğrafyanın ortaya çıkarttığı olumsuz etkilerle baş edilmeye çalışılmaktadır.

Yazının devamı...

Orta Doğu ve Suudi Arabistan-İran çatışması....

10 Nisan 2018

Son olarak Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Salman, ABD’ne yaptığı uzun ziyaret sırasında basınla sürdürdüğü temaslarda, Riyad-Tahran çatışmasını ve (Riyad ve bölge açısından ) İran tehdidini ön plana çıkarttı. Salman’ın iki ülkenin kısa bir dönem içersinde savaşabileceklerini belirtmesi, Tahran’dan “kızgın” yanıtlar gelmesine sebep oldu.

Salman’ın İran dini lideri Hameney’yi Hitlere benzetmesi, Hameney’in dünya için Hitler’den bile büyük bir tehdit oluşturduğuna değinmesi ABD’de büyük  ilgi bulurken, Tahran’ın Suudi Arabistan’a olan tepkisini daha da büyüttü, iki ülke liderleri arasındaki ilişkileri gerdi. Tahran’dan Prens Salman için “toy ve akılsız” tanımlaması geldi. Tahran, Salman’ın bölgedeki “kötü şöhretli liderlerin yolundan gittiğini  ve onların akibetine uğrayabileceğini” açıkladı.

Suudi Arabistan’ın Batı ülkelerinin İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan hoşnut olmadığı biliniyor. Riyad Trump Yönetimi’nin  ABD’yi nükleer anlaşmadan çekmesinden memnun olacağını da gizlemiyor. Riyad’a göre Vaşington Tahran’a karşı daha sertleşmeli, Tahran’daki yönetimle anlaşmak için değil, bu yönetimi yıkmak için çalışmalı. Riyad’ın Tahran’la ilişkiler konusunda nasıl bir tutum alınması gerektiği konusundaki düşünceleri İsrail Başbakanı Netanyahu’nun  bu konudaki görüşlerinden farklı değil.

Muhammed Salman’ın ön plana çıkmasından sonra Riyad’ın İran’a ve İran’lı liderlere yönettiği suçlamalar çok daha “sesli” hale gelmiş durumda. Ancak şimdi “çatışma” düzeyine sürüklenen Suudi Arabistan-İran ilişkileri esasen bir müddetten beri iyi gitmiyor. Riyad İran’ın, Arap ülkelerindeki mezhepsel bölünmelerini istismar ederek ve Şii grupları kullanarak, Arap Dünyası’ndaki nüfuzunu arttırmak ve İslam Dünyası’nı kontrol etmek istediğine inanıyor.

Riyad’a göre Tahran’daki liderlerle diyalog kurma imkanı yok, Tahran’ın Orta Doğu’da ve İslam Dünya’sında hakimiyet kurmak istediği çok açık ve bunu Arap ülkelerindeki Şii grupları kendi ülke ve yönetimlerine karşı kışkırtarak yapıyor. Riyad, İran’ı “durdurmanın” tek yolunun Tahran’a karşı çok daha “sert” politikalar uygulanması olduğunu savunuyor. Suudi liderler (Obama Yönetimi’nin  yaptığı gibi) Tahran’a ödün verme politikalarının sonuç vermeyeceğine, Tahran’ı “yatıştırmak” için verilen tavizlerin sadece İran’ı  daha saldırgan politikalara itme sonucunu yarattığına işaret ediyorlar.

Esasen İran’ın Orta Doğu bölgesinde “başat” bir güç olma isteği yeni değil. 1979 rejim değişikliğinden önce, Şah döneminde de İran’ın bölgesinde çok “aktif” bir dış politika izlediği ve bölgede “lider” ülke olmak istediği biliniyor. İran Şahı’nın Pers İmparatorluğu “takıntısı” ve 1971 yılında Pers İmparatorluğu’nun 2500. kuruluş yıldönümünü kutlamak amacıyla Persepolis’te düzenlediği törenler için 250 milyon ABD doları para harcadığı hatırlarda.

İran Şahı’nın bölgesel “hevesleri” ve “planları” o dönemlerde ABD tarafından destekleniyordu. Şah dönemindeki İran Vaşington için bölgedeki en önemli ortak ve müttefikti. Milyarlarca dolarlık silah satışlarının yapıldığı İran’a verilen ABD desteği çok açıktı. O dönemlerden başlayarak Orta Doğu’daki İran-Arap dengesinin korunmasında ise  Irak ön plana çıkmış, önemli bir rol oynamaya başlamıştı.

Bugün ise (2003 yılındaki ABD işgalinden beri) İran karşısında bölgedeki  dengelerin korunması açısından (ülke içi dengelerin tamamen değişmesi sebebiyle) Irak’ın bir rol oynaması artık söz konusu değil. 1979 rejim değişikliğinden beri İran bölgede ABD’nın “hasmı” hatta “düşmanı”. Buna rağmen ABD’nin Irak’ı işgalinden en fazla çıkar elde eden bölge ülkesinin İran olması  gerçekten “ironik” bir durum.

Yazının devamı...

Türkiye-ABD ilişkilerinde son gelişmeler.....

5 Nisan 2018

Güvenliği, dış politikayı ve ekonomik ilişkileri kapsayan yanları var. Ama Türkiye ile ABD arasında bir süreden beri sorunlar yaşanıyor ve Ankara ile Vaşington arasında, örneği geçmişte görünmeyen bir şekilde, ciddi bir güven eksikliği ortaya çıkmış durumda.


Türkiye ile ABD arasında yakınlaşma 2. Dünya Savaşı sırasında başlıyor. Dönemin Başbakanı İnönü’nün savaş sırasında, 1943 yılı Aralık ayı başında, Kahire’de ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill ile yaptığı görüşmenin  Türkiye-ABD arasındaki yakınlaşmayı fitillediği, ABD’nin İncirlik’te hava üssü fikriyle bu sıralarda ilgilenmeye başladığı biliniyor.


Türkiye-ABD ilişkilerindeki yakınlaşma  2.Dünya Savaşı’ndan sonra hızlanıyor. Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılmasıyla yeni bir boyuta, Türkiye’nin 1952 yılında NATO üyesi olmasıyla “müttefiklik” düzeyine çıkıyor. Vaşingon ile Moskova arasında yaşanan “Soğuk Savaş” döneminde Türkiye-ABD ilişkileri çok yakın, Ankara dış politikasını büyük ölçüde NATO üyeliğine ve Vaşington’la ilişkilerine endeksliyor, bağlıyor.


Türkiye’nin bu dönemlerdeki Bağdad Paktı (daha sonra CENTO), Balkan Paktı gibi girişimleri ABD ve NATO ile ilişkilerinin bölgesel uzatıları olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’nin (Yunanistan dahil) komşu ülkelerle ikili ilişkileri de bu dönemde Ankara’nın dış politikasındaki genel ABD ve Batı’ya olan  eğilimden büyük ölçüde etkileniyor.


Yazının devamı...

Başkan Trump ve ABD Dış Politikası....

3 Nisan 2018

ABD Dışişleri Bakanlığında önemli bazı pozisyonların boş olduğuna işaret ediliyor. Aralarında Ankara, Seul ve Kahire gibi önemli başkentlerin de bulunduğu bir çok ülkede ABD Büyükelçisi yok.

Trump ABD Başkanlık makamına oturduğu bir yıllık süre içinde Dışişleri Bakanı’nı bir, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Baş Danışmanı’nı iki kere değiştirmek zorunda kaldı. Yeni ABD Dışişleri Bakanı Popmeo’nun ne zaman göreve başlayabileceği tam olarak belli değil. Pompeo’nun  ABD Senato’sundaki  onay sürecini bekleyeceği anlaşılıyor.  Senato’daki bu onay işleminin tüm Nisan ayını alması bekleniyor. Yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’un ise (Senato onay sürecinin tamamlanmasını beklemeden) Nisan ayı başında Beyaz Saray’daki görevine başlayacağı belirtiliyor.

Trump tarafından Dışişleri Bakanlığı görevinden alınan Tillerson, adı (bakan görevine atanmadan önce) uluslararası diplomaside pek de duyulmuş biri değildi. İşadamı olan Tillerson ExxonMobil Şirketi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütüyordu. Tillerson’un Trump ile pek de iyi anlaşamadığı haberleri bir süreden beri duyulmaya, Tillerson’un ABD’nin İran Nükleer Anlaşması ve Paris İklim Değişikli Anlaşması’ndan çekilmesine sıcak bakmadığı ortaya çıkmaya başlamıştı. Tillerson’un bir toplantıdan sonra Trump için “moron” dediği haberleri bir süre önce Vaşington’da yayılmış, Tillerman’ın görevden alınacağı beklentileri artmıştı.

Yeni ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo asker kökenli. Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadından. Şu anda Amerikan istihbarat örgüt CIA’ın başkanlığını yürütüyor. İran gibi konularda görüşlerinin, Tillerman’a göre, Başkan Trump’a daha yakın olduğuna işaret ediliyor. Trump tarafından (bir önceki görevi) CIA Başkanlığına getirildiğinden beri uluslararası alanda da tanınıyor. Esasen CIA Başkanı olarak ABD dışına ilk ülke dışı ziyaretini de Ankara’ya yapmış, bu ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da kabul edilmişti.

ABD Başkanı’na dış politika (ve güvenlik) konularında  danışmanlık yapan (ve görevden alınan) McMaster asker kökenli ve general rütbesindeydi. McMaster Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevine getirildikten sonra da ordudaki aktif görevine devam etmişti. McMaster’in “yeterince” sertlik yanlısı olmadığı yönündeki “eleştiriler” Trump yanlısı Amerikan basınında bir süreden beri çıkmaktaydı.

Başkan Trump’ın McMaster’in yerine atadığı John Bolton ise hukukçu kökenli. Amerikan devlet mekanizması içinde, (2005-2006 yıllarında 1.5 sene kadar) Birleşmiş Milletler’deki ABD Büyükelçiliği dahil, çeşitli görevlerde bulunmuş biri. Bolton son olarak bir Amerikan televizyon kanalında yorumculuk yapıyordu. “Milliyetçi ve aşırı muhafazakar” olarak biliniyor ve Kuzey Kore’ye, İran’a ve Rusya’ya karşı daha sert politikalar izlenmesini savunan görüşleriyle tanınıyor.  

Vaşington’da dış politikanın oluşumu oldukça karışık bir görüntü veriyor. Amerikan dış politikasının oluşumunda Dışişleri Bakanılığı, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Savunma Bakanlığı’nın rolleri  daima görülmüştür. Bu üç kuruluşa zaman zaman (silah satışlarının ve dış yardımın onaylanması gibi konularda yetkileri bulunan) Kongre’nin, dış istihbarat operasyonlarını yürüten CIA’ın de katılmasıyla Vaşington’da dış politika oluşumu daha da karmaşık bir görüntü alabilmektedir. Bu tabloya (bazen) bir de dış politika konularıyla ilgilenen Amerikan etnik lobileri ve düşünce kuruluşlarının (şu veya bu şekilde) katıldıkları izlenmektedir.

Dış politika konusunda çeşitli seslerin ve eğilimlerin ortaya çıktığı böyle bir ortamda Vaşington’da kuruluşlar arasında “eşgüdümü” sağlayan, son karar alıcı kişi ABD Başkanı’dır. ABD Başkanlarının dikkatlerinin iç politika konularına fazlaca yoğunlaştığı dönemlerde Vaşington’daki dış politika oluşturma süreci daha karmaşık bir görünüm alabilmekte, “çok başlılık” ve “çok seslilik” artmaktadır. Vaşington’un bir türlü “oturmayan” Trump yönetimi sırasında (ABD-Türkiye ilişkilerinde de görüldüğü gibi) böyle bir dönemden geçtiğine inanlarlar çoğunlukta. Son dönemde ise (Suriye’den çekilme kararının gösterdiği gibi) Trump’ın dış politikanın oluşumunda ağırlığını koymaya başladığı yönünde işaretler var.

Yazının devamı...

Dünya Su Günü ve Düşündürdükleri.....

29 Mart 2018

Su yaşamın kaynağı. İnsanlık tarihine baktığımızda ilk büyük medeniyetlerin su kaynaklarının etrafında kurulduğunu görüyoruz. Tüm ülkeler acısından su potansiyellerinin ve su kaynaklarının korunması önemli. Türkiye su zengini bir ülke değil. Su kaynaklarımızın optimal bir şekilde kullanılması, toplumumuzun bu konularda bilinçlendirilmesi her geçen gün daha da aciliyet kazanıyor.

Geçen hafta Dünya Su Günü vesilesiyle Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin  düzenlediği  “Büyük ve Güçlü Türkiye Yolunda Su Stratejileri” konferansına katılmak amacıyla Muğla’daydım. Üniversitenin “Coğrafi Bilgi Sistemleri Uzaktan Algılama Uygulama ve Araştırma Merkezi” tarafından gerçekleştirilen bu konferansın “Sınır Aşan Sular” oturumunda “Türkiye’nin Ortadoğu ile İlişkilerinde Su Sorunları” başlıklı bir konuşma yaptım.

1970,80 ve 90’lı yıllarda Orta Doğu bölgesinde su sorunlarının nasıl ön planda olduğunu hatırlıyoruz. Hatta o dönemlerde Orta Doğu’daki “gelecek” savaşların su konusundan çıkacağı beklentileri çok yaygındı ve bu konuda yazılmış bir çok kitap, basılmış makaleler bulunuyordu. Orta Doğu’da bugün karşılaştığımız istikrarsızlığın ve çatışmanın nedenleri farklı olsa da, bölgede su konusu hala önemli ve bu önemin gelecek on yıllarda artması kaçınılmaz gözüküyor.

Dış politika ve suyla ilgili konular arasındaki ilişki “Sınır Aşan Sular” ve “Denizden Kaynaklanan Sorunlara” baktığımızda çok açık bir şekilde görülüyor. Sınır aşan nehirlerimiz Meriç, Çorum, Aras, Asi, Fırat ve Dicle kara sınırı paylaştığımız hemen hemen tüm komşularımızla (Bulgaristan, Yunanistan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbeycan, Irak ve Suriye)  ilişkilerimizde (şu veya bu yönleriyle) rol oynuyorlar. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerimizde (Kıbrıs sorununda) Ege Denizi ve Akdeniz’den kaynaklanan sorunlar ön plana çıkmış durumda.

Suriye bugün Türk dış politikasında en öncelikli ve acil sorun. 7 yıldır devam eden Suriye iç savaşı Türkiye için ciddi bir iç güvenlik ve sınır güvenliği sorunu ortaya çıkarttı. Esasen geçmişe bakıldığında Suriye’nin, bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından 2000’lı yıllara kadar, hiç bir dönemde Ankara için “iyi”, işbirliği yapabileceği bir komşu olmadığı görülüyor.

1946 yılından sonra Suriye ile ilişkilerimize bakıldığında Suriye’deki yönetimlerin, Suriye bağımsızlığını kazanmadan önce 1939 yılında çözümlenen İskenderun Sancağı sorunuyla ilgili gerçekleri kabul etmekte zorlandıkları, Şam’ın Hatay konusunu Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerinin gelişmesini engelleyecek şekilde,  iki ülke arasında bir “toprak sorunu” haline getirdiği izleniyor.

Suriye’nin Hatay konusunun 1939 yılında çözüldüğü gerçeğini kabul etmesi uzun yıllar almış, Şam ancak Asi nehrinin Hatay’da iki ülke arasında sınır teşkil ettiği bir bölgede Dostluk Barajı’nın temelinin atılmasıyla iki ülke arasında toprak sorunu olmadığını kabul ettiğini kendi ve dünya kamuoyuna gösterebilmiştir.Sınırda Asi nehri üzerinde yapılacak bu barajın temeli 2011 yılı Şubat ayında, iki ülke Başbakanlarının da katıldığı  bir  törenle atılmıştır.

Soğuk Savaş yıllarında Türkiye-Suriye ilişkileri iyi değildir.Batı Dünyası içinde yer alan NATO üyesi Ankara, bu dönemlerde Suriye’nin Sovyetler Birliği ile kuruduğu yakın ilişkilere şüphe ile bakmakta, Suriye’de artan komünizm “tehlikesini” ciddiye almaktadır. O dönemde Orta Doğu’da yükselen ABD-Sovyetler Birliği mücadelesi Türkiye-Suriye ilişkilerini de uzun dönem etkilemiş, Ankara ile Şam’ı 1957-58 yıllarında savaşın eşiğine kadar taşımıştır.

Yazının devamı...

Veliaht Prens Salman ve Suudi Arabistan....

27 Mart 2018

 Prens Salman ziyaret ettiği ülkelerde medya ile bir araya gelmeye büyük özen gösteriyor, bu ziyaretler sırasında hem kendisi hem de Suudi Arabistan için geniş bir PR (halkla ilişkiler) kampanyası yürütülüyor.

Prens Salman geçen hafta (bir yıl içinde 2. defa) ABD’de idi. Vaşington’da Beyaz Saray’da Başkan Trump ile görüştü. Suudi Veliaht Prens Vaşington’dan hemen önce de İngiltere’deydi. Prens Salman’ın Vaşington ve Londra temasları (ABD Başkanı Trump, İngiltere Kraliçesi Elizabeth ve İngiltere Başbakanı May ile çekilen resimleriyle) Batı ülkeleri basınında çok geniş şekilde yer aldı.

Prens Salman’ın bir özelliği 35 yaşında (yani genç) olması.  Bu da Suudi Arabistan bakımından alışılmış bir durum değil. Suudi Arabistan’ın kurulmasından bu yana ülkeyi idare eden 7 kral da iktidara 50 yaşının üzerinde gelmişler. Son iki kralın (Abdullah ve Salman bin Abdülaziz) tahta çıkış yaşları 81 ve 79. Son 6 kral, ülkenin kurucusu (ilk kral) Abdülaziz El Suud’un oğulları. Böylece Muhammed Salman’ın babası (şimdiki kral) 82 yaşındaki Salman Bin Abdülaziz’den sonra tahta gelmesiyle Suudi Arabistan’da krallık makamı (Suud ailesi içinde) oğullardan torunlara, yani ikinci nesile geçmiş olacak.

Prens Salman’ın, babası şimdiki kral Salman Bin Abdülaziz’in 2015 Ocak ayında tahta geçmesiyle birlikte, Suudi Arabistan yönetiminde istikrarlı ve hızlı bir şekilde yükseldiğini görüyoruz. Prens Salman’ın 2017 yılı Haziran ayında veliaht prens olarak ilan edilmesi dünya kamuoyunda büyük bir ilgi toplamış, dikkatlerin Suudi Arabistan’a çevrilmesine neden olmuştu. Prens Salman Başbakan Yardımcılığı ve (önemli) Savunma Bakanlığı görevlerini de üzerinde bulunduruyor. Babasının iktidarı arkasındaki esas güçün o olduğu ifade ediliyor.

Veliaht olarak ilanından  bu yana Prens Salman’ın görüşleri, ne yapmak istediği, Suudi Arabistan için vizyonu dünya kamuoyunda yoğun şekilde tartışılıyor. Prens Salman’ın Suudi Arabistan ekonomisinin içinde bulunduğu durumdan çok fazla memnun olmadığı, (ileriye dönük olarak) Suudi ekonomisinin petrole “bağımlılığını” azaltmak istediği, ülkedeki (kraliyet ailesinin bazı fertlerinin de içinde bulunduğu) yolsuzluklarla “mücadele” etmek istediği sıklıkla konuşulan hususlar arasında.

Prens Salman’ın “aklındaki reformlar” arasında en fazla üzerinde durulanı da Suudi sosyal yaşamında hayata geçirmek istedikleri ve bu alanda attığı adımlar. Prens Salman’ın Suudi Arabistan’da “ılımlı bir İslam ülkesi” yaratmak istediği sürekli olarak ön plana çıkartılıyor. Burada da kadın hakları ve Suudi toplumunda kadının statüsü kaçınılmaz olarak gündemin ilk sırasına geliyor. Ancak başlangıç noktası o kadar geri kalmış ki, atılan adımlar (kadınların izinsiz seyahat edebilmeleri, toplum içine çıkabilmeleri, motorlu taşıt kullanabilmeleri) Batı’da mizah konusu bile yapılabiliyor. Bununla birlikte, Prens Salman’ın “reformlarını” savunanlar Suudi Arabistan gibi “muhafazakar” bir toplumda “bir yerden başlamanın” önemine işaret ediyorlar.

Suudi Arabistan’ın gerçekten muhafazakar bir toplum olduğu ortada. Prens Salman’ın özellikle dini ilgilendiren alanlardaki sosyal reformlarının Suudi toplumundaki bazı çevrelerde rahatsızlık yaratabileceği, Suudi yönetiminin geçmişteki tecrübeler de dikkate alındığında, en fazla bu çevrelerden gelebilecek tepkilerden çekindiği, Suudi yönetimi için en büyük tehdidin dini esas alan gruplardan geldiği işaret edilen önemli bir husus.

Buna rağmen Prens Salman’ın sosyal reformlarda ısrarı ve reformların gündemde tutulması  biraz da Suudi yönetiminin Suudi Arabistan’ın Batı’daki imajının ne kadar düşük olduğunu anlamasıyla alakalı gibi gözüküyor. Amerika’daki 9 Eylül 2011 saldırılarını gerçekleştiren teröristlerin Suudi vatandaşı olmalarının Amerikan ve Batı toplumlarında Suudi Arabistan’a bakışı büyük ölçüde (olumsuz yönde) etkilediği biliniyor. El Kaide’nin kurucusu Bin Ladin’in Suudi Arabistan’lı olduğunu Batı’da bilmiyen yok. Bin Ladin ve El Kaida’nın ortaya çıkartılışında ve Irak’ın işgaliyle bu terör örgütünün etkisinin tüm Orta Doğu’ya yayılmasında kendi hükümetlerinin oynadığı başat rolü göz ardı etmeye hazır gözüken Amerikan toplumu, Suudi Arabistan konusunda ise daha “unutmaz” ve “sert” bir tutum içinde.

Yazının devamı...