Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Muazzez Hanım’ı 92 yaşında mahkemelik eden Sümer tanrıçası İnanna, bizim Mecnun’un Leylá’sıdır

Türkiye’nin gündemi Elif Şafak davasına kilitlendiği sırada bir başka yazar, üstelik 92 yaşındaki bir hanım yazar hakkında daha ceza davası açıldı.

Hakkında suç duyurusu yapılan dünyaca meşhur Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, Sümer tanrıçası İnanna ile bugünün başörtüsü arasındaki bağlantılar konusunda yazdıklarından dolayı 1 Kasım’da hákim karşısına çıkacak. Bu dava ile ilgili olarak her nedense ne AB’cilerimiz bir yorum yaptılar, ne de özgürlük ve insan hakları şampiyonlarımızın sesleri işitildi. Çoğumuz, hattá divan edebiyatı tarihçilerimiz bile pek bilmezler ama, Muazzez Hanım’ı mahkemelik eden eski Mezopotamya’nın çapkınlığı ile meşhur tanrıçası İnanna, klasik edebiyatımızı çok yakından etkilemiştir ve "Leylá ile Mecnun" hikáyemiz’in Leylá’sı işte bu İnanna’dır.

ELİF Şafak’a "Baba ve Piç" romanındaki bazı ifadelerinden dolayı açılan dava yüzünden kopan ve haftalar boyu devam eden kıyamet, Şafak’ın ilk celsede beraat etmesiyle sona erdi ama bu defa bir başka yazara, 90’ını geride bırakmış álim bir hanıma karşı dava açıldı: 92 yaşında olan dünya çapındaki Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve aşağılama ile hakaret" suçlamasıyla 1 Kasım günü hákim karşısına çıkacak.

Muazzez Hanım’ın hayatını burada ayrıntılarıyla anlatmayı gereksiz buluyor, sadece "Sümeroloji’nin dünya çapındaki bir uzmanı" olduğunu tekrarlamakla ve onun kim olduğunu öğrenmek isteyenlere de kolayca temin edilebilen kitaplarını tavsiyeyle yetiniyorum.

Dava açılmasına açıldı ama bu dava hakkında ne AB’cilerden bir yorum geldi, ne de özgürlük yahut insan hakları şampiyonlarının sesleri işitildi. İddianamede 92 yaşındaki bir álimin hapsi isteniyordu ve gazetelerde çıkan bir-iki yazı haricinde Elif Şafak yahut Orhan Pamuk davalarında tozu dumana katan zevát şimdi yer yarılmış da içine girmiş gibiydiler.

GERÇİ DOĞRU AMA...

Mahkemenin sebebi, Muazzez Hanım’ın 90’ından sonra çıkarttığı bir kitabında başörtüsü ile ilgili olarak kullandığı ifadelerdi. Kadınların başlarını örtme ádetinin Sümerler’e dayandığını anlatıyor, hayatlarını tanrıça İnanna’ya vakfeden rahibelerin bazılarının fahişelik yaptıklarını söylüyor ve o devirde başlarını örten kadınların da sadece "mábed fahişeleri" olduğunu yazıyordu.

Muazzez Hanım’ın Sümerler hakkında buraya kadar anlattıkları bilimsel bir gerçekti ama daha sonra Sümerler’in başörtüleriyle günümüzün türbanını mukayese ederken söyledikleri ve "cami" ile "imam" yorumları galiba gereksizdi ve bu ifadeler sadece bizde değil, dünyanın hiçbir yerinde şık sayılmazdı. Dolayısıyla bir tarafta işte böyle bir ilmi mesele, diğer tarafta da mesleki hayatı pırıltılarla dolu olan ve sahasında dünyanın seçkin uzmanlarından kabul edilen 90’ını geride bırakmış bir hanımın hákim önüne çıkartılması vardı.

"Bu işi bakalım nasıl halledeceğiz?" diye düşünürken, Muazzez Hanım’ın sözünü ettiği tanrıça İnanna efsanesinin aslında bugün bile hayatımızın içerisinde bulunduğunu hatırladım. Sonra, şimdiye kadar hep karmaşık bir akademik üslupla anlatılan İnanna konusunu gazeteci diliyle ve basit şekilde nakledeyim dedim.

Önce, bilmemiz gereken bir kural var: Mezopotamya’nın eski tanrılarıyla tanrıçaları, sonraki asırlarda ortaya çıkan birçok dini etkilemiş, hattá bazıları kişilik özelliklerini yeni dinlerde de muhafaza etmiş ama başka isimlerle várolmuşlardır. İnançtaki binlerce senelik bu devamlılığın en önemli ve güçlü motifi de, tanrıça İnanna’dır.

İnanna, Sümer medeniyetinde bereket ve aşk tanrıçasıydı. Sümerler’den sonra ortaya çıkan Sami kökenli Babil uygarlığında "İştar" adını aldı. İştar, ismi bizde şimdi "Temmuz" olarak várolan çoban tanrı "Dumuzi" ile evlendi, bu evlilik didişmelerle geçti ve Dumuzi yeraltına sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ama yılda bir defa yeryüzüne çıkarak karısı İştar ile ilişkiye girecek ve yeraltından yerüstüne "yükseldiği" inancı, sonraki binyılların dinlerinde de etkili olacaktı.

PASKALYA’DA KARAR KILDI

İşte, İnanna ile İştar’da şekillenen bereket tanrıçası kavramı, ileriki asırlarda medeniyetler ve kıt’alar arası bir yolculuğa başladı. İştar, eski Mısır’da "Osiris", Fenikeliler’de "Adonis", Roma döneminin Anadolusu’nda "Attis" ve Hristiyanlık öncesinin pagan Avrupa’sında "Ostara" oldu. Pagan dönemi Avrupalıları’nın tanrıçaya hürmeten her sene bahar ve bereket şenliği olarak kutladıkları Ostara bayramı, Hristiyanlık sonrasında "Ester" halini aldı. "Ester", yani Hazreti İsa’nın göğe yükselmesinin kutlandığı "paskalya"... Paskalya hálen Hristiyan dünyasının en önemli dini bayramıdır ve göğe yükselme düşüncesinin temelinde, İştar’ın kocası Dumuzi’nin yeraltından yeryüzüne yükselme motifi yatmaktadır.

Miláttan önce 2500’lerde astronomiye olan merakın artmasıyla, yeryüzü tanrıları ve tabiat güçleri, göklerde de yeralmaya başladılar ve tanrılarla gök cisimleri arasında sembolik ilişkiler kuruldu. İnanna, bu ilişkilendirme döneminde Venüs yıldızı oldu ve Venüs, aşk sembolü haline geldi.

Mitolojinin İştar’ı yahut İnanna’sı, aslında hızlı ve maceralı bir hayat süren cilveli bir tanrıçaydı. Bahçıvanlardan efsane kahramanı Gılgamış’a kadar çok sayıda sevgilisi vardı ama en önemli birlikteliği, kocası Dumuzi ile yılda bir defa girdiği ilişkiydi. İştar tapınaklarındaki rahibeler, tanrıçaya olan bağlılıklarını göstermek için her ilkbaharda bir erkekle para karşılığında ilişki kurarlar ve kazandıklarını tapınağa verirlerdi. Tapınağın başrahibesi ise hükümdarın yatağına girer ve böylelikle de İnanna ile Dumuzi’nin birleşmesini temsil eden "kutsal evlilik töreni" icra edilmiş olurdu.

Muazzez İlmiye Çığ’ın dava konusu yayınında sözünü ettiği ve başlarını örttüklerini anlattığı "Sümer fahişeleri" aslında bu rahibelerdi ve yaptıkları işin temelinde bağlandıkları tanrıçaya olan hürmetleri yatıyordu...

Şimdi, İnanna yahut İştar adını taşıyan Mezopotamya tanrıçasının gölgesinin, binlerce sene sonra günlük hayatımızda hálá nasıl várolduğunu anlatayım:

Batı dünyasına Eski Yunan, Roma ve paganizm yoluyla sızan ve hüviyetlerini isim değiştirerek muhafaza eden Sümer tanrıları İslám álemine dini unsur olarak değil, efsane kahramanı şeklinde girdiler. Bu kahramanlardan biri de meşhur "Leylá ile Mecnun" hikáyemizde idi ve İnanna yahut İştar, bizim meşhur Leylá’mız oldu!

ŞİMDİ SIRA MECNUN’DA

Hikáyenin akademik versiyonlarını hatırlayalım: Leylá iláhi bir sevgilidir, her kadın aslında bir Leylá’dır, İştar’daki iláhi unsur, Leylá’da da vardır. İştar zamanla Venüs ile özdeşleşmiştir ve Venüs sadece geceleri görünür. "Leylá" ismi, Arapça’da "gece" demek olan "leyl" kelimesinden gelir, "geceye ait" demektir ve en zevkli ilişki, geceleri yaşanandır. İştar, Sümer kabartmalarında yanında bir arslanla beraber yeralır; arslan İştar’ın iláhi gücünün sembolüdür ve bizim hikáyemizdeki Leylá’nın yanında da mutlaka bir arslan yahut kaplan vardır ve Mecnun ne zaman Leylá’ya yaklaşmak istese karşısına bu arslan çıkar. Leylá ile Mecnun’un ayrılıkları İştar ile Dumuzi’nin ayrılığının benzeridir ve hikáyenin eski versiyonlarındaki semboller de Sümer mitolojisindeki sembollerin ya tıpatıp eşi, yahut asırlar sonrasına uyarlanmış şekilleridir. Sözün kısası, Sümer zamanının tanrıça İştar’ı, bizde hemen herkesin bildiği bir efsane-masal hálinde hálá yaşamaktadır.

Leylá ve Mecnun hikáyesi, binlerce sene öncesinin inançlarının günümüzdeki akislerinin sadece biridir. Üstelik divan edebiyatımız, edebiyat tarihçilerimizin dikkatlerini pek çekmemesine rağmen, geçmişi eski Mezopotamya’ya dayanan bu şekilde daha birçok kavramla doludur.

Sümer mitolojisinin edebiyatımıza nasıl yansıdığı konusunda genel bir bilgi almak isterseniz, Amerika’daki Harvard Üniversitesi’nin Türkoloji Profesörü Gönül Tekin’in Harvard Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü Yayınları’ndan 1992’de çıkan "Çengnáme" isimli muhteşem eserini temin edip okuyun. "Mecnun" kavramının gerisinde nelerin bulunduğunu öğrenmek için de, yine Gönül Hanım’ın önümüzdeki sene yayınlayacağı "Leylá ve Mecnun" kitabını bekleyin.

Türkiye’de mimar bulamayan Kültür Bakanlığı, Mimarlık Onur Ödülü’nü bir sanat tarihçisine veriyor

KÜLTÜR ve Turizm Bakanlığı, bu yıl "Ulusal Mimarlık Koruma Ödülleri" isimli bir yarışma açtı. Çok sayıda projenin katıldığı yarışmada ödüller dört grupta verilecekti: "Koruma uygulama", "koruma ve restorasyon projesi", "koruma destek" ve "koruma onur ödülü".

Jüriler toplandı, gönderilen projeler incelendi ve ödüle láyık isimlerle kuruluşlar belirlendi. Bakanlık, kazananları önümüzdeki salı günü ilán edecek.

Ödüller arasında en önemlisi "koruma onur ödülü" idi. Ankara’dan aldığım haberlere bakılırsa, bakanlığın oluşturduğu "ulusal jüri", Türkiye’de bu ödüle láyık tek bir mimar bulamadığından ve bir müsteşarla bir de genel müdürün özel ricalarını kıramadığından olacak, ödülü bir sanat tarihçisine vermişti!

Kazananların açıklanmasından sonra, bu konuda ilginizi çekecek bazı belgeler yayınlayacağım. Anadolu’da, özellikle de antik yerlerin ve sit alanlarının yerleşime açılması yolunda seneler boyu projeler çizdikten sonra İstanbul’da bir anda "korumacı" olan jüri üyesi zevattan kanunen hakkı bulunmamasına rağmen mimari projelere imza koymaktan çekinmeyen emekli sanat tarihçilerine uzanan bir belgeler resmigeçidi...

Şimdi, bu yazdıklarım inşaallah yanlış çıkar, "koruma onur ödülü" bir sanat tarihçisine değil bir mimara verilir ve Kültür Bakanlığı da böylelikle beni yalanlar temennisindeyim. Bakalım, iki gün sonra hep beraber göreceğiz...
X