"Mehtap Erel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehtap Erel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Mehtap Erel

Kayınvalide ile anlaşmak

22 Mayıs 2010
Şöyle diyelim o halde; ben de birisinin çocuğuyum. Bir zamanlar ben de bebektim. Büyüdüm, genç kız oldum ve Sarhan’la evlenmeye karar verdik. Nasıl bir kayınvalide modeli ile karşı karşıya olduğum, daha beni istemeye geldikleri akşamdan belliydi zaten. Kardeşim insan kız istemeye giderken iki buçuk saat geç kalır mı?
Babam: Nerede kaldılar?
Annem: Gelirler herhalde şimdi.
Ben: Çok ilginç!
Babam: Uyandılar olaya görüyor musun? Caydılar bunu almaktan. Ben biliyodum başımıza kalacağını.
Annem: Sana kırk kere demiyor muyum Tekin, şöyle şeyler deme şu kıza diye. Ciddiye alacak, bunalıma falan girecek.
Ben: Yok, ben hiç üstüme alınmıyorum.
Akşam yedide gelecekleri eve dokuz buçukta geldiklerinde babam o kadar paniklemişti ki, neredeyse kapıyı açar açmaz “verdim gitti” dedi. Söz kesilecek. Hep beraber yemek yenilecek yere gittik, inan sevgili okur, erkek tarafından bir Allahın kulu yok yahu!
Babam: Buyur! Nerde millet?
Annem: Gelirler herhalde şimdi.
Ben: Gerçekten çok ilginç.
Babam: Ben biliyodum başıma geleceği. Bu kız, bacak kadar boyu, pabuç kadar diliyle kaldı başımıza işte!
Aradan onbir yıl geçti sevgili okur. O zamanların yeni gelini bendeniz anne oldum. Çok şey değişti ama kayınvalide değişmedi. Akşam bize gelecekler, diyorum ki “geç kalmayın Atahan erken yatıyor”. Yok ama ben öyle dememişim. Saat 21:00, babannemiz ve dedemiz ortada yok.
Sarhan: Saat dokuz oldu gelmediler hala.
Ben: Çok ilginç!
Sarhan: Sen hala nasıl ilginç buluyorsun bu durumu Mehtap. Sen daha ilginçsin inan!
Ben: Yok, kesinlikle senin annen daha ilginç, hakkını yemeyelim.
Ben bir inat kokusu sezinliyorum sevgili okur. Bir şekilde direnerek, gecikerek, ayağını sürüyerek benim üzerimde caydırıcı olabileceğini düşünen bir kayınvalide modeliyle karşı karşıyayım. Her geldiğinde de aynı şey “ay çok trafik vardı”. “Yahu on bir senedir bu memleketin bütün trafikleri sizin arabayı mı buluyor? Millet nasıl her yere en fazla on beş dakika rötarla yetişiyor da siz her seferinde kafadan iki saat geç kalıyorsunuz? Kimi kandırıyorsunuz? ” demez mi insan? Demiyorum sevgili okur! Demem! Büyüklerime hürmet ederim. Siz de aynını yapın?
Yazının devamı...

Bu bana olmaz!

15 Mayıs 2010
Bana olmaz dersin ama olur. Şu konuda hem sana hem kendime dürüst olucam sevgili okur. Ben de manyak bir hırs vardır ve bu hırs kendime karşıdır. Çünkü (neden olduğunu anlayamadığım bir hastalık yüzünden) bence zaten kimse benden daha iyi olamayacağına göre ben kendimden daha iyi olmalıyım. Yani şu an yapmakta olduğum şey her ne ise, bunu bir önce yaptığım şeyden daha iyi yapmalıyım. Kendi kendimle, ne zaman daha öteye işiyeceğim yarışı yani. Bu sebeple tavla, kağıt oynamayı falan bilmem. Başarımın çektiğim kağıda ya da attığım zara, yani tamamen şansa kalmış kurallarla ölçüleceği işe girmem. Benim durumum bu. Buna bir de evlat konusunda psikopat hassasiyet ekle. Atahan’ın yüzü değişirse benim daha çok değişir, Atahan’ın morali bozulursa ben kızarım, Atahan ağlarsa kazara, ben işi hiç utanmadan çirkinleştiririm hatta. Ben yapmam derdim hep ama, yaparmışım…
Oğlum girdiği bir yarışta, bir başka arkadaşı ile karşı karşıya geldi. O arkadaşının annesi de benim arkadaşım, Zeynep, hani beraber enshin karateye gittiğim hatun. Yarışın sonunda Atahan’ın suratı döndü ve evet ben dellendim. İşin komik tarafı o suratı dönen oğlum iki saniye sonra yarıştığı arkadaşıyla PSP’de Indiana Jones oynamaya başladı ama ben döndüm bi kere…
Zeynep: N’oluyosun, bu ne surat?
Ben: Benim oğlum daha iyi yarıştı.
Zeynep: Evet bence de öyle oldu ama kurallar böyle.
Ben: Benim oğlum daha iyi yarıştı, haksızlık var burada.
Zeynep: Mehtap saçmalama, çocuklar eğleniyor işte.
Ben: Benim oğluma yapılan haksızlık üzerinden eğleniyor muyuz yani? Ben eğlenmiyorum. Hem sen ne söyledin çocuğunun kulağına fısır fısır? Hı? Yazıklar olsun sana!
Zeynep: (Beni iterek) Ya sen manyak mısın? Ne söyliycem çocuğun kulağına.
Ben: Bana bak, bana hareket yapma!
Zeynep’de ben de üniversite mezunu kadınlarız. Gayet başarılı bir şekilde yabancı dil konuşuruz. Uluslararası firmalarda iş tecrübelerimiz var. Hepsini koy bi kenara, ulan ben bir de anne çocuk yazıyorum di mi? Hani daha halim selim, çiçekler böcekler bir kadın olmam lazım. Ama işin içine çocuklar girince tüm o iş tecrübeleri, diplomalar bir tarafa gitti ve biz bir anda hani sokakta halı yıkayan kadınlar var ya ağızlarında çikletle, öyle olduk işte! İşin daha fecisi oraya geçişteki hızımız. Yani hiç ara gaz falan vermeden birinci vitesten beşinci vitese geçtik bir anda.
Atahan: Anne, Can’larla birlikte ıslak hamburger yemeye gidebilir miyiz?
Ben: Bakarız!
Zeynep: Ben bu kadınla su içmeye gitmem bundan sonra, dengesiz!
Ben: Sensin dengesiz, ne söyledin çocuğun kulağına fısır fısır?
Zeynep: Bak hala konuşuyor!
Zeynep’in eşi: Allah size gelecek gelinlere yardım etsin valla.
Sarhan: Abi bırak, gelinler bunları girer çıkar döver. Hesapta bizim analarımızda dişliydi gelen gelinler bunlar işte. Deveden büyük fil var.
Sonuçta ıslak hamburger yemeye gittik. Kocaların keyfi yerinde siyaset, para, iş konuştuklar. Oğlanların keyfi yerinde, on parmakları salça olmuş karınlar doymuş. Zeynep ve ben ise beş karış surat. Masanın bir ucunda o, diğer ucunda ben. Bize olmaz derdik. Biz aklı başında, görgülü, kaliteli, cool kadınlarız çünkü. Ama oldu işte…
Okura mühim not: Artık ben de anneyiz.biz annesi oldum sevgili okur. Her Salı www.anneyiz.biz ‘de ve her ay anneyiz.biz dergide yazılarımı okuyabilirsin. Mayıs sayısı anneyiz.biz dergide iki sayfa döktürdüm. Bi zahmet alın da okuyun lütfen, yazdık o kadar…
Yazının devamı...

Çocuğunu tuvalete yalnız yollama

8 Mayıs 2010
Erkek çocuklarının özellikle alışveriş merkezi ya da spor salonlarında, yanlarında babaları yoksa çiş yapma ya da giyinme soyunma işini nasıl halledeceği mevzusu… Ben sana peşinen görüşümü söyleyeyim. Çocuğunu ne tuvalette ne soyunma odasında yalnız bırakmıyorsun. Sen nereye çocuk oraya, o kadar!
Çocuk 11-12 yaşına kadar erkekler tuvaletine yalnız başına gitmemeli ya da spor salonunda erkek soyunma odasına yalnız girmemeli. Dünyanın bin türlü hali var, memleketin durumu ortada, hiç risk almaya gerek yok.
Atahan’la birlikte gittiğimiz bir spor kulübü var. Havuzdan sonra soyunma odasına birlikte gidiyoruz. Bir yığın çıplak adamın yanına oğlumu tek başına hayatta yollamam. Öte yandan nasıl olsa “kadın kadınayız” diye bizim soyunma odasında da bir laçkalık söz konusu. Memeleri ortada dolanan bir yığın kadın… İnanılır gibi değil, kardeşim mecbur muyum ben senin her yerini görmeye? Onu da geçtim, teşhisini henüz koyamadığım bir anne, 8-9 yaşlarındaki kızını soyunma odasında çırılçıplak gezdiriyor. Bildiğin çıplak. Hatta saçını falan öyle kurutuyor çocuğun. Bu kadın kızının saçını niye külotunu giydirmeden kurutur, niye çocuğu nü gezdirir anlayamadım gerçekten.
Bekliyorum, bana bir şey diyecek ve ben kadının burnuna dirsekle girecem, olacağı o sevgili okur gör bak! Çünkü son derece sevimli, sempatik, esprili, neşeli (evet kendimden bahsediyorum) şakacı ve kibar bir kişi olmama rağmen oğlum söz konusu ise saniyede 240 kilometre hızla ve bin beygir gücüyle psikopata bağlarım. Karşımdaki en yakınım dahi olsa bütün gemileri yakarım.
Rica ediyorum, çocuklarınızı asla ama asla tuvalet, soyunma odası veya benzeri yerlerde yanınızdan ayırmayın. Onlar “ben abi oldum kadınlar tuvaletine girmiycem” diyebilir, kulak asmayın. Elin adamlarının yanında yalnız bırakmayın.
Gelelim spor merkezlerinin soyunma odalarına. Yine çocuklarınızı yanınızdan ayırmayın, millet ortada anlamsız bir şekilde çırılçıplak dolaşıyorsa onların daha edepli olması gerekiyor. Kadın kadına dahi olsak hiç birimiz bir diğerimizin pübik bölgesini ya da memelerini görmek zorunda değiliz kardeşim. Ortalıkta değil kabinlerde soyunsun herkes.
Yazının devamı...

Çocuğuyla Enshin karateye başlayan kaç anne tanıyorsunuz?

1 Mayıs 2010
Benim bildiğim iki tane anne var. Zeynep ve ben!
Bülent (Büyük) Hoca: Hop-la-ma! Tek adımda geç yana! Tut şu kolumdan.
Ben: Düşürmiyim sizi.
Bülent Hoca: Düşüremezsin, tutmuyorsun.
Zeynep: Hocam ben düşüriyim.
Ben: Ya sen nasıl psikopat bi kadınsın ya.
Zeynep: Ben dört tane abiyle büyüdüm oğlum! Senin gibi güllü zarife diilim.
Ben: Sensin zarife, pis!
Bülent Hoca: Birbirinizle kavga yok! Atarım sınıftan!
Bildiğin gibi değil sevgili okur, acayip sardım bu işe. Enshin karateyi kuran kişi, Kancho Joko Ninomiya tamam mı? Hala da hayatta. İnternetten onun çalışma videolarını indirip (aklım sıra öğrenip) Bülent Hoca’ya pusu kurmaya çalışıyorum. Fakat Bülent Hoca’nın Enshin Karate Türkiye Şefi olduğunu ve Kancho’yla birebir çalıştığını unutuyorum bazen.
Ben: Hocam ben bişi öğrendim.
Bülent Hoca: Hah! Ne öğrendin?
Ben: Hocam, tutun şimdi kolumdan böle, siz beni çekiyormuşsunuz şimdi tamam mı?
Bülent Hoca: Eee?
Ben: İşte teknik yaptım.
Bülent Hoca: Ben nerdeydim sen teknik yaparken? Bişi görmedim.
Zeynep: Hocam siz onun kusuruna bakmayın. Şimdi ben yapayım aynı tekniği bi bakın. Kuşak sınavı esnasında:
Ben: Hocam biliyosunuz ben doğurdum, emzirdim, yaş da otuzyedi, vücuttaki kalsiyum oranı hayli düşük. Şimdi sınavda böyle sert hareketler olursa bi yerim kırılmasın.
Bülent Hoca: Gerçekten böyle ağlayarak bu işten kaçacağına inanıyor musun?
Ben: Eeee, evet?
Bülent Hoca: Güney gel Mehtap Hanım’ın karşısına, hay kamaiteeee, hacime!
Sevgili okur bu inanılmaz zevkli bir iş. Gayet de iyi öğrenci olduk. Ancak dersi beklerken, kılık kıyafetimiz konusunda ara sıra azar işitiyoruz.
Bülent Hoca: Bu ne ya! Bu ayakkabılar ne doginin altında?
Ben: Niye ki?
Zeynep: Beyazın altına çok güzel oldu kendi ayakkabılarımız, çıkarmadık o yüzden.
Bülent Hoca: Siz girin şimdi dojoya, ayağınızdaki her bir topuk için otuz mekik, otuz şınav. Hadi bakalım.
Topuklu mopuklu, bu yaştan sonra iki anne mavi kuşak olmayı becerdik ya siz ona bakın. Vatana millete hayırlı olsun.
Yazının devamı...

Ekolojik anneler

24 Nisan 2010
Çocuklarını serada yetiştirir gibi yetiştiriyorlar. Çocukların kola içmesi, patates kızartması yemesi falan tabii ki iyi değil. Ama yiyeceği ekmeği de evde yapıp çocuğu fanusa koymak ne kadar iyi?
Sedef: Aa sen Atahan’a beyaz ekmek yediriyor musun?
Ben: Atahan yeme eylemini kendi yapıyor, benim yedirmem söz konusu değil, ehehe.
Sedef: Hayır yani beyaz ekmek çok zararlı. Aa tereyağlı mı bu makarna?
Ben: Evet.
Sedef: Deren’e başka bir şey verebilir miyiz, Deren’e tereyağ kullanmıyoruz.
Ben: Peki.
Sedef: Aa hazır salça mı kullanıyorsun? Bir sürü katkı maddesi var onda. Deren daha hiç hazır bir şey yemedi.
Ben: Deren 7 yaşında ve daha hazır bir şey yemedi mi? O halde ilk kez senin yapmadığın bir şey yediğinde acil servise yakın bir yerde olun bence. Bakalım vücudu nasıl bir reaksiyon verecek.
Sevgili okur, tarih öncesi çağlardan bugüne kadar minimum değişiklikle gelen hayvan hangisi? Köpekbalığı. Kanser olmayan tek hayvan hangisi? Köpekbalığı. Bu abinin özelliği ne? Vücudunu o günkü şartlara süper hazırlıyor. Aradan üçyüzbin yıl geçiyor, arkadaş ona göre pozisyon alabiliyor ve hayatta kalıyor. Sihirli kelime uyum sağlamak. Atahan bebekken ilk grip olduğunda, titiz bir anne olarak çok üzülmüştüm.
Ben: Ama o zaman ben iyi bakamadım di mi? Bu o mu demek?
Dr. İbrahim Çelik (Dr. İ.Ç): Ne alaka Mehtap?
Ben: Hasta ettim çocuğu.
Dr. İÇ: Sen nasıl bir çocuk büyütme planlıyordun? Bu çocuğu on sekiz yaşına kadar hiç hasta etmeden büyütüp sonra ilk yüksek ateşte kaybetmeyi mi?
Ben: Ya Allah korusun! Yani süper doktorsunuz bişi demiyorum da, müşteri ilişkileri sıfır valla.
Ya da:
Ben: Acaba diyorum eve yoğurt makinesi mı alsam? Atahan’ın yoğurdunu evde mi yapsam?
Dr. İÇ: Hıı, öyle yap. Sonra biz Sağlık Bakanlığı’ndan sana özel izin isteyelim. Çocuk askere gidince orada da yoğurdunu yap ki, alışmamış vücuda market yoğurdu girince şak diye dizanteri yapmasın.
İbrahim Bey bu kadar iyi bir doktor olmasa kahrı çekilmez. Henüz koyduğu hiçbir teşhiste yanılmadı. İtiraf etmeliyim, kafama vurarak da olsa, bana dışarıdaki mikroplarla baş etmeyi becerecek bir bağışıklık sisteminin ev yapımı ekmekten önemli olduğunu öğretti.
Atahan: Anne bugün perşembe mi? Harçlık günü mü bugün?
Ben: Evet, koydum paranı çantana. Ne alacaksın kantinden?
Atahan: Sucuklu tost veeee “aysti” veeeee gofret veeeee etipuf veeeee??.
Sevgili okur, ya hiperorganik takılacaksın ve çocuk okula başladığında harçlık vermeyeceksin ve herkesin çocuğu yerken seninki sınıfta tek başına oturacak veya evde yaptığın zeytinyağlı makarnayı kantine bırakacaksın ve “benimki bunu yesin” diyeceksin ve çocuk kafayı yiyecek. Ya da kantinden yediği ilk günün akşamını acilde geçireceksin. Veya rahatlayacaksın biraz yahu! Biblo değil, çocuk yetiştiriyorsun. Bir düşüşte kırılmayacak bir şey yapmaya çalışacaksın.
Yazının devamı...

İlkokul bir matematiği

17 Nisan 2010
Bizim öğretmen sağolsun biraz iddialı, bunu al, türet, on sayfa ile çarp: Ödev bu! Birinci soruyu çözdük: 5 - 3 = 2. Yani ben “Oğlum üç ile ikiyi toplarsan baştaki bilinmeyeni bulursun” dedim. İkinci soruya geldik. Çocuk dedi ki, “Anne bunu başka türlü öğretti öğretmenimiz”. Ben de dedim ki; “Niye canım, aynı şey işte, yedi artı beş eşittir on iki. Demek ki; 7 - 12 = 5
Şimdi sevgili okur, anladık ki benim matematik, ilkokul birinci sınıfın ikinci döneminde tıkandı. Küçük sayıdan büyük sayı çıkmaz gibi bir noktada benim tavrım “ne münasebet niye çıkmazmış” oluyorsa ve bu yanlışsa, ya eve özel hoca tutucaz ya da matematik ödevlerini Sarhan yaptıracak.
Ödev döndü, hatalara bakıyoruz:
Sarhan: Bu ne ya! Niye yanlış olmuş bunlar?
Ben: Ehe ehe, neyse canım, öğrenir zamanla.
Sarhan: Oğlum okulda öğretmiyorlar mı bunları?
Atahan: Baba örtmenim başka türlü öğretmişti annem başka dedi.
Sarhan: Mehtap, büyük sayıdan küçük sayıyı çıkarıyoruz, Mehtap
Ben: ?
İşin feci tarafı sevgili okur, sen şimdi sanıyorsun ki kocam benimle dalga geçti di mi? Nayır! Sarhan benim çok sevimli ve seksi olduğuma kanaat getirip bana “çok tatlısın bebeğiiiim” dedi iyi mi? Yani her erkeğin hayali, kafası basmayan aptal sarışın muhabbeti yaptı bana.
Hadi onu da geç, okulda Atahan’ın öğretmeni ile:
Öğretmen: Mehtap Hanım, bu eksiltme işlemi tam oturmamış Atahan’da. Haftaya etüde alıcam.
Ben: Aaa, tabi, öyle yapalım.
Anlayacağın hiç “Ya orada benim bir hatam oldu sanırım” falan demeden anında sattım oğlumu. Mevzuyu da eve gelince anladım zaten, öğretmen “eksiltme” dedikçe kafam karışıyor, bizim zamanımızda bunun adı “çıkartma” değil miydi? Ben bu matematiği eskiden de sevmezdim, aradan geçen yıllar hiçbir şey değiştirmemiş. Bu arada dürüst olayım sevgili okur, sakın bana “10 adımda kolay matematik” sitesi linki yollamaya kalkma, şirretleşmeyeyim?
Yazının devamı...

Yetişkin olmayı başarmak

10 Nisan 2010
Zor bir çocuktum. Okuldan gelmişim, önlüğümü çıkardığım gibi koltuğa oturup Gırgır’ın yeni sayısını elime almışım. Konuşma balonlarını heceleyerek okumaya çalışıyorum. Annem arkadaşı ile çay içiyor:
Annem: İşte Emelcim, ondan gelemedik dün akşam. Evde olsak kesin gelecektik, biz de istiyorduk ama…
Ben: Emel Teyze annem yalan söylüyor, biz dün akşam evdeydik ama annem babama, “Boşver gitmeyelim” dedi.
Sonrasında gayet net hatırladığım şey, annemim henüz bitirmediğim Gırgır’ın yeni sayısını burup popoma popoma vurması. Ve benim buruşan Gırgır’ı elimle ütüleyip okumaya devam etmem. Zor bir çocuktum…
Atahan: Anne, Banu beni doğum gününe davet etmeyecekmiş. Seni çağırmıycam dedi bana. İçime oturdu anne…
Sarhan: Hah! Yandık şimdi! Oğlum söyleme annene şöyle şeyler yahu!
Ben: Bi saniye bi saniye, Sarhan sen bi sus iki dakka. Oğlum gel bakim yanıma. Şimdi yarın gidip Banu’ya diyorsun ki…
Sarhan: Mehtap karışma, çocuklar kendi aralarında hallederler.
Ben: Ben sana az evvel “SUS” derken hatırlıyorum kendimi. Yoksa rüya mıydı? Atahan yarın Banu’ya gidip diyorsun ki; “Annem bana süper bir doğum günü partisi yapacak ve ben kızlardan bir tek seni çağırmıycam. Ama Sertab onur konuğu olacak.”
Sarhan: Yazıklar olsun, eşek kadar kadınsın, küçücük çocuklarla uğraşıyorsun. Deme oğlum öyle bir şey. Ayıp ya!
Ben: Hadi ordan! Elin kızı benim çocuğumu dışlayınca ayıp değil, ben çocuğuma taktik verince mi ayıp? Sen beni dinle oğlum. Ben de bir zamanlar Banu’ydum. De ki “seni çağırmıycam çünkü saçların çok çirkin” de.
Sarhan: Psikopatsın sen! Deme oğlum öyle bir şey. Arkadaşın sana kızıp öyle demiştir. Sonra fikrini değiştirir.
Ben: Sarhan bak benle zıtlaşma, hırpalarım seni.
Sarhan: O zaman ben de seni anneme söylerim, o da seni hırpalar! Nasıl? Anlatayım mı anneme evde yemekler nasıl çöpe gidiyor, meyveler yenmediği için küfleniyor. Gelsin saatlerce konuşsun sana “oğlumun paraları çöpe gidiyor” diye. İster misin? Madem anneler çözüyor çocukların problemlerini…
Çocuk küçükken en büyük sıkıntısı, “sebzesini yedi mi, uykusunu aldı mı, kakasını yaptı mı?” olan anne, çocuğu altı yaşını geçtiği anda adaptasyon problemi yaşıyor. Çocuğun arkadaşları ile ilişkisi, grup içindeki yeri, dersleri derken bir bakıyorsun olay kontrolünden çıkmış. Ve senin gözünün içine baktığın yavrun, yan sınıftaki haşarı oğlandan tekme yemiş ya da en sevdiği arkadaşı artık onu sevmediğine karar vermiş. Yedi yaşındaki minik insan, morali bozuk bir şekilde eve geliyor. Sana sarılıp “anne” diyor, “içime oturdu”. Ve senin o noktada yetişkin olmayı başarman lazım. “Peki oğlum bu olan sana kendini nasıl hissettirdi?” falan... Hadi canım sen de!
Yazının devamı...

Küheylandan sütçü beygirine ata sporu

3 Nisan 2010
Zeynep’le aramızda konuştuk, kararlaştırdık, biz anne olarak üzerimize düşeni yapıcaz, çocuklara farklı şeyler deneticez. Fakat bizim çocuklar kibar tarifiyle biraz “ekabir”, hani “elleme bana yatiim, çizgi film seyrediim” tadındalar. Biz ise vazgeçmeden herşeyi denetiyoruz sırayla. Beğenecekleri bir şey bulacağız elbet (Enshin karate sabit, oraya bayıla bayıla gidiyorlar). Benim oğlum geçen sene ilk denemesinde “at binmek” fikrinden hoşlanmayıp bırakmıştı. Daha sonra arkadaşını at binerken görünce hevese gelip karar aldı. “Koyboy” olacakmış. Söylemeden geçemeyeceğim, benim de en istemediğim spor buydu aslında. Ne kadar kask da taksalar, yelek de giyseler, at yüksek sevgili okur, çocuk bir düşse mazallah! Ama istiyor diye gittik?
Ben: Benim bu at olayına hiç aklım yatmıyor aslında.
Zeynep: Niye?
Ben: Sakat iş ya, Süpermen düştüydü hani de sakatlandıydı.
Zeynep: Saçmalama ya. Yok canım... Düşebilirler aslında evet!
Ben: Düşebilirler tabi, başka bir şeye yönlendirsek.
Zeynep: Şu yeleklerden alıp giydirsek, koruyormuş o.
Ben: Ben okudum onu internetten, rib cage’i korur ama spinal cord’a yapabileceği birşey yok diyor.
Zeynep: Bana bak bir tane çarparım şimdi.
Ben: ?
Zeynep: Adam gibi konuşsana. Ne rib keyç falan, küfür mü ediyosun?
Ben: Yahu yabancı siteden okudum, çeviremedim bir an.
Zeynep: Old-du canım. Eeee, nasıl diyorsunuz, İngilizcem Türkçem’den iyi, çeviremedim diyosun! Ben seni çevire çevire döverim onu bilmiyosun tabi. Takıntı yapma. Obsesif olma! Faaliyet diyodun, yapıyorlar işte. At biniyorlar aslanlar gibi. Neydi yani, ritmik cimnastik mi yapacaklardı?
Ben: İyi de nesi spor ki bunun? Atlar perişan, bizimkilerde tık yok. Yalan mı? At “Bırakın beni öleyim” der gibi bakmıyo mu?
Zeynep: Kızım ata sporu, daha ne olsun.
Ben: Ha oldu. Bizimkiler hem at binip hem ok atıyor di mi, aynı atalarımız gibi. Hangi ata sporu ayol, atalarımız gibi mi biniyorlar? Atın zaten hayatı kaymış, amca da ipinden tutup gezdiriyor.
Zeynep: Ya ben seni ayağımın altına alıp çiyneye çiyneye yumuşatıcam ya da sen bu “sarkastik” yaklaşımdan vazgeçeceksin arkadaşım.
Ben: ?
Zeynep: “Sarkastik” diye şeyettim de kusura bakma, “çeviremedim” bir an!
At olayı ikinci denemede de kaldı. Bu kez çocuklar sevmediğinden değil, ben Zeynep’in “sinir sistemlerini” bozmuşum ondan. Sevgili okur, ben kendimizi kandırmak konusunda sıkıntılıyım. Sütçü beygirine çocuk bindirip “atalarımızın sporu” diye saatine 150 lira ödeyemem, bana ters! Daha sosyetik ortamlarda (düşerse bişi olmasın diye galiba) çocuklara “pony” (atımsı küçük canlı) ayarlıyorlar. Sevgili okur, sen benim hassasiyetlerimi biliyorsun, öyle poniymiş falan bizi bozar? Beygir hususunu dönmemek üzere kapadık anlayacağın. Ben sana başka faaliyetlerle gelicem, merak etme?
Yazının devamı...