"Nedim Gürsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nedim Gürsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nedim Gürsel

Nedim Gürsel

Nev-i şahsına münhasır bir varoş ‘Wannsee’

16 Temmuz 2017

Avrupa metropollerinde yoksul halkın ve işçi sınıfının yaşadığı toplu konutlar varoşlarda üst üste yığılır, caddeler uçsuz bucaksız, sokaklar tenhadır. Berlin’in bu kurallara uyduğu pek söylenemez. Kentin varoşları, Wansee başta olmak üzere, zenginlerin yaşadığı, bahçe içindeki köşklerinde davetler verip sefa sürdükleri mekânlardır.



Koyu ve yoğun yeşilin egemenliğinde bir semt Wansee, gardan çıkar çıkmaz kendinizi yaşlı çınarların, dev atkestanelerinin, göl kıyısında suya uzanan, şairin deyimiyle “Saçlarını suda yıkayan” salkım söğütlerin arasında buluyorsunuz. Ve elbette bira bahçelerinin… Almanca söylemek gerekirse, her sınıftan insanın rağbet ettiği Biergarten’lerin. Wansee’nin en ünlü bira bahçesi ‘Loretta’nın Yeri’. Burada birbirinden güzel, renkli ve çeşitli, uzun ya da geniş bardaklarda köpüren biralardan tadabilir, kalorisine aldırmadan lezzetli sosislerle kızarmış patatesleri, bir kereye mahsus olmak üzere, mideye indirebilirsiniz. Wansee Yazarlar Evi’nde kaldığım yıllarda, sıcak yaz günlerinde ‘Loretta’nın Yeri’ sığınağımdı.

Yazının devamı...

İki dünya arasındaki ‘Krallar Vadisi’

3 Temmuz 2017

Önce ırmak vardı. Yatağında yavaşça akan, aktıkça derinleşen, güneyden kuzeye bu kıraç, ıssız toprakları sulayan, suladıkça tüm canlı varlıklara hayat veren uzun mu uzun, kaynağı bilinmeyen bir ırmak. Döne büküle çölün ortasından akarken Akdeniz’e dökülmeden önce deltasında yayılıp genişleyen, kollara ayrılan Nil ırmağı. Haritada uzun sapı ve güneşte yaprak yaprak açan deltasıyla bir çiçeğe benzeyen Nil, güneyden sürüp getirdiği kara toprağı yılın belli aylarında, bıkıp usanmadan, neredeyse gün be gün kıyılarına doğru yaymasaydı, şelalelerden dökülen sular çevreye taşmasaydı, eski Mısır uygarlığı da olmazdı kuşkusuz.




Sabah çok erken, gün doğumuyla birlikte koyuldum yola. Güneye doğru ilerledikçe eski başkent Tebai’nin, bugünkü adıyla Luksor’un derme çatma yapılarıyla lüks otelleri, paytonlarıyla fellahları yerini palmiyelerle okaliptüslerin gölgelediği asfalt yola bıraktı. Yemyeşil tarlaların, buğday ve şeker kamışı ekilen verimli toprakların içinden geçtik. Nil sağımızda, durgun bir göl gibiydi. Timsahlarla su aygırları yoktu görünürde. Az sonra mezarların duvar resimlerinde göreceğimiz kobralarla maymunlar da. ‘Feluk’ adıyla bilinen, tek yelkenli küçük tekneler, turist gemileriyle yarış halindeydi. Güneş yavaşça yükseldi gökyüzünde, çevreyi ışığa boğdu, eski Mısır’ın yüce tanrısı Amon suretinde görünmeden önce. Her şey onda başlayıp onda bitiyordu. Mitolojide anlatıldığı gibi tanrının güneşi günbatımında yutup ertesi sabah yeniden doğurduğunu hayal ettim.

Yazının devamı...

Piramidin en altında ezilenler, üstünde tanrı kral

19 Haziran 2017

Giza, Kahire’nin merkezine çok yakın bir tepenin yamacında. Her gün çöle doğru genişleyip büyüyen kentin güney doğu varoşlarında, Nil’in sol kıyısında, ağaçsız, bitkisiz, taşlık bir alan. Taksiyle yarım saatte ulaşmak mümkün. Orada Sfenks karşılıyor sizi. Piramitleri ziyaret etmenize izin vermeden önce sorguya çekiyor. Yirmi metre yüksekten bakıyor tek gözüyle. Ötekini, eski zamanlarda bağnaz bir Arap emiri topa tutmuş. Sfenks, devasa başı ve tam yetmiş üç metre uzunluğundaki gövdesiyle Keops’un piramidinin önünde duruyor ama eski kaynaklar onun ikinci piramidi yaptıran Kefren’i tasvir ettiğini belirtiyorlar. Sfenks, tam otuz hanedanın saltanat sürdüğü eski Mısır’dan geliyor.




Giza piramitlerini yaptıran Keops, Kefren ve Mikerinos dördüncü hanedana mensuptular. Sfenks, onların piramitlerinin bekçisiydi. Firavunları ebedi uykularında rahatsız etmeye gelen kötü ruhları, daha sonradan bölgeyi istilâ edecek Arapların ‘cin’ diye adlandırdıkları yaratıkları kovmakla görevliydi. Öte yandan hükümdarı simgeleyen ve bu nedenle ‘canlı suret’ anlamına gelen başıyla düzeni de sağlıyordu.

Yazının devamı...

Ağaçla insanın birbirine karıştığı ‘Yeşil Sofya’

29 Mayıs 2017

İlk kez 1992 Ağustos’unda, Makedonya’dan bir ödül almak için gelmiştim Bulgaristan’ın başkentine. Yugoslavya parçalanmış, her an patlak vermesi beklenen bir savaşın eşiğindeki bölgede gerilim artmıştı. Belgrad yolu kapalıydı, Selânik’ten de Üsküp’e gitmek olanaksızdı. Sofya’da, beni Makedonya’ya götürecek aracı beklemek zorunda kalmış, bu fırsattan istifade kentin müzelerini, komünist dönemden miras devasa anıtlarıyla ezici, taş yapılarını görmüştüm. Bu kez parklarında dolaştım yalnızca. Nâzım Hikmet’in şiirinde geçen, eski adıyla ‘Boris’ yeni adıyla ‘Hürriyet’ parkına da düştü yolum, Bulgarcaya çevrilen ‘Boğazkesen’ romanımın tanıtımının yapıldığı ‘Kültür Sarayı’nın kafeteryasına da. Ve Sofya’nın olası bir Balkan savaşı korkusundan sonra, Avrupa Birliği’ne tam üye bir ülkenin başkenti sıfatıyla olumlu yönde nasıl değiştiğine, gelişip güzelleştiğine tanık oldum.





Yazının devamı...

Minarelerle gökdelenlerin dans ettiği kent: Kahire

8 Mayıs 2017

Tarihin babası olarak bilinen Yunanlı tarihçi ‘Herodot’ Mısır’ın Nil’in hediyesi olduğunu söyler. Aynı şey Kahire için de geçerli. Dört bir yanı çöllerle çevrili ülkede seksen milyonu aşan nüfusun yüzde beşden küçük bir alanda, yani ırmağın deltasıyla kıyılarında yaşadığı biliniyor. Nil, Kahire’yi ikiye bölmekle kalmayıp, palmiyelerle okaliptüslerin gölgelediği rıhtımlarıyla kente nefes de aldırıyor. Özellikle de çölden esen hamsin rüzgârıyla kavrulan yaz sıcaklarında.



Eski yeni, büyük küçük arabalarla motorsikletler ve arada bir yolun ortasına fırlayan kamyonlar tam bir keşmekeş içinde, kelle götürür gibi son hızla, dar geniş demeden tüm caddelerden ve Nil’in iki yakasını birbirine bağlayan köprülerden akıp gidiyor. Korna sesleri motor homurtularına, müezzinin sesi yalellilere karışıyor. Ana caddelerden yan sokaklara saptığınızda, toz toprak içinde yaşayan yoksullarla, tarihin en eski üniversitelerinden biri olan Al-Azhar ‘ın bitişiğindeki mezarlıklarda barınan çulsuzlarla, bir kaç limonla portakaldan başka satacak malı olmayan, Necip Mahfuz’un romanlarından tanıdığımız insanlarla karşılaşıyorsunuz.


Yazının devamı...

Gördüğünüz değil hissettiğiniz Le Havre’dir

28 Nisan 2017

Le Havre, Seine nehrinin Manş Denizi’ne döküldüğü yerde kurulmuş bir liman. Adı Fransızcada ‘kuytu’, ‘sığınılacak yer’ anlamındaki ‘havre’ sözcüğünden geliyor. Doğal bir liman değil ama günümüzden tam 500 yıl önce, 1517’de Kral I. François’nın girişimiyle ve Fransa’nın deniz gücünü geliştirmek amacıyla, deyim yerindeyse yoktan var edilmiş. Bu günlerde kuruluşunun 500’üncü yılını kutlamaya hazırlanıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılan, neredeyse ‘yer ile yeksan’ olan Le Havre, beton ve çeliğin egemenliğinde yeniden inşa edilmiş. Fransız kentlerinde pek rastlanmayan bir mimari dokusu var. Geniş caddeleri, tramvay durakları, çok geniş parkları birbirini dikey kesen sokaklarıyla eski sosyalist ülkelerin başkentlerini anımsatıyor. O kentler köklü bir değişim yaşıyor Berlin duvarının yıkılmasından sonra, ama aynı şeyi Le Havre için söylemek mümkün değil. Marsilya’dan sonra Fransa’nın bu en büyük limanı 1950’lerde kalmış gibi. O dönemin modern mimari özelliğini yansıttığından olmalı, UNESCO tarafından korumaya alınmış. 

 

Ünlü mimar Auguste Perret’nin tasarladığı bu beton yığını, bana sorarsanız, hiç de güzel değil. Akılcı bir düzenlemeyle gerçekleştirilmiş bir çeşit toplu konut projesini andırıyor. İtici bir görünümü var. Beğenenlerle beğenmeyenler arasındaki tartışma halâ sürüyor. Ben, tahmin edebileceğiniz gibi, beğenmeyenlerdenim.
Le Havre’ın iri çakıllarla kaplı, çok büyük ve geniş, denizin ‘gitgeliyle’ sınırları değişen ve kıyı boyunca uzayıp giden çok büyük bir plajı var. İyi ki de var. Çünkü burada temiz havayı soluyabilir, dalgakıranın ucundaki deniz fenerine dek yürüyebilirsiniz.

Yazının devamı...

Çeşmeleriyle ünlü kent: Fribourg / İsviçre

6 Mart 2017

Nazım Hikmet sürgün yıllarında yazdığı yolculuk şiirlerinden birinde şöyle söz eder İsviçre’den: “Geçiyor İsviçre camdan/ güneşli bir akvaryumdan/ geçen bir balık gibi/ çok renkli bir balık/ Bakıyorum vagondan/ kederli/ alaycı/ öfkeli biraz da alık.” Gerçekten de, bir tren penceresinden bakıldığında, karlı dağları, dik çatılı evleri, yemyeşil vadileri, çayıra yayılmış inekleri ve gölleriyle insanı alıklaştıran bir görünümü vardır İsviçre’nin.

Yine de, şairin ‘alık’ı ‘balık’la kafiye düşürmek için kullandığını varsayabiliriz. Isviçre göllerinin en derini, en mavisi, heybetli dağlar sayesinde kanımca en güzeli olan Leman Gölü boyunca Alpler’in ihtişamına ‘alık alık‘ baktığım çok oldu. Lausanne-Fribourg treninde, kıyıya kat kat inen bağların içinden geçen trende yalnız değildim. Ama bu kartpostal manzarayı kanıksamış yolcular içinde Fribourg’un çeşmelerini merak eden sanırım yalnızca bendim. Kar sularıyla beslenen bu çeşmelerin ününü duymuştum ama onları yakından görmenin, hikâyelerini bilmenin, serinliklerini hissetmenin keyfi başkaydı.

Çeşmeleriyle ünlü

Bu yıl Fribourg Üniversitesi’nde bir dönem ders verdim. ‘Le bolz’ diye adlandırılan yerel Roman lehçesi de dahil, Almanca ve Fransızcayla birlikte üç dilin konuşulduğu bu kasaba, güneşli kış günlerinde bağrına bastı beni, hani ne derler, Paris’in gürültüsünden, telâşlı kalabalığından sonra ‘ilâç’ gibi geldi. Zaten, biliyorsunuz, İsviçre yalnızca çikolataları ve saatleriyle değil ilâç sanayisiyle de tanınmıştır. 

Yazının devamı...

Goethe'nin izinde Buchenwald / Almanya

2 Şubat 2017

Çok soğuk Berlin günlerinden sonra güneş açtı, hava ısındı. Derken, ben yola çıkmadan önce yine kar başladı. Epeydir böylesine yoğun bir kar yağışı görmemiştim. Yine beyaza kesti dünya, kar kaldırımlarda birikti, çatıların, beton yapıların üzerine yağdı ama yollar kapanmadı. Şimdi trenin penceresinden bakıyorum kara; kayınların arasından geçiyoruz, çelik köprülerle buz tutmuş kanalların üzerinden. Yalnızca, casus filmlerinden aşina olduğum kayınlar hâkim değil manzaraya, çamlar da var. Ve elbette fabrika bacaları... Beyaz gözlerimi kamaştırmıyor artık, düz ovaya, çıplak ağaçlara ve kapalı gökyüzüne bakabiliyorum. Gördüğüm engebesiz bir coğrafya, toprağın derinliklerine kök salmış, su yolları kadar yaşlı ağaçlar. Ve zaman. Zamana yaptığım bir yolculuk bu aslında. Yirminci yüzyılın en büyük soykırımının gerçekleştiği bu topraklarda, aradan bunca zaman geçmişken, eski acıların peşine düşmek ne getirebilir? Belleğin önemini hiç kuşkusuz, tarihle yüzleşme bilincini. Ama bir daha yaşanmasın diye, o günleri asla geri getiremez. Kar altında yatan, çoktan toprak olmuş, suçsuz ölüleri de.

Pencereden giren bir avuç hava

Tren kayıp gidiyor rayların üzerinden. İnter-City’nin rahat koltuğunda tek başınayım. Kompartıman neredeyse bomboş… Bahçe içinde tek ya da iki katlı şirin evlerin, çam ve kayın ormanlarının arasından geçiyoruz. Doğa bembeyaz, gök kapalı ve alçak, üzerimize kapanacak sanki. Ve her şey bir eski zaman düşünde yitip gidecek. Ama bu sakin doğa, şirin evlerin sıcak odalarında yaşanan huzurlu yaşam, çok değil geçen yüzyılın ortasından çıkıp gelen acıları, yıkımı, gözyaşlarını unutturmuyor. Az ötedeki toplama kampında gaz odaları tam kapasiteyle çalışır, çoluk çocuk demeden binlerce, yüzbinlerce insan yok edilirken, evlerinde mutlu yaşayan, olan bitenlerle ilgisiz insanlar da vardı. İşlerinde güçlerindeydiler, Nazilerin görev başındayken taşıdıkları sorumluluk bilinci, bir bakıma onlarda da vardı.

Yazının devamı...
Nedim GÜRSEL Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…