Murat Bardakçı

İstanbul’un 1600 yıllık kayıp surları bulundu

18 Haziran 2006
İSTANBUL’da bundan kısa bir müddet önce şehir tarihinin en büyük arkeolojik buluşlarından biri yapıldı ve şehrin kurucusu olduğu kabul edilen Roma İmparatoru Konstantin’in asırlardan buyana aranan kayıp surları bulundu. Arkeologlar şehre adını veren Konstantin’in surlarının yanısıra İstanbul’un 1600 yıllık ilk rıhtımını da ortaya çıkarttılar ama bu arada örneğine dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayacak bir iş yapıldı ve altında şehrin kuruluş dönemini kalıntılarının bulunduğu mekána alelácele bir beton santrali inşa edildi.

324 yılında Roma İmparatorluğu’nun tek hákimi olan Konstantin, sınırları daha önceki imparator Septimus Severus tarafından çizilen Bizantion’u kendisine ikinci başkent seçmiş ve şehrin eski sınırlarını genişleterek inşa ettirdiği surlarla çevirmişti.
/images/100/0x0/55ea5847f018fbb8f879ddbb
Bin küsur sene öncesinden itibaren tarihi kayıtlarda sık sık bahsi geçen Konstantin surlarının bir kısmı sonraki asırlarda meydana gelen depremlerde yıkılmış, bir kısmı da depremler yahut depremlerden sonra yaşanan tsunamiler sebebiyle toprak altında kalmış ve yerlerini Jüstinyen ve Teodosius tarafından yaptırılan ve hálá várolan surlar almıştı. Konstantin’in surlarının nereden başlayıp nereye kadar uzandığı konusu asırlardan buyana araştırılmış ama surların tek bir parçasına bile rastlanmadığı için, surların sınırı sadece tahminden ibaret kalmıştı.

LİMAN DA BULUNDU

İşte, asırlardan buyana kayıp olan surlar, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin arkeologlarından Metin Gökçay tarafından Yenikapı taraflarında "Marmaray Projesi" kapsamında yapılan kazılarda ortaya çıkartıldı. Metin Gökçay ve ekibi, İstanbul’un sahildeki ilk yerleşim merkezlerinden olan Elefterion mahallesinin kalıntılarının yanısıra, dördüncü yüzyıla ait Elefterion Limanı’na da ulaştılar.

Şehir tarihinin bu en büyük arkeolojik buluşunun yapıldığı mekánı, hafta içerisinde gezme imkánı buldum ve oldukça geniş bir alanda devam eden kazı faaliyetinden ziyadesiyle etkilendim.

Kazı alanı, İndiana Jones filimlerini andırır gibiydi. İşçiler, başlarındaki arkeologlarla beraber toprağı hiç durmadan kazmakla meşguldüler. Açılan dev çukurların altında yeni bulunan ve şehrin geçmişinde várolan medeniyetleri gösteren duvarlar yükseliyordu. En alttaki Konstantin surlarının üzerinde, sonraki asırlarda Teodosyus tarafından yaptırılmış olan duvarların kalıntıları, onların üzerinde de Osmanlı’dan kalma izler vardı. Dördüncü asıra, yani bundan 1600 sene öncesine ait Elefterion Limanı önümüzde uzanıyor, limanın tam 16 asır boyunca toprak altında kalan ve çürümeye direnen ağaç kazıkları, şehrin büyük geçmişini ürpertici hisler içerisinde kendiliğinden anlatıyordu. Kazı alanına daha ilk bakışta, ne derece zengin medeniyetlerin várisi olan bir şehirde yaşadığınızı hemen hissediyordunuz.

YENİ BİR SAYFA

İşin bir bu kadar önemli olan tarafı, Metin Gökçay’ın bulduğu ve İstanbul’un tarihinin yanısıra arkeoloji biliminde de son derece önemli ve yepyeni bir sayfa açmış olan bu surların tamamının ortaya çıkartılabilmesi. Kazıların devamının mümkün olması hálinde, şimdilik sadece bir kısmı bulunan Konstantin Surları tamamen kazılacak ve böylelikle şehrin 1600 yıl önceki en eski sınırları da öğrenilebilecek.

Ama ben, bu şekilde büyük bir buluşun şimdiki şartlarda mümkün olamayacağının üzüntüsü içerisindeyim. Zira ortada bir yanda var güçleriyle çalışıp 1600 senelik geçmişin üzerindeki esrarı kaldırmaya çalışan çalışkan ve hevesli bilim adamları, diğer yanda ise böylesine büyük bir buluşu önemsemeyerek projelerinin yahut aldıkları ihalelerin geleceğini düşünen bir başka kesim var. Birtakım resmi makamların şu andaki çabaları ise, ilmi faaliyetlere en kısa sürede son verilmesi ve arkeolojik kazı yerine inşaata devam edilmesi.

Yaklaşımın son örneğini teşkil eden ve bu son derece önemli arkeolojik alana bir beton santrali yerleştirilmesi konusunu, yandaki kutularda okuyacaksınız.

Surları bulduk üzerine beton santrali kurduk

İSTANBUL
Boğazı’nın iki tarafını raylı tüpgeçitle bağlayacak olan "Marmaray" projesinin hayata geçmesi için, Yenikapı’da aylardan buyana yoğun bir çalışma yapılıyordu. Şehrin kurucusu İmparator Konstantin’in surları ve Bizans zamanından kalma bin küsur senelik tekneler, işte Marmaray projesiyle başlayan kazılar sırasında ortaya çıktı.

Kazıların başlamasından hemen sonra, Marmaray ile ilgili çalışmaların yapıldığı alanın İstanbul’da bugüne kadar rastlanan en önemli arkeolojik bölge olduğu görüldü. Mekánda başlayan kazılarda, birkaç ay içerisinde kayıp surların yanısıra İstanbul’un direkleri bile hálá várolan en eski limanı ve tarihin sağlam olarak kalabilmiş en eski tekneleri bulundu.

Derken, akıllara durgunluk eden bir iş edildi ve arkeolojik alana bir beton santrali inşa ediliverdi! Santral, Marmaray projesinin uygulanması sırasında gereken betonu yapacaktı ve projenin hayata geçmesi için her vesileyle övündüğümüz şehir açısından son derece önemli olan bir arkeolojik alanın tahrip edilmesinin önemi yoktu.

Ben, "Şehir ulaşımına büyük kolaylıklar sağlayacak olan bu raylı projeden Bizans surları uğruna vazgeçelim" gibisinden gereksiz bir aşırılığa kapılmayı aklımdan bile geçirmiyorum ama kazıların devam ettiği alanda işlerin tamamlanmasına çok az bir zaman kalmışken bu beton santralıni oraya oturtmanın ne mánásı olduğunu da sormadan edemiyorum. Hele, biraz ileride daha önceden kurulmuş bir beton santrali hálá faaliyetteyken!

Beyler! Cemal Hoca’yı kaçırıp İstanbul’un tarihini yok etmeyin

BUNDAN
birkaç ay önce de yazmıştım: "Marmaray" projesi için Yenikapı semtinde devam eden kazılarda hem şehir, hem de denizcilik tarihi bakımından son derece önemli bir keşif daha yapılmış ve toprak altında Bizans /images/100/0x0/55ea5847f018fbb8f879ddbddöneminden kalma altı adet gemi ile bir de kadırga bulunmuştu. Gemileri, Texas Üniversitesi’nin hocalarından olan ve gemi batıkları konusunda dünyanın en önde gelen uzmanı kabul edilen Prof. Cemal Pulak ortaya çıkartmıştı.

İstanbul depremlerinden birinde Marmara’dan gelen dev dalgalarla alabora olan gemiler, meydana gelen tsunami sırasında iç kesimlere ilerleyen deniz suyunun çekilmesi sırasında sürüklenen toprakla kumun altında kalmışlar ve toprak, aradan geçen bin küsur seneye rağmen tekneleri mükemmel bir şekilde muhafaza etmişti. Dolayısıyla, böylesine sağlam şekilde kalabilmiş gemilerin dünyada bir eşi daha yoktu ve şehir tarihinin yanısıra, denizcilik tarihi bakımından da büyük önem taşıyorlardı.

Derken, toprak altında bir başka geminin daha bulunduğu anlaşıldı. Gemi çok daha eskiydi, yedinci asırdan kalmaydı, várolan gemi tiplerinden hiçbirine benzemiyordu ve toprağın altında olduğu gibi, hiç bozulmadan durmuştu. Denizcilik ve gemi yapım tarihi bakımından da gayet önemli olan teknenin yeri tam olarak belirlendi, sondaj için kazılan kısmı da kapatıldı ve çıkartılması diğer çalışmaların tamamlanmasından sonraya bırakıldı.

Şimdi, bu geminin ortaya çıkartılmasına İstanbul Üniversitesi’nin arkeoloji bölümü talip. Ama işe talip olanların daha önce böyle bir çalışma yapmamış olmaları bir yana, üniversite bu tekneleri koruyacak teknolojiye de sahip değil.

Bu işe bambaşka sebeplerle soyunanlara bir hatırlatma yapayım: Kazıları sadece bilim aşkıyla ve sevabına yapan Cemal Hoca gibi dünyanın önde gelen uzmanını devreden çıkartıp kaçırtma çabasının ilmi, tarihi ve de etik vebáli çok büyüktür!
Yazının Devamını Oku

Adnan Menderes’i suçlamaktan vazgeçin! Arapça ezanı DP ile CHP beraber serbest bırakmışlardı

11 Haziran 2006
Önümüzdeki hafta, Arapça ezan yasağının kaldırılmasının 56. yıldönümü. Ezan konusundaki tartışmalar bugün de devam ediyor, dini çevreler Adnan Menderes’i ve Demokrat Parti’yi "ezan kahramanı" diye gösterirlerken, karşı taraf bu kararın o yıllarda başında İsmet Paşa’nın bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin karşı koymasına rağmen alındığını söylüyor ve günümüzdeki irtica ve türban huzursuzluklarından da Adnan Menderes ile partisini sorumlu tutuyor.  Ama, konunun çok önemli bir tarafı gözardı ediliyor: Ezanın yeniden Arapça okunması konusunda sadece DP milletvekillerinin değil, CHP grubunun da lehte oy verdiğinden ve Türkçe ezandan DP-CHP işbirliğiyle vazgeçilmiş olduğundan nedense hiç bahsedilmiyor. Konunun birkaç günden buyana tekrar gündeme getirildiğini fakat eksik yahut taraflı bir şekilde yazıldığını görünce, "Türkçe ezan" meselesinin ayrıntılarını anlatmak istedim.

ÖNÜMÜZDEKİ cuma günü senelerden buyana konuştuğumuz, tartıştığımız ve üzerinde çeşit çeşit yorumlarda bulunduğumuz ama bütün bu tartışmaları ve yorumları her zamanki ádetimiz üzre okumadan ve araştırmadan yaptığımız bir olayın, Arapça ezan yasağının kaldırılmasının 56. yıldönümü.

Önce, konunun ayrıntılarını bilmeyenler için kısa bilgiler vereyim: 1932 sonbaharında ezanın artık Türkçe okunması kararlaştırılmış, Arapça okunması resmen yasaklanmış, kararın uygulanması şiddetli bir şekilde takip edilmiş, 18 sene devam eden bu yasak sırasında çok sayıda tatsızlıklar yaşanmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1950’nin 16 Haziran’ında kabul ettiği bir kanunla Arapça ezana yeniden izin vermişti.

İşte, 14 Mayıs 1950 seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanan Demokrat Parti’nin işbaşına gelmesinin hemen ilk haftalarında çıkartılan bu kanun, daha sonraları birçok tartışmaya konu olmuştu. Bir kesim, Arapça ezan yasağının kalkmasını "devrimlerden geriye dönüş" ve "irticanın canlanmasının başlangıcı" olarak görürken diğer kesim yasağın kalkmasını "seneler boyu devam eden baskıların nihayet bulması" ve "halkın dini hürriyetini kazanmasının ilk adımı" diye nitelemişti.

UNUTULAN OYLAMA

Tartışmalar, bugün de devam ediyor. Dini çevreler Adnan Menderes’i ve Demokrat Parti’yi "ezanın yeniden Arapça okunmasının kahramanı" şeklinde gösterirlerken karşı taraf kararın o yıllarda başında İsmet Paşa’nın bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün karşı koymalarına rağmen alındığını söylüyor ve bugünün gündemini oluşturan irtica ve türban tartışmalarının başlatıcısı olarak Adnan Menderes ile partisini sorumlu tutuyor. Ama, bütün bu tartışmalar yapılırken, konunun çok önemli bir tarafı gözardı ediliyor: Arapça ezan yasağının kalkmasına Meclis’te sadece Demokrat Parti milletvekillerinin değil, aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi grubunun da lehte oy verdiğinden ve yasağın DP-CHP işbirliğiyle kaldırılmış olduğundan nedense hiç bahsedilmiyor.

Konunun birkaç günden buyana bazı yazarlar tarafından yeniden gündeme getirildiğini ama eksik yahut taraflı bir şekilde yazıldığını görünce, "Türkçe ezan" meselesinin ayrıntılarını anlatmak istedim.

İşte, 18 sene boyunca Türkçe olarak okunan ezanın yeniden Arapça’ya dönmesinin "gerçek" öyküsü:

1930’ların başında ezanın, tekbirin ve salánın Türkçeleşmesi, Kur’an’ın Türkçe okunması ve namazın da Türkçe dualarla kılınması kararlaştırılmış ve Türkiye’nin önde gelen bazı hafızlarına ezanın ve duaların Türkçeleştirilmesi vazifesi verilmişti. Hazırlıkların tamamlanmasından sonra, Kur’an’ın, tekbirin ve kametin Türkçesi ilk defa 1932’nin 3 Şubat’ına rastlayan Kadir gecesinde Ayasofya Camii’nde okundu. Daha sonraki aylarda Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Türkiye’nin dört bir yanına gönderilen tamimlerle ezanın artık sadece "Tanrı uludur" sözleriyle başlayan Türkçe şekliyle okunacağı bildirildi, Arapça ezan yasaklandı, bu arada salánın ve tekbirin de Türkçe olması emredildi ve yasaklar gayet sıkı bir şekilde denetlendi.

Karara uymayanlar için kanuni müeyyideler olması gerekiyordu. Ezanı Arapça olarak okumaya devam edenler 1941 yılına kadar "kamu düzenini sağlamaya yönelik emirlere aykırılık" suçundan cezalandırılırlarken, 1941’de çıkartılan 4055 sayılı kanunla, Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine bir fıkra eklendi. Değişikliğe göre, Arapça ezan ve kamet okuyanlar üç aya kadar hapsedilecek ve on liradan iki yüz liraya kadar para cezasına mahkûm olacaklardı.

18 YIL DEVAM ETTİ

Yasak, 1950 yılına kadar 18 yıl boyunca devam etti ama Türkiye’nin birçok yerinde olaylar çıktı, tatsızlıklar yaşandı ve konu Demokrat Parti’nin 1950 Mayıs’ında yapılan seçimleri kazanmasından sonra yasağın kaldırılmasına yönelik üç ayrı kanun tasarısıyla Meclis gündemine geldi. Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan, Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı ile Başbakan Adnan Menderes hükümeti, Arapça ezana hapis cezası getiren 526. maddenin değiştirilmesi için kanun tasarı ve teklifleri hazırladılar. Tasarı metinlerinde ezanın yeniden Arapça okunabileceğinden sözedilmiyor, sadece cezanın yeraldığı maddenin yeni şekli veriliyordu.

Adalet Komisyonu, hükümetin tasarısını kabul etti ve Meclis’teki görüşmeler 16 Haziran günü, Türk Masonlarının bir dönemdeki büyük üstadları olan İstanbul Milletvekili ve şair Fuad Hulusi Demirelli’nin başkanlığında yapıldı.

YAĞMUR TANRISI, YER TANRISI

Genel Kurul’da sözalan Demokrat Parti milletvekilleri, ezanın asıl haline dönmesinin halkta yaratacağı rahatlamadan bahsettiler. DP milletvekili Seyhan Sinan Tekelioğlu, "Atatürk sağ olsaydı hiç şüphe yok ki, bu büyük Meclis’in düşündüğü gibi düşünecekti. ...’Allahu ekber’ ile ’Tanrı uludur’ kelimeleri bir mánáya gelmez. Eski zamanlara ait kitapları okursak birçok tanrılar olduğunu görürüz: Yağmur tanrısı, yer tanrısı, vesaire. Binaenaleyh ’Tanru uludur’ deyince bunların hangisi uludur? ...Hristiyanlar bile bir ölüyü haber vermek için çan çalarlar. Onlar çan çalınırken çanın ne demek istediğini anlıyorlar, Müslümanlar bir salá sesi duymuyorlar" diye konuştu.

Tam bu sırada şaşırtan bir gelişme yaşandı: DP’liler CHP’lilerin tasarıya red oyu vermelerini beklerlerken, CHP grubu adına söz alan Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu, Arapça ezan konusunda tartışma açmak istemediklerini söyledi ve "Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkartılmasına aleyhtar olmayacağız" dedi. Daha sonra, üç maddelik tasarının maddeleri ayrı ayrı oylandı ve DP’liler ile beraber CHP’liler de kabul oyu kullandılar.

Ezanın 18 sene aradan sonra yeniden Arapça okunmasına izin veren kanun, işte böyle kabul edildi. Demokrat Partililer ezan meselesini sonraki senelerde devamlı olarak lehlerine kullandılar, CHP ise "Ezanın Türkçe olarak kalması için mücadele vermiş" gibi gösterildi ve tartışma hálá devam ediyor.

Ben, ezan konusunda yazıp konuşan zevátın meselenin asıl kaynağına, yani Meclis zabıtlarına bir türlü zahmet buyurup bakmadıklarını görünce, işin aslını bu zabıtlardan nakledeyim dedim...

CHP işte bu açıklamayı yapıp Arapça ezanın lehinde oy kullanmıştı

ARAPÇA ezanın yeniden serbest bırakılması için Millet Meclisi’nde 1950’nin 16 Haziran günü yapılan görüşmeler sırasında, CHP grubunun tasarıya red oyu vermesi bekleniyordu. Ama sanılanın aksi oldu ve grup adına sözalan Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu, partisinin ezanın Arapça okunmasına karşı çıkmayacağını açıkladı.

İşte, Cemal Reşit Eyüboğlu’nun TBMM’de görüşmeler sırasında yaptığı konuşmanın tam metni:

"Sayın arkadaşlar,

Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesinden, ezana taalluk eden ceza hükmünün kaldırılması maksadıyla hükümetin bugün huzurunuza getirdiği kanun tasarısı hakkındaki CHP Meclis Grubu’nun görüşünü arzediyorum.

Bu memlekette milli devlet ve milli şuur politikası cumhuriyet ile kurulmuş ve CHP bu politikayı takip etmiştir. Bu politika icabı olarak ezan meselesi de bir dil meselesi ve milli şuur meselesi telákki edilmiştir.

Milli devlet politikası, mümkün olan her yerde Türkçe’nin kullanılmasını emreder. Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizle olmasını bu bakımdan daima tercih ettik.

Türkçe ezan-Arapça ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz.

Milli şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek, Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız"
(TBMM Zabıt Ceridesi, 16. 6. 1950, birleşim 9, oturum 1, sah: 182).
Yazının Devamını Oku

Kral’ı Cumhuriyet Hükümeti böyle hanedan da bu şekilde karşıladı

4 Haziran 2006
Kuşadası’nda, geçtiğimiz Çarşamba günü, basının farkına varmadığı ilginç bir beraberlik yaşandı. Türkiye’yi ziyaret eden İsveç Kralı Karl Gustaf, Ankara’daki temaslarını tamamladıktan sonra Ege sahillerine geçti ve Kuşadası’nda, Sultan Vahideddin’in torunlarına ait olan Kısmet Oteli’nde, son padişahın soyundan gelenler tarafından ağırlandı. Bu sayfada, Kral’ın Türkiye ziyareti sırasında çekilmiş bazı fotoğraflar görüyorsunuz. İlk fotoğraf, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın Kral’ın onuruna Ankara’da verdiği resepsiyonda çekilmiş ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in katılmadığı davette, Meclis Başkanı ile bazı bakanların eşlerinin türbanlarıyla hazır bulunmaları tartışmaya /images/100/0x0/55ea6e5cf018fbb8f87f77c7sebep olmuştu. Basına yansımayan ve Kral ile Kraliçe’yi Sultan Vahideddin’in torunlarıyla birarada gösteren diğer fotoğraflar ise, Kuşadası’nda çekildi. Kral Karl Gustaf ile Kraliçe Silvia’yı ağırlayan padişah torunları ne türbanlı, ne de tesettürlü idiler; üstelik aynı zamanda Halife torunuydular. Bütün bu görüntüleri, yorumunu sizlere bırakarak bu sayfada yanyana yayınlıyorum.

EGE sahilleri, bu hafta basının farkına varmadığı bir karşılaşmaya sahne oldu ve İsveç Kral ve Kraliçesi’ni, Kuşadası’nda Osmanlı hanedanının mensupları ağırladı.

Hanedanların buluşması Türk Dışişleri tarafından hazırlanan resmi protokolün uygulanması sırasında tesadüfen yaşandı. Türkiye’ye resmi bir ziyaret yapan İsveç Kralı Karl Gustaf ile eşi Kraliçe Silvia, Ankara’daki resmi temasları /images/100/0x0/55ea6e5cf018fbb8f87f77c9tamamlayıp Efes’e gittiler ve antik kenti ziyaret ettikten sonra, öğle yemeği için Kuşadası’na geçtiler. Dışişleri Bakanlığı, İsveç hükümdarıyla eşi için daha önce Ege taraflarına giden hemen bütün yabancı devlet adamlarının ağırlandığı Kuşadası’ndaki Kısmet Oteli’ni seçmişlerdi.

Kısmet Oteli’nin nasıl bir yer olduğunu bilen bilir ama bilmeyenler için kısaca anlatayım:

ASİLLERİN MEKÁNI

Otel, İzmir’den Kuşadası’na giderken, kasabanın hemen girişinde, denizin üzerinde yükselen kayalık bir yarımadanın üzerine kurulmuştur ve herşeyiyle apayrı bir dünyadır, özellikle bahçesinin Türkiye’de bir eşinin olmadığı söylenir. Magazin sayfalarında yahut TV’lerde hemen her gün arz-ı endam eden zeváta orada rastlayamazsınız. Şöhretten hazzetmeyen "gerçek sosyetenin" yeridir ve isimlerinin başında "kral", kraliçe", "prens", "prenses", "sultan", "şehzade" gibi unvanlar bulunanlar, Kısmet’i tercih ederler.

Kısmet’in işte böyle "taçlılar"a mekán olmasının asıl sebebi, sahiplerinin de bir zamanlar "devletlu" olan bir aileye, Osmanlı Hanedanı’na mensup bulunmalarıdır.

Otel, padişahın torunu Hümeyra Özbaş "hanımsultan" ile eşi Halil Özbaş tarafından, 1960’lı senelerde kuruldu. İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth ile İran Şahı Rıza Pehlevi’nin de tatillerini burada geçirmeleri üzerine daha da meşhur oldu ve kısa zamanda bir "asiller mekánı" ve "hanedanların buluşma noktası" halini aldı. Özel gezilerinde yatlarıyla Ege taraflarına uğrayan krallarla kraliçeler Kısmet’te kalırlarken, Türk Dışişleri Bakanlığı da resmi ziyaret maksadıyla gelen yabancı devlet adamlarının Ege’ye yaptıkları geziler sırasında Kısmet’te kalmalarını tercih etti.

Hümeyra Özbaş "hanımsultan"ın 2000 yılında, eşi Halil Özbaş’ın da geçen sene hayata veda etmelerinden sonra, otelin işletmesini çocukları Hanzade ve Halim Özbaş kardeşler devraldılar. Kısmet Oteli "seçkinlerin ve asillerin mekánı" olma özelliğini bugün de muhafaza ediyor ve protokol davetlerine evsahipliği yapıyor.

Otele son giden "devletlu"lar, İsveç Kralı Karl Gustaf ile Kraliçe Silvia oldu.

Türkiye’yi ziyaret eden İsveç Kralı Karl Gustaf, Ankara’daki temaslarını tamamladıktan sonra geçtiğimiz Çarşamba günü Ege sahillerine gitti. Efes’i ziyaret eden Kral ile Kraliçe, buradan Kuşadası’na, Kısmet Oteli’ne geçtiler ve otelde Sultan Vahideddin’in torunları tarafından ağırlandılar.

YORUMU SİZE KALMIŞ

Bu sayfada, Kral’ın Türkiye ziyareti sırasında çekilmiş bazı fotoğraflar görüyorsunuz.

İlk fotoğraf, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın Kral’ın onuruna Ankara’da, verdiği resepsiyonda çekilmiş, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in katılmadığı bu davette Meclis Başkanı ile bazı bakanların eşlerinin türbanlarıyla hazır bulunmaları tartışma yaratmıştı.

Kral ile Kraliçe’yi basına yansımayan Kuşadası gezileri sırasında Sultan Vahideddin’in torunlarıyla beraber gösteren diğer fotoğraflar ise, Kısmet Oteli’nde çekildi. Kral Karl Gustaf ile Kraliçe Silvia’yı ağırlayan ve aynı zamanda Halifeler’in soyundan gelen padişah torunları ne türbanlı, ne de tesettürlü idiler.

Bu görüntüleri, yorumu sizlere bırakarak yanyana yayınlıyorum.

Sarayın bilinmeyenleri 350 yıl sonra Suna Kıraç sayesinde aydınlanıyor

CLAES Ralamb,
17. yüzyılda yaşamış İsveçli bir idareciydi. Türk devlet adamları, Poznan’da valilik yapan Ralamb’ın varlığından, 1657’de İsveç Kralı Onuncu Karl Gustaf tarafından İstanbul’a elçi olarak gönderilene kadar, hiçbir şekilde haberdar değillerdi.

14 Mayıs 1657’de İstanbul’a ulaşan Ralamb, "Avcı Mehmed" olarak bilinen zamanın hükümdarı Dördüncü Mehmed’in çevresinde oldukça soğuk karşılandı, zira o devrin ádetlerine uymamış ve padişaha tek bir hediye bile getirmemişti. Ralamb hem padişah, hem de Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa tarafından kabul edilmesine rağmen, hediye getirmemesi ve bir türlü itimat telkin edememesi yüzünden İstanbul’daki görevinde başarısız oldu, 1658 Haziran’ında memleketine görevini küskün bir şekilde döndü.

DERS GİBİ TABLOLAR

Ama, resmi vazifesini tam olarak yerine getirememesine rağmen özellikle Türk tarihi konusunda son derece faydalı bir hizmette bulundu: İstanbul’da kaldığı müddet zarfında Osmanlı Dünyası’nın sosyal hayatını aksettiren ve bugüne son derece kıymetli bilgiler aktaran günlükler tuttu. Bu kadarla da kalmadı, adı bilinmeyen bir ressama, zamanın hükümdarı Dördüncü Mehmed’in Edirne’ye ava gidişi sırasındaki şaşaalı resmigeçidinin büyük boyda yirmi adet tablosunu yaptırdı.

17. asır Osmanlı saray protokolünü son derece canlı bir şekilde aksettiren, 350 seneden buyana İsveç’te muhafaza edilen ve Türk tarihçilerinin varlıklarından pek haberdar olmadıkları bu tabloların on altısı, Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye getirildi ve vakfa ait Pera Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Serginin geçen perşembe günü yapılan açılışı da, İsveç Kral ve Kraliçesi’nin resmi ziyaretlerine tesadüf ettirildi.

Burada, sergi münasebetiyle yayınlanan iki kitaptan, "Avcı Mehmed’in alay-ı Humáyunu" isimli sergi kataloğu ile editörlüğünü İstanbul’daki İsveç Araştırma Enstitüsü’nün Müdürü Karin Adahl’ın yaptığı "The Sultan’s Procession" isimli eserlerden bahsetmem gerekiyor. 17. asır tarihiyle meşgul olanlar, o dönem Osmanlı sosyal hayatı ile ilgili olarak şimdiye kadar karanlıkta kalan birçok çizimden ve belgeden, bu kitaplar sayesinde haberdar olacaklardır.

Ben, önceki gün gezdiğim sergiye, özellikle de tablolardaki ayrıntılara ve İsveçliler’e bu sergiyi düzenleme fikrini veren Özalp Birol’un yaratıcılığına hayran kaldım.

Tarihçilerimizin, Suna ve İnan Kıraç çiftine bugüne kadar yaptıkları bütün kültür ve eğitim hizmetlerinin ardından böyle bir sergi ile ortaya yepyeni kaynakları koydukları ve 17. yüzyılın bizler için çok önemli olan meçhul bir kültür hazinesinin tanınmasını sağladıkları için müteşekkir olmaları gerekir. Kıraç çiftini bir tarih meraklısı olarak kutlarken, dün akşam doğum gününü idrak eden Suna Kıraç’a da sağlık içerisinde ve mutlu bir ömür temenni ediyorum.
Yazının Devamını Oku

Mahkemeleri eskiden de basardık ama türban değil, kadın bahanesiyle

28 Mayıs 2006
Danıştay’ın uğradığı kanlı saldırı, bana eski devirlerde yaşanan mahkeme baskınlarını hatırlattı. Biz mahkemeleri eskiden de basardık ama baskının bahanesi genellikle kadın meselesi olurdu ve 16. yüzyılın başlarında Üsküp’te yaşanan bir baskın, uzun zaman dillerden düşmemişti. O devrin en önemli akıncı beylerinden Báli Bey’in padişah torunu olan karısı, kocası seferdeyken yatakta bir delikanlıyla yakalanıp kadı efendinin huzuruna çıkartılmış ve kocasının arkadaşları mahkemeyi basıp kadının sevgilisiyle beraber altı kişiyi parça parça etmişlerdi. İşte, tarihlere "Báli Bey’in avradı" diye geçen kadının sebep olduğu bundan 400 küsur sene önceki mahkeme baskınının öyküsü...

TÜRKİYE, günlerden buyana Danıştay’a türban kararı bahanesiyle yapıldığı söylenen kanlı saldırıyı tartışıyor.

Biz mahkemeleri eskiden de basardık. Meselá 16. asır Anadolu’sunda yaşanan isyanlar sırasında da mahkemelerin basıldıkları olurdu ama en meşhur baskının bahanesi bir fuhuş meselesiydi ve 1500’lü yılların başlarında Üsküp’te meydana gelen mahkeme baskını, uzun zaman dillerden düşmemişti.

İşte, padişah torunu olan ve "Báli Bey’in avradı" diye bilinen bir kadının sebep olduğu bundan 400 küsur sene önceki mahkeme baskınının öyküsü...

Rumeli taraflarında sancakbeyi olan Báli Bey, Yavuz Selim zamanının önde gelen akıncılarındandı. Cesaretiyle, özellikle de muharebe planları hazırlamadaki ustalığıyla tanınırdı. Fetihler yapmış bir aileye, "Yahya Paşalular"a mensuptu.

Ama, bu büyük savaşçının şansı, evliliği bakımından pek parlak değildi. Gerçi karısı hanedana mensup sayılırdı, zira İkinci Bayezid ile Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın torunu Ahmed Göde Bey’in kızı ile evlenmişti. Fakat, iki hükümdar soyundan gelen bu hanım, Báli Bey’e láyık bir eş olamaması bir yana, çıkarttığı rezaletlerle kahramanın ismini de kirletmişti.

Büyük bir servete sahip olan kadın, varını-yoğunu genç erkeklerle yemekte, çıkan dedikodulara, hakkında anlatılanlara aldırış bile etmemekteydi.

BİLİNEN İLK JİGOLOMUZ/images/100/0x0/55eaab1ef018fbb8f88f19ed

Rezaletlerin ilki, Üsküp’te yaşandı.

Báli Bey sınır boylarında akınlar düzenlediği sırada Üsküp’te kalan karısı, bir delikanlıyla yaşamaktaydı. Günün birinde dedikodular haddi aştı, kadının evi basıldı ve Báli Bey’in hanımı, yatağında o zamanın tabiriyle "aradan kılıç geçmeyecek" vaziyette, genç bir erkekle yakalandı ve her ikisi de kadı efendinin huzuruna çıkartıldı.

"Bre namussuz" diye haykırıp hiddetlenen kadı efendinin falakaya yıktırdığı delikanlı daha ilk sopanın inmesiyle "Ama bana hem para veriyor hem şık elbiseler alıyordu..." deyiverdi. Delikanlı, bu sözleriyle kayıtlı ilk jigolomuz olduğunu, hattá tarihlere Fransızlar’ın tábiriyle "gigolo de robe" yani "giyim kuşam jigolosu" olarak geçtiğini tabii ki bilemezdi.

Çıkan rezalet Báli Bey’in Üsküp’teki arkadaşlarının kanına dokundu ve yalın kılıç mahkeme salonuna dalan bir akıncı, tarihimizin bu ilk jigolosunu kadı efendinin gözlerinin önünde bir güzel doğrayıverdi. Sonra hızını alamadı ve işe karışan altı kişiyi daha hemen oracıkta öldürdü.

Mahkeme mezbahaya dönmüş, kadı efendi ise kahraman kabul edilen bir akıncının karısı hakkında karar vermekten kurtulmuştu. Geçici bir tedbir aldı ve "Kocan gazádan gelene kadar kapıdışarı çıkmayacaksın!" diyerek Báli Bey’in artık evlere sığmaz hale gelmiş olan karısını bir başka konağa kapattı.

Asıl rezalet işte bundan sonra yaşandı.

Kadın, Üsküp’ten kaçıp İstanbul’a geldi. Parası ve pulu boldu, dolayısıyla kimselere muhtaç değildi, hemen bir konağa yerleşti ve kendisine bir başka sevgili buldu: Dellákoğlu adında genç bir háfız... Üstelik háfızla düşüp kalkmakla da yetinmedi ve bir de bebek peydahlar.

Dedikodular gene başını alıp yürüyünce iş bu defa İstanbul’daki kadılardan birinin önüne geldi. Kadı genç háfızı buldurup huzurunda temiz bir sopa çektirince kellesinin derdine düşen delikanlı kadını da, yeni doğmuş çocuğunu da unutup Edirne’ye kaçtı ama Trakya’yı kasıp kavuran sıtmaya yakalandı. Báli Bey’in karısı o sırada delikanlıyı yeniden İstanbul’a getirtmenin yollarını ararken háfız birkaç gün hiç durmadan titreyip durdu, sonra da ölüverdi.

KARDEŞİNİ AYARTTI

Bu sevgilisini de kaybeden Báli Bey’in karısı, artık zıvanadan çıkmıştı. Edirne’ye gidip háfızın mezarını ziyaret etti ama hasreti daha da arttı, ziyaretle kalmayıp mezarı açtırdı. Cesedi saatler boyu seyrettikten sonra gömdürüp İstanbul’a döndü ve bu defa da Háfız’dan kalan tek canlı hatıra ile, háfızın Dellákoğlu Bakı ismindeki kardeşiyle beraber yaşamaya başladı.

Olup bitenlerden habersiz bir halde cephelerde akından akına koşan Báli Bey’in dostlarının artık yapacak tek bir işleri kalmıştı, herkesin gözleri önünde cereyan eden bu rezaletleri zamanın hükümdarı Yavuz Selim’e rapor etmek... Raporu, Üsküp’teki mahkemeyi basıp kadının sevgilisini doğrayan kişi kaleme aldı. "...Oğlan suçunu kabul etti, ben de dayanamayıp katlettim. ...Bu karının Kemerveş adlı bir cariyesi ile Ferayet adlı bir Çerkez kulu vardır. İshak adında bir de adamı vardır ve bu işte o da ortaktır. Pezevenklik edenler işte bunlardır" demekte ve herşeyi anlatmaktaydı.

APAÇIK YAZDILAR

Yavuz Selim’
e hitaben kaleme alınan bu belgede yazılanları, rahmetli Çağatay Uluçay’ın 1956’daki bir yayınından naklettim. Yavuz Selim’in meseleyi öğrendikten sonra ne yaptığını ve akrabası olan bu delikanlı düşkünü kadın hakkında ne karar verdiğini şimdilik bilmiyoruz, zira saray arşivinden bu konuda henüz bir belge çıkmadı.

Ama, Báli Bey’in, yani bütün bu rezaletlere sebep olan kadının kocasının sonraki senelerdeki hayatını ayrıntılarıyla biliyoruz. Yahya Paşazade Báli Bey, yaşadığı acıları düşmanlarından çıkardı. Rumeli’de akından akına koştu, kaleler fethetti, özellikle de Kanuni Sultan Süleyman’ın Mohaç zaferi sırasında gösterdiği kahramanlıklarla minyatürlere bile konu oldu. Karısının macerası ise, tarihlere "ilk mahkeme baskını" olarak geçti.

İşte, önceki hafta yaşadığımız Danıştay baskınına kadar bizdeki en meşhur mahkeme baskınının öyküsü...

Nevzad Bey, lutfedin ve hiç olmazsa fasıl musikisinden elinizi çekin

KÜÇÜK yaşlarımdan itibaren Türk Müziği’nin içinde bulunmama, şimdi hayatta olmayan son büyük üstadları tanımama, hattá onlarla beraber müzik yapma zevkini bile tatmış olmama rağmen, bugün Türk Müziği’ni dinlemek bir yana, ne klasikleri, ne de günlük icrayı artık işitmeye bile tahammül edemez haldeyim.

Zira, günlük icra akıl almaz seviyede kalite kaybetmiş vaziyette. Üslup kişiliksiz, nağmenin tahtında inilti hüküm sürüyor, sazların tınıları bile bir başka ve ortada kadın seslerinin kalınlaşıp erkek seslerinin incelmesi gibisinden bir garabet var.

Klasik musiki ise, yerlerde sürünmede... "Klasik" kavramının "ciddiyet", ciddiyetin de monotonluk ve ruhsuzluk olduğunu zanneden bir şef yüzünden geçmiş asırların gümbür gümbür, dinamik eserleri artık birer hıçkırık yığını. Ritim çoktan ölmüş, repertuvar derseniz zaten yok, programlar da durmadan çalınmalarından dolayı bıkkınlık getiren ikiyüz civarında eserle sınırlanmış halde. Üstüne üstlük, klasik icraya özellikle 12 Eylül sonrasında árız olmuş bir başka illet daha var: Musikiye mistik bir hava verme merakı... En canlı aşk şarkılarını bile her nedense tasavvuf kalıplarına sokma çabası, dolayısıyla kayıt sırasında hamam kubbesinden beter ekolardan medet ummalar, hattá bazı çalgılara kutsallık atfederek sazları öpüp başa koymak gibisinden garabetler... İşte, Türk Müziği’nin hál-i pür melálinden sadece birkaç enstantane...

TUHAFLIKLAR BİTMİYOR

Bütün bu garabetlere, geçtiğimiz günlerde çıkan iki adet CD vasıtasıyla "fasıl geleneğini de halletme" çabası iláve edildi.

İstanbul’daki Devlet Korosu’nun sabık şefi Dr. Nevzad Atlığ’ın idare ettiği ve Bakırköy Musiki Konservatuvarı Vakfı’nın çıkarttığı CD’lerde neler var, daha doğrusu neler yok, neler... Ritim yok, tempo yok, ruh yok, tad yok, nağme yok, velhasıl müzik yok! Várolan, sadece kalın perdelerden gelen ve musiki olduğu iddia edilen bir uğultu ve Nevzad Bey’in CD kitapçıklarında "fasıl musikisi" ile ilgili kendine mahsus iddiaları...

Fasıl, İslám ülkelerinin ortak musikilerindeki sözlü süit formunun bizdeki ismidir. Fas taraflarında "novba", Azerbaycan’da "mugam", Orta Asya’da "şeşmakam" adı verilen bu biçime bizde "fasıl" denir ve fasıl geleneğinin temeli serbest ve son derece canlı bir icra ile güçlü bir ritim unsurudur.

Nevzad Bey’in çıkarttığı fasıl CD’lerinde musikinin niçin "olmadığını" burada tek tek sıralamaya gerek görmüyorum, sadece şu kadarını söylemekle iktifa edeceğim: CD’lerdeki icranın CD kitapçığında sözü edilen Hakkı Derman ve Şerif İçli fasılları ile hiçbir alákası bulunmamaktadır, eski fasılların kayıtlarını dinleyen her normal kulak bunu hemen hissedebilir. Dört ses pestten ağır, yeknesak ve en önemlisi ritim yoksunu bir icra asla fasıl değildir, Civan Ağa’nın "Dil seni sevmeyeni"ni bu hále getirmek ayıptır ve "kanunun, tanburun ve udun aynı zamanda ritim áleti şeklinde ele alınabileceği" iddiasında bulunmak da, 35 seneden buyana tanbur çalan bir kişi sıfatıyla söylüyorum, sadece ve sadece bir komiklikten ibarettir.

ATTİLA İLHAN HAKLIYMIŞ

Kızılordu Korosu’nun Çemberlitaş Hamamı’nda inlemesini andıran tuhaf bir uğultu yığınını bizlere "fasıl musikisi" olduğu iddiasıyla sunan şeften, şimdi birkaç küçük ricam var: Klasik musiki sáyenizde zaten dinamizmini kaybetti, şimdi lutfedin ve yaralı bir halde de olsa devam edegelen fasıldan elinizi çekin! Çekin ve rahmetli Attilá İlhan’ın "Generaller 11 Eylül akşamı Nevzad Atlığ’ın konserini dinlemiş olsalardı ertesi gün darbe yapamazlardı, zira uyuyakalırlardı" sözünü hálá doğrulamaya çabalamayın, Devlet Korosu’nu da bu işlere alet edip korunun ismini kullanmayın!

Hele, konservatuvar öğrencilerinden oluşan kalabalık bir grubu İstanbul’un önemli salonlarından birinde konsere çıkartmak maksatıyla günler boyu meşgul edip "Salon ya dolmazsa" endişesiyle kendi cebinden değil, o genç öğrencilerin hisselerine düşen mebláğı sarfederek bilet satın alıp oraya-buraya davetiye göndermek, bunca senelik kariyere yakışmaz!

Musiki námına yapılan bu gürültüyle, konser salonlarını davetiyesiz tabii ki dolduramazsınız!
Yazının Devamını Oku

Hacim Muhiddin Bey temize çıktı ama S.A. kim?

21 Mayıs 2006
Hafta içerisinde Londra’dan yapılan ve hem askeri tarihimiz hem de milli namusumuz açısından son derece önemli olan bir açıklama, gergin ve yoğun gündem yüzünden pek ses getirmedi.

Açıklama, meşhur İngiliz casusu Lawrence’in bir Türk idarecinin tecavüzüne uğradığı yolunda 80 seneden buyana devam edegelen söylentinin Lawrence’in bir yalanından ibaret olduğuydu. Çoğumuz pek bilmeyiz ama, tecavüzle suçlanan kişi, Batı Anadolu’daki Kuvá-yı Milliye’nin kurucularından olan ve sonraki senelerde İstiklál Mahkemesi Başkanlığı ve milletvekilliği yapan Hacim Muhiddin Çarıklı idi. Londra’dan yapılan açıklamayla Hacim Muhiddin Bey’in ismi 80 sene sonra temize çıkıyor ama Lawrence üzerine çalışan İngiliz tarihçilere çok önemli bir başka iş daha düşüyor: Maceraperest İngiliz casusun ölesiye áşık olup şiirler yazdığı ve hasretinden Beethoven’ın müziği eşliğinde kendisini genç erkeklere kırbaçlatıp acılar çektiği, arkeologlara eşekle su dağıtan "S.A." rumuzlu Arap delikanlının gerçek hikáyesini ortaya çıkartmak.

<B>AJANSLARIN </B>Londra’dan geçtikleri ve hem askeri tarihimiz, hem de namusumuz bakımından son derece önemli olan bir haber, haftanın kanlı ve gergin gündemi yüzünden pek ses getirmedi. Haber, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Arap Yarımadası’nda faaliyet gösteren meşhur İngiliz casusu <B>Lawrence’</B>in bir Türk idarecinin tecavüzüne uğradığı yolunda 80 seneden buyana devam edegelen söylentinin iftiradan ibaret olduğu yolundaydı...

İddiayı bizzat <B>Lawrence </B>ortaya atmış ve 1926’da yayınladığı <B>"Bilgeliğin Yedi Direği"</B> isimli hatıralarında bir Türk’ün şimdi Suriye sınırları içerisinde bulunan Der’a kasabasında 1917 Kasım’ında kendisine tecavüz edip kırbaçlattığını yazmıştı. Ama, <B>James Barr </B>adındaki İngiliz tarihçinin hafta başında Londra’da yaptığı açıklamaya göre <B>Lawrence’</B>in bu iddiası doğru değildi, İngiliz casus Suriye’nin Der’a kasabasına hiç gitmemişti ve tecavüze uğradığını iddia ettiği günlerde de Der’a’nın 90 kilometre güneyindeki bir başka şehirdeydi. <B>Lawrence,</B> tecavüz iddialarını sadece kendi sado-mazoşist duygularını tatmin maksadıyla yazmıştı.

Haftanın gergin ve karmakarışık gündemi yüzünden gazete sayfalarında kaynayıp giden haber ana hatlarıyla böyleydi ama açıklamanın daha da önemli olan tarafı, artık çok az kişinin hatırladığı bir Milli Mücadele kahramanının, <B>Hacim Muhiddin Bey’</B>in isminin böylelikle temize çıkmasıydı.

SADECEMERAKLISIBİLİR

Son dönem tarihine meraklı olanlar, <B>Lawrence’</B>in dünya savaşı yıllarında Türkler tarafından tecavüze uğradığı yolundaki söylentileri mutlaka işitmişlerdir ama, iddianın <B>Hacim Muhiddin Bey </B>bağlantısından çok az kişi haberdardır.

<B>Lawrence’</B>e tecavüz ettiği iddia edilen kişi <B>Hacim Muhiddin Bey,</B> yahut Cumhuriyet dönemindeki tam ismiyle <B>Hacim Muhiddin Çarıklı,</B> 1881’de Uşak’ta doğmuş, Mülkiye’yi bitirdikten sonra imparatorluğun çeşitli yerlerinde idarecilik yapmıştı. 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sırasında Balıkesir mutasarrıfı ve işgalden hemen sonra da, Batı Anadolu’daki Kuvá-yı Milliye’nin kurucularındandı. Balıkesir’de, Nazilli’de ve Alaşehir’de kongreler toplamış, daha sonra Ankara’ya geçmiş, 1920’den 1950’ye kadar milletvekilliği yapmış, dört sene boyunda İstiklál Mahkemesi başkanlığında bulunmuş, 1950’de siyasetten çekilmiş ve hayata 1965’te İzmir’de veda etmişti.

Yazının Devamını Oku

Halil Bey sadrazam olsaydı karısınıdövdü diye bir araba sopa yemişti

14 Mayıs 2006
Tarihimizdeki en tanınmış "kadın dövme" hadisesinin kahramanı, Kanuni Sultan Süleyman’ın veziriázamı ve kızkardeşi Şah Sultan’ın kocası olan Lütfi Paşa idi. Şah Sultan, 1541 Nisan’ında zina ederken yakalanan bir kadının cinsel organının dağlanması üzerine kocasına "Bre zalim herif!" diye bağırmış,  Lütfi Paşa da sinirlenip karısını tokatlamış ama konakta ne kadar hizmetkár varsa hepsi gelip "Sultanımıza el kaldırırsın haaa?" diye Paşa’ya temiz

bir meydan dayağı çekmişlerdi. Paşa’nın cezası bu kadarla da kalmamış, azledilip sürgün edilmiş ve Dimetoka’da sürgünde ölmüştü. Kanuni’nin veziriázamı olan Lütfi Paşa, makamına güvenip karısına el kaldırdığı için işte böyle bir ákıbete uğradı. Paşa’dan tam 465 sene sonra "Ben de milletvekiliyim" deyip dokunulmazlığına sığınarak hanımının şakağını morartan Halil Ürün’ün macerasının nasıl noktalanacağını ise, hep beraber göreceğiz.

KONYA’nın AKP’li milletvekili Halil Ürün, hayatına giren ikinci yahut üçüncü bir kadın yüzünden eşi Esma Hanım’la tartışmış, tartışma sırasında dokunulmazlığını hatırlamış, "Ben milletvekiliyim" diye haykırıp evrak çantasını kadıncağızın kafasına geçirmiş, sonra hızını alamayarak yumrukla sol şakağını morartmış ve sağ elini de ezivermiş!

Halil Bey’in hanımı tarafından karakola resmen şikáyette bulunulduğu için artık kamu davası halini alan bu dayak macerası hakkında şimdi AKP’nin tepkisini beklemeye başladık. İşte, bu bekleme sırasında sizlere tarihlerimizin en meşhur "kadın dövme" hadisesini hatırlatmak istedim: Veziriázam Lütfi Paşa’nın, karısı Şah Sultan’a el kaldırmasını ve sonrasını...

Lütfi Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın hem veziriázamı, hem de hükümdarın kızkardeşi Şah Sultan’ın kocası, yani Kanuni’nin eniştesidir. Veziriázam Ayas Paşa’nın 1539’un 13 Temmuz’unda vebadan can vermesi üzerine veziriázamlığa yani başbakanlığa getirilir ama bu makamda sadece iki sene kalır ve azledilir. Azlinin sebebi ise siyasi bir mesele değil, karısına el kaldırmaya kalkışmasıdır ve hadisenin ayrıntıları da bugüne 16. asrın meşhur allámesi Gelibolulu Mustafa Áli’nin yazdıkları sayesinde gelecektir.

SERT VE KİBİRLİ

Devlet adamlığının yanısıra tarihçi olan ve "Asafnáme" isimli bir tarih kitabı kaleme alan Lütfi Paşa, hususi hayatında sertliğiyle, kibiriyle ve kendiği beğenmişliğiyle tanınmaktadır.

1541 Nisan’ında bir gün, Paşa’nın huzuruna, zina ederken yakalanan bir kadın getirirler. Paşa "Bre kahpe! Bu işin haram değil midir?" diye haykırır, sonra daha da hiddetlenir ve kadının cinsel organının bir rivayete göre dağlanmasını, bir başka rivayete göre de bıçakla oyulmasını emreder. Verdiği emir ne dinde, ne de o devrin kanunnamelerinde vardır ama hemen yerine getirilir ve kadın cezanın infazı sırasında ölüverir.

Paşa akşam konağına döner, hareme geçer ve karısı Şah Sultan’a o günkü marifetini ballandıra ballandıra anlatmaya başlar. "Halkın namusunu nasıl da koruyorsun Paşam, afferin sana!" gibisinden bir takdir beklemektedir ama tam tersi olur ve Şah Sultan avaz avaz "Senden önce gelen vezirlerin hangisi kadınlara karşı böyle bir ceza verdi? Kimden öğrendin de bu işi ettin?" diye bağırır. İstifini bozmayan Lütfi Paşa’nın "Bundan böyle yakalanan her fahişe aynı cezayı çekecek" demesi üzerine Şah Sultan’ın sinirleri iyice tepesine fırlar ve "Seni zálim! Seni inatçı! Seni edepsiz herif!" diye çığlık atmaya başlar.

İşittiği hakaretler Paşa’nın kanına dokunur, karısını susturmaya çalışır fakat beceremez ve Nisa Suresi’nin 34. ayetindeki "Dövünüz!" emrini hatırlayıp Sultan’ın suratına okkalı bir şamar aşkeder.

Ama, Şah Sultan’ın padişah kızı olduğunu unutup el kaldırmakla büyük hata yapmıştır!

UŞAKLARDAN DAYAK YEDİ

Yediği tokat Şah Sultan’ı daha da celállendirir, "Benim gibi bir hünkár kızına el kaldırırsın haaa? Seni ahláksız"! deyip feryáda başlar, konakta ne kadar haremağası, hizmetkár ve uşak varsa hepsini çağırır, "Vurun şu mel’una!" diye emredip kocasına güzel bir meydan dayağı çektirir. Gayet uzun süren dayak faslından sonra hırsı hálá geçmeyince, her tarafı mosmor olmuş Paşa’yı önce kapıdışarı eder, sonra hemen kardeşi Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkar, hüngür hüngür ağlayıp "Benim kocam, senin de vezirin olacak deyyus bana el kaldırmaya cür’et etti. Herifi ben tepeledim ama sen de tepele!" der.

Gazaba gelme sırası bu defa hükümdardadır: Kanuni Süleyman, kızkardeşini Lütfi Paşa’dan hemen boşatır, Paşa’yı veziriázamlıktan atıp Dimetoka taraflarındaki bir çiftliğe sürgüne yollar, üstelik nikáh sözleşmesinde geçen ve "mihr" denilen tazminat için Paşa’nın mallarını sattırır ve satıştan gelen paraları da Şah Sultan’a verir. Şah Sultan bir daha evlenmeyecek ve büyük bir şeyhe mürid olup hayatını hayır işlerine vakfedecektir.

Lütfi Paşa, "Asafnáme" isimli eserinde azledilmesi meselesini "İkiyüzlü ve kötü niyetli bazı herifler aleyhimde dedikodu yaptılar" sözleriyle geçiştirecektir. Paşa, yediği dayaktan ise hiç bahsetmeyecek, "Kadınların hilelerinden kurtulabilmek ve onlara mağlup olmamak için gönül rahatlığıyla çiftliğimde inzivaya çekildim ve Allah’a dua etmekle meşgul oldum" diye yazacaktır.

Kanuni’nin veziriázamı olan ve makamına güvenip karısına el kaldıran Lütfi Paşa’nın dayak macerası ve ákıbeti işte böyle... Paşa’dan tam 465 sene sonra "Ben de milletvekiliyim" deyip dokunulmazlığına sığınarak hanımının şakağını morartan Halil Ürün’ün bu dayak macerasının nasıl noktalanacağını ise hep beraber göreceğiz.

METRESLER NEREYE GİTTİ?

Ama, gazetelerin günlerdir birinci sayfalarını işgal eden bu dayak hadisesiyle ve benzeri olaylarla ilgili haberlerde geçen yeni bir ifade biçiminin nereden çıktığını sormadan da edemeyeceğim:

Merak ettiğim ifade, artık sık kullanır olduğumuz "erkeğin hayatındaki başka kadın" sözü...

Evli bir erkeğin eşinin haricinde ilişkide bulunduğu diğer kadınlara bizde eski zamanlarda "máşuka", sonraları da "metres" denirdi ve günlük konuşmada "erkeğin hayatındaki başka kadın" gibisinden uzun ifadeler değil, sadece "metres" sözü geçerdi. Meselá "Ahmet başka bir kadınla ilişkiye girmiş" değil, "Ahmet metres tutmuş" derdik. Böyle haberler çok değil, 20 sene öncesine kadar gazetelerde "metresini dövdü", "metresiyle basıldı", yahut "metresini doğradı" gibisinden başlıklarla verilirdi.

Sınıf atladık ve "zina""düzeyli beraberlik" yaptık diyelim... Ama çapkın bir romantizm ve biraz da tehlike kokan "metres" sözü nerelere gitti dersiniz?

Yusuf Hoca ile aramızdaki tartışmada üçüncü kişilere başka şey düşer!

İKİ hafta önce, Türk Tarih Kurumu’nun Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun Nisan ayında yayınladığım "Talát Paşa’nın Tehcir Belgeleri" başlıklı dizimle ilgili olarak bir gazeteye verdiği demeçte "Bardakçı popüler kalabilmek adına bunları yapıyor" şeklindeki sözüne cevap vermiştim. Yazımda, Tarih Kurumu’nun artık sadece Ermeni meselesiyle ilgili yayın yapar bir hál almasını da eleştiriyordum.

Geçen hafta, Yusuf Bey’den yazılı bir açıklama aldım. Prof. Halaçoğlu, demecinde "Bardakçı popüler kalabilmek adına bunları yapıyor" diye bir ifade kullanmadığını, "Sayın Bardakçı, popüler tarihin bir gereği olarak bu evrakı yayınlıyor" dediğini söylüyor; sonra "Yaptığınız yayına saygı duyuyorum. Ama bir bilim adamı olarak tarihi olmayan, herhangi bir mühür, imza veya kaydı bulunmayan, üstelik Talát Paşa’nın kendi elyazısı olmayan bir belgede varolan tutarsızlığı da değerlendirmek durumundayım" diye yazıyordu.

Prof. Halaçoğlu, "Tarih Kurumu asli işi olan tarihe dönsün ve Ermeni meselesi yayınını başka müesseselere bıraksın" görüşüme de karşıydı. Türk Tarih Kurumu’na haksızlık yaptığımı söyleyip 2003’te 30, 2004’te 19, 2005’te de 25 adet kitap yayınladıklarını ve bunların 35’inin Ermeni meselesiyle ilgisi bulunmayan eserler olduğunu anlatıyordu. Halaçoğlu’nun "Sevgili Arkadaşım" hitabıyla başlayan mektubu "Sizin aksinize gerek hocam merhum Prof. Dr. Cengiz Orhonlu’nun, gerekse de Türk Tarih Kurumu’nu kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün bizi takdirle izlediğini görür gibi oluyorum" cümlesiyle bitiyordu.

Türk Tarih Kurumu Başkanı’nın, hakkımda "Bardakçı popüler kalabilmek adına bunları yapıyor" diye bir söz etmediğine memnun oldum, böyle bir ifade kullanacağına inanmadığımı da zaten yazmıştım. Bu durumda, Prof. Halaçoğlu’nun demecini yayınlayan málum gazetenin dürüstlüğü ve haberlerinin doğruluğu konusu tartışmalı bir hál alırken, bazı hususları yine de hatırlatmak istiyorum:

Yusuf Bey, Paşa’nın evrakını "popüler tarihin bir gereği olarak yayınladığımı" söylüyor. Hayır! Ben, bütün yayınlarımda öncelikle belgeye ağırlık veririm ve "Talát Paşa’nın Tehcir Belgeleri" başlıklı dizide yeralan evrakı da "popüler tarihin gereği olarak" değil, tarihi değere sahip bulundukları için yayınladım. Tehcirin mimarına ait olan 80 senelik evrakın popülarite ile değil, sadece ilimle ve gerçeklerle alákası vardı.

Prof. Halaçoğlu’nun "özel evrakta mühür yahut imza aramak" yolundaki görüşüne ise cevap vermiyorum. Zira, Yusuf Bey’in Talát Paşa’nın resmi tezlere yer yer ters düşen belgeleri konusunda "tarihçi" değil, "kurum başkanı" sıfatıyla konuştuğunun farkındayım.

Kurumun 2005 yılındaki yayınlarının sayısı Yusuf Bey’in iddia ettiği gibi 25 değil 19’dur, çünki bir kitabın ikinci yahut üçüncü cildleri, dünyanın hiçbir yerinde ayrı bir eser kabul edilmez. Sözkonusu bu 19 eserin biri diğerinin tercümesi, altısı ise belge yahut kongre bildirisi neşridir. Geriye kalan 12 eserin yedisi müstakil kitaptır ama beşi Ermeni meselesiyle ilgilidir, üstelik belge yayınlarından biri de Ermeni olayları hakkındadır. Böylelikle kurumun mesaisinin yarısı Ermeni meselesine hasredilmiştir ve "Tarih Kurumu’nun görevi bu değildir" yolundaki görüşüm de son derece doğrudur!

Bütün bunlardan sonra, daha önemli bir hususa açıklık getirmem gerekiyor: Çok iyi hocalardan yetişen Prof. Yusuf Halaçoğlu son dönemin gayet seçkin bir tarihçisidir ve benim de dostumdur. 1915 olayları konusunda aramızda ihtiláf değil, sadece yorum farkı vardır ve bu yorum tartışmamızdan hareketle bizi birbirimize girmiş gibi gösteren bazı yayıncılara da başka bir iş yapmak düşer!
Yazının Devamını Oku

Osmanlı demokrasisi kitap yırttı diye padişahı bile tahtından indirmişti

7 Mayıs 2006
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 82 yaşındaki orman mühendisi Mehmet Fethi Dördüncü’nün Atatürk’ün Selánik’te doğduğu evdeki ziyaretçi defterine yazdığı eleştirileri yırtmasını günlerdir tartışan Türkiye, 20. yüzyılın ilk yıllarında da Sultan Abdülhamid’in bir kitabın sayfalarını yırttırıp yaktırması söylentileriyle meşguldü. Şimdilerde pek hatırlanmaz ama, Abdülhamid’in 1909’un 27 Nisan’ında tahtından indirilmesinin ilk resmi gerekçesi ne meşhur 31 Mart ayaklanması, ne seneler boyu devam etmiş olan istibdadı, ne de bir başka siyasi meseleydi. Abdülhamid’in 33 senelik iktidarına "bazı kitapları yakıp yırttığı" yolundaki bu suçlama yüzünden son verilecekti ve kitap yırtma konusu, zamanın şeyhülislámından alınan "hal fetvası"nın yani hükümdarın tahtından indirilmesinin dini bakımdan bir mahzur taşımadığını yolundaki fetvanın da hemen girişinde yeralacaktı.

SELÁNİK’te hafta içerisinde yaşanan "defter yırtma" tartışmasını ayrıntılarıyla yazmama gerek yok, zira hadise günlerdir gündemimizin ilk sırasında... Sadece, Türkiye’de bundan 97 sene önce bir başka "kitap yırtma" hadisesinin yaşandığını ama o zamanki tartışmanın hükümdarın tahtına málolduğunu anlatmakla yetineceğim...

Bugün, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 82 yaşındaki orman mühendisi Mehmet Fethi Dördüncü’nün Atatürk’ün Selánik’te doğduğu evde bulunan ziyaretçi defterine yazdığı eleştirileri yırtmasını tartışan Türkiye, 20. yüzyılın ilk yıllarında da Sultan Abdülhamid’in bir kitabın sayfalarını yırttırıp yaktırması söylentileriyle meşguldü: Abdülhamid, iddiaya göre, Hazreti Muhammed’in hadislerinin yeraldığı "Sahih-i Buhari" isimli eserin bazı sayfalarını o sayfalardaki hadisler "iktidarını zayıflatabileceği" endişesiyle yırttırmış ve kitabın bazı nüshalarını da yaktırmıştı.

FETVA ARADILAR

Abdülhamid’
e yönelik bu suçlama, daha sonraları dallanıp budaklanacak ve siyasi bir mahiyet alacaktı. Artık pek hatırlanmaz ama, Abdülhamid’in 1909’un 27 Nisan’ında tahtından indirilmesinin ilk resmi gerekçesi ne meşhur 31 Mart ayaklanması, ne seneler boyu devam etmiş olan istibdadı, ne de bir başka siyasi meseleydi. Abdülhamid’in 33 senelik iktidarına "bazı kitapları yakıp yırttığı" yolundaki bu suçlamayla son verilecekti ve kitap yırtma konusu, zamanın şeyhülislámından alınan "hal fetvası"nın yani hükümdarın tahtından indirilmesinin dini bakımdan bir mahzur taşımadığını yolundaki fetvanın da hemen girişinde yeralacaktı.

İşte, Abdülhamid’in tahtına málolan bu kitap yırtma ve yakma suçlamasının kısa öyküsü...

İstanbul’da 1909’un Rumi takvimle 31 Mart, Miládi takvimle de 13 Nisan günü, tarihlere "31 Mart ayaklanması" diye geçen kanlı hadiseler yaşandı. İsyancı askerler imparatorluğun başkentine günler boyu hákim oldular ve ayaklanma, Selánik’teki bazı birliklerin "Hareket Ordusu" adı altında İstanbul’a girip ásileri temizlenmesiyle son buldu.

Hükümdara muhalif politikacılar ve askerler, ayaklanmayı Abdülhamid’in desteklediği konusunda ellerinde kesin bir delil bulunmamasına rağmen, isyanın hükümdarın tahttan indirilmesi için uygun bir bahane olduğunu gördüler. Parlamento da, Abdülhamid’in "hal"lini, yani tahtından indirilmesini istiyordu ama bunun için fetva lázımdı.

Fetvanın müsveddesini, o dönemde milletvekili olan sonraki senelerin meşhur din álimi Elmalılı Hamdi Efendi kaleme aldı. Sonra, metnin resmiyet kazanması için fetvayı bizzat yazıp şeyhülisláma imzalatmakla görevli olan "fetva emini" Hacı Nuri Efendi parlamentoya getirildi.

UĞURSUZLUK KORKUSU

Ama, Nuri Efendi "Halde şeámet vardır" yani "Tahttan indirme uğursuzluk getirir" dedi ve hazırlanan müsveddeyi imzalamak istemedi. Sultan Abdüláziz’in halledilmesinden sonra yaşanan feláketleri hatırlattı, "muhacirlerin çocuklarını omuzlarında taşımaktan omuzlarının çürüdüğünü" nakletti ve Meclis’in ısrarı hálinde istifa edeceğini söyledi.

Meseleyi tartışan komisyon bunun üzerine fetvanın iki seçenekle yazılmasını benimsedi. Metinde hükümdara tahttan feragat teklif edilirken, azilden de bahsedilecekti. Değişikliğe razı olan Nuri Efendi fetvayı kabul etti ve metni Şeyhülislám Mehmed Ziyaeddin Efendi de imzaladı. Ama, fetvanın alınmasından sonra toplanan milletvekilleriyle senatörler, hükümdarın tahttan feragatini istemeyip indirilmesinde ısrar ettiler ve bir Türk, bir Ermeni, bir Yahudi ve bir de Arnavut’tan oluşan parlamento heyeti Yıldız Sarayı’na gitti ve Abdülhamid’e tahttan indirildiğini tebliğ etti.

İşte, hükümdarın 33 senelik iktidarına son veren bu fetvada yazılı olan gerekçelerin başında, Abdülhamid’in "bazı dini kitapları yırttırıp yaktırdığı" iddiası vardı ve iddia uzun seneler boyu devam etmiş bir söylentiye dayanıyordu.

Abdülhamid, hadiseden birkaç sene önce, Sünni İslam dünyasının en muteber hadis kitabı olan "Sahih-i Buhari" isimli eseri gayet şık bir baskıyla yayınlatmıştı. Ama hükümdar, bir iddiaya göre, eserde "Halka zulmeden idarecilere karşı ayaklanmak haktır" şeklindeki bazı hadislerin bulunduğunu yayından sonra farketmiş ve bu hadislerin geçtiği sayfaları yırttırmış, eserin bazı cildlerini de yaktırmıştı.

’FESÜPHÁN ALLAH’ DEDİ

Padişahı tahttan indiren fetva bu suçlama ile başlıyor, "Müslümanlar’ın imamı olan kişi muteber dini kitapları yırtıp yakarsa" dendikten sonra başka iddialar da sıralanıyor ve metnin sonunda "Bütün bu işleri yapan kişiye tahttan feragat teklif edilmesi yahut o kişinin tahtından indirilmesi vácip olur mu?" diye soruluyordu. "Olur" cevabıyla biten fetvanın altında Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi’nin imzası vardı.

Abdülhamid, kendisine tebliğ edilen hal kararını sakin bir şekilde dinledikten sonra "Ne yapalım, Allah’ın takdiri böyleymiş" meálinde birkaç söz edecek ama "kitapları yakıp yırttığı" suçlamasına karşı çıkarak "Fesüphánallah! Ben hangi kitabı yakmışım yáhu!" diyecekti.

Daha önce yaşadığımız "kitap yırtma" tartışmasının öyküsü, kısaca işte böyle... Başbakan’ın Selánik’teki defterin sayfasını yırtmaya yahut 82 yaşındaki orman mühendisi Mehmet Fethi Dördüncü’nün böyle bir deftere yer yer ağır hakaretlerle dolu bir metin yerleştirmeye hakkı olup olmadığının kararını da siz verin.

Abdülhamid hakkında láfa değil belgeye dayanan bir eseri nihayet yayınlayabildik

BENİM çocukluğum, Sultan Abdülhamid zamanını herşeyiyle yaşamış, 31 Mart hadisesini görmüş, hattá hükümdarın yakın çevresiyle temasta bulunmuş olan İstanbullular’ın arasında geçti. Abdülhamid’in bahsinin edilmediği bir gün, neredeyse yok gibiydi.

Yaşlı hanımlar, o devirden "boluk ve bereket yılları", erkekler ise "nefes almaya bile korkulan zamanlar" diye bahsederlerdi. Bolluk inancının gerisinde devletin temel gıda maddelerinin seneler boyu sübvanse edilmesi politikasının bulunduğunu çok sonraları farkettim. Abdülhamid’in cenazesinin kaldırılması sırasında İstanbul hanımlarının evlerinin pencerelerine çıkıp "Bize ekmeği on paraya yediren hükümdarımız, nereye gidiyorsun?" diye ağlayıp feryad etmelerinin sebebi, işte sadece görünürde várolan ama devlet bütçesine büyük zararlar veren bu ucuzluktu.

FİZAN’A SÜRGÜN KORKUSU

Gençlik yılları Abdülhamid’in iktidar devrine rastlayan İstanbul beyleri ise, her an Sultan Hamid’in jurnalcilerinden bahseder ve "Üç kişi birarada görülecek olsak, her an Fizan’a sürülme ihtimalimiz vardı" derlerdi. Abdülhamid zamanı, erkekler için genellikle korku ve terör devri olmuştu.

Sultan Abdülhamid, bugün bir kesime göre "Ulu Hakan", bir başka kesime göre ise "Kızıl Sultan" kabul ediliyor ve ifratla tefrit arasındaki bu bocalamamız bir türlü bitmek bilmiyor. Türk tarihinin en tartışmalı şahsiyetlerinden olan İkinci Abdülhamid hakkında, işte bu yüzden ortaya hálá dörtbaşı mamur bir eser koyamamış haldeyiz.

Son dönem Türk tarihçiliğinin genç ve önemli isimlerinden olan Prof. Dr. Vahdettin Engin, Osmanlı Arşivi’nde yaptığı uzun çalışmalardan sonra yayınladığı "İkinci Abdülhamid ve Dış Politika" isimli son eserinde, hükümdara "Kızıl Sultan" yahut "Ulu Hakan" çerçevesinden değil, belgelerden yola çıkarak yaklaşıyor. Prof. Engin, bu tartışmalı padişah konusundaki ilk ciddi ve belgeli eserlerden olan kitabında Abdülhamid’i zaaflarının yanısıra zamanının milletlerarası siyasi zorlamaları açısından değerlendiriyor.

Abdülhamid’in kitapta yeralan yazışmaları arasında bulunan Türk-Amerikan ilişkileri ve Ermeni meselesi hakkındaki belgelerinin dışişleri mensuplarımız tarafından bugün bile dikkatle okunması gerektiğini hatırlatırken, genç bilim adamı Vahdettin Engin’i böyle bir eser verdiği için tebrik ediyorum.
Yazının Devamını Oku

Hülya Avşar’ın başında bir de fiyongu olsaydı ’felek tabancası’ takmış olacaktı

30 Nisan 2006
Emine Erdoğan’ın Dünya İş Kadınları Zirvesi’ne katılanlara verdiği akşam yemeğine saçlarını sıkmabaşla türbanı andıran bir biçimde kapatarak giden Hülya Avşar, gazetecilerin "Biraz tesettüre benzemiş" sorusuna "Ön cepheden öyle görülüyor olabilir ama saçlarım dışarıda, hiçbir alákası yok" cevabını verdi. Avşar’ın örtünme modeli bana artık unuttuğumuz geleneksel baş süslerimizi hatırlattı ve "Bir de fiyongu olsaydı, başına ’felek tabancası’ dolamış olacaktı" diye düşündürdü. Sonra, kadınlarımızın vakti zamanında başlarına neler örttüklerini yazayım ve şimdi siyasi bir mesele haline gelen bugünün türbanının ilk defa 1970’li yılların başında Lübnan’da ortaya çıktığını, patentinin Hüccetülislám Musa Sadr’a ait olduğunu ve İslámi camiamız tarafından oradan ithal edildiğini hatırlatayım dedim.

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Dünya İş Kadınları Zirvesi’ne katılanlara Çırağan /images/100/0x0/55eb61dbf018fbb8f8bd82fbSarayı’nda bir akşam yemeği verdi. Davete saçlarını sıkmabaşla türbanı andıran bir biçimde örterek giden Hülya Avşar, gazetecilerin "Seçimizin biraz tesettüre benzemiş" sorusuna "Ön cepheden öyle görülüyor olabilir ama, bakın saçlarım dışarıda, hiçbir alákası yok" cevabını verdi.

Hülya Avşar’ın saçlarını örtüş biçimi, bana şimdi unuttuğumuz geleneksel baş süslerimizi hatırlattı ve "Bir de fiyongu olsaydı, başına felek tabancası dolamış olacaktı" diye düşündürdü. Sonra, geçmiş zamanların kadın kıyafetlerinden bahseden kitapları karıştırdım, baş süsleriyle ilgili resimleri buldum ve hem Avşar’ın saçlarını geride açık bırakan örtünün ne olduğunu yazayım, hem de kadınlarımızın vakti zamanında başlarına neler örttüklerini hatırlatayım dedim.

İşte, Türk kadınının geçmiş zamanlarda kullandığı başörtülerinden ve baş süslerinden bazıları... Örtüleri açıklamalarını okuyup resimlerine bakarken bir zahmet estetik bakımdan da değerlendirin ve bugün "türban" denilen modelle zevk bakımından mukayeselerini de yapıverin.

FELEK TABANCASI

Ense üstünden yukarıya doğru bağlanan bir tür başörtüsüydü. Reşad Ekrem’e göre, yaşları ilerlemiş ama gönülleri genç kalmış kadınlar bunu tercih ederler, örtünün uçları alında fiyong yapılır, fiyonglar eski zaman tabancalarının mermi konulan kısımlarına benzediği için "felek tabancası" denirdi.

KADIN FESİ

16. asırda ev kadınları arasında inci ve elmaslarla bezeli, altın tellerle işlenmiş fes takma modası vardı. Sokağa çıkılırken bu fesin üzerine pahalı kumaşlardan dokunmuş yemeniler sarılır ama yüz ve saçların bir kısmı açık bırakılırdı. Kadın fesinin yerini, sonraları "hotoz" aldı.

HOTOZ

Türkistan taraflarına mahsus uzun kıllı bir cins öküzün kuyruğundan yapılan, tuğlara ve atların gerdanlarına takılan, "kotaz" yahut "kaytaz" denilen süse, İstanbul’da "hotoz" denirdi. Hotoz, kumaş ve mücevher yerleştirilerek kabartılmış olan saçın üzerine renkli yemeniler konmasıydı. Her yaşa uygun olmasına rağmen sadece ev içerisinde yapılır, sokağa çıkılırken başa şık bir kumaş yerleştirilir ve üzerine bir düğüm atılırdı. Hotozların ismi, tepedeki bu düğümün şekline göre değişir ve "Zeyrek Yokuşu", "Duduburnu", "Saraylı", Çimdik", "Kayık", "Küpkapağı" gibi isimler verilirdi.

YAŞMAK

Yarı şeffaf beyaz tülbentten yapılmış iki parçalı bir örtüydü. Parçalardan biri yukarıdan, öbürü de aşağıdan bağlanır, sadece gözler açıkta bırakılır ve uçları yakanın içine sokulurdu. Şeffaf olmaları dolayısıyla erkeklerde merak ve heyecan uyandırır, eski bir yazarın ifadesiyle "kumaşın gerisinden tatlı hayal renkler, hayal çizgiler, burun ucu, penbe yanaklar, kırmızı dudaklar, çene, boyun ve gerdan farkedilirdi".

MAŞLAH

İstanbul’da geçen yüzyılın sonlarında ortaya çıkan, sırta geçirilmesi kolay, kullanımı da rahat bir elbiseydi ve günün her saatinde her yerde giyilebilirdi. Zengin sınıfa mensup hanımlar genellikle maşlahı tercih eder ve başlarına ince ipekten dokunmuş bir örtü sararlardı. Maşlah rahatlığına rağmen kollarının kısa ve bedeninin bol kesilmiş olması yüzünden giyenin boyunu ufak gösterirdi ve modası bu yüzden çabuk geçmişti.

KUNDAK YEMENİ

Başın üzerine toplanıp arkaya yatırılan saçlar, tülbent bir yemeninin içine sımsıkı yerleştirilirdi. Yemeninin uçları alnın üzerine bir fiyongla bağlanır, alında ve şakaklarda kákülleri bırakılırdı.

SALMA YEMENİ

Kundak yemeninin biraz daha açık şekliydi. Saçlar taranıp örülür, bir kısmı sırt üzerine bırakılır, yuvarlak kesilmiş bir kumaş ortadan katlanıp üçgen şekline getirilir; uzun tarafı alna gelir, köşeleri saç üstüne salınır ve boşta kalan iki uç alın hizasında fiyong yapılırdı.

TANDIR BAŞ

Anadolu’nun orta ve doğu bölgelerinde revaçtaydı. Geniş tablalı bir kadın fesinin üzerine şık bir şal dolanır, şalın üst tarafı uçları püsküllü bir kuşakla bağlanır, püsküller yüzün iki kenarından omuzlara sarkıtılırdı.

TEPELİK

Saçın bazen üzerine konulan, bazen de fesin üst kısmına yerleştirilen altın, gümüş yahut yaldızlı bakırdan yapılmış oymalı bir levhaydı. Etrafına ve alın kısmına gelen yerlere altın ve gümüş paralar dizilir, yüz açık bırakılırdı.

Kadınlarımız başlarını geçmişte işte böyle örterlerdi ve bugün "türban" dediğimiz örtünme biçimi o devirlerde bilinmezdi. Ayrıntıları merak edenler, Reşad Ekrem’in bazı maddelerini burada kısaca naklettiğim "Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü"nü bile şöyle bir karıştırsalar, daha başka ve zarif örtünme biçimleriyle karşılaşacaklardır.

Daha önce yazmıştım, tekrar hatırlatayım:

Bugün artık siyasi bir mesele haline gelen ve İslami terminolojideki ismi "hicab" olan günümüzün türbanı bizim değildir, Lübnan’dan ithaldir. 1970’li yılların başında, Lübnan’da yaşayan İranlı Hüccetülislam Musa Sadr tarafından, Güney Lübnanlı Şii kadınları bölgeye hákim olan Filistinli gerillaların tacizinden koruyabilmek için yaratılmıştır. 1979’daki İran Devrimi’nin de Musa Sadr’ın modelini benimsemesiyle bu tarz örtünme bütün İslam dünyasına yayılmış, bir ideoloji ve kimlik alámeti olmuş, modeli Lübnan’dan ithal eden memleketler arasına İslam dünyasına vaktiyle moda ihraç eden Türkiye de katılmıştır.

Yusuf Beyciğim yapma, bu sözler Tarih Kurumu’nun başkanına hiç yakışmıyor!

HÜRRİYET’te, hafta başında "Talát Paşa’nın tehcir belgeleri" başlıklı bir dizi yayınladım.

Yayından iki amacım vardı: İlki, Ermeni tehcirinin mimarı Sadrazam Talát Paşa’nın birinci derece kaynak olan özel evrakının ortaya çıkması, diğeri de taraflar arasında kısır bir çekişme ve "ölü sayısı" kavgası háline gelen tehcir meselesine bu en önemli kişinin evrakında yazılanlar açısından yaklaşılmasını sağlamaktı. Böylelikle kuru bir inatlaşmaya dönen tartışma yeni bir boyut alabilirdi, zira Paşa’nın verdiği sayılar iki tarafın savunduğu rakamları uzlaştıracak ve çok daha önemlisi, "tehcirin soykırım olmadığını" gösterecek mahiyetteydi. Yayın, üstelik Türkiye’de pek bilinmeyen ve üzerinde durulmayan "özel arşiv" kavramının önemini de ifade ediyordu.

BİLİMSELLİĞE BAKIN

Yazdıklarım, daha doğrusu Talát Paşa’nın evrakı Türk Tarih Kurumu’nun Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nu her nedense hiddetlendirdi ve Yusuf Bey bir gazeteye verdiği demeçte dizideki bilgilerin doğruluğunun garantisinin olmadığını söyledi, sonrada "Bardakçı popüler kalabilmek adına bunları yapıyor diye düşünüyorum" buyurdu!

Ne kadar akademik ve ilim haysiyetiyle ne derece bağdaşan bir cevap değil mi? İçerisinde ne ararsanız herşey mevcud!

Yusuf Bey, demecinde benim yazdığımı iddia ettiği bir de örnek veriyordu: 1914 sayımına göre Ankara’nın nüfusu 44 bin idi, ben ise Ankara’dan 47 bin kişinin tehcir edildiğini, edilmeyenlerin de 12 bin kişi olduğunu yazmıştım.

Halbuki öyle bir şey iddia etmemiştim ve dizide bu şekilde bir ifade yoktu! Tarih Kurumu Başkanı’nın anlamadığı yahut anlamak istemediği bu bahiste "1914’te Ankara’daki Ermeni nüfusu 44 bin 661 idi, tehcir sonrasında bu sayı 12 bin 766’ya inmiş, Ankara’ya başka viláyetlerden 410 kişinin nakledilmesiyle de 13 bin 176’ya yükselmişti" diyordum. Yusuf Bey tablo okuma alışkanlığına sahip bulunmadığından olacak rakamları birbirine sokmuş, üstelik ortaya hiç yazmadığım "47 bin" sayısını atıvermişti.

MUCİT İKTİSATÇI

Tartışma sırasında bir iktisat profesörü de işin içine girmeye çalıştı ve "Talát Paşa’nın tehciri anlatan defterinin bir kronoloji laboratuvarında incelenmesi gerektiğini" söyledi.

Tarihçiliğe soyunduğu anda ilim dünyasına "kronoloji laboratuvarı" diye bir kavram kazandıran Servet Mutlu adındaki iktisat hocasının iddialarına cevap vermeye lüzum bile görmüyorum ama "Tarih Kurumu Başkanı" ünvanını taşıyan aziz dostum Prof. Yusuf Halaçoğlu’na birkaç sözüm var:

"Bardakçı popüler kalabilmek adına bunları yapıyor" diye bir söz sarfetmek, Tarih Kurumu’nun başkanına yakışmaz! Prof. Halaçoğlu, böyle bir söz söylediyse her vesileyle hatırlatacağım bu ifadesinin bundan böyle arkasında durmak, ama söylemediyse ve bu cümle málum gazeteye aitse, yalanlamak zorundadır.

Ermeni iddialarının artık dünya çapında ses getirir hále gelmesinin tek sebebi, "sayı azaltma" temeline dayalı bir politika benimsememiz, hiç bir endişe taşımamamız gerekmesine rağmen 1915 olayları konusunda bugüne kadar gerçekçi bir yayın yapmamamız ve dozu giderek artan iddialara karşı sadece kendimize yönelik karşılıklar vermemizdir. Ama bu iş canını bu yolda veren Talát Paşa’yı inkára kadar uzanıyorsa, ortada artık isimlendirilmesi gereken başka birşeyler var demektir.

Türk Tarih Kurumu, son iki sene içerisinde bir-iki küçük kitap ve birkaç kongre tebliği haricinde, bütün mesaisini tehcir iddialarına cevap mahiyetinde olan ama sadece Türkiye’ye hitap eden ve dışarıda hiç ses getirmeyen yayınlara vermiştir. Kurumun görevi bu değildir, bu işi başkalarının yapması gerekir. Uzunçarşılılar’dan, Köprülüler’den ve Barkanlar’dan kalan mirası böylesine har vurup harman savurmaya da kimsenin hakkı yoktur. Tarih Kurumu bundan böyle aynı çizgide devam edecekse ismini değiştirmeli, meselá "Ermeni İddialarına Cevap Verme Kurumu" haline getirmelidir.

Ben, "iskán" konusunu gayet iyi bilmesi gereken, zira bu alanda son derece önemli bir doktoranın sahibi olan Yusuf Halaçoğlu’na böylesine bilim dışı ifadeleri hiç yakıştıramadım ve rahmetli Prof. Cengiz Orhonlu’nun da yakıştırmadığına eminim.
Yazının Devamını Oku