"Muharrem Sarıkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Muharrem Sarıkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Muharrem Sarıkaya

Amazon'da kurulan elektronik sandık

29 Ekim 2002
Seçimin 41 yıl sonra çıkardığı sonuçtan çok, yapılış yöntemine ilişkin önceki gün ajanslara da yansıyan şu haber dikkatimizi çekti:

‘‘Seçimde, bilgisayarlı oy sandığı kullanıldı. Amazon ormanının bulunduğu ülkede, ormanlık alanlarda elektronik oy sandıkları için jeneratör ve akülerden yararlanıldı.’’

Haberde de vurgulandığı gibi Amazon'daki köyleri de dahil Brezilya, seçimini elektronik sandıklarda gerçekleştirdi.

Seçim sonrasında ‘‘mükerrer oy kullanıldı’’ veya ‘‘bilgisayar sistemini Amazon yerlileri kullanmakta zorlandı’’ haberine de rastlamadık.

Aksine, sonuçlar da öyle bizdeki gibi bir hafta değil, seçimden birkaç saat sonra, önceki akşam hemen alındı.

Türkiye de bu hafta sonu seçime gidecek.

Yine parmaklar boyanacak, bir önceki ve geçen seçim sonrasındaki klasik açıklama yine gelecek:

‘‘Mükerrer oy kullanıldı, hile yapıldı...’’

16 YILLIK PROJE

Oysa, Türkiye elektronik sandığa geçme kararını 1986'da aldı.

Kısa adı SEÇSİS olan Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi'ne geçmek için YSK tam 16 yıldır uğraşıyor.

Bırakın Türkiye genelini, projenin ilk uygulama yeri, yani pilot ili seçilen Konya'da dahi bu seçimde elekronik sandık kurulamayacak.

Bunun olmamasının nedeni öyle yüksek maliyetinden de kaynaklanmıyor.

Nitekim, Yüksek Seçim Kurulu Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi Ünlü, SEÇSİS çalışmalarını yerinde incelediği Konya'da aynen şöyle diyordu:

‘‘10 milyon dolarlık bir harcama ile sistem çalışmaya başlar.’’

Bugünkü değerle karşılığı 16.5 trilyon lira.

ÜÇ SİSTEM KURULUR

Şimdi sıkı durun!

YSK bu seçimde de parmaklara sürmek için Hindistan'dan ithal ettiği boyaya 12.5 trilyon lira ödedi. (Tanesi 4 dolardan 188 bin şişe).

Daha bitmedi; sandık başında görevlendirilecek 1 milyon 204 bin personele 16 trilyon lira verilecek.

Partilerin sandık başı gözlemcilerine ise 13 trilyon lira ödenecek.

Oy pusulaları için, SEKA'dan alınan káğıt, basımında kullanılacak mürekkep ve matbaa parası da cabası.

YSK'nın bu seçim için çıkardığı masraf, seçim kararının alındığı tarihte 25 trilyondan başladı ve 52 trilyon lira ile sonuçlandı. (31.5 milyon dolar)

Başkan Yardımcısı Ünlü'nün elektronik sandıkların çalışması için öngördüğü miktarın tam üç katı...

NEDEN OLMUYOR?

Görüldüğü gibi sistemin çalışmamasının nedeni ekonomik değil.

Aksine, her kurumun ‘‘ben merkezli’’ düşünce yapısından kaynaklanıyor.

DSP Lideri Ecevit ve arkadaşlarının 1995'te verdiği kanun teklifinde öngörüldüğü gibi, bugün kamuoyunda ‘‘kimlik numarası’’ olarak bilinen MERNİS ile SEÇSİS birleşseydi, sistem 1999 seçiminde çalışacaktı.

Oysa, teklif 30 Temmuz 1997'de yasallaştığında, beklenenin tam aksi oldu. Elektronik sandıkların devreleri yandı, beyin sistemi çöktü.

Nitekim YSK Başkanı Tufan Algan da dünkü sohbetimizde, kendilerinin ayrı bir sistem kurma çabasının hata olduğunu kabul etti. Gelecek seçimde MERNİS'in de içinde bulunduğu tek merkezli sisteme gidilmesi ve elektronik sandığa geçilmesi için çaba göstereceği sözünü verdi.

Dileriz bir sonraki seçimde yeni engeller çıkmaz, Türkiye de Brezilya'daki gibi elektronik sandıkta oy kullanır, hileler ortadan kalkar.

Çağdaş cumhuriyetimizin 79'uncu yılı hepimize kutlu olsun.
Yazının devamı...

Anketçilerin anketi

27 Ekim 2002
Bu seçimde öne çıkan ise sadece televizyonlar oldu.

Yazılı basın, bazı istisnalar olsa da, ilk kez bu seçimde bir siyasi parti yönünde eğilim göstermekten özenle kaçındı.

Anket şirketlerine gelince.

Geçmiş iki seçimde isimleri çok duyulan, ancak her ikisinde de tahminlerinde büyük yüzdelerle yanılan kamuoyu şirketleri, bu seçimde gözükmemeye çalıştı.

Tabii bu duruma, geçen seçim MHP'nin yükselişini tek tahmin eden Tarhan Erdem'in seçim kararının alınmasının hemen ardından yaptığı araştırmalarla ön alması ve tek ‘‘fetvacı’’ gibi gözükmesinin neden olduğu söylenebilir.

Ancak, yine de geçmiş seçimlerde ismi çok anılmış olmayan şirketlerin araştırmaları da son haftalarda yayınlanmaya başladı.

Son bir hafta içinde elektronik posta veya zarf içinde bunların altısı da bize ulaştı.

Hepsinin öngördüğü sonuçları alt alta sıraladık.

Karşılaştığımız tablo, matematik teoremleri bile şaşırtır nitelikte.

Son dönemde ABD ve Almanya'daki seçimler sırasında yapılan anketlerdeki sapmalar binde ile ifade edilirken, bizdekiler nedense yüzdelik.

AÇI FARKI

İşte anket şirketlerinin, partiler için öngördükleri en yüksek ve en düşük oy oranları arasındaki sapma:

(YSK bugünden itibaren anket yasağı getirdiği için oy oranlarını açıklayamıyoruz.)

AKP % 5.5, ANAP % 6.7, CHP % 4.5, DSP % 2.7, DYP % 8.1, GP % 4.6, MHP % 4.3, SP %2.9, YTP % 1.8.

Her ne kadar oranlar böyle olsa da bazılarında fark iki hatta üç katına kadar çıkıyor.

Oysa, yıllardır bu işlerle uğraşanlar, en yüksek sapmanın artı-eksi yüzde 2 olması gerektiğinin altını özenle çizerler.

Tabii bunlara ek, bir de çevremizden, gezip dolaştığımız yerlerden edindiğimiz izlenimlerimiz var.

Yani, kendimizin anketi.

O ise bunların hiçbiriyle örtüşmüyor.

HANGİSİNE İNANACAĞIZ

Şimdi soru şu: Başlangıç noktası bu kadar geniş açılı öngörünün sonuçta ulaştığı sapma büyüklüğü ne olur?

Bu durumda hangisine inanacağız?

İşin ilginç tarafı, bu seçimde yapılan anketlerde ortaya çıkan farklılık 1991 ve 1999 anketlerinde görülmemiş.

Örneğin geçen seçimde, son anda katıldığı bir televizyon programında Tarhan Erdem, MHP'nin yükselişini sandıklar açılmadan tahmin etmiş.

Diğerleri ise ayrı ayrı, bir partinin oyunu bindelik farkla yakalamış.

Daha da önemlisi, 1999'da bir partinin oyu konusunda, anket firmalarının ortaya koydukları rakamlar arasındaki sapma da bugünkü kadar geniş açılı olmamış.

4 Kasım sabahı, yine 18 partinin aldığı oylardan birini yakalayıp ‘‘en doğrusunu biz bildik’’ diyenler çıkacaktır.

Veya, ‘‘bizim verilerimiz böyle çıkıyordu, son haftada durum değişti’’ gerekçesinin arkasına sığınacaklar.

Başlangıç açısı bu kadar geniş olduktan sonra, anket yapanlar için de bundan böyle anket yapılması gerekecek.

Bir de, ‘‘sadece duygusal’’ Maliye incelemesi.
Yazının devamı...

Yabancıların aldığı AKP

24 Ekim 2002
Söyleyen ekonomist olunca, ‘‘almak’’ kelimesinin karşılığı da farklılaşıyor.

Cümlenin tercümesi, ‘‘kabullendiler, benimsediler...’’ yönünde.

Tepe noktadaki bürokrata göre, yabancı yatırımcılar, seçimden AKP iktidarının çıkması halinde, bunu olumlu karşılayacaklarını Türkiye raporlarına da yansıtmaya başlamışlar.

Bürokratın Alman Hypovereinsbank'ın olduğunu belirttiği rapordan okuduğu paragraf da bunu doğrular nitelikte.

İngiliz kökenli bir bankanın raporundan okuduğu paragraf ise dikkat çekici:

‘‘AKP'nin aşırı İslamcı kimliği yok. Onlardan uzaklaştılar.’’

ALİVRE ALIM

Yabancıların ‘‘AKP'yi almaları’’, bu partinin ‘‘liberal’’ ekonomistlerinin bir süredir ‘‘yol haritalarını’’ başta ABD'dekiler olmak üzere, Batılı yatırımcılara anlatmaları sayesinde olmuş.

Tek başına iktidara gelmesi halinde, Batılıların ‘‘alivre’’ yani ‘‘olgunlaşmadan dalında görüp aldıkları’’ AKP, söylemindeki ekonomik programı uygulayabilecek mi?

Sorumuza, tepe noktadaki bürokrat olumsuzluk cümlesiyle karşılık verdi.

Ona göre de Batılıların ‘‘alivre aldıkları’’ ekonomik programın AKP tarafından uygulanması zor.

Nedeni, AKP'den maddi ve manevi desteğini esirgemeyen, kendini ‘‘dışlanmış, engellenmiş, rengi dolayısıyla yok edilmek istenmiş’’ kabul eden sermaye ile Recep Tayyip Erdoğan'ın da mitinglerinde dile getirdiği, ‘‘statüko çıkarcıları’’ İstanbul sermayesi arasında ortaya çıkacak çatışma.

Yani, bir süredir köşe yazılarında da tartışılan sermayenin arasındaki, ‘‘yeni tip sınıf çatışması’’ kaçınılmaz olacak.

Her ne kadar son dönemde çıkarılan yasalarla ekonomik kurallar ve kurumlar yerli yerine oturmaya başlasa da, hükümetin ekonomi üzerindeki ağırlığının hálá devam ettiği bir gerçek.

Ayrıca, gelecek dönemde ekonomi ile ilgili acilen çıkması gereken yasalar ve kararları da buna eklemek gerekiyor.

Durum böyle olunca maddi ve manevi desteğini gördüğü tabanın hoşuna gitmeyecek yeni kararların alınmasında AKP'nin zorlanacağı söylenebilir.

Örneğin, bugüne kadar vergilerden yakınan ve AKP'de kendisini bulan kesim, dolaylı vergiden doğrudan vergiye geçişe ne kadar tepkisiz kalacak?

AKP bu durumda, ‘‘Ne yapalım sistem bunu gerektiriyor’’ deyip programın yoluna devamı konusunda ısrarlı olabilecek mi?

Yoksa ‘‘Şimdi sıra bize geldi’’ anlayışına mı yönelecek?

EKİP ÇATIŞMASI

Her ne kadar, Murat Mercan, Reha Denemeç, Ali Babacan'ın da arasında bulunduğu ekonomistleri programda bir aksama söz konusu olmayacak dese de, Erdoğan ve Abdullah Gül'ün geçen haftaki sözlerinin ekonomide yarattığı dalgalanma da ortada.

Veya bir süre önce bir televizyon programında Ali Coşkun'un ekonomik programa ilişkin sözleri kulaklarda.

Bu durumun, sadece İstanbul ile ‘‘bir kısım Anadolu sermayesinin’’ çatışmasıyla kalmayıp, AKP içinde de kurmaylar çatışmasını beraberinde getireceği söylenebilir.

AKP'nin iktidara gelmesi halinde, fiili başbakanlık yapacak Recep Tayyip Erdoğan'ın ağırlığını hangi taraftan yana kullanacağını tahmin etmek de zor değil.

Böyle bir durumla karşılaşması halinde yabancı yatırımcıların ne yaptığı ise geçmiş tecrübelerle sabit.
Yazının devamı...

MGK'dan MGK'ya buluşuyorlar

22 Ekim 2002
Toplantıya, hükümet tam kadroyla katılacak.

MGK'da bugün, Irak ve Kuzey Irak'taki gelişmeler ile OHAL'in uzatılması ve seçim güvenliğinin de ele alınması bekleniyor.

Şimdi soru şu:

Hükümet veya onu meydana getiren koalisyon ortakları, bu konularda aralarında bir uzlaşı ve hükümet politikası oluşturdular mı?

Koalisyon ortakları, en son 30 Eylül'de yapılan MGK toplantısında bir araya gelmişlerdi.

Bundan önce 18 Eylül günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında buluşmuşlardı.

Kabinenin 34 gün önce yapılan bu son toplantısında memurların sosyal haklarının AB standartlarına ulaştırılmasına ilişkin konu ele alınmıştı.

Kabine o tarihten bu yana bir araya gelmiyor.

HİÇ KONUŞMUYORUZ

Koalisyon ortakları, Kuzey Irak'ta meydana gelen gelişmeleri görüşmek üzere bir araya gelmediler ama telefonla da olsa aralarında görüş alışverişinde bulundular mı?

Geçen hafta bir grup gazeteci ile Denizli mitingine giderken uçakta ANAP Lideri Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'a soruyu yönelttik.

Yanıtlar aynen şöyle oldu:

- Hükümet ortakları olarak en son ne zaman bir araya geldiniz?

- Hatırlamıyorum ama epey oldu. En son MGK'da görüştük.

- Başbakan ile bu süre içinde hiç görüşmediniz mi?

- Hayır... Görüşme fırsatımız olmadı.

- Telefonla da olsa görüşmediniz mi?

- Hayır görüşmedik.

- Peki, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüştünüz mü?

- Bahçeli ile çok daha uzun süredir görüşmedik.

Aynı durumun MHP Lideri Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli için de söz konusu olduğunu öğrendik.

MGK'DA NE OLACAK?

İşin ilginç yanı, Dışişleri Bakanı da liderlere bugüne kadar gelişmeler hakkında herhangi bir bilgi aktarmamış.

Zaten liderler de haftalardır meydan meydan dolaşıp kendilerini 3 Kasım seçimine hazırlamakla meşguller.

Bundan dolayı bugünkü MGK toplantısına gelişmeler hakkında fazla bir bilgi sahibi olmadan girecekler.

Veya tersinden söyleyelim; 22 gün sonra tekrar bir araya gelecekleri MGK'da, ne olup bittiğini öğrenme şansına kavuşacaklar.

‘‘Ne var bunda, bu hükümet bir seçim hükümeti, devlet çarkı işliyor’’ denilebilir.

Ancak, geçmişteki benzer örneklere bakıldığında, ulusal konularda koalisyon partilerinin liderlerinin ‘‘siyasi açıdan kanlı bıçaklı’’ da olsalar oturup konuşarak durum değerlendirmesi yaptıkları hafızalarda.

BÜROKRASİNİN YAKINMASI

Hükümetin çalışma şeklindeki paradoks, sadece liderlerin 22 günde bir MGK'da buluşuyor olmasında ortaya çıkmıyor.

Devlet çarkının önemli dişlisi bürokrasi de kilitlenmiş durumda.

Ankara'da hangi bürokratla konuşursanız yakınmaları aynı:

3 Kasım gelse de biz de rahatlasak. Bir tek iş yapmadan oturuyoruz.

4 Kasım sabahı hükümeti hangi parti veya partilerin kuracağı büyük olasılıkla ortaya çıkacak.

Unutulmamalı ki, bugünkü hükümet de yenisi kurulana kadar, yani en erken kasım ortasına kadar görevde kalacak.
Yazının devamı...

Özkaya'dan ‘hákim terörizmi’ uyarısı

20 Ekim 2002
Başkan Erarslan Özkaya'nın göreve başladığından bu yana, Yargıtay'ın geçmişteki üslubu da farklılaştı.

Özkaya'nın, ‘‘her konuda ahkám kesen, medyatik’’ üslubu yok.

Aksine, ‘‘Yargı mensupları yargının işleri ile uğraşır’’ düşüncesinde.

Kendisini de bu çerçevenin dışında tutmuyor.

YSK ile Yargıtay Başsavcısı arasında ortaya çıkan gerginliğe gelince.

Özkaya, yargı kurumları arasında, ‘‘kendi içinde kalmak’’ kaydıyla hukuki münakaşanın olması taraftarı.

Hukukta doğrunun bulunması için bunun gerekli olduğunu söyledi.

Ancak, meyda üzerinden gerçekleşen tartışmaların, bırakın yargı çevresini ‘‘kamuoyunda bile iyi karşılanmadığını’’ kayda geçirdi.

HUKUKİ ZEMİNDE HAREKET

DEHAP kararının yarattığı tartışmaya Özkaya'nın bakışına gelince:

‘‘Başsavcı elde ettiği bilgilerin doğruluğunu tespit etmiş ise bunları YSK'ya aktarır. YSK kendisine gelen bilgileri değerlendirmek durumundadır. YSK bizahiti araştırma yeri olsa araya niye başsavcılık girsin? YSK da bazı delilleri tahkik edebilir. Her delilin tahkiki şeklinde YSK'nın görevi söz konusu değildir. Başsavcı da daima hukuki zeminde hareket eder.’’

Yargı bir davanın ‘‘siyasi sonucunu’’ da göz önüne almalı mı?

Özkaya'nın soruya yaklaşımı hukuk adamlığını öne çıkarıyor:

‘‘Siyasi boyutunu düşünürsek o zaman işleri birbirine karıştırırız, siyasallaştırırız. Eğer yasa bize bir takdir yetkisi vermiş ise buna göre kullanırız. Bu yoksa, siyasi sonucunu veya bu uygulamanın sonucunun ne doğuracağını bizim tartışmamız söz konusu olamaz.’’

HÁKİM TERÖRİZMİ

Ardından gelen sözü ise son dönemde yargıya dönük eleştiri odağına işaret eder nitelikte:

‘‘Yasanın yerine geçip de karar verirsek, o zaman rahmetli Özal'ın 'Bir defa Anayasa çiğnense ne olur' yaklaşımına benzer. O zaman hukuk devleti değil, hákim devleti, hákim terörizmi başlar ki, o çok tehlikelidir. Hákim yasaya bağlı kalıp, yasanın verdiği yorum kuralları içinde hareket etmek durumundadır. Yargıtay Başsavcısı'nın yaptığı da budur.’’

Yargıtay Başkanı, geçmişte yargıda örneğine sıkça rastlanan, ‘‘medyatik olma’’ çabasının da kendilerine zarar verdiğine inanıyor:

‘‘Daha önceki dönemlerde yaşanan örneklerinden dolayı, yargı kurumlarının medyatik olması taraftarı değilim. Yargıya gelmiş ve sonuçlanmamış bir dava konusunda yargı mensubu görüş bildiremez. Ricam, bu kurala basının da kendisini bağlı sayması.’’

En büyük sıkıntısı, ‘‘Yargı bağımsızlığı ve hákim teminatının hálá kurulamadığı bir ortamda’’ başka konuların tartışılıyor olması.

ÜÇ ÖNEMLİ CÜMLE

Şu üç cümlesi ise başkanlığını yaptığı yargının bundan sonraki dönemde nasıl işleyeceğinin göstergesi:

- Biz zihinleri bulandırma değil, durultma durumundayız.

- Daha önce de yargı her işe karıştırıldı. Kamuoyu kime inanacağını şaşırdı. Biz net, açık ve sağlam olma durumundayız.

- Hiçbir makam, kuruluş ve kişi mahkemeyi etki altına alacak beyanatta bulunamaz, onu baskı altında tutacak bir davranış içine giremez.

Özkaya'
nın meslektaşlarına da bir mesajı var:

‘‘Yerinde susup, zamanında konuşmamız lazım...’’

Başkan Erarslan Özkaya'nın yanından ayrılırken şu söz aklımıza geldi:

‘‘Hep cüppe taşıyanı değil, bazen de taşıyan cüppeyi yüceltir...’’
Yazının devamı...

Savaş çığırtkanlığı siyaseti

17 Ekim 2002
Meydanlarda veya katıldıkları televizyon programlarında hepsinin ortaya koyduğu söylem de benzer:

‘‘Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasına izin verilemez, bu savaş nedenidir...’’

YA FEDERASYON OLURSA

Diyelim ki bağımsız bir Kürt devleti ilan edilmedi.

Irak'ın bütünlüğü bozulmadan, siyasi birlik korunarak Irak'ta federatif bir yapı oluşturuldu.

Bu durumda nasıl bir politika izlenecek?

Bu konuda, bugüne kadar sadece Başbakan Bülent Ecevit ile Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz görüş belirtti.

Her ikisinin konuya yaklaşımı özetle şöyleydi:

‘‘Kuzey Irak'ta Türkmenlerin de ağırlığınca temsil edildiği özerklik içindeki (federatif) bir yapıya aynı tepkiyi göstermeyiz.’’

Zaten, Kuzey Irak'taki Kürt liderler ve Ankara'daki temsilcileri de bağımsız bir Kürt devleti kurmayı düşünmediklerini açıklamış bulunuyor.

Fedaral Irak'ta Kürt federasyonu istediklerini kayda geçiriyorlar.

Bu durumda ne olacak?

Yani, Kuzey Irak'ta etnik, dil birliğine dayalı, Balkanlaşmaya dönük özerk yapı ortaya çıkarsa Türkiye buna razı olacak mı?

Bu durum savaş nedeni (casus belli) sayılmayacak mı?

Irak'ı seçim meydanlarına taşıyan liderlerin, bu durumda nasıl politika izlenmesi gerektiğine ilişkin söylemine rastlanılmış değil.

ETNİK Mİ, COĞRAFİ Mİ

Oysa, Bağdat ile bağlarını koparmış, adı konmamış bağımsız devlet Kuzey Irak'ta on yıldır yaşamını sürdürüyor.

Hem de Türkiye'nin yıllardır sağladığı katkı sayesinde...

Oysa, Körfez Savaşı'nın hemen ardından Türkiye'nin Irak'ta oluşmasını istediği yapı, Musul, Kerkük, Süleymaniye gibi Irak'ın 6 büyük ilini ayrı ayrı veya yakın olanları birlikte kapsayacak, 4-6 özerk bölgenin oluşacağı federatif bir Irak'ın ortaya çıkması yönündeydi.

Yani, ilerde ana devletten kopmayı sağlayabilecek etnik değil, coğrafi özelliklere dayalı federasyon...

HANGİSİ CAZİBE MERKEZİ?

Diyelim ki K. Irak'ta böyle bir yapı oluşmadı, bugünkü şekliyle kaldı.

Bu durumda, K. Irak mı Türk yurttaşları için bir cazibe merkezi olur?

Yoksa, demokratik gelişmesini tamamlayıp AB'ye girmiş bir Türkiye mi K. Irak için cazibe merkezi olur?

Bugün bu sorular ve üzerine kurulacak politikalar bir kenara bırakılıp, savaş siyaseti oluşturuluyor.

Hem de MGK'nın 1.5 ay önce belirlenen ve geçen toplantısında da kararlaştırılan ‘‘22 Ekim'de toplanma kararı’’, sanki acil olarak alınmış havası yaratılarak.

Bir de, Meclis'in hemen toplanıp asker gönderme kararı alması gerektiğine dönük düşünceler körüklenerek.

Anayasa'nın ‘‘Savaş Hali İlanı ve Silahlı Kuvvet Kullanılmasına İzin Verme’’ başlığını taşıyan 92'nci maddesinin ne hükmettiğine bakılmadan.

Yarın asker gidecekmiş, hemen savaş çıkacakmış havası üzerine kurulu siyasetin hem kendilerine, hem de Türkiye'ye ne katacağının hesabı yapılmadan.

Sanırsınız ki orada savaşacak gençler başka dünyalardan gelecek.
Yazının devamı...

Baykal: Kürt devletine Türkiye yardımcı oldu

15 Ekim 2002
‘‘Demokrasi ve Siyasal İletişim’’ konulu sempozyum öncesinde Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'ün odasında otururken Ecevit'in, ‘‘Gelişmeler, irademiz dışında bizi savaşa sürüklüyor’’, Yılmaz'ın da ‘‘ABD'nin operasyonuna katılmalıyız. Meclis haftaya toplanabilir’’ sözlerini tekrar ediyor.

Yanıtını aradığı, haftaya Irak'a bir operasyonun olup olmayacağı.

ATO yöneticileri, bunun olasılığını düşük bulduklarını belirtiyor.

Baykal da aynı görüşte olduğunun altını çizip ekliyor:

‘‘Bakıyorum Yılmaz çok arzulu. Seçimin iptali için yeni yöntem arıyor.’’

Ecevit
'in operasyona karşı olduğu anımsatılınca şöyle diyor:

‘‘Geçmişte benzer davranış sergiledi. Operasyon olunca ‘Barış ve huzur içindi’’ deyip işin içinden çıktı.’’

IRAK ORADA ASKER BURADA

Hükümetin operasyon konusunda istekli davranmasını eleştirip ekliyor:

‘‘Üç yıldır orada Kürt devleti kurulu. Yeni mi fark ettiler. Operasyon gerekiyorsa buna yeni parlemento ve hükümet karar vermeli. Kuzey Irak orada, askerimiz de burada duruyor. Kimsenin bir yere kaçtığı yok.’’

Baykal
, Irak konusunda dünya basınında çıkan haberleri de anımsatıyor:

‘‘ABD'nin Kürtleri devletlerini tanıma karşılığı yanına çekip muhtemel operasyonunda desteklerini alma sözü verdiği belirtiliyor. Türkiye'nin de bunu gördüğü ve gözdağı verdiği vurgulanıyor. Onun için Türkiye'nin Kuzey Irak'a operasyon için çabuk hareket etme eğiliminde olduğu belirtiliyor.’’

Samsun ve Denizli mitinglerinde meydanı dolduran kalabalığa uzun süre hitap ettiği için sesi kısılmış.

Bundan dolayı konuşmakta zorluk çekip zaman zaman duraksıyor.

Ses tellerini rahatlıktan sonra devam ediyor:

‘‘Bu işte öyle çabuk hareket edelimle falan olmaz.’’

Hükümetin Kuzey Irak'a operasyon düzenleyip, seçimleri erteletmesinden duyduğu kaygı her cümlesinde hissediliyor.

TÜRKİYE'NİN DESTEĞİYLE

Bu sırada Aygün masasının üzerinde duran Mesut Barzani'nin partisinin Türkiye Temsilciliği'nden aldığını belirttiği kitapçığı Baykal'a uzatıyor.

Kitapçık, 1991 yılında Kürt Parlamentosu Başkanı Jawhar N. Salem'ın ‘‘Kürt Parlamentosu'nun açılışında yaptığı’’ konuşmanın İngilizce metni.

Salem, ABD ve müttefiklerinin desteğiyle devletlerini kurduklarını 1991'de söylüyor.

Baykal da bu duruma dikkat çekip ekliyor:

‘‘Üç yıldır parlamentoları, hükümetleri çalışıyor. Bu devleti nasıl kurdular. Güneyde Saddam yönetiminden gelecek baskılara karşı onları biz İncirlik'ten kalkan uçaklarla koruduk. Yukarıdan da ekonomik olarak yine biz besledik. Daha ne olsun. Türkiye'nin desteğiyle devlet oluşturdular.’’

Baykal
'a bu aşamada Irak'ta nelerin olduğuna ilişkin hükümetten kendisine bir bilgi aktarılıp aktarılmadığını soruyoruz.

‘‘Hayır bize kesinlikle bir bilgi verilmedi’’ yanıtını veriyor.

Eleştirisi, Kuzey Irak'ta oluşturulan boşluğun, bölgedeki yerel yönetimler tarafından devlet olarak doldurulması karşısında Türkiye'nin gelişmeleri uzun süredir dışarıdan izliyor olmasına.

Bir de, gelinen noktada sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin belirsizlik.

Baykal, iktidara gelmeleri durumunda takınacakları tavrın ne olacağı sorusuna da açık yanıt veriyor:

‘‘Ne olup bittiğini öğrenmeden, bilmeden, devletin elindeki verilerin ne olduğunu görmeden ne diyebilirim ki...’’
Yazının devamı...

Bir katılım ortaklığı daha

13 Ekim 2002
Letonya'nın Bayan Cumhurbaşkanı Vaira Vike Freibega, nisanda ülkesini ziyaret eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e böyle diyordu.

Şimdi ise Kopenhag'da yapılacak AB zirvesinde, Letonya'nın 2004'te tam üye olarak birliğe katılma kararı çıkacak.

Oysa, yıllarca Sovyetler Birliği hakimiyeti altında yaşayan 20 yıllık bağımsızlık geçmişi bulunan Letonya'nın, AB'ye tam üyelik başvurusu Türkiye gibi çok uzun süreye de dayanmıyor.

Ancak, Letonya AB'nin üyelik için şart koştuğu Kopenhag ve Maastricht kriterlerini tamamlamış.

Türkiye ise bu kriterleri tamamlayabilmek için yıllardır uğraşıyor.

Hálá da tamamlayabilmiş değil.

Hep, bir tarafını tamamlarken diğer yanını eksik bırakmış.

Bundan dolayı olsa gerek, AB Komisyonu'nun İlerleme Raporu'nda sıralanan eksikliklere sözde tepki gösterse de Ankara'nın çıkan belge üzerindeki yorumu öyle ‘‘olumsuz ve ümitsiz’’ değil.

‘‘Ümitsizliğe kapılacak veya sevinilecek bir tablo değil. Türkiye'nin yerine getiremediği eksiklikler sıralanmış. Beklenti ve eksiklikleri de çok dikkatli bir şekilde ortaya koymuşlar. Türkiye eksikliklerini zamanında yerine getirmedi, müzakere tarihi verilmeyebilir yönünde bir yaklaşımla da karşılaşabilirdik.’’

Ancak raporda bu yönde bir yaklaşım bulunmuyor.

Aksine kararı Kopenhag'a bırakıyor.

YENİ KATILIM ORTAKLIĞI

Peki, Kopenhag'da nasıl bir sonuçla karşılaşılır.

Bir kere şurası kesin ki, her şey 3 Kasım'da yapılacak seçimden nasıl bir tablonun çıkacağına bağlı.

Zaten bu durum da raporda açık bir şekilde belirtiliyor.

AB karşıtı bir hükümetin seçimden başarılı çıkması halinde Türkiye'nin uzun süre müzakere tarihi almasını Ankara da beklemiyor.

AB yanlısı bir hükümet veya koalisyonun kurulması durumunda Kopenhag'dan nasıl bir karar çıkar?

Bu soruya Ankara'da yapılan senaryolara göre iki yanıt veriliyor:

1- HEMEN TARİH RTÜK'ün önceki gün tamamlanan yönetmeliğine uygun şekilde Milli Eğitim tüzüğünün çıkması, İçişleri yönetmeliklerinin tamamlanması ve diğer eksikliklerin aralık ayına kadar giderilmesi durumunda 2004'ten itibaren başlamak üzere müzakere tarihi çıkabilir.

2- KOŞULLU TARİH Türkiye'nin bazı eksikliklerinin bulunduğunun altı çizilip, 2000 yılındaki kadar çok kapsamlı olmayan 10 maddelik yeni bir katılım ortaklığı belgesi sunulabilir.

Bu durumda Türkiye'nin de yine çok fazla maddeli olmayan yeni bir ulusal program çıkarması gerekecek.

Daha önce de bazı ülkeler için yeni bir katılım ortaklığı belgesi çıkarıldığı görülmüş.

Dolayısıyla Ankara, ikinci senaryonun olasılığını daha yüksek görüyor.

İkinci katılım ortaklığı belgesi için öngörülen tarih ise şubat...

ÖNCE SEÇİM

Bu senaryo ortaya çıkarsa, Türkiye'ye tam üyelik için ancak 2003 Kasım ayında müzakere tarihinin verilmesi söz konusu olacak.

Tabii, burada en önemli unsur 3 Kasım'da ortaya çıkacak tablo...

Her ne kadar, TOBB'dan TÜSİAD'a, DİSK'ten TÜRK-İŞ'e kadar birçok sivil toplum örgütü AB ülkelerinde kulis faaliyetinde bulunuyorsa da asıl çözülmesi gerekenin içerisi olduğunu da görmek gerekiyor.

AB'ye ters duran bir partinin sandıktan çıkması halinde, Türkiye'nin müzakere tarihini unutup, üçüncü dünyada yer araması da kaçınılmaz olacak.
Yazının devamı...