"Nedim Gürsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nedim Gürsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nedim Gürsel

Nedim Gürsel

Fransa’nın entel köyü

5 Kasım 2018

Önce açıp haritaya baktım Lauzerte nerede diye. Ülkenin güneybatısında, neredeyse tüm önemli yerleşim merkezlerinin uzağında, diyelim Bordeaux ile Toulouse arasında, ama yine de ‘kuş uçmaz kervan geçmez’ bir konumda olduğunu gördüm. Paris’ten hızlı trenle Garonne Nehri kıyısındaki Agen’e gidiyorsunuz, oradan da karayoluyla bir saat kadar çekiyor. Yol, tahmin edebileceğiniz gibi, asfalt ama oldukça dar. Yer yer yüz yıllık çınarların gölgelediği, ‘Derin Fransa’nın o hem güzel hem de tehlikeli yollarından biri. Karşıdan gelen araçla çarpışma durumu olur da direksiyonu kırmaya kalkışırsanız şarampole yuvarlanacağınıza bu çınarlardan birine çarpma olasılığınız oldukça yüksek. Eğer mevsiminde iseniz çevredeki günebakan tarlalarıyla meyve bahçelerini seyre dalmamanızı da öneririm. Dikkatiniz dağılabilir. Ve bir anda Lauzerte’de değil hastanede bulabilirsiniz kendinizi.

Lauzerte, bölgedeki diğer köylerin aksine, bir tepenin yamacına kurulmuş. Ortaçağdan kalma surları, kırmızı kiremitli taş yapıları, güneş saatli çan kulesi, kemerlerle lokantaların çevrelediği Cornieres Meydanı ilk görüşte insanı büyülüyor. Adı da Latince ‘lamba’ anlamına gelen ‘lucerna’dan geliyor zaten. Yalnızca düştüğü yeri değil çevreyi de aydınlatan büyüleyici bir ışık bu, gecenin içinde fazla parlamadan, yıldızların ışığıyla uyum içinde sürdürüyor varlığını. Gündüz, yukarıdan baktığınızda, yakıcı güneşin altında uzayıp giden buğday tarlalarıyla yeşil tepeleri ve güvercinlikleri görebiliyorsunuz. Bu güvercinlikler bölgenin yerel özelliklerinden biri, hatta önde geleni.

İnsanı içine çeken taş ve kalker

Lauzert’in tarihi XII. yüzyıla dek gidiyor. Toulouse Kontu V. Raymond tarafından stratejik bir gerekçeyle, çevredeki her iki vadiye de hâkim konumda olduğu için, önce kale ve surlardan ibaret bir müstahkem mevki olarak kurulmuş, sonra zengin tüccarların yaptırdıkları taş konaklarla varsıl bir köy görünümü almış. Ve o zamandan bu yana, Kudüs’ten sonra Hıristiyanlığın ikinci kutsal kenti Saint-Jacques-de-Compostelle hac yolu üzerinde olduğu için zenginliği giderek daha da artmış. Çevresindeki hanlar ve manastırlar da...

Lauzert’in Rönesans ve Gotik karışımı, çok iyi korunmuş, özgül bir mimari dokusu var. Dar sokaklarda yürürken XIII. yüzyıldan kalma, özenle restore edilmiş taş evlerin, sarı, mavi, beyaz panjurların süslediği cephelerin önünden geçiyorsunuz. Bir süre sonra da taş ve kalkerin içine çekildiğiniz izlenimine kapılıyorsunuz. Lokantalarla kafelerin girişlerinde Sylvain Soligon’un ferforjeden yaptığı, bir köpeğin tepesine binmiş kedi ve onun da tepesindeki horoz ya da elinde pergeliyle geometri uzmanının heykelleri yer alıyor. Her köşede, yerel sanatçı ama dünyaca ünlü Jacques Buchholtz’un seramiklerini görmeniz mümkün. Fransa’nın Naziler tarafından işgal edildiği yıllarda ‘Direniş Hareketi’ne katılan şair Rene Char “Şairler kanıt değil iz bırakmalıdır” der. Lauzert ve çevresinde Rene Char’ın izleri var mı bilmiyorum, ama sanatçıların bıraktığı izler her adımda dikkat çekiyor. Ve her sokak, merdivenli olanlar da dahil, Cornieres Alanı’na çıkıyor. Kitap fuarının gerçekleştiği mekân da burası...

Entel köyün yaşatılan efsaneleri

Fuar 2 bin küsur nüfuslu köyün sakinleri başta olmak üzere, çevre köy ve kasabalardan, hatta

Yazının devamı...

‘Karpatlar’ın Kasabı’ Çavuşesku’nun koltuğunda...

2 Eylül 2018

Bükreş, Osmanlı’yı dize getiren (Hep ötekini dize getiren biz olacak değiliz) Valah Prensi Mircea tarafından XIV. yüzyılda kurulmuş, ‘başkent’ payesini de, bizim Kazıklı Voyvoda Romanyalıların ‘Vlad Tepeş’ diye bildikleri, onbinlerce insanı kazığa oturtan, Osmanlı elçilerinin bile, çıkarmadılar diye kavuklarını başlarına çivileten zalim prens zamanında hak etmiş. O günden bu yana da, savaşlar, yıkımlar, yangınlar ve depremler de dahil, başına gelmeyen kalmamış. Burada Bükreş’in tarihini ayrıntılarıyla anlatacak değilim ama bu kentte benim başıma gelen ilginç bir olaydan söz etmeden önce sizlerle izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.  Sözcük anlamı ‘Neşeli Kent’ anlamına gelen Bükreş’in çok da fazla neşeli olduğu söylenemez, ne var ki komünizm dönemine göre insanlar daha güler yüzlü. Öte yandan genç kadınlar çok alımlı, gece hayatı yalnızca ‘striptiz’ ve ‘erotik masaj’ salonlarıyla sınırlı değil.




Avrupa’nın en büyük tiyatrosu, şapkayı andıran mimari biçimi ve içindeki sergi salonlarıyla dikkat çekiyor. Parklar ve heykeller de, yenilenmiş zarif yapılarla birlikte beton yığınlarının kasvetini azaltıyor. Romanya’nın başkentinin eski sosyalist başkentlerle modern bir Avrupa kentinin bileşiminden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bükreş’in ‘Eski Kent’ diye adlandırılan ama o kadar da eski olmayan mahallesi çok canlı. Kahvelerle lokantaların yanı sıra eğlence mekânlarını, ‘sex shop’ları da burada görmek mümkün. Eski kiliselerle, Paris’in Haussman döneminde yapılan binaların taklitlerini de. Bu binaların arasına sıkışıp kalmış Stavropoleos Manastırı sessiz bir vaha gibi.
Nasılsa Çavuşesku’nun hışmından kurtulabilmiş kilisesi, kuytu avlusu, duvarlarındaki rengârenk freskleriyle çok etkileyici. Valah Prensi Nicolas Mavrocordato devrinde, 1724’te yapılmış. Değerli elyazmalarının bulunduğu zengin bir kütüphanesi ve hâlâ manastırda yaşayan, karalara bürünmüş, dışarıya çıktıklarında ‘sex shop’ların önünden geçmek zorunda kalan rahibeleri var.

Yazının devamı...

Masalsı güzelliğin arkasındaki ürpertici hikâye

6 Ağustos 2018

Yeşilin değişik tonlarının manzaraya egemen olduğu, gölün mavisiyle dorukları karlı dağların mavisinin birbirine karışmadığı bir coğrafyanın benzersiz güzelliğini taşıyor ve yaşama sevinci uyandırıyor insanın içinde. Bu sevincin bir anlığına da olsa karabasana dönüşeceğini, tepelerden yukarıya, zirveye doğru tırmanan bağlarla çam ormanlarından oluşan doğanın beni ölüm düşüncesiyle buluşturacağını tahmin edemezdim doğrusu. Bölgenin mimari dokusunun, kayaların üzerine tünemiş küçük bir kilisenin mahzeninde sergilenen kafataslarıyla beklenmedik bir anlam kazanacağını tahmin edemeyeceğim gibi...

Loêche, Rhône Vadisi’ne yukarıdan bakan küçük bir yerleşim merkezi... Sokakları, İsviçre’nin tüm köylerinde olduğu gibi, ‘Bal dök yala’ denecek kadar özenle, titizlikle süpürülmüş. Ahşap evlerin balkonları çiçeklerle süslü... Dağlara karşı, güneşli havada bir kadeh yuvarlayabileceğiniz kahve terasları, ateş pahası da olsa yemek yiyebileceğiniz lokantalar var. Eğer mutlaka bir şeyler atıştırmak istiyorsanız, bunu kiliseyi gezmeden önce yapmanızı öneririm çünkü sonraya bırakırsanız iştahınız kaçabilir.




Yazının devamı...

İlk görüşte ‘sevdalık’

22 Temmuz 2018

Kosice’den yola çıktığımızda hava günlük güneşlik, yol tenhaydı. Buğday ve yulaf tarlaları boyunca ilerlediğimiz de oldu, çam ormanlarının içinden geçtiğimiz de. Derken dağlara yöneldik. Temmuz ayında bile dorukları karlıydı. Slovakya’nın bu ücra köşesinde doğanın böyle ıssız, yamaçlara yayılmış koyun sürüleriyle tek tük evlerden ibaret olabileceğini tahmin etmemiştim. Ukrayna’ya girer girmez arazinin engebeli bir görünüm alacağını da... Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını ilan eden ama Rus egemenliğinden yakasını bir türlü kurtaramayan 40 milyon nüfuslu bu ülkenin, bayrağının renklerini aldığı mavi ve derin gökyüzüyle uçsuz bucaksız buğday tarlalarından, bir de duvarları fresklerle kaplı, çan kuleleri soğan başlı kiliselerden ibaret olduğunu sanıyordum. Yanılmışım... Yol boyunca çam ormanları, tepelere sırtını dayamış ya da vadilerde gizlenen köyler gördüm. Bir de terk edilmiş harap fabrikalarla kereste yüklü at arabaları. Anayolun kıyısından giden çift, hatta üç atlı arabalar başka bir dünyadan gelmiş gibi sessiz ve yavaştı. Ukrayna’nın hâlâ çağ atlayamadığının en belirgin kanıtıydı.




Bir kaza nedeniyle anayolda trafik sıkışınca yan yollara saptık. Sapar sapmaz da çukurların arasından binbir cambazlıkla geçmeye uğraşan şoförün akıl almaz marifetleriyle tanıştık. Yanından geçtiğimiz köylerde tek ya da iki katlı evler harap, insanlar yoksuldu. Komünizm döneminden kalma, artık üretim yapmayan fabrikaların tuğla bacaları sözcüğün tam anlamıyla ‘tüy dikiyordu’ manzaraya. Lviv’e vardığımızda Ukrayna gibi hâlâ yoksullukla mücadele eden, savaş halinin sürdüğü bir ülkede bu denli alımlı, eski ve güngörmüş, böylesine güzel bir kentle karşılaşacağımı hiç beklemiyordum doğrusu. Lviv de Kiev gibi ilk görüşte kendisine çekti beni, cazibesine kapıldım.

Yazının devamı...

Akışı hızlı ırmak ve Saumur

26 Haziran 2018

Fransa’nın kalbinden doğan, Balzac’ın deyişiyle “Başka hiçbir akarsuya benzemeyen” bu ırmak, Atlantik okyanusuna dökülmeden önce tam bin kilometrelik bir yol kat ediyor doğudan batıya. Kimi yerde bulana durula, kimi yerde alabildiğine hızlanarak, köpürüp coşarak, geçtiği yerleri sulayıp hayat vererek, bir zamanlar mekân tuttuğum, ‘Gemiler de Gitti’ de anlattığım Saint-Nazaire’de okyanusa kavuşuyor.

Loire’ı yıllar önce, Galatasaray Lisesi’nde yatılı okurken de görmüştüm. Şimdiki gibi Saumur kentinde değil, Beyoğlu’ndaki kuytu sinemalardan birinde Marguerite Duras’nın ünlü filmi ‘Hiroşima Sevgilim’i seyrederken. Hafta sonu olmasına karşın salon neredeyse boştu. Yeni dalga bir Fransız filmi kimsenin ilgisini çekmiyordu anlaşılan. Genç kadın oyuncunun Japon sevgilisine Hiroşima’da, Pasifik okyanusuna dökülen ırmağın kıyısındaki kahvede söyledikleri yıllar sonra burada, Poire ırmağıyla bir kez daha buluştuğum Saumur’de düşüyor aklıma: “Akışının düzenli olmayışı ve kıyılarında biriken kum adacıkları nedeniyle Loire’da gemiler işlemez. Bomboştur ırmak. Bilsen, öylesine yumuşaktır ki ışık. Bu ışık sayesinde Loire ne kadar da güzeldir.”




Loire her zaman böyle ıssız, teknesiz ve yalnız değildi elbette. Bir zamanlar Nantes’ın bugün artık işlevini yitirmiş limanından demir alan hafif tonajlı gemilerle mavnalar, akıntıya karşı günlerce yol alıp şarap, tuz ve yapı taşından oluşan yüklerini Saumur kıyısındaki depolara boşaltıyorlardı. Şatolarda verilen şölenlerde su gibi akan şaraplar da, yumuşak taşın (touffeau) içine oyulmuş evlerde kurutulan etin tuzu da Loire sayesinde buraya dek ulaşabiliyordu.

Manastırdan şehre

Yazının devamı...

Rabat’ta sözlerin değil renklerin peşindeyim...

4 Haziran 2018

Fas’ın belli başlı kentlerinde olduğu gibi Rabat’nın medinası, yani eski yerleşim merkezi de, toprak rengi yüksek surlarla çevrili, bir tepenin yamacına yaslanmış, beyaz duvarları, mavi kapıları ve iç avluları gölgeleyen palmiyeleriyle ilk bakışta insanı derinliğine çeken bir mekân. Kafesli pencereler, dar sokaklar, Hz. Fatma’nın elinin koruduğu kapalı kapılar burada da var. Rabat’nın, Fes ya da Meknes, özellikle de Marakeş gibi Fas’ın tarihsel kentlerinden farkı Atlas Okyanusu’na dökülen bir nehrin (Bou Regreg) kıyısında kurulmuş olması.



Mavi Kahve’de çay için

Bou Regreg, akışı hızlı bir nehir değil, köpüklü ve derin hiç değil; denizin karaya sokulmuş sığ bir parçası görünümünde. Kıyısında mavi boyalı, küçük balıkçı teknelerinden başka ötegeçeye müşteri taşıyan sandallar ve kahveler de var. Ama yolunuz Rabat’da düşerse, çoluk çocuğun gürültülü bir ortamda koşuşturup delikanlıların suya balıklama atladıkları bu kahvelerde değil, burçların içindeki, nehre ve karsı kıyadaki Sale’nin toplu konutlarına yukardan bakan ‘Mavi Kahve’de oturup nane çayı içmenizi öneririm. Tabure ve yuvarlak, küçük masaları lâciverde çalan bu kahve adını çinilerinden alıyor. Alçakgönüllü, kuytu bir görünümü var. Rehberlerde ‘Endülüs Kahvesi’ olarak anıldığına bakılırsa Ispanya’dan kovulan son Müslümanların XV. yüzyılda gelip yerleştikleri medina’nın en eski mekânlarından biri.

Yazının devamı...

Varşova'nın orta yeri gökdelen

24 Nisan 2018

Doğmasına doğdu ama serpilip gelişmesi, eski tarihine yakışır bir görünüm alması için de aradan uzun yıllar geçmesi gerekti. Bu arada, savaş ertesinde kurulan komünist rejim sayesinde ( ya da yüzünden) sıvası dökülmüş duvarları, dar pencereleri ve ıssız avlularıyla toplu konutlar, bir örnek beton yapılar kapladı ortalığı. Derken, komünizmin çöküşüyle birlikte, serbest piyasa ekonomisinin gereği olarak, peş peşe gökdelenler yükselmeye başladı. Artık onlar hâkim manzaraya.



Varşova’nın merkezindeki otelimin yirmi birinci katından gökdelenlerle çevrili, yayaların altından tramvayların üstünden gelip geçtikleri bir alan görüyorum. Odamın duvarında bu alanın savaşın hemen ertesinde çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı asılı. Tramvaylar ve yayalar görünürde yok, alanın çevresindeyse yıkıntılardan bir orman, bir zamanlar içlerinde insanların yaşadığı, iskeleti kalmış harap yapılar var. İşte bu yapıların tam da orta yerine dikildi Stalin’in hediyesi piramit. Evet penceremden bakınca, benzerlerini Moskova’dan tanıdığım ‘Yedi Kızkardeşler’in sekizincisi burada, Varşova’nın orta yerinde sisin içinden sıyrılıyor.



Stalin savaştan sonra Polonya’nın yalnızca yönetimine değil Varşova’nın mimarisine de el koydu. Ve belki de, ‘Katyn ormanında’ ülkenin en değerli subaylarını katletmenin yol açtığı suçluluk duygusuyla, Polonya halkının savaş boyunca çektiği acıların karşılığı olarak, bir gökdelen hediye etti başkente… 1952-1955 yıllarında, zamanın teknolojisine göre çok kısa denilebilecek bir sürede ve tam 3500 Sovyet işçisi tarafından inşa edilen Palac Kultury i Nauki (Kültür ve Bilim Sarayı) böylece kentin simgesine dönüştü. Bu işçilerin on üçünün piramidin inşası sırasında, tıpkı eski Mısır’da olduğu gibi, yorgunluktan ya da kaza sonucu öldüğünü de belirtmeliyim.


Yazının devamı...

Kahire Kalesi’nin eteklerindeki ‘ölü’ dünya

2 Nisan 2018

Her zaman yaptığım gibi otelin resepsiyonundaki görevliye bir taksi çağırmasını söylemedim. Yürümek istiyordum biraz. Zamalek, daha önceden de belirttiğim gibi varlıklı kesimin yaşadığı, elçiliklerle kafe ve lokantaların gölgeli kaldırımlar boyunca sıralandığı bir semt. Kahire’nin, Zamalek’e inat, yoksul mahallleri de var ama gecekonduları yok. Kırsal kesimden gelip de büyük kentte iş bulamayanların ya da geçici işlerde çalışanların sığınıp barındıkları, sıradan bir yaşam sürdürdükleri mezarlıklar bir bakıma gecekondu işlevini görüyor. Ölüler Kenti diye adlandırılan bu mezarlıklara gitmek için bir taksi çevirdim yoldan.

Direksiyonu kaplayan deri yer yer sökülmüş, el freni sallanır olmuş, dışardaki aynanın biri iple tutturulmuştu. Öteki aynanın yerindeyse yeller esiyordu. Benzin göstergesi de dahil, sayaçların hiçbiri çalışmıyordu. Yırtık arka koltuktan bakıldığında şöförün aynadaki görüntüsü pek de güven uyandırmıyordu. “Ölüler Kenti’ne sür!“ demekten çekindiğim için “El-Mukaddem!”dedim şöföre. Der demez de trafik cehenneminin içine daldık. Sürücülerin yok saydıkları lambalar boşuna yanıp sönerken yayaların araçların arasından kendilerine yol açabilmek için her türlü cambazlığı denedikleri meydanları, tek tük trafik polislerinin duruma hakim olmaya çabalarken canlı heykellere dönüştükleri kavşakları son hızla katederek, akıp giden araba selini kapıldık. Çirkin yapıların, kat kat yükselen beton duvarların önü sıra, altlı üstlü otoyollardan, köprülerden geçtik. Taksinin içinde tek çalışan alet, gaz pedalıydı sanki. Bir de ağzına dek açık radyo. Deruni bir kadın sesi kulakları sağır edercesine “Ya habibi!” diye haykırıyordu. Bu Arap yalellilerine, bıkıp usanmadan dinlemek zorunda kaldığım Um Kalsum’unkiler de dahil, dayanacak halim yoktu. Şöföre radyoyu kapatmasını işaret ettim. Önce somurttu, sonra başını salladı. Bu ‘evet’ anlamına gelmiyordu ama anladığım kadarıyla ‘hayır’ demek de değildi. Radyoyu kapatmayıp kanal değiştirmekle yetindi.



Kur’an eşliğinde yolculuk

Yazının devamı...
Nedim GÜRSEL Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…