Murat Bardakçı

Bu kadarına da şükür! Kazaklar İstanbul’a bile saldırmışlardı

5 Kasım 2006
Türk işçilerinin Kazakistan’ın Tengiz bölgesinde önceki hafta uğradıkları saldırılar, bana Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan ve yine "Kazak" dediğimiz diğer grupların bundan üç asır önce başımıza açtığı dertleri hatırlattı. O yıllarda sadece yağmacılıkla geçinen Ka-zaklar, "şayka" denilen küçük tekneleriyle Karadeniz sahillerinin altını üstüne getirmiş, hattá 1624 yılının 20 Temmuz’unda İstanbul’a kadar gelip o devirde ufak bir yerleşim merkezi olan Yeniköy’ü bile yağmalayıp ateşe vermişlerdi. Bir türlü engelleyemediğimiz Kazak terörü, başımıza en nihayet 1683’te Viyana önlerinde uğradığımız bozgun gibi büyük bir dert bile açacaktı.

KAZAKİSTAN’ın Tengiz bölgesi, önceki hafta savaş meydanına döndü. Savaşın saldırgan tarafı Kazaklar, mağdurları da orada çalışan 2 bin kadar Türk işçisiydi.

İşçilerimizin uğradıkları saldırılardan sonra Türkiye’ye ne vaziyette, nasıl kan-revan içerisinde döndüklerini, TV’lerde /images/100/0x0/55eb288ef018fbb8f8af1bc0mutlaka seyretmişsinizdir.

Kazakistan’da bu olup bitenler ve "Kazak" kavramı, bana 17. asırda İstanbul’da yaşanan bir hadiseyi, Boğaziçi’ndeki o zamanın küçük köylerinin bile Kazaklar’ın saldırısına uğramasını hatırlattı.

Önce, "Kazak" sözü ile sadece Kazakistan halkının değil, değişik bölgelerde yaşayan kavimlerin de kastedildiğini açıklamam gerekiyor.

"Kazak" kavramı o asırlarda sadece Orta Asya ülkelerinden olan Kazakistan’ın sákinleri için kullanılmaz, Karadeniz’in doğusunda ve kuzeyinde, Moldavya’dan başlayıp Hazar Denizi’ne kadar uzanan bölgelerdeki ásilere de "Kazak" denirdi. Buralardaki Kazaklar’ın çoğu Müslüman idi ama bölgenin batı kesimindekiler Hristiyandı ve günlük hayatları yağma ile geçen her iki grubun gelir kaynağı, saldırılardan elde ettikleri ganimetlerdi.

BİTMEYEN YAĞMA

Tarihi boyunca İran, Avusturya ve Rusya ile mücadele içerisinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu, Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan bu Kazak kavimleri ile de sık sık uğraşmak zorunda kalıyordu. Kazak grupları içerisinde İstanbul’u en fazla meşgul edenler ise, Zaparoglar idi.

Zaparog Kazakları, 16. asrın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı yerleşim merkezlerine saldırmaya başladılar ve zamanla Kırım’dan Trabzon ve Sinop taraflarına kadar inip şehirleri yağmaladılar. İstanbul’un et ihtiyacını karşılayan zengin hayvan çiftlikleri o devirde Kırım’da idi ve Kazaklar’ın bu çiftliklerdeki hayvanları yağmalamaları üzerine Osmanlı başkentinde zaman zaman kıtlık başgösteriyordu. Bulgaristan’ın doğusunda ve Karadeniz kıyılarında yaşayanlar, Kazaklar’dan kurtulabilmek için iç taraflara göçetmeye başlamış ve bölgelerin her türlü sosyal yapısı altüst olmuştu.

KORSAN TEKNELER

Osmanlı Devleti, Kazak saldırılarını önleyebilmek için zamanla Karadeniz’de güçlü bir donanma teşkil etti. Donanma, kıyılarda devamlı şekilde devriye gezmeye başladı ama kaptanlarla levendlerin gücü, saldırıları durdurmaya bir türlü yetmedi. Denize "şayka" denen küçük ama sür’atli teknelerle açılan Kazaklar, Türk gemilerine saldırıyor, teknelere büyük zararlar verdikten sonra hızlı bir şekilde kaçıp yeni yağmalara girişiyorlardı.

Her bir şaykada, 50 kadar Kazak yağmacı vardı. Güvertenin etrafını çevreleyen ağaçtan yapılmış yüksek siperler, şaykadakileri dalgalardan ve karşı tarafın açtığı ateşten koruyor, kürekli olduğu için hızlı bir şekilde yolalan şayka, her türlü manevrayı da kolayca yapabiliyordu. Kazak saldırıları, şaykaların böyle kolay hareket edebilmeleri sayesinde özellikle rüzgársız havalarda daha da zarar verici bir hál alıyor ve rüzgár olmamasından dolayı yelkenlerini kullanamayıp hareket edemeyen donanma, saldırılara hedef olmaktan kurtulamıyordu.

YENİKÖY’Ü YAKTILAR

Kazaklar, yağmacılık tarihlerinin en cüretkár saldırısını, 1624’ün 20 Temmuz’unda, Osmanlı donanmasının Kırım taraflarında olmasından istifade ederek İstanbul’a, Boğaziçi’nin küçük bir yerleşim merkezi olan Yeniköy’e karşı yaptılar ve Yeniköy’ü hem yağma, hem de harap ettiler. Saldırıyı İstanbul tahtında Dördüncü Murad gibi güçlü bir hükümdarın bulunması bile engelleyememiş, şehirde panik yaşanmış, olay yerine sevkedilen askerler de elleri boş dönmüşlerdi.

Biz, Kazaklar’ın seneler süren yağmalarına karşı koyabilmek için çok çaba gösterdik ama bir türlü başaramadık. Kazak terörü, 1637’de de Karadeniz’in kuzeyindeki Azak Kalesi’nin bile elimizden çıkmasına kadar uzandı. Kaleyi sonraki senelerde Rus Çarı’nı tehdit ederek geri alabildik ama Kazaklar yüzünden Rusya ve Lehistan, yani Polonya ile sık sık krizler yaşadık. Neticede, birbirine düşman olan Ruslarla Polonyalılar, Türkiye’nin tehdidi karşısında müttefik hale geldi; Polonya giderek güçlendi ve Viyana önlerinde 1683’te Leh ordusundan büyük bir darbe yememize, yani "Viyana Bozgunu"nu yaşamamıza kadar uzandı.

İşte, Kazakistan’ın Tengiz bölgesinde önceki hafta olup bitenler, bana ismine yine "Kazak" dediğimiz gruplar yüzünden bundan üç asır önce yaşadığımız bu hadiseleri hatırlattı.

’Böyle mel’unluk hiç görülmedi’

TARİHÇİ Mustafa Naimá, kendi ismiyle anılan, yani "Naimá Tarihi" denen eserinde, Osmanlı Devleti’nde 1571 ile 1659 yıllarında yaşananları bütün ayrıntılarıyla anlatır.

Naimá, eserinde 1624 yılının 20 Temmuz’unda yaşanan baskından "Yeniköy’e kazak istilásı" başlığı altında sözederken "Böyle mel’unluk hiç görülmemişti" diyor ve hadiseyi şöyle yazıyor

"Donanma, Kefe’de meşgul iken Don Kazakları Karadeniz’i boş bulup Şevval ayının dördüncü günü (20 Temmuz 1624) 150 adet şayka ile Boğaz Hisarı’na gelip Yeniköy’ü yağmaladılar ve birkaç dükkánı da yaktılar. Yağmanın haber alınmasından sonra bostancılar ve yeniçeriler İstanbul’dan gemilere bindirilip olay yerine gönderildi. Ama askerin geldiğini gören eşkıya Kazaklar bir an bile durmayıp denize firar ettiler. Mel’unluğun böylesi ve Boğaz’a hücum hiçbir tarihte işitilmiş değildi"

Yayıncılık tarihimizin bütün esrarı bu kitapla aydınlandı

GEÇTİĞİMİZ hafta Türk basın, yayın ve matbaacılık tarihi konusunda son derece önemli bir kitap yayınlandı: "İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni".

Asıl adı Orhan Salih olan Bulgaristan Türklerinden tarihçi Orlin Sabev, eserinde Türkiye’nin ilk matbaacısı ve yayıncılığın atası İbrahim Müteferrika’nın bugüne kadar bazı noktaları karanlıklar içerisinde olan hayat hikáyesini bütün ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

İbrahim Müteferrika konusunda bir önceki en önemli çalışma Dr. Erhan Afyoncu tarafından yapılmış ve Müteferrika’nın bugüne kadar tartışmalı olan ölüm tarihini bulan Dr. Afyoncu, o zamana kadar yapılan birçok yanlışı düzeltmişti.

Orlin Sabev de, yeni yayınlanan bu eserinde İbrahim Müteferrika ve Türk matbaacılık tarihi bahislerinde şimdiye kadar bilinmeyen ve aydınlatılamayan pek çok konuya ışık tutuyor. Müteferrika’nın ölümünden sonra hazırlanan tereke yani miras kayıtlarını bulan Sabev, bu belgeler sayesinde Türkiye’nin yayıncılık alanındaki pirinin ailesi hakkında malumat verirken, Müteferrika’nın mal varlığını da gözler önüne seriyor. Sabev, bütün bunların yanısıra nerede açıldığı şimdiye kadar anlaşılamayan matbaanın yerini de ortaya çıkartıyor ve matbaanın bugünün Fatih’indeki Mismari Şüca Mahallesi’nde bulunduğunu yazıyor.

İbrahim Müteferrika’nın tereke listelerini inceleyenler, ilk bakışta bir kitap yığınıyla, yani Türkiye’nin bu ilk matbaasında basılan eserlerin fazla rağbet görmedikleri gerçeğiyle karşılaşıyorlar. Beklenen satışın yapılamamış olmasının sebebi ise senelerden buyana iddia edildiği gibi "okumaya meraklı olmamamız" değil, Müteferrika’nın bastığı kitapların o devirde bile son derece pahalı bulunması. Tereke defterleri, yayınladığı Türkçe gramer kitaplarını Avrupalı diplomatlara ve gezginlere kolayca satabilen Müteferrika’nın diğer kitaplarını pazarlamada pek başarılı olamadığını gösteriyor.

"Matbaa ve yayın tarihimizi merak edenler, bu kitabı mutlaka okumak zorundadırlar" derken, kitabın yayıncılarına da bir hususu hatırlatmadan edemeyeceğim: Çıkarttığınız bu derece önemli bir eserin dilini gözden geçirmek hiç mi aklınıza gelmedi? Türkiye Türkçesi’ne yabancı olan yazarın cümlelerindeki düşüklükler niçin dikkatinizi çekmedi? Kitabın adındaki Türkçe garabetinden de mi rahatsız olmadınız, yoksa "redaktör" diye bir kavram sizin lügatinizde yok mu?
Yazının Devamını Oku

Bugün erkeğin kadınla tokalaşmasını tartışan Türkiye’den bir zamanlar Einstein bile iş ricasında bulunuyordu

29 Ekim 2006
Cumhuriyet’in 83. yıldönümünü sadece kadınlara mahsus parkları, tarikat mensuplarının cüppelerini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak kutluyoruz.

İşte, Cumhuriyet rejiminin henüz on yaşında olduğu günlerdeki Türkiye ile 83 yaşındaki Cumhuriyet Türkiyesi’nin farkı: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden olan Alman fizikçi Albert Einstein, 17 Eylül 1933’te Ankara’ya, başbakanlığa gönderdiği ve "Sadık hizmetkárınız olmaktan şeref duyuyorum" sözlerinin yeraldığı mektubunda, Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanya’da çalışmalarına imkán kalmayan değişik meslek gruplarından 40 bilim adamı için, Türkiye’den iş talebinde bulunuyor. Einstein’ın ricası Atatürk tarafından kabul edilmiş ve bu bilim adamlarının tamamı Türkiye’ye gelerek Üniversite Reformu’nda görev almışlardı.

TÜRKİYE, Cumhuriyet’in ilánının 83. yıldönümünü Bağcılar Belediye Başkanı’nın sadece kadınlara mahsus bir park açmaya kalkışmasını, namazı cüppesiz kılan erkeğin secde ánında arkasındaki safta namaz kılan erkeği tahrik edip etmediğini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak idrak ediyor. Kutlu olsun!

Bugün, Türkiye’nin Cumhuriyet’in ilánından buyana geçen seneler boyunca nereye gitmesi gerekirken nerelere getirildiğini göstermesi bakımından son derece önemli olan bir belgeyi yayınlıyorum: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden kabul edilen Alman fizikçi Albert Einstein’ın, bundan 73 yıl önce Türk Hükümeti’ne gönderdiği ve önde gelen 40 Alman bilim adamına iş imkánı sağlanması için yazdığı bir rica mektubunu...

Einstein’ın kim olduğunu burada anlatmama gerek yok, zira hemen herkes bilir; dolayısıyla hemen konuya, yani dáhi bilim adamının mektubuna giriyorum. Almanya’da 1932 sonbaharında yapılan genel seçimleri, Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandı ve Hitler, 1933’ün 30 Ocak günü başbakanlığa getirildi.

Yazının Devamını Oku

Ahmet Ertegün, dedelerinin tekkesini devlete geri verdi

22 Ekim 2006
Amerika’nın önde gelen müzik yapımcılarından olan Ahmet Ertegün, İstanbul’un eski ve önemli bir dergáhında, Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nde şeyhlik etmiş kişilerin soyundan gelir. Ahmet Ertegün, tekkede 1994’te esaslı bir restorasyon yaptırmış ve bina, 1996’da on seneliğine Ertegün ailesinin vakfına tahsis edilmişti. Aile, tahsis süresinin sona erdiği bu yılın 16 Ekim’inden birkaç gün önce, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı gönderdi ve "Tekkeyi geri alın" dedi. Ertegünler’in, ata yádigárları olan tekke ile bağlantılarını niçin kestikleri konusunda birçok iddia var. Söylentilerin başında, Ertegün kardeşlerin yaşlarının ilerlemesi dolayısıyla vakıfla ilgilenememeleri ve TGRT’nin satışıyla gündeme gelen Ahmet Ertegün’ün tekke bağlantısının bilinmesinden rahatsız olabileceği iddiası geliyor. Son günlerde bazı kişiler, dernekler ve vakıflar da, tekke binasının kendilerine tahsis edilmesi için çaba gösteriyorlar. Ama, işin önemli bir başka tarafı daha var: Tekkedeki tarihi eşyaların geleceği...

AHMET Ertegün’ü, çoğumuz Amerika’daki Atlantic Records’un sahibi olan önemli bir müzik yapımcısı kimliğiyle tanır; bugün şöhret sahibi çok sayıda Amerikalı müzisyeni, meselá Ray Charles’ı keşfeden kişi diye biliriz.

Ertegün’ün, başarılı iş hayatının dışında bir başka özelliği daha vardır: İstanbul’un eski ve önemli bir dergáhında, Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nde şeyhlik etmiş kişilerin soyundan gelmesi...

Ahmet Ertegün, ailesinin mensubu olduğu tekkede 1994’te esaslı bir restorasyon yaptırmış ve bina, 16 Ekim 1996’da Bakanlar Kurulu tarafından Ertegün’ün babasının adını vererek kurduğu "Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı"na on seneliğine tahsis edilmişti. Ertegün ailesi, on yıl boyunca çeşitli toplantıların ve konserlerin mekánı olan tekkenin tahsis süresinin sona erdiği 16 Ekim tarihinden birkaç gün önce, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı göndererek "tahsisin uzatılmasını istemediklerini" bildirdi ve "Tekkeyi bizden geri alın" dedi.

Ertegün ailesinin Özbekler Tekkesi’ni geri verdiğinin duyulmasından sonra, birçok kişi ve kuruluş, geniş bir alana yayılan tekkeyi Vakıflar’dan alabilmek için birbiriyle yarış ediyorlar. Bu arada, tekkenin içerisinde bulunan çok sayıda tarihi eşyanın ákıbeti de belirsizlik içerisinde bulunuyor.

Hadisenin detaylarına girmeden önce, Üsküdar’daki bu tekkenin ne olduğunu ve özelliklerini anlatayım:

ÖZBEK HACILAR İÇİN

18. yüzyılın ortalarında, Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından Orta Asya’dan çıkıp Hacc’a giden Nakşibendi dervişlerin İstanbul’a uğradıkları sırada kalabilmeleri için inşa edilen tekke hem tasavvuf, hem de siyasi tarihimiz bakımından önemli bir mekán oldu. Ama, asıl önemini İstanbul’un Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgal edilmesi sırasında gösterdi ve Kuvá-yı Milliyeciler’in İstanbul’dan gizlice Anadolu’ya geçmek için kullandıkları bir merkez háline geldi. İstiklál Savaşı sırasındaki bu gizli faaliyetleri, tekkenin son şeyhi olan Atá Efendi organize ediyordu.

Ahmet Ertegün, işte, tekkenin şeyhlerinden olan ve mekanik icadlarıyla tanınan İbrahim Edhem Efendi’nin soyundan geliyor.

Ertegün’ün babası Münir Ertegün, Şeyh İbrahim Edhem Efendi’nin kızının oğluydu. İmparatorluk Türkiyesi’nin başbakanlığı olan Bábıáli’de hukuk müşavirliği yapmış, Lozan Konferansı’na Ankara heyetinin mensubu olarak katılmış, Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi olmuş, bu görevde iken vefat etmiş ve İstanbul’a 1946’da Missouri Zırhlısı ile getirilen cenazesi tekkenin kabristanına defnedilmişti. Ahmet Ertegün’ün 1989’da yine Amerika’da vefat eden ağabeyi Nasuhi Ertegün de aynı mezarlığa defnedilecekti.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan ve 1990’lara kadar harap vaziyette bulunan Özbekler Tekkesi, 1993’te Ahmet Ertegün tarafından esaslı bir tamirden geçirildi ve 1994 Eylül’ünde, Başbakan Tansu Çiller ile ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in de katıldığı bir törenle açılıp Vakıflar’a verildi. Bakanlar Kurulu, 16 Ekim 1996’da aldığı 96/8737 sayılı kararla tekkeyi vakıf hizmetlerinde kullanılması şartıyla on yıllığına "Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı"na tahsis etti.

Genel Müdürlüğün bünyesindeki İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü, 15 Eylül günü "Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı"na bir yazı göndererek tahsis süresinin sona ermek üzere olduğunu hatırlattı ve tahsisin uzatılmasını isteyip istemediklerini sordu.

Ahmet Ertegün’ün kızkardeşi ve vakfın başkanı olan Selma Göksel tarafından Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne 4 Ekim’de gönderilen cevapta, "...Özbekler Tekkesi’nin tahsisinin istenilmediğinin bildirilmesi talep edilmiştir. Tahsis süresi sona ermekte olan Özbekler Tekkesi’nin tahsisini istemiyoruz" ifadesinden sonra "Taşınmazın teslim alınması saygı ile arzolunur" deniyordu.

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Selma Göksel’in yazısından iki gün sonra, kendi bünyesindeki İnşaat ve Ábide Şube Müdürlüğü’ne yazdığı bir başka yazıyla Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı’nın tahsisin devamını istemediğini bildirdi. Müdürlüğe, aynı yazı ile "Eski esere herhangi bir zarar verilip verilmediği hususunda taşınmazın tedkiki ile rapor verilmesi ve teslim alınması" görevi veriliyordu.

TEKKENİN PEŞİNDEKİLER

Ertegünler’
in, ata yádigárları olan tekke ile bağlantılarını niçin kestikleri konusunda ortada şimdi birçok iddia var. Söylentilerin başında, Ertegün kardeşlerin yaşlarının ilerlemesi dolayısıyla vakıfla ilgilenememeleri ve TGRT’nin satışıyla gündeme gelen Ahmet Ertegün’ün tekke bağlantısının bilinmesinden rahatsız olabileceği iddiası geliyor.

Özbekler Tekkesi’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne teslim edilmesi üzerine bazı kişiler, dernekler ve vakıflar, tekkenin kendilerine tahsis edilmesini sağlayabilmek için çaba üstüne çaba gösteriyorlar. Ama, işin son derece önemli bir başka tarafı daha var: Tekkede bulunan 100’ün üzerindeki tarihi eşyanın geleceği...

Tekkede şu anda çok sayıda eski tarikat eşyası, áyin günlerinde pişirilen Özbek Pilávı’nın hazırlandığı eski kazanlar, Türk hat sanatının gayet kıymetli örnekleri ve birkaç adet de tezhipli ferman bulunuyor. Bir kısmı tekkenin son şeyhi Atá Efendi’nin kardeşi olan Şeyh Necmeddin Efendi’nin çocukları tarafından Vakıflar’a protokolle verilmiş olan bu eşyanın Ertegünler’in vakfının binayı boşaltmasından sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün depolarına kaldırılmaları ihtimali var.

İşte bu ihtimal, bana 1990’lı yıllara kadar yine Vakıflar tarafından "teberrukat ambarı", yani depo olarak kullanılan Yenikapı Mevlevihanesi’nin bir gece ániden yanması ve içerisindeki tarihi eşyadan da bir daha haber alınamaması hadisesini hatırlatıyor.

Ve, bir hatırlatma: Özbekler Tekkesi’ndeki tezhipli fermanların ne olacağı, eskisi gibi orada mı kalacakları, yoksa Vakıflar’ın bir deposuna mı kaldırılacakları konusunda bazı meraklı sorular ortalıkta son günlerde sıkça sorulur olmuş durumda, benden hatırlatması...

Halide Edib, Anadolu’ya gizlice giderken Özbekler Tekkesi’ni kullanmıştı

İSTANBUL’un 1920’deki işgalinden hemen sonra direniş maksadıyla kurulan gizli teşkilátların başında, "Karakol Cemiyeti" geliyordu ve cemiyetin kurucuları arasında Özbekler Tekkesi’nin o yıllardaki şeyhi Atá Efendi de vardı.

İşgal altında yaşayan İstanbullular’a gündüzleri ümid verici konuşmalar yapan ve vaazlar veren Atá Efendi, karanlığın bastırmasından sonra direnişçi militan kimliğine bürünüyor ve Üsküdar’dan Anadolu’ya gizlice siláh kaçırılması işlerini organize ediyordu.

Atá Efendi’nin tekkesi, Anadolu’ya geçmek isteyenlerin karargáhı haline gelmişti. Milli Mücadele’ye katılmaya karar verenler tekkede buluşuyor, uygun bir ánın gelmesine kadar burada derviş kılığında kalıyor ve beklenen zaman gelince, tekkedeki dervişlerin yardımıyla güvenlik altına alınmış olan yollardan Ankara’ya gönderiliyorlardı.

Söylentilere göre, Özbekler Tekkesi’nde misafir edildikten sonra gizlice Ankara’ya gönderilenlerin arasında, İstiklál Savaşı yıllarının "Halide Onbaşı"sı, Halide Edib Adıvar da vardı.
Yazının Devamını Oku

Suna Hanım ile İnan Bey’den İstanbul hurafelerine 450 fotoğraflı cevap

15 Ekim 2006
Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın bünyesindeki "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü" 1850’lerden başlayıp 1910’lara kadar uzanan bir zaman dilimine yayılmış ama bugüne kadar bilinmeyen, görülmeyen ve sadece birkaç kolleksiyoncunun sahip olabildiği 450 adet son derece nádir İstanbul fotoğrafını, iki cildlik devásá bir albüm haline getirdi. Türk Mimarisi’nin yaşayan önemli ismi Dr. Sinan Genim’in hazırladığı ve tanıtımı önümüzdeki hafta yapılacak olan albümler, şaşırtıcı fotoğraflarla dolu. Meselá, vaktiyle yemyeşil olduğu zannedilen Boğaz sırtları uzayıp giden çorak arazilerden ibaret; şehir ise söylenenlerin aksine "şiir gibi" değil, dökülüyor! Şimdiye kadar gizli kalmış olan bu fotoğrafların /images/100/0x0/55ea5ca0f018fbb8f87af6f3yayınlanmasıyla, eski İstanbul hakkında bildiğimiz çok şey değişecek gibi.

GÜNLERDEN buyana elimde koskoca bir büyüteç, yerinden binbir güçlükle kaldırabildiğim bir kitaptaki fotoğraflara bakıyor, fotoğrafların detaylarında birşeyler arıyorum.

Bunlar şimdiye kadar yayınlanmamış, bilinmemiş, görülmemiş ve sadece birkaç kolleksiyoncunun hususi arşivlerinde bulunan en eski İstanbul fotoğrafları... Fotoğrafın icad edildiği 1850’lerden 1910’lara kadar uzanan bir zaman dilimine yayılan bu fotoğraflarda, imparatorluk başkentinin bahçelerinden hamamlarına, türbelerinden kütüphanelerine, kışlalarından saraylarına ve mezarlıklarına kadar bütün görüntüleri, bir zaman makinesi tarafından kaydedilmişçesine sosyal ve siyasi geçmişiyle ve folklorik unsurlarıyla beraber hoş bir tarih resmigeçidi yapıyor.

ANADOLU SAHİLİ YOLDA

Kitabın, daha doğrusu 450 adet fotoğrafın yeraldığı bu albümün adı, "Konstantiniyye’den İstanbul’a. 19. Yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları". Yayın hazırlıklarının ilk ánından beri haberdar olup merakla beklediğim albümdeki fotoğraflar, eski İstanbul’un çeşitli özel arşivlerde ve bilhassa Ahmet Abut’un kolleksiyonunda bulunan nádir fotoğraflar arasından Türk Mimarisi’nin yaşayan önemli ismi Dr. Sinan Genim tarafından itinayla seçildi. Sinan Genim her fotoğraf için araştırmalar yaptı, görüntüleri tarihi ve mimari bakımlardan değerlendirdi, bu değerlendirmeleri her fotoğraf için ayrı birer açıklama şeklinde kaleme aldı ve bütün bu çalışmalar Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın bünyesindeki "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü" tarafından iki cildlik devásá bir kitap haline getirildi. Servet sayılabilecek bir mebláğa málolduğu daha ilk bakışta, ipekli kapağından ve baskısından anlaşılan kitapta şehrin şimdilik sadece Rumeli sahilinin fotoğrafları yeralıyor, Anadolu sahili manzaraları ise ancak birkaç sene sonra çıkabilecek.

İşte, günlerdir elimde lupla bu albümlerdeki fotoğrafları incelemekle ve 150 yıl öncesinin İstanbul’undaki günlük hayatın unutulmuş ayrıntılarını farketmeye çalışmakla meşgulüm.

Meselá, 1852’de çekilmiş bir fotoğrafta, toprak bir zeminin üzerine yığılmış inşaat malzemeleri, tenteli işçi kulübeleri ve arka tarafta yarım bir duvar görüyorsunuz. Karşınızda, bir şantiye var: Dolmabahçe Sarayı’nın inşaatı!

Sayfaları çevirdikçe inşaat da ilerliyor, tamamlanıyor ama ortaya bugün bildiğimizden daha değişik, dış duvarları olmayan, bahçe içerisinde yükselen bir Dolmabahçe Sarayı beliriyor. "Şimdiki duvarları dikip güzelim manzarayı kapatmak acaba kimin aklıydı?" diye soruyorsunuz.

Derken, Sultan Abdüláziz’in 1867’de çıktığı Avrupa seyahatinden dönüşüne şahit oluyor, o senenin 7 Ağustos’unda Galata açıklarındaki savaş gemilerinin padişahın gelişi şerefine ateşledikleri topların gümbürtüsünü duyar gibi oluyorsunuz. İkinci Mahmud’un kurduğu ve resimlerine şimdiye kadar sadece o devirlere ait gravürlerde rastlayabildiğiniz "Asákir-i Mansure-i Muhammediyye" ordusunun 1850’lere gelebilen birkaç neferi, önünüzde nöbet bekliyor. Çevirdiğiniz her sayfayla beraber sahil boyunca ilerliyor, Rumeli Feneri’ne varıyor ve bu zevkli yolculuk boyunca bir-bir buçuk asır öncesinin havasını merakla ama biraz da hüzünle teneffüs ediyorsunuz.

GÖRÜLMEMİŞ RESMİ GEÇİD

Birçok İstanbul áşığının, az sayıda basılan ve daha şimdiden "nádir kitap" sayılan bu albümlere sahip olamayacağını biliyorum ve matbaadan çıkalı henüz birkaç gün olmuş, daha tanıtımı bile yapılmamış bir eseri tam sayfa yazıyla anlatmamın sebebini, merak edenler için söyleyeyim: İstanbul konusunda bugüne kadar böyle bir yayın olmadığı ve kimselerin görmediği bu şekilde bir mázi resmigeçidinden ziyadesiyle heyecanlandığım için...

"Konstantiniyye’den İstanbul’a" albümlerindeki fotoğraflar, bugün "doğru" zannettiğimiz birçok bilginin aslında "yanlış" olduğunu, meselá eski İstanbul’un bir zamanlar harap vaziyette bulunduğunu ve Boğaz yamaçlarında da yeşilliğin pek bulunmadığını gösteriyor. Yanlış bilinen hususlardan bazılarını, bugünkü "Ramazan Çadırı" sayfasında okuyabilirsiniz.

Melling’in albümü ne ise Genim’in albümü de odur

SUNA
ve İnan Kıraç çiftinin, kurdukları vakfın bünyesindeki "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü"nün, "1" numaralı yayın olarak böylesine önemli bir eser vermekle kültürümüze, özellikle de İstanbul’un tarihine ve kültürüne ne derece büyük bir katkıda bulunduklarını söylememe gerek yok. Bu eseri ortaya koyabilmek için beş yıl boyunca araştıran üstad dostum Sinan Genim’e de, "Melling" örneğini hatırlatmadan edemeyeceğim:

Bilenler, bilir: 18. asrın sonlarında İstanbul’a gelen Fransız mimar ve dekoratör Antoine-Ignace Melling, yıllarca yaşadığı şehre birçok eser kazandırdı ama bu eserlerin neredeyse hemen hepsi zamanla yıkıldı, yokolup gitti. Melling’in ismi bugünlere İstanbul çizimlerinin yeraldığı ve bırakın nüshasını, artık sayfası bile küçük bir servet eden meşhur albümüyle geldi ve "Melling" dendiğinde, şimdi sadece bu albüm hatırlanıyor.

Dr. Sinan Genim de bugüne kadar çok sayıda zarif binalar yaptı ve harap olmuş tarihi yapıları da restore edip eski hallerine kavuşturdu. Aradan asırlar geçtikten sonra bu binaların başlarına nelerin geleceğini pek bilmiyorum ama bir husustan eminim: Melling Albümü nasıl kalıcı bir eser ise, "Konstantiniyye’den İstanbul’a" isimli albümler de öyle olacak ve Sinan Genim’in ismi yaptığı binalardan ziyade bu eseriyle yaşayacak.
Yazının Devamını Oku

Mustafa Kemal, önceki gün vefat eden Neclá Sultan’ın annesiyle evlenmek istemişti

8 Ekim 2006
Son padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi’nin torunu olan Neclá Sultan (Osmanoğlu), hayata önceki gün Madrid’de veda etti. Neclá Sultan, bundan 90 sene kadar önce yaşanan ve gerçekleşmesi halinde tarihi baştanbaşa değiştirebilecek olan bir evlilik teşebbüsünün kahramanlarından birinin kızıydı: Sultan Vahideddin’in çocuğu ve Neclá Sultan’ın da annesi olan Sabiha Sultan ile bir zamanlar Mustafa Kemal Paşa evlenmek istemişti. Sabiha Sultan, bu evlilik talebinden 40 küsur sene sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ara başbakanlık yapan ve dünürü olan Suat Hayri Ürgüplü’ye yazdırdığı hátıralarında Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi ile evlenme arzusunu doğrulayacak ve "Çekindim ve istemedim. Zira, önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın hayatı vardı" diyecekti.

FATİH’in, Yavuz’un ve Kanuni’nin soyundan geliyordu ama Türkiye’de değil, ailesinin sürgünde olduğu Fransa’da doğmuş; memleketine seneler boyu girememiş, Mısır’da evlenmiş, İsviçre’de ve İspanya’da yaşamıştı. Kaderi sürgünlerden açıldığından olacak, dünyadan ayrılışı da vatanında değil, İspanya’da oldu.

Son padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi’nin hayatta bulunan iki torunundan biri olan ve İspanya’nın başkenti Madrid’deki bir hastahanede önceki gün vefat eden Neclá Sultan’dan (Osmanoğlu) sözediyorum.

Neclá Sultan, bundan 90 sene kadar önce, gerçekleşmesi halinde tarihi baştanbaşa değiştirebilecek bir evlilik teşebbüsünün kahramanlarından birinin kızıydı: Osmanoğulları’nın son hükümdarı Sultan Vahideddin’in kızı olan annesi Sabiha Sultan’a, bir zamanlar Mustafa Kemal Paşa talip olmuştu.

İşte, bu evlilik talebinin kısa öyküsü:

Sultan Vahideddin’in iki kızı vardı: Ulviye ve Sabiha Sultanlar... Hükümdarın küçük kızı olan Sabiha Sultan 1894’te doğmuş, ablasıyla beraber batılı bir prenses gibi büyütülmüş, evlenme çağına geldiğinde de birçok talibi çıkmıştı ve taliplerden biri, Çanakkale’deki kahramanlıkları o günlerde dillerde dolaşmakta olan genç bir asker, Mustafa Kemal Paşa idi...

Paşa, Sabiha Sultan’dan hakikaten hoşlanmış mıydı, yoksa ezeli rakibi Enver Paşa’nın seneler önce yaptığını yapıp saraya damat mı olmak istemişti, bunları kimse bilmiyor. Ama evlilik olamadı ve her iki taraf da kendi yollarına gittiler. Sonrası, málum... Mustafa Kemal Paşa, Látife Hanım ile kısa sürecek bir izdivaç yaptı; Sabiha Sultan da son Halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu olan kuzeni Şehzade Ömer Faruk Efendi ile evlendi; Neslişah, Hanzade ve Necla Sultanlar’ı dünyaya getirdi ve hayata sürgün dönüşü yerleştiği İstanbul’da, 1971’in 26 Ağustos’unda vedá etti.

Sabiha Sultan, Mustafa Kemal Paşa’nın evlilik talebinden sonraki senelerde yakın dostlarına bahsederken hadiseyi doğrulayacak, hattá "Kendilerini bir defa görmüş ve hoşlanmıştım. Gayet yakışıklı idiler. Ateş gibi gözleri vardı, alev alev yanıyorlardı. Ama evlenemezdim, zira Faruk’u seviyordum" diyecekti.

Bu evlilik meselesinden, geriye tek bir belge kaldı: Sabiha Sultan’ın o günlerden 40 küsur sene sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nde başbakanlık yapan ve ortanca kızı Hanzade Sultan’ın dünürü olan Suat Hayri Ürgüplü’ye yazdırdığı kısa hátıratının birkaç satırı...

Suat Hayri Ürgüplü, mülákat şeklinde kaleme aldığı bu hátıratta, Sabiha Sultan’a "Duyduğumuza göre, Mustafa Kemal Paşa sizi istemiş, pederiniz razı olmamış. Doğru mudur?" diye soruyor ve Sultan şu cevabı veriyor:

- "Evet, istemiş. Benimle konuşmuş değildir ama ben çekindim ve istemedim. Zira, önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın hayatı vardı. Sonra, tanınmış ...bir kumandanla aile hayatı kurabileceğime inancım yoktu."

Hadiseler başka türlü cereyan etseydi ve Sabiha Sultan genç Paşa’nın teklifine "Evet" demiş olsaydı, tarih bugün nasıl olurdu dersiniz?

Son Halife’nin torununun son duasını Ürdünlüler yaptı

SON padişah ile son halifenin hayata İspanya’da önceki gün vedá eden torunları Neclá Sultan’ın (Osmanoğlu) vefatı ánında yanında Türkler değil, Ürdünlüler vardı. Neclá Sultan’ın oğlu Prens Osman Rifat annesinin vefatı sırasında İspanya dışındaydı ama Prens’in Madrid’deki Ürdün Büyükelçiliği’nde görevli diplomat arkadaşları hastahanede idiler ve ölüm döşeğindeki Neclá Sultan’ın başında Kur’an okudular.

Neclá Osmanoğlu, ailesinin Türkiye’den sürgüne gönderilmesinden iki yıl sonra, 1926’nın 15 Mart günü Fransa’nın Nice şehrinde dünyaya gelmişti ve Halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi ile Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın üç çocuğunun en küçüğü idi. Dolayısıyla, 600 senelik Osmanlı tarihinde ablaları Neslişah ve Hanzade Sultanlar ile beraber hem anne, hem baba tarafından hanedan mensubu olan üç sultandan biriydi.

Sultan’ın doğduğu 1926’nın 15 Mart günü Osmanlı ailesi için hem sevinç, hem de hüzün dolu oldu. Sürgündeki Osmanoğulları o gün aileye yeni bir torunun katılmasının mutluluğunu yaşıyorlardı. Nice’de yaşayan Halife Abdülmecid Efendi, torununa "Hibetullah" ismini koydu. Sonra diğer büyükbabaya, sürgün günlerini Nice’in iki saat kadar ilerisinde, sınırın İtalya tarafındaki San Remo kasabasında geçiren Sultan Vahideddin’e telgraf gönderildi ve torun müjdesi verildi. Son padişah, cevabi telgrafında "İsmini, Neclá koyunuz" diyordu ve bebeğin ismi "Neclá Hibetullah" oldu.

MISIR PRENSESİ OLDULAR

Nice’e San Remo’dan aynı gün birkaç saat sonra gelen bir başka telgraf ise, mutluluğu dayanılmaz bir ıstıraba çevirdi. Sultan Vahideddin, torununun dünyaya geliş haberini almasından birkaç saat sonra kalp krizi geçirmiş ve hayata veda etmişti!

Gençlik yıllarını Fransa’da geçiren Neclá Sultan, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından hemen önce annesi Sabiha Sultan, babası Ömer Faruk Efendi ve iki ablasıyla beraber Mısır’a yerleşti, üç kızkardeş, hayatlarını burada Mısır kraliyet ailesinden prenslerle birleştirdiler. Büyük kardeş Neslişah Sultan, Mısır’ın son Hıdiv’i İkinci Abbas Hilmi’nin oğlu Prens Abdülmünim ile dünya evine girdi. Hanzade Sultan, yani ortanca çocuk Prens Mehmed Ali İbrahim’le, Neclá Sultan da Prens Amr İbrahim’le evlendi. Her üç Sultan da, artık "Mısır Prensesi" idiler.

Neclá Sultan ile Prens Amr’ın 1951’de oğulları "Osman Rifat" dünyaya geldi ama Mısır’da hemen ertesi sene yaşanan darbe ve krallığın kaldırılması üzerine İsviçre’ye yerleştiler. Eşini burada kaybeden Neclá Sultan Türk vatandaşlığına geçip "Osmanoğlu" soyadını aldı ve bundan birkaç sene önce de İspanya’ya yerleşti.

Son duasını Ürdünlüler’in yaptığı Neclá Sultan’ın cenazesi önümüzdeki hafta İstanbul’a getirilecek ve Áşiyan Mezarlığı’nda annesi Sabiha Sultan ile 1998’de vefat eden ablası Hanzade Sultan’ın yanına defnedilecek.
Yazının Devamını Oku

Muazzez Hanım’ı 92 yaşında mahkemelik eden Sümer tanrıçası İnanna, bizim Mecnun’un Leylá’sıdır

1 Ekim 2006
Türkiye’nin gündemi Elif Şafak davasına kilitlendiği sırada bir başka yazar, üstelik 92 yaşındaki bir hanım yazar hakkında daha ceza davası açıldı. Hakkında suç duyurusu yapılan dünyaca meşhur Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, Sümer tanrıçası İnanna ile bugünün başörtüsü arasındaki bağlantılar konusunda yazdıklarından dolayı 1 Kasım’da hákim karşısına çıkacak. Bu dava ile ilgili olarak her nedense ne AB’cilerimiz bir yorum yaptılar, ne de özgürlük ve insan hakları şampiyonlarımızın sesleri işitildi. Çoğumuz, hattá divan edebiyatı tarihçilerimiz bile pek bilmezler ama, Muazzez Hanım’ı mahkemelik eden eski Mezopotamya’nın çapkınlığı ile meşhur tanrıçası İnanna, klasik edebiyatımızı çok yakından etkilemiştir ve "Leylá ile Mecnun" hikáyemiz’in Leylá’sı işte bu İnanna’dır.

ELİF Şafak’a "Baba ve Piç" romanındaki bazı ifadelerinden dolayı açılan dava yüzünden kopan ve haftalar boyu devam eden kıyamet, Şafak’ın ilk celsede beraat etmesiyle sona erdi ama bu defa bir başka yazara, 90’ını geride bırakmış álim bir hanıma karşı dava açıldı: 92 yaşında olan dünya çapındaki Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve aşağılama ile hakaret" suçlamasıyla 1 Kasım günü hákim karşısına çıkacak.

Muazzez Hanım’ın hayatını burada ayrıntılarıyla anlatmayı gereksiz buluyor, sadece "Sümeroloji’nin dünya çapındaki bir uzmanı" olduğunu tekrarlamakla ve onun kim olduğunu öğrenmek isteyenlere de kolayca temin edilebilen kitaplarını tavsiyeyle yetiniyorum.

Dava açılmasına açıldı ama bu dava hakkında ne AB’cilerden bir yorum geldi, ne de özgürlük yahut insan hakları şampiyonlarının sesleri işitildi. İddianamede 92 yaşındaki bir álimin hapsi isteniyordu ve gazetelerde çıkan bir-iki yazı haricinde Elif Şafak yahut Orhan Pamuk davalarında tozu dumana katan zevát şimdi yer yarılmış da içine girmiş gibiydiler.

GERÇİ DOĞRU AMA...

Mahkemenin sebebi, Muazzez Hanım’ın 90’ından sonra çıkarttığı bir kitabında başörtüsü ile ilgili olarak kullandığı ifadelerdi. Kadınların başlarını örtme ádetinin Sümerler’e dayandığını anlatıyor, hayatlarını tanrıça İnanna’ya vakfeden rahibelerin bazılarının fahişelik yaptıklarını söylüyor ve o devirde başlarını örten kadınların da sadece "mábed fahişeleri" olduğunu yazıyordu.

Muazzez Hanım’ın Sümerler hakkında buraya kadar anlattıkları bilimsel bir gerçekti ama daha sonra Sümerler’in başörtüleriyle günümüzün türbanını mukayese ederken söyledikleri ve "cami" ile "imam" yorumları galiba gereksizdi ve bu ifadeler sadece bizde değil, dünyanın hiçbir yerinde şık sayılmazdı. Dolayısıyla bir tarafta işte böyle bir ilmi mesele, diğer tarafta da mesleki hayatı pırıltılarla dolu olan ve sahasında dünyanın seçkin uzmanlarından kabul edilen 90’ını geride bırakmış bir hanımın hákim önüne çıkartılması vardı.

"Bu işi bakalım nasıl halledeceğiz?" diye düşünürken, Muazzez Hanım’ın sözünü ettiği tanrıça İnanna efsanesinin aslında bugün bile hayatımızın içerisinde bulunduğunu hatırladım. Sonra, şimdiye kadar hep karmaşık bir akademik üslupla anlatılan İnanna konusunu gazeteci diliyle ve basit şekilde nakledeyim dedim.

Önce, bilmemiz gereken bir kural var: Mezopotamya’nın eski tanrılarıyla tanrıçaları, sonraki asırlarda ortaya çıkan birçok dini etkilemiş, hattá bazıları kişilik özelliklerini yeni dinlerde de muhafaza etmiş ama başka isimlerle várolmuşlardır. İnançtaki binlerce senelik bu devamlılığın en önemli ve güçlü motifi de, tanrıça İnanna’dır.

İnanna, Sümer medeniyetinde bereket ve aşk tanrıçasıydı. Sümerler’den sonra ortaya çıkan Sami kökenli Babil uygarlığında "İştar" adını aldı. İştar, ismi bizde şimdi "Temmuz" olarak várolan çoban tanrı "Dumuzi" ile evlendi, bu evlilik didişmelerle geçti ve Dumuzi yeraltına sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ama yılda bir defa yeryüzüne çıkarak karısı İştar ile ilişkiye girecek ve yeraltından yerüstüne "yükseldiği" inancı, sonraki binyılların dinlerinde de etkili olacaktı.

PASKALYA’DA KARAR KILDI

İşte, İnanna ile İştar’da şekillenen bereket tanrıçası kavramı, ileriki asırlarda medeniyetler ve kıt’alar arası bir yolculuğa başladı. İştar, eski Mısır’da "Osiris", Fenikeliler’de "Adonis", Roma döneminin Anadolusu’nda "Attis" ve Hristiyanlık öncesinin pagan Avrupa’sında "Ostara" oldu. Pagan dönemi Avrupalıları’nın tanrıçaya hürmeten her sene bahar ve bereket şenliği olarak kutladıkları Ostara bayramı, Hristiyanlık sonrasında "Ester" halini aldı. "Ester", yani Hazreti İsa’nın göğe yükselmesinin kutlandığı "paskalya"... Paskalya hálen Hristiyan dünyasının en önemli dini bayramıdır ve göğe yükselme düşüncesinin temelinde, İştar’ın kocası Dumuzi’nin yeraltından yeryüzüne yükselme motifi yatmaktadır.

Miláttan önce 2500’lerde astronomiye olan merakın artmasıyla, yeryüzü tanrıları ve tabiat güçleri, göklerde de yeralmaya başladılar ve tanrılarla gök cisimleri arasında sembolik ilişkiler kuruldu. İnanna, bu ilişkilendirme döneminde Venüs yıldızı oldu ve Venüs, aşk sembolü haline geldi.

Mitolojinin İştar’ı yahut İnanna’sı, aslında hızlı ve maceralı bir hayat süren cilveli bir tanrıçaydı. Bahçıvanlardan efsane kahramanı Gılgamış’a kadar çok sayıda sevgilisi vardı ama en önemli birlikteliği, kocası Dumuzi ile yılda bir defa girdiği ilişkiydi. İştar tapınaklarındaki rahibeler, tanrıçaya olan bağlılıklarını göstermek için her ilkbaharda bir erkekle para karşılığında ilişki kurarlar ve kazandıklarını tapınağa verirlerdi. Tapınağın başrahibesi ise hükümdarın yatağına girer ve böylelikle de İnanna ile Dumuzi’nin birleşmesini temsil eden "kutsal evlilik töreni" icra edilmiş olurdu.

Muazzez İlmiye Çığ’ın dava konusu yayınında sözünü ettiği ve başlarını örttüklerini anlattığı "Sümer fahişeleri" aslında bu rahibelerdi ve yaptıkları işin temelinde bağlandıkları tanrıçaya olan hürmetleri yatıyordu...

Şimdi, İnanna yahut İştar adını taşıyan Mezopotamya tanrıçasının gölgesinin, binlerce sene sonra günlük hayatımızda hálá nasıl várolduğunu anlatayım:

Batı dünyasına Eski Yunan, Roma ve paganizm yoluyla sızan ve hüviyetlerini isim değiştirerek muhafaza eden Sümer tanrıları İslám álemine dini unsur olarak değil, efsane kahramanı şeklinde girdiler. Bu kahramanlardan biri de meşhur "Leylá ile Mecnun" hikáyemizde idi ve İnanna yahut İştar, bizim meşhur Leylá’mız oldu!

ŞİMDİ SIRA MECNUN’DA

Hikáyenin akademik versiyonlarını hatırlayalım: Leylá iláhi bir sevgilidir, her kadın aslında bir Leylá’dır, İştar’daki iláhi unsur, Leylá’da da vardır. İştar zamanla Venüs ile özdeşleşmiştir ve Venüs sadece geceleri görünür. "Leylá" ismi, Arapça’da "gece" demek olan "leyl" kelimesinden gelir, "geceye ait" demektir ve en zevkli ilişki, geceleri yaşanandır. İştar, Sümer kabartmalarında yanında bir arslanla beraber yeralır; arslan İştar’ın iláhi gücünün sembolüdür ve bizim hikáyemizdeki Leylá’nın yanında da mutlaka bir arslan yahut kaplan vardır ve Mecnun ne zaman Leylá’ya yaklaşmak istese karşısına bu arslan çıkar. Leylá ile Mecnun’un ayrılıkları İştar ile Dumuzi’nin ayrılığının benzeridir ve hikáyenin eski versiyonlarındaki semboller de Sümer mitolojisindeki sembollerin ya tıpatıp eşi, yahut asırlar sonrasına uyarlanmış şekilleridir. Sözün kısası, Sümer zamanının tanrıça İştar’ı, bizde hemen herkesin bildiği bir efsane-masal hálinde hálá yaşamaktadır.

Leylá ve Mecnun hikáyesi, binlerce sene öncesinin inançlarının günümüzdeki akislerinin sadece biridir. Üstelik divan edebiyatımız, edebiyat tarihçilerimizin dikkatlerini pek çekmemesine rağmen, geçmişi eski Mezopotamya’ya dayanan bu şekilde daha birçok kavramla doludur.

Sümer mitolojisinin edebiyatımıza nasıl yansıdığı konusunda genel bir bilgi almak isterseniz, Amerika’daki Harvard Üniversitesi’nin Türkoloji Profesörü Gönül Tekin’in Harvard Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü Yayınları’ndan 1992’de çıkan "Çengnáme" isimli muhteşem eserini temin edip okuyun. "Mecnun" kavramının gerisinde nelerin bulunduğunu öğrenmek için de, yine Gönül Hanım’ın önümüzdeki sene yayınlayacağı "Leylá ve Mecnun" kitabını bekleyin.

Türkiye’de mimar bulamayan Kültür Bakanlığı, Mimarlık Onur Ödülü’nü bir sanat tarihçisine veriyor

KÜLTÜR ve Turizm Bakanlığı, bu yıl "Ulusal Mimarlık Koruma Ödülleri" isimli bir yarışma açtı. Çok sayıda projenin katıldığı yarışmada ödüller dört grupta verilecekti: "Koruma uygulama", "koruma ve restorasyon projesi", "koruma destek" ve "koruma onur ödülü".

Jüriler toplandı, gönderilen projeler incelendi ve ödüle láyık isimlerle kuruluşlar belirlendi. Bakanlık, kazananları önümüzdeki salı günü ilán edecek.

Ödüller arasında en önemlisi "koruma onur ödülü" idi. Ankara’dan aldığım haberlere bakılırsa, bakanlığın oluşturduğu "ulusal jüri", Türkiye’de bu ödüle láyık tek bir mimar bulamadığından ve bir müsteşarla bir de genel müdürün özel ricalarını kıramadığından olacak, ödülü bir sanat tarihçisine vermişti!

Kazananların açıklanmasından sonra, bu konuda ilginizi çekecek bazı belgeler yayınlayacağım. Anadolu’da, özellikle de antik yerlerin ve sit alanlarının yerleşime açılması yolunda seneler boyu projeler çizdikten sonra İstanbul’da bir anda "korumacı" olan jüri üyesi zevattan kanunen hakkı bulunmamasına rağmen mimari projelere imza koymaktan çekinmeyen emekli sanat tarihçilerine uzanan bir belgeler resmigeçidi...

Şimdi, bu yazdıklarım inşaallah yanlış çıkar, "koruma onur ödülü" bir sanat tarihçisine değil bir mimara verilir ve Kültür Bakanlığı da böylelikle beni yalanlar temennisindeyim. Bakalım, iki gün sonra hep beraber göreceğiz...
Yazının Devamını Oku

60 bin mezartaşını fotoğraflayan çılgın koleksiyoncu, taşlardaki Da Vinci şifrelerini çözüyor

26 Eylül 2006
Mezartaşları bir ülkenin tapu senedi gibidir, o topraklara hákim olanların hákimiyetlerinin kanıtıdır, her bir taş bir sırrı gizler ve Türkiye’de bu konunun uzmanı olan tek kişi de, 60 bin fotoğraflık muazzam bir koleksiyonun sahibi bulunan Necdet İşli’dir. Necdet İşli geçtiğimiz günlerde ilk defa bir kitap çıkarttı ve tarihimizde çok önemli bir yeri olan "Yeniçeri Mezartaşları"nın fotoğraflı örneklerini yayınladı.

MEZARTAŞLARI bir ülkenin tapu senedi gibidir ve o topraklara hákim olanların hákimiyetlerinin kanıtıdır.

Bizim eski mezartaşlarımız ise birçok bakımdan daha da bir önem taşır. Herbiri tarihi obje olmasının yanısıra, ayrı birer sanat eseri gibidir. Geçmiş asırların mermer ustaları, eski zarafetin bütün ayrıntılarını taşlara işlemiş ve onbinlerce mermer heykelcikler yaratmışlardır.

"Taş" deyip geçmemek gerekir, zira hemen her mezartaşının üzerindeki sembollerde ayrı bir sır vardır ve o sırra vákıf olabilmek için, taşların esrarını bilmek gerekir. Taşın üzerindeki süs zannedilen küçük bir çıkıntı yahut bir çentik veya bir motifin çok değişik anlamları vardır ve sembollere áşina olan kişi, daha ilk bakışta asırlar öncesine uzanan bir yolculuğa başlar.

Ama, hem tarih, hem de sanat bakımından böylesine önem taşıyan bu kültür varlıklarımız artık kaybolmak üzere... Yol, inşaat yahut yeni mezarlık yapma bahanesiyle kırılıyor, parçalanıyorlar. Mermere işlenmiş tapu senetlerimizi her gün bir önceki günden daha fazlasını bizzat yok ediyoruz.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’de mezartaşının ne olduğunu bilen birkaç kişi neyse ki hálá vardır ve tarihçi Necdet İşli de özellikle İstanbul’daki eski mezartaşlarının bence tek uzmanıdır... Bu işin şimdi hayatta bulunmayan bir diğer üstadı olan Fazıl Ayanoğlu’ndan kendisine kalan binlerce taş fotoğrafına senelerden buyana kendi çektiği fotoğrafları da iláve eden Necdet İşli’nin arşivinde şu anda 60 bin civarında görüntü bulunuyor.

"Sadece toplar, asla yayınlamaz" zannedilen Necdet İşli, geçtiğimiz günlerde hepimizi şaşırttı ve son derece ilginç bir kitap yayınladı: "Yeniçeri Mezartaşları"... Kitapta mezartaşlarının en şanssızı olan, İkinci Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırmasından sonra hükümdarın emriyle ocağa ait olan herşeyle beraber yok edilen taşların her nasılsa gözden kaçıp bugünlere kadar gelebilmiş çok önemli örnekleri, fotoğraflarıyla beraber yer alıyor. Necdet İşli taşların metinlerini naklederken üzerlerindeki sembolleri de bir yere kadar açıklıyor ve neticede ortaya konusunda tek olan bir eser çıkartıyor.

Ben, bu kültüre hakkıyla vakıf olan kişilerin, "Da Vinci’nin Şifresi"nden daha renkli eserler verebileceklerine inanıyorum.

Yazının Devamını Oku

Müneccimin işi zordu, hem fal bakar hem iftar vaktini belirlerdi

25 Eylül 2006
İnsanoğlu varolmasından buyana geleceği hep merak etmiş, her zaman bir "yarın" endişesi ve merakı ile yaşamış ve bunun için çeşit çeşit yollar denemişti. Medet umulan yollardan biri de, yıldızlar ve gezegenler idi. Gelecek tahminleri yıldızların hareketine göre yapılır, hattá önemli bir iş için yıldızların "eşref saatinin", yani "uğurlu" zamanının gelmesi beklenirdi.

İşte, şimdilerde "astroloji" dediğimiz yıldızların hareketinden geleceği öğrenme işine eskiler "ilm-i nücum" derlerdi ve sadece sıradan halk değil, devletin en tepesindekiler bile ilm-i nücuma oldukça meraklıydılar. Sadrazamlar, vezirler ve paşalar önemli işlerin arefesinde yıldızların vaziyetini sorar, hareketlerini gökyüzünün hareketine göre ayarlarlardı. Üstelik aynı işi bazı padişahlar bile yaparlar ve sarayda kadrolu "müneccim"ler, yani yıldız falcıları bile tutarlardı. Yıldız uzmanlarının en kıdemlisinin unvanı, "müneccimbaşı" idi.

VAKİT HESAPLAYICILARI

Müneccimlerin görevi, sadece hükümdarın yıldızlara göre falına bakıp gününün iyi yahut kötü olacağını tahmin etmek değildi. Devlet için hayati önem taşıyan olayları da değerlendirirlerdi.

Eşref saati bulmak için için gökyüzü haritaları açılır ve yıldızlara bakılırdı. Gök cisimlerinin hareketiyle insanın tabiatı arasında bir bağlantı bulunduğu yolunda binlerce sene boyunca varolan inançlar doğrultusunda herşey gözden geçirilir, gökyüzünün hükümdarın doğumu sırasındaki durumu yıldızların o andaki vaziyetiyle karşılaştırılır ve eşref saat işte böyle büyük çabalardan sonra belirlenirdi.

Müneccimin görevi sadece falcılık değildi ve "zic" denilen gök haritalarının hazırlanması, takvim çıkartılması ve namaz saatleriyle iftar vaktinin belirlenmesi gibisinden astromi ile alákalı işlere de bakarlardı. Unvanları, işte bu akademik tarafları sayesinde sonraki devirlerde "vakit hesaplayıcı" demek olan "muvakkıt"a çevrildi.

İşte, müneccimlerle ilgili olarak tarihlere geçmiş öykülerinden biri:

Üçüncü Selim, 18. yüzyılın sonlarında Ratib Efendi’yi "resülküttab"lık makamına getirmeye, yani dışişleri bakanı yapmaya karar verir ve kararını Ratib Efendi’ye bizzat tebliğ eder. Efendi peşpeşe teşekkürler sıralayıp hükümdarın ömrünün uzun olması için dualar ettikten sonra padişahtan garip bir talepte bulunur: "Aman hünkárım" der, "Bugün eşref saatimde değilim. Yarın benim için çok daha hayırlı olacak. Tayinimi resmen yarın emir buyursanız..."

MÜNECCİM HAKLI ÇIKTI


Padişah "peki, öyle olsun" der ve Ratib Efendi’ye ertesi sabah erkenden saraya gelmesini söyler. Ama o gün öğleden sonra vazgeçer ve aynı göreve bir başkasını tayin eder. Adamlarını çağırır, "Ratib Efendi, haklı çıktı" der. "Bugün, hakikaten iyi gününde değilmiş; baksanıza, reisülküttablık nasıl da gitti elinden. Ama falına kim baktıysa işinin erbabıymış. Şimdi, o müneccimin kim olduğunu öğrenip huzuruma getirin, bir de benim yıldızıma baksın..."

Sirkeli tavşan kebabı

Bir bütün tavşan arzu edilen şekilde doğranır ve iki-üç defa yıkandıktan sonra kanının temizlenmesi için birkaç saat suda bırakılır. Şişlere geçirilip hafif ateşte çevrilirken beş-on diş sarmısak biraz tuz ile havanda dövülüp iki fincan sirke ve iki fincan da yağ ilávesiyle yine hafif ateşte karıştırılır ve bir kenara konur. Etler ateşte kızarıp suları damlamaya başlayınca, hazırlanmış olan bu sarmısaklı sıvıdan üzerlerine tavuk telesiyle ağır ağır sürülür ve arzu edildiği kadar pişmelerinden sonra bir sahana konurlar. Artan yağ ile sirke de etlerin üzerine dökülür, bu defa sahanla beraber yeniden ateşe konur ve sirkeyle yağ azalıncaya kadar tekrar pişirilir.
Yazının Devamını Oku