"M. Rauf Ateş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "M. Rauf Ateş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

M. Rauf Ateş

Altında kazanmak kolay mı?

26 Ağustos 2011

Çarşamba günü altın sert bir düşüş gösterince, altının kesintisiz yükseleceğine inananların kafalarında soru işaretleri oluştu. Şimdi ‘Nereye kadar düşecek?’ sorularını daha fazla duyuyorum.

Bir yakınım, ‘Altın almak istiyorum, ne dersin’ diye sormuştu. Ben de burada yazdıklarımı paylaşmış, risklerinin altını çizmiştim. ‘Belki yükselişe devam edecek, 2 bin doları da geçebilecektir. Ama aralarda sert düşüşler olabilir’ demiştim.

Yakınım benim dinledi ama önerimi dikkate almadı. Çarşamba öğle sonrası aradı, ‘Altın aldım, şimdi ne yapmak gerekiyor.’

Güzel ama geç kalmış bir soru… Aynı soruya çok sayıda vatandaşın yanıt aradığını tahmin ediyorum. Yanıttan önce birkaç başlığa dikkat çekmekte yarar var.
Altın hangi ortamı sever?

Aslında şu anda bulunduğumuz durum altın için bire bir… Geçmişten bu yana trendler izlendiğinde, en hızlı yükselişleri bu dönemlerde yaptığını görürüz. Ekonomide belirsizliklerin arttığı, çok para basıldığı, borç sıkıntılarının had safhaya ulaştığı ve borsaların düştüğü dönemlerde altın yönünü hep yukarı çevirir. Avrupa borç sorunu, ABD’deki ekonomik sıkıntılar ve not düşürülmesi, altın için ‘harika’ bir ortam oluşturdu.

Üstelik Cuma günü ABD Merkez Bankası’nın konuşma yapacağı Jackson Hole toplantısı var. Buradan bir ‘parasal genişleme’ bekleniyor. Şu anda olumsuz gibi yansısa bile, sonunda bol para altını destekliyor. En son Ağustos 2010’daki toplantı, önce borsalara, sonra da altına yansımıştı. Yani altının hala desteği var.

Peki niye altın düştü?

Gördüğüm kadarıyla altında düşüşün birkaç önemli nedeni var. Şöyle sıralamak mümkün:

1. Altın çok uzun süredir yükselişini sürdürüyor. Sadece son 1.4 ayda yaşanan yükseliş yüzde 28’i buldu. 1900’lerden gelen kar satışları anormal değil.

2. Chicago Ticaret Borsası, vadeli işlemler için gerekli teminat miktarlarını yüzde 27 oranında artırdı. Bunun beraberinde getirdiği likidite ihtiyacı satışlarla karşılandı.  

3. Amerika’da Çarşamba günü ‘Dayanıklı mal siparişleri’ verisi açıklandı. Olumlu gelen bu veri, 3’üncü parasal genişleme kararının alınmayabileceği beklentisi yarattı. Bol parayı seven altın yatırımcısı tedirgin oldu.

Altının yönünü tahmin etmek  

Bir yatırım aracına sert satışların gelmesi, onun yakın ve orta vadedeki trendi açısından olumsuzluklara neden olabilir. Sert satış, trend değişikliği yaratabilir.
Çarşamba günkü düşüş spot piyasada yüzde 5.66’yı bulmuş ve 1753.3’den kapandı. Gün içinde gördüğü en düşük düzeyler ise yüzde 7’leri buldu.
Altının geçmiş hareketlerine bakıldığında bunlar yüksek düzeyli günlük düşüşler sıralamasında kendine yer buluyor. Genellikle böyle düşüş günlerini yine başka gerilemeler izleyebiliyor.

Şimdi de böyle bir trend yaşanabilir. Ama düşüşün yönü ve süresi konusunda farklı tahminler var. Genel inanış düşüşün bir süre daha devam edeceği yönünde… Örneğin yatırım uzmanı Dennis Gartman, altının 1625-1600 dolar/ons düzeyine gerileyebileceğine inanıyor.
Teknik olarak bakanlar ise 1725 dolar/ons’un aşağıya geçilmesiyle birlikte, 1640 düzeyine yönelebileceğini öngörüyorlar. Bakalım altın nasıl bir seyir izleyecek.

Bernanke para verirse! 

Bir süredir piyasalar FED Başkanı Ben Bernanke’nin Jackson Hole toplantılarında yapacağı konuşmaya kilitlenmiş durumda… Geçen yıl yapılan toplantılardan 2’inci parasal genişleme kararı çıkmış olması, benzer bir ‘müjde çıkar’ diye piyasaları beklentiye itti. ABD ve Avrupa borsalarının yükselmesi de buna bağlanıyor.

Aslında beklentiler boşuna değil. Geçen yıl kararın açıklanmasından sonra piyasalar yükselmeye başlamış, bir süre iyi de gitmişti. Amerikan S&P Endeksi 1.100 düzeyinden 1250’lere kadar çıkmıştı.

Ancak, parasal genişlemenin hisse senetlerine değil, esas hammaddelere, özelilkle de altına yaradığı gözden kaçırılıyor. Gümüşün son 1 yılda yüzde 119.7, altının yüzde 64.6 ve petrolün yüzde 45 oranında değer kazanması da bunu gösteriyor.
Twitter.com/sirketdoktoru
 

Yazının devamı...

Altın yatırımcının ruh hali

23 Ağustos 2011

‘Altın yükseliyor ama bu yükseliş beni çok şaşırtıyor. Daha fazla yükseleceğini sanmıyorum.’

Tyson böyle değerlendire yapıyor ama her gün televizyona çıkan yerli yorumcular ile basına yansıyan yabancı uzmanlardan çok farklı düşünenler de var. Onlar ise ‘2000 dolar/ons’ üstüne işaret ediyorlar.

Yakından izleyenler hatırlayacaktır. Bir ara altına takı ve mücevher amaçlı talepte daralma olmuş ve altın fiyatları gerilemişti. O zamanlar düşüşün devamının geleceği tahmin ediliyordu ki, AB borç sorunu ve ABD’nin not indirimi imdada yetişti. Bir süredir de yatırım ve spekülatif amaçlı altının fiyatı yükseliyor.
Twitter’da yazılan mesajları izliyorum. Vatandaş, takı amaçlı aldıkları çeyrek ve yarım altının yükselişinden epey dertliler. 180 TL’ye ulaşmış olan çeyrek, altının geldiği yeri açıkça ortaya koyuyor.

AB ve ABD’yi izleyin

Şimdiye kadar, özellikle son birkaç hafta dışında altın alıp, kara geçenler için sorun yok. İstedikleri an satıp, karlarını realize edebilirler. Bence sorun, 1900 dolar/ons düzeyinden ya da işte 180 TL düzeyinden çeyrek yatırımı yapanlarda… Fiyatlar nereye gelecek ki, alım-satım farkını da çıkarınca bir kar elde edebilsinler…

Altının geleceğini doğal olarak mücevher amaçlı alım değil, spekülatif amaçlı olanlar belirleyecek. Böyle bakınca da AB borç sorunu ile ABD’nin durumu önemli… Eğer sorun artarak devam edecek diye düşünüyorsanız, altın yürüyüşünü sürdürebilir.

Geçmiş hareketler önemli

Para piyasalarında teknik analiz önemlidir. Teknik analize de güç veren, enstrümanın geçmiş hareketleridir. O nedenle borsa, döviz ya da altın. Mutlaka geçmiş yıllardaki yükseliş ya da düşüşlere, bunların kaç gün sürdüğüne, yükselişten sonraki düşüşlerin hızına bakılması gerektiğini düşünürüm.
Bu kadar altın konuşulduğu bir dönemde, 1975 sonrası altının yükseliş dönemlerine ilişkin bir tabloyu paylaşmak istiyorum.
Tabloyu görüyorsunuz… 13 Kasım 2008 tarihinde başlayan son yükseliş tam 1008 gündür sürüyor. 3 yıla yakın bir süre olduğunun altını çiziyorum.
Çok uzun bir süre ama altın çok daha uzun süre yükseliş trendinde kalmış. Ancak, bu ayı da yükselişle tamamlarsa, altın en uzun süreli yükseliş trendi rekorunu kırmış olacak. Bakalım ne olacak?

Üç ekonomiye birer harf

Reklam dünyasının önde gelen isimlerinden WPP’nin başkanı Martin Sorrell, zaman zaman dünya ekonomisinin gidişiyle ilgili analizler yapar.
Hafta sonu yine bir analizini okudum. İçinden geçtiğimiz ekonomik durumun, aslında her coğrafya ya da ekonomiyi aynı şekilde etkilemediğini ortaya koyması açısından oldukça ilginç bir değerlendirme yapmış. Şöyle diyor Sorrell;
‘Geçmişte dünya ekonomisinin LUV şeklinde büyüyeceğini söylemiştim. Bu hala geçerli... L şekli Avrupa, U şekli Amerika ve V şeklini ise gelişmekte olan ülkeler için öngörüyorum.’
Özetle gelişmekte olan ülkelerin krizden çıktığını, Avrupa’nın daha zamana ihtiyacının olduğunu, U şekli ile simgelediği ABD’nin ise atlatacağını söylüyor.
Son krizin etkilerini görmeye vakit var. Ancak, gelişmekte olan ülkeler epey bir zamandır krizin sıkıntılarını atmış, hızlı büyüme sürecine girmişlerdi. ABD’nin sorunu ise biraz daha uzun sürmüş, o nedenle U şekline dönüşmüş, ama sonunda büyüme sürecine girmişti. AB’nin durumu ise ortada.
Sorrell, tabloyu böyle ortaya koyduktan sonra yatırımlar için, global şirketlere gelişmekte olan ülkeleri öneriyor.

He said his “LUV” analysis of the world economies (an L shaped recovery for Europe, U shaped for the US and V shaped for the emerging markets) was “just about intact

Lider olunan işten çıkmak! 

Geçen hafta şirketler dünyasında en çok konuşulan konulardan biri de Hewlett Packard’ın (HP) aldığı karar idi. PC işini ayırıp, yazılıma ve hizmetlere odaklanmayı hedeflediğini açıklayan HP, büyük olasılıkla PC işini satacak.

Daha önce, 2005 yılında IBM benzeri bir strateji izlemiş ve PC işini Çinli Lenovo’ya satmıştı. IBM’in o tarihte yüzde 5.5 düzeyinde Pazar payı vardı ve dünya çapında sektörde 3’üncü sırada yer alıyordu.

Yüzde 17.6 payı lider

Ancak, bu kez farklı bir tablo var: HP, yüzde 17.6 gibi önemli bir Pazar payına sahip ve sektörün liderliğini elinde tutuyor. Üstelik, son 5 yılda dramatik bir düşüş de yaşamış değil. Tersine, örneğin 2010’un ilk altı ayına göre hafif bir artış bile sağlamış.

Özetle HP’nin aldığı karar her açıdan önemli ve büyük riskler içeriyor. Bir lider, çok ani bir gelişme olmadığı halde, en yakın rakibiyle arasında 5 puan varken, sektörden çıkabilmeyle sonuçlanacak adım atıyor.

Borsalar pek sevmeseler bile, rekabetin arttığı ve kar marjının daraldığı bir alandan çekilme, uzun vadede olumlu sonuç verecektir.

IBM başarılı olmuştu

Bunun ilk örneğini IBM vermişti.  IBM’in 2005 yılından bu yana elde ettiği gelişmelere bakın… O yıllarda hantallaşan ve piyasa değeri kaybeden IBM, yeniden karlı günlerine döndü ve piyasa değerini artırdı. 2008 yılının Ekim ayında 83 dolar olan hisse değeri bedeli, 2011 yılında 180 dolara kadar ulaştı.

HP’nin yeni CEO’su Leo Apotheker’in aldığı büyük bir risktir. Ancak, Adrian Slowotzky’nin “Upside” kitabında yazdığı gibi, “geçiş riskini” iyi yönetenler, bir sonraki aşamaya daha başarılı bir şekilde atlıyor ve ömürlerine ömür katabiliyorlar. Özellikle de teknoloji ve iş modellerinin hızlı değiştiği bilişim sektöründe…

Yazının devamı...

Önce ‘Eko sistem’ yaratılmalı

19 Ağustos 2011

Ona göre, 1950’lerin ortalarında doğan Bill Gates ve Steve Jobs girişimciler, 1970’lerdeki uygun eko sistemin (Teknolojinin yükselişi, Nasdaq’ın kurulması ve hükümetin desteği) ciddi katkısını görmüşlerdi.

Amerika’nın altın dönemini yaşadığı 1860-1870 yılları arasında doğanlardan da çok önemli işadamları çıkmıştı. Bunlar arasında ülkenin gelmiş geçmiş en zengin 14 kişisinin bulunması da tesadüf olarak kabul edilmiyordu.

Eko sistemin önemi

Bunları neden yazdım? Çarşamba sabahı Üniversiteli Girişimciler Ödülü’nün tanıtım toplantısı vardı. Dünya Üniversiteler Girişimciler Ödülü’nün Türkiye ayağı olan bu organizasyon, Süreyya Ciliv, Ali Sabancı ve Faruk Eczacıbaşı’nın katıldığı toplantı ile basına duyuruldu.

Toplantı sırasında üç konuşmacı da girişimciliğin önemine değinirken, özellikle ‘eko sistemin’ önemine dikkat çektiler. Girişimcilik ruhunun ortaya çıkması ve her yaştan kişinin iş kurabilmesi için para tek başına yeterli değil. Girişimciyi etkileyen her şeyin (Kısaca eko sistem), yani ekonomik durumun, yasal altyapı,
teknoloji, finans olanakları, melek yatırımcılar ve üniversitelerin de hazır olması gerekiyor.

‘Şans değil, uygun ortam’

Ali Sabancı, ‘Eko sistem kurmak, girişimcilikte başarının anahtarıdır’ diyor ve sözlerini şöyle destekliyor: ‘Microsoft, Google, Facebook, Apple’ı kuranların mekanı üniversiteydi. Hepsi iş hayatına atıldıklarında Nasdaq kurulmuştu. Onları destekleyecek bir finans sistemi doğuyordu. Girişimciliğe bir şans olarak bakmamak gerekiyor.’

Faruk Eczacıbaşı, bu görüşü desteklerken, Jhonson&Jhonson’ın başkanı William Weldon’un bir sözüne dikkat çekiyor:

‘İnovasyon para işi değildir, ortam işidir. Uygun ortamlarda yeni buluşları ortaya çıkarmak daha kolaydır.’

Üniversiteliler için şans

Global Üniversiteli Girişimciler Ödülü’nün Türkiye ayağı, gençler için gerçekten önemli bir şans… Türkiye’deki yarışmada kendilerini gösterip, ABD’deki finale katılmaya hak kazandıklarında, finalde 200 bin dolarlık ödüle ulaşma şansını da yakalayabilecekler.

Olay sadece para değil… Aynı zamanda Türkiye’de ve ABD’de, birbirinden değerli jüri üyelerinin karşısına çıkacak, onlarla tanışma şansı elde edecekler.
Ödül alamasalar bile ürünlerini ve hizmetlerini Türkiye’ye duyurma olanağını bulacaklar. Ben üniversitede okuyup, şirket sahibi olanlara katılmalarını kesinlikle öneririm. Sitenin adresi www.universiteligirisimci.com

'Sisli ağustos’ ve yatırımcı

Goldman Sachs Asset Manageent’ın başkanı Jim O’Neil, son günlerde yaşananı ‘Ağustos Sisi’ diye tanımlıyor. ‘BRIC’ kavramının da yaratıcısı olan O’Neil, yatırımcıların yoğun sis nedeniyle önlerini göremediğini anlatıyor yazısında.
İşin doğrusu O’Neil’in dikkat çektiği gibi, ‘yoğun sis’ ve ona bağlı olarak ortaya çıkan ‘güven sorunu’, elinde para olanları ciddi şekilde etkiliyor.
Böyle bir ortamda yatırımcının elindeki parayı karlı bir şekilde değerlendirmesini bir yana bırakın, koruması bile zor. O nedenle herkes kılı kırk yararak yoluna devam ediyor.
Türk yatırımcısı için de durum farklı değil… Dövizi ben artık yatırım aracı olarak kabul etmediğim için onu saymıyorum. Hisse senedi, herkesin alabileceği bir araç değil. Geriye mevduat, repo, devlet kağıdı ve fonlar kalıyor.
‘Şu anda parayı nereye yatırmalı’ diye soranlara, bu sayfadaki tabloya dikkatle bakmalarını öneriyorum. Aylık getirileri yaklaşık olarak veriyorum. En anlamlısı 6 aylık mevduat olarak görülüyor. Bu arada uzun vadeyi düşünenler, endeksin gerilemesi durumunda, A tipi fonlara da yönelebilirler.  İç inde hisse senedi bulunan bu fonlar, gelecek için anlamlı kazançlar üretebilir. Ancak, kararınızı, kendi vade ve ihtiyacınıza göre verin.

Dövizle konut kredisinde çözüm yok

Japon Yeni ve İsviçre Frangı ile konut kredisi alanların yaşadıkları dramı birkaç defa yazdım. İnsanın içini burkan bu sorunu gündeme taşıyıp, sıkıntılarını bir şekilde paylaşmayı istedim.

Ama üzülerek yazıyorum ki, bu konuda bir çözüme ulaşmak mümkün değil. Konuştuğum bankacılar ve hukukçular da aynı görüşte. Ortaya çıkan görüşleri birkaç başlık altında özetlemek mümkün:

‘Kredi kartı gibi kolay değil’
1. Sırf hacim yaratmak amacıyla çok sayıda banka bu tür kredileri verdiler. Şimdi bu bankalar, ‘Her şey yasaldı ve siz seçtiniz’ deme hakkına sahipler.
2. Bankalar da o kredileri verirken döviz olarak risklerini ‘hedge’ etmişlerdi. Bankanın cebinden bunu ödemesi artık mümkün değil.
3. Bankalar, vade uzatma ya da TL’ye çevirme gibi yöntemleri önerebilirler ya da önermeliler.

4. Hükümetin serbest piyasaya, üstelik bankayı zarara uğratacak bir alana müdahalesi mümkün değil. Kredi kartında olan, bankaların faiz gelirlerinin bir kısmından vazgeçmeleriydi. Şimdi kredi için bunu yapmaları mümkün değil.

Gelen mesajları bir yana bırakın, Japon Yeni ve İsviçre Frangı’ndaki yükselişler zaten gerçeği gözler önüne seriyor. Ortada ciddi bir dram var. İnsanlar bilmedikleri bir para biriminden borçlanmış ya da borçlanmaya zorlanmış, müthiş bir borç yüküyle kalmışlar. Çaresizler… Ama yapacak bir şey de yok gibi görünüyor.

Yazının devamı...

Döviz kredisi vurgunları ne yapsın?

12 Ağustos 2011

Belki de uzun yıllar konut almak için beklemiş, düşen faizleri fırsat bilip dişinden tırnağından artırdığıyla ev alanlar, şimdi kelimenin tam anlamıyla ‘perişan’ durumdalar…

Taksitlerini ödedikçe, geride kalan borçları artıyor. Siz gidiyorsunuz, yol da uzuyor… Son yaşanan büyük dalga ile umutları iyice kararmış.

Ödedikçe bitmeyen kredi

Adını vermeyeyim bir okur şöyle yazıyor:

‘Ağustos 2008’de maaşım TL kredisini ödemeye yetmediği ve red edildiği için banka tarafından Japon Yeni kredisine yönlendirildim. Yıllarca artmadığını söylediler ve grafiklerle gösterdiler.’

Grafikler ve biraz da ‘red’ edilmenin etkisiyle ayda 1500 TL’ye denk gelen taksitle krediyi almış. Şimdi aylık taksit 3.000 TL düzeyinde. Bu süreçte iki defa işten çıkarılmış, ama yılmamış kredisini aksatmadan ödemiş.

Rakamlara dikkat edin… Bankadan 110 bin TL kredi almış, 3 yılda 80 bin TL ödemiş ama hala 145.000 TL borcu var.

TL kredi alsa faizi biraz yüksek olacak ama sorun yaşamayacaktı. Hatta Euro ve Dolar gibi, vatandaşın yakından izlediği paralarda bile bu kadar sorunla uğraşmayacaktı.

Ancak, şimdi İsviçre Frangı ve Japon Yeni mağdurları çare peşinde… Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve BDDK’ya mektup yazıyor ama çare bulamıyorlar.

Seslerini duyurmak istiyorlar

Hepsi de seslerinin duyulmadığından, yok sayıldıklarından yakınıyorlar. Kredi kartında mağdur olanların elinden tutulduğunu, kendilerinin unutulduğunu söylüyorlar.

Hükümet bu konuda ne yapabilir, bilmiyorum. Ama şu anda 1.7 milyar TL dövizli konut kredisi bakiyesi var. Türkiye’de konut kredisinde ortalama kullanım 80-90 bin TL düzeyinde. Taksitlerin önemli bölümünün ödendiği dikkate alınırsa, en fazla 4-5 bin kişinin bu sorunu yaşadığı söylenebilir. Kişi sayısı az gibi görünüyor. Ama çözüm o kadar basit değil. Döviz kredisinden eli yananlar belki bir araya gelip sorunlarını dile getirebilirler. Ben buradan paylaşmaya devam edeceğim. Bana www.twitter.com/sirketdoktoru adresinden de ulaşabilirsiniz.

Siyah Kuğu döneminden geçiyoruz

Lübnan kökenli risk gurusu Nassim Taleb, 2008 yılının başında ‘Black Swam’ (Siyah Kuğu) adlı bir kitap yayınladı. Sonraki birkaç yıl ‘en çok satanlar’ arasına giren bu harika kitabın, ‘Siyah Kuğu’ adından gelen çok basit bir felsefesi vardı.

Önce kısaca Taleb’in neden Siyah Kuğu adı verdiğini hatırlamakta yarar var: Avustralya’nın keşfinden önce bütün kuğuların beyaz olduğu sanılıyordu. Ancak, sonradan siyah kuğulara da rastlandı. Yazar buradan hareketle, ‘Tek bir gözlem, milyonlarca beyaz kuğunun, binlerce yıldır teyit etmiş olduğu genel bir kanıyı geçersiz kılabilir. Bunun için tek bir siyah kuğunun olması yeterlidir.’

Olmayacak gelişmeler yaşanıyor

İşin özü Siyah Kuğu, çok sayıda birbirine bağlı önemli sonuçlar doğurmakla birlikte ender, hatta belki yüzyılda bir rastlanan beklenmedik olayları simgeliyor. ‘Bilmediklerimiz, bildiklerimizden daha önemlidir’ diyen Nassim Taleb’in bu değerlendirmelerini son ekonomik dalgada bir daha hatırladım. Çünkü, çok sıra dışı bir dönem yaşıyoruz. ‘Olmayacak gelişmeler yaşanıyor, beklenmedik işlemlerin gerçekleşmesine tanık oluyoruz.’
Örneğin, rating şirketi S&P, bono ve tahvilleri ‘en güvenli liman’ olarak değerlendirilen ABD’nin AAA olan notunu AA artı düzeyine indirdi.

Borsaların sıra dışı günleri

Amerikan Dow Endeksi bir hafta içinde iki gün yüzde 5 üstünde değer kaybetti. Bazı bankaların hisseleri günü yüzde 20 civarında değer kaybıyla kapattılar. Dow, tarihinin en büyük 6’ıncı düşüşünü geçen hafta yaşadı.

İMKB’nin son 13 yıldaki günlük büyük düşüşlerini tabloda görüyorsunuz. Pazartesi günü yaşanan yüzde 7.1’lik düşüş, 9’uncu sırada yer alıyor. Bizim borsamız da son düşüşte, en yüksek düzeyi olan 72 binden 49.500’lere kadar geriledi, yani yüzde 45’e yakın değer kaybetti.

Hepsi bu kadar değil. Piyasalar AAA notu olan ülkeleri, bu ülkelerin notlarını kaybetmesini, Fransa gibi sıkıntıya girmesini konuşuyor. Yazar Nassim Taleb’in kitabında belirttiği gibi, ‘beklenmedik’, bir zamanlar kimsenin aklına gelmeyen ‘gelişmeleri’ görüyor, görünce de olağan gibi karşılıyoruz.


 

Yazının devamı...

Türkiye niye olumsuz ayrıştı?

9 Ağustos 2011

Birincisi, Avrupa Birliği’ndeki borç sorunu… İkincisi ise cumartesi günkü not düşüşüyle birlikte daha ağırlaşan Amerikan ekonomisi…

Böyle bakınca sarsıntının merkezi Avrupa ile Amerika gibi görünüyor… Ancak, hisse senetleri performansı ile yerel para birimlerinin değer kaybı açısından bakıldığında, bazı gelişmekte olan ülkelerin, örneğin Türkiye’nin daha fazla hasar aldığı öne çıkıyor…

Borsa neden düşüşte lider?

İMKB 100 Endeksi, 5 Ağustos 2011 Cuma gününü yüzde 5’in üstünde değer kaybı ile kapatırken, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke borsalarında düşüş daha sınırlı idi.

Pazartesi günü açılışlarda borsalar daha sakindi, sonradan satışlar geldi. Bu esnada da İMKB, Avrupa ve diğer gelişmekte olan ülkelerden çok daha kötüydü.

Battı batacak denilen İspanya ve İtalya, bu yazı hazırlandığında artıdaydı. Saat 16.00 itibariyle baktığım 21 Avrupa ülkesinden Yunanistan ve Litvanya’da Türkiye düzeyinde yüzde 6 düzeyinde düşüş vardı. Diğerleri artı ile yüzde 2 arasında değişiyordu.

Yerel paranın değer kaybı açısından da benzer tablo var. Türk Lirası, geçen hafta yüzde 12.1 oranında değer kaybetmiş. Bu kadar yüksek bir değer kaybı, Güney Amerika ve Avrupa ülkeleri ile Asya’da yok… Sadece bazı Afrika ülkelerinin para birimlerinde ciddi değer düşüşler var.

Olumsuz mesajlar mı etkili?

Bence bu sorunun yanıtının gerçekçi olarak verilmesi gerekiyor. Bir yerde yanlış algılama ya da yatırımcılara verilmiş bir hatalı mesaj olmalı…

Bu belki Merkez Bankası’ndan belki de Ekonomi Yönetimi’nden kaynaklandı… Ama yaşananlardan Türkiye piyasalarının en çok etkilenen durumunda olmasını anlamakta zorluk çekiyoruz.

Pazartesi günü sosyal medyada ekonomistlerden ve bankacılardan gelen mesajlarda da aynı ‘soru işareti’ vardı. Belki de ekonomi yönetiminin verdiği mesajlar, piyasanın kafasını karıştırmıştır, panikle birleşince böyle bir tablo ortaya çıkmıştır. Ama bu ‘olumsuz ayrışma’ konusuna ekonomi yönetiminin de kafa yarması, gerekiyorsa yeni mesajlar vermesi gerekiyor bence…

Dövizle tüketiciye krediyi durdurmak çok hayırlı olmuş

Daha önce paylaşmıştım. Ben mortgage kredisini dolar, arabam için kullandığımı ise Euro olarak kullanmıştım.

Mortgage kredisini, Dolar/TL 1.6 iken, bence o dönem için yüksek düzeyden kullanmış, ödemeleri ağırlıklı olarak 1.2-1.4 arasında yapmıştım.

Euro’da da benzer bir yöntem izlemiştim. O nedenle benim için kazançlı kullanımlar olmuştu.

Ama yine de herkesin, gelir kaynağına bakmadan ve riskini yönetmeden döviz kredisi kullanmasına karşıydım. Çünkü, bazı bankalar, Japon Yeni ve İsviçre Frangı için çok ısrarcı oldular, bunlardan birkaçı arkadaşımdı, engel oldum. Şimdi ikiye katlanmış İsviçre Frangı’ndan vurgun yemiş olacaklardı.

Geçen hafta bir okurdan mesaj aldım. 2008 yılının Ağustos ayında Japon Yeni ile 60 aylık konut kredisi almış. O tarihte Japon Yeni 1.07 TL idi, şimdi 2.2 TL’yi geçti.

Okur, ’35 ay zar zor da olsa bir şekilde ödedik. Başlangıçta 3000 TL olan taksit tutarı bugün 6.750 tL’ye ulaştı. Ne yapalım’ diye soruyor.

Durdurulmazsa hızla büyürdü

Bunu okuyunca ekonomi yönetimini ve BDDK’yı, 2010 yılı içinde aldığı karar için bir daha kutlamak istedim. Yoksa, yaşanan ekonomik sıkıntıların yanına bir de binlerce ‘yeni dövizzede’ eklenecekti.

En azından dövizle krediden zarar görenlerin sayısı belli sayıyla sınırlı kaldı, geç kalınmadan büyük bir hasar önlenmiş oldu. Şimdi 1.7 milyar TL’ye gerileyen dövize endeksli bireysel krediler, önlem alınmasaydı, aynı hızla 5 milyar TL’yi geçer, daha ciddi soruna dönüşebilirdi.

Aynı CEO’ya kaç yıl?

Geçen hafta Wall Street Gazetesi’nde Siemens’i yeniden ayağa kaldıran CEO’su Peter Löscher ile etkileyici bir söyleşi vardı. Beni etkileyen bölümü, 1847 yılında, yani 164 yıl önce kurulan şirketin sadece 12’inci CEO’su olması… İnanılır gibi değil, CEO başına 13.6 yıl düşüyor.

Löscher, kendisinden devrim bekleyenlere yanıt verirken bu rakamdan söz ediyor ve ekliyor: ‘Bu şirketin kültürü çok uzun yıllara ve uzun süren liderliklere dayanır. Benim için önemli olan, buraya geldiğimde Siemens’in devrime değil, evrime, fakat hızlı bir şekilde evrime ihtiyacı olduğunu söylemekti.’
Dünyada ve Türkiye’de CEO/genel müdür ömürleri kısalırken, bazı şirketlerde hala çok uzun süre görevde kalanlar var. Benim izlediğim kadarıyla Ralph Lauren’ın CEO’su Ralph Lauren 44 yıl, Oracle’dan Lawrence Ellison 34 yıl, Warren Buffet 41 yıldır göreve yapıyorlar.

İş Bankası’nın yeni genel müdürü Adnan Bali, sohbet sırasında, bankanın 16’ıncı genel müdürü olduğunu söylemişti.

Jim Collins’in ‘Kalıcı Olmak’ kitabında da vardı. Ben de aynen katılıyorum. CEO’ları uzun süre görev başında kalan şirketler daha başarılı oluyor. Tabii 30-40 yılı kast etmiyorum. Onlar çok istisnai durumlar.

Yazının devamı...

Türkiye’nin yükselen perakendecisi

29 Temmuz 2011

 Bunların ilk sırasında Zara, Mango gibi yabancılar ile Boyner, YKM, Mudo gibi yerliler gelirdi. AVM karışımını oluşturanlar, yola bunlardan bir ya da birkaçını çekip, onlara özel yerler vererek yola çıkarlardı.

Şimdi de bu perakendeciler çok önemli… Hala Zara, Mango, Boyner, Mudo’yu çekmek yarışı var. Ama bir süredir konuştuğum AVM yatırımcıları, bir şirkete giderek daha fazla önem verdiklerinin altını çiziyorlar.

Hafta içinde sohbet ettiğim Türk Mall’un genel müdürü Levent Eyüpoğlu, ‘Yeni yatırımlarda LC Waikiki’yi, olması gerekenlerden biri olarak görmeye başladık’ demişti.

Çok sayıda AVM’ye danışmanlık yapan Avi Alkaş’ın, Capital’in Ağustos sayısında söyleşisi var. Onun değerlendirmesi de aynı yönde:
‘Hızlı moda denilen akıma LC Waikiik çok iyi uyum sağladı. Bugün çok net olarak söyleyebilirim ki, biz artık Zara ve H&M’den önce LC Waikiki’yi gözetiyoruz. Metrekare verimliliğinde çok başarılı.’

Kısa sürede gelen başarı

AVM yatırımcılarının başarılı stratejisiyle dikkatlerini çeken LC Waikiki (Tema Mağazacılık) çok eski bir şirket değil. 1988’de kuruldu, kısa süre sonra LC Waikiki’ye çalışmaya başladı. 1990’da bu markanın lisansını aldı ve Türkiye’de bayilik sistemiyle yayıldı. 1997’de ise markanın bütün dünyadaki isim hakkını satın aldı. Bu satın alma ile üretim ve pazarlama şirketlerini ayırmaları grup için dönüm noktası oldu.
Pazartesi günü yayınlanacak Capital500 listesinde 37’inciliğe oturan şirketin cirosu 2.1 milyar TL’ye ulaştı. 2003 yılında 149 milyon TL ile 500 büyük şirket listesine girebilin Tema Mağazacılık, bu sürede cirosunu 14 kat artırdı. 2011 hedefi ise cirosunu yüzde 35 artırıp 2.7 milyar TL düzeyini çıkarmayı hedefliyor.

İşin sırrı ‘Bambu’da

Tema’nın sahibi Vahap Küçük, hızlı büyümesini, ilginç bir şekilde ‘Bambu stratejisine’ bağlıyor. Hedefini 2020’da Avrupa’nın 3 markasından biri olmak diye açıklayan Küçük, sırrını şöyle anlatıyor:
‘Bizim geri planının aslında yeteri kadar bilinmediğini düşünüyorum. Bunu şöyle açıklayabilirim. Bambu ağacını herkes bilir. Ağaç yetiştirmek isteyen köylü tohumu diker, 2 yıl gübresini ve suyunu verir. Ama ilk yıl hiçbir şey göremezsiniz, çünkü ağaç toprak altındadır, yeşermez. İkinci yıl da aynısını yapar. Üçüncü ve dördüncü yıl da su ve gübre vermeye devam edersiniz. Beşinci yıl geldiğinde filizlenir ve aynı yıl 27 metreye uzar. Ben bizim grubu da bambu ağacına benzetiyorum. Bize herkes 2 yılda nasıl bu kadar büyüdünüz diye soruyor. Ama biz bunun planlarını içeride 15 yıldır yapıyorduk.’

İsviçre Frangı’nın yaptığı

Sanıyorum global kriz öncesiydi. Bir arkadaşım konut kredisi almak istiyordu ve bankacısı ısrarla İsviçre Frangı öneriyordu. Bana da fikrimi sordu. Ona şunu söylediğimi hatırlıyorum:
‘Ben dolar kredisi kullandım. Ancak, ben kullandığımda 1.50 idi, düşeceğini tahmin ederek doları tercih ettim. Şimdi dolar 1.3’lerde, yükseliş sıkıntı yaratır. Benim önerim TL’dir.’
Arkadaşım bankacısının ısrarlarına rağmen beni ve danıştığı diğer insanların görüşünü dinleyip TL kredisi kullandı. Ama izlediğim kadarıyla İsviçre Frangı’nı tercih edenlerin sayısı da az değil. Zaman zaman email atıyor, ‘mağdur olduklarını’ dile getiriyorlar.

1 yıl önce uyarmıştım!

Gerçekten de çok mağdurlar. Dönüp baktığımda ben İsviçre Frangı ile ilgili son yazımı 9 Haziran 2010 tarihinde yazmışım. O yazımda Kayseri’de bizim KOBİ Buluşmaları’nda konuşan Doğuş’un patronu Ferit Şahenk’in değerlendirmelerime yer vermiş ve yükselişe dikkat çekmiştim. Şöyle idi:
‘Ben İsviçre Frangı’ndan bir sürpriz bekliyorum. İsviçre bankacılık sistemi, kriz öncesinde büyük sarsıntı geçirdi. Ancak, bankacılık sistemindeki önlemler ve düzenlemeler nedeniyle bu ülkeye güven giderek artıyor. Gelecekte İsviçre’ye güven daha da artabilir ve bu da Frangı daha da öne çıkarır. Bu para biriminin değerinde artış yaşanabilir.’
Yüzde 100 artışın faturası!
Yazı yayınlandığında 1 İsviçre Frangı 1.3765 TL idi. Çarşamba kapanış ise 2.102 TL’den oldu. Aradaki fark yüzde 52 düzeyinde… Eğer konut alan vatandaş, krediyi, örneğin 2008 yılının ilk aylarında kullandıysa, artış oranı yüzde 100’ü buluyor.
Bu şu anlama geliyor: 100 bin TL’ye aldığınız kredinin maliyeti 200 bin TL oldu. Ayda 100 TL ödüyorsanız, şimdi 200 TL ödüyorsunuz.
Belki de şöyle bir tablo oluştu: Evinizin değeri 150 bin TL, borcunuz ise 200 bin TL…
Şimdi çok sayıda vatandaş ‘Acaba TL’ye dönsek mi’ diye hesap yapıyor. Ama bunu da iyi hesaplamak, iyi soruşturmak lazım. İsviçre Frangı daha ne kadar yükselir, TL’ye çevirme maliyeti nedir ve son hesapta size katkısı ne olur?

S&P Türkiye’ye Fransız mı?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Avrupa Parlamentosu’nda, soru soran parlamenter için yaptığı meşhur açıklama hala kulaklarımızda:
‘Bu arkadaş Türkiye’ye Fransız galiba.’
Çarşamba öğle sonrası piyasaların moraline limon sıkan Standard&Poors’un analisti Frank Gill’i dinlerken aklıma bu cümle geldi.
Çünkü, Moodys, S&P ya da Fitch… Bu derecelendirme kuruluşlarının uzmanları, yaptıkları bazı açıklamalarla Türkiye’ye ciddi şekilde Fransız kaldıklarını ortaya koyuyorlar.
Frank Gill’in açıklaması da böyle… Ne demişti?
 ‘Türkiye ekonomisi sert inişe doğru gidiyor olabilir.’
Daha birkaç hafta önce ‘Ekonomi ısınıyor’ diyerek ‘ısınma’ ve ‘cari açık’ uyarısı yapanlar, dönüp şimdi ‘sert düşüş’ konusuna dikkat çekiyorlardı. Bu tam bir ‘Fransız kalma’ örneğidir bence.
Bu açıklama sonrasında konuştuğum bankacıların genel düşüncesi şu idi: ‘Çok anlamsız bir açıklama… Ortada Türkiye’nin sert inişini gerektirecek bir şey yok. Alınan önlemlerle ekonomide soğuma işaretleri geliyor ama sert iniş işareti görmüyoruz.’
Doğrusu alınan önlemler ve global ekonominin etkileri nedeniyle Türkiye’nin büyümesi zayıflayabilir. Ama ‘sert düşüş’ bundan daha fazlasını, kriz halini ifade ediyor ki, bunu destekleyecek bir veriye sahip değiliz.


 

Yazının devamı...

TL'nin değer kaybında en uzun süreyi yaşıyoruz

27 Temmuz 2011

Söz ekonomiden, dövizden açılınca, ‘Ben dolar aldım, 1.68’e kadar bekler, satarım.’

İşin doğrusu doların 2002 sonrası hareketini, yükseliş süre ve değer artışı trendini yakından izleyen birisi olarak tahminini biraz abartılı bulduğumu söyledim.
Çünkü, Türk Lirası, 2002’den bu yana 12 dalgada ABD Doları karşısında değer kaybetmiş. Bu 12 dalganın sadece 1’inde düşüş trendi 200 günün üstünde sürmüş. Onun da büyük kriz dönemi olduğunu söylemeye gerek yok.

Düşüş eğiliminde rekor süredeyiz!

Yine bu 12 dalgada en önemli yükseliş, 209 gün süren 2008’dekinde olmuş ve yüzde 55.1 değer kaybı yaşanmış. Ardından gelen dalgalarla ilgili verileri tabloda görüyorsunuz.

Açıkçası, ‘Dünyanın en büyük krizinde’ bile 1.78’leri gören doların, böyle bir harekete gireceğini tahmin etmiyordum.

22 Temmuz Cuma itibariyle dolardaki yükseliş trendinin süresi 223 günü buldu. Bu dönemdeki değer kaybı ise yüzde 26’yı yakaladı. Süre ilk defa 200 günü çoktan aştı.

Ancak, bu kez 3 güç el ele verdi: ABD borç tavanı sorunu, Avrupa Birliği’ndeki sıkıntılar ve hükümet üyelerinin ‘aman kriz var, fazla harcama yapmayın’ uyarısı…

Vatandaş bu kez satmadı, bekliyor

Geçmiş dolar yükselişlerinde vatandaş hemen satışa yönelir, bir denge oluşmasına katkıda bulunurdu. Bu kez, ‘Kriz geliyor’ havası o kadar yayıldı ki, vatandaş da elindeki doları satmıyor, ‘ne olur olmaz’ diye tutuyor.

ABD’nin borç sorununu çözeceğine yönelik beklentiler vardı, hafta sonu yine sorun çıktı. Artık son haftaya girildi. Önünde ‘kriz’ ve ‘not düşüşü’ tehditleri bulunan ABD’nin bu konuda bir şekilde uzlaşması bekleniyor.

Avrupa’da ise sorunlar eylül ya da ekime kadar ertelenebilir. Ancak, Türkiye’de yeniden canlanan ‘kriz beklentisini’ ortadan kaldırmak kolay olmayabilir. Belki hükümetin bir şey yapması gerekecek. Ya da sürpriz bir haber gelecek.

PARANIN DOLAŞIM HIZI

‘Al ver, ekonomiye can ver’ adlı reklam kampanyasını hatırlarsınız… 2001’deki ekonomik kriz döneminde başlatılmış, sınırlı bir etki yaratmıştı.

Reklamlardaki mesajlarda, bir simit alırsanız, o un alır, un üreticisi buğday alır, çifti döner beyaz eşya alır gibi bir mantık vardı. Yani simit almakla kalmaz, paranın ekonomi içinde dolaşımını sağlar, şirket ve esnafın ayakta kalmasını katkıda bulunursunuz, deniyordu.

Paranın ekonomi içinde dolaşım hızına ‘Velocity’ deniyor. Kriz dönemlerinde bu hız (rasyo) azalıyor, büyüme dönemlerinde tekrar yukarıya dönüyor.

‘Velocity’ rasyosunu da GSYİH’nın, M2’ye (Nakit para, vadesiz mevduat, çekler, tasarruflar ve kısa vadeli mevduat) bölünmesiyle elde ediliyor.

ABD’de önemli sorunlardan

Son dönemde Amerika’da bu konu çok tartışılıyor. Ekonomideki sorunlar nedeniyle, Velocity oranı en düşük düzeylerinde seyrediyor. ‘Velocity’ rasyosunun düşük seyretmesi, işletmelerin daha az iş yapması anlamına gelir. O nedenle ekonomiyi yönetenler, bu oranı mümkün olduğunca artırmaya çalışıyorlar.
ABD’de 1990-2000 arasında ‘velocity’ oranı 2’lerin üzerindeydi, 2000-2010 arasında ise 1.85-1.90 aralığında dalgalandı. 2010’da ise 1.7 ve altında seyrediyor.

Oranlar Türkiye’de daha iyi

Türkiye’de ise ‘paranın hızı’, ABD’den daha yüksek rasyolara sahip. Ekonominin daha iyi olduğu 2006 ve 2007 yıllarında oran 2.5 ve üstünde seyrediyor. 2008’de 2.1’e gerileyen rasyo, son 2 yıl, krizin de etkisiyle 2’nin altında bir seyir izliyor.

İnsanların kriz ve gelecek beklentilerindeki endişe nedeniyle harcamadan kaçınmaları bu tabloyu ortaya çıkarıyor. 2010 sonunda  1.88’lere gerileyen oran, büyük olasılıklı 2011 sonunda 1.8’e, belki de altına ilerleyecek.

BANKACILAR KARLA ÖVÜNMESİN

Geçen hafta önemli bir bankanın genel müdürü ile sohbet ediyordum. Söz, bankacılık sektörünün ‘itibarı’ ile toplumdaki algısına geldi.

Siz de izliyorsunuzdur, son yıllarda bütün dünyada bankacılık sektörüne yönelik olumsuz bir algı var. Neredeyse ‘kötü’ çocuk haline geldiler. Öyle ki, Harvard öğrencilerinin çalışmak istediği sektörler arasında bile gerilediler.

Sohbet ettiğim bankacı, Türkiye’deki kötü imajın arkasında, bankaların hep karlarını, kar artışlarını öne çıkarmalarının etkisi var. ‘Karımız arttı’, ‘En çok karı biz yaptık’, ‘Avrupa’nın en karlı bankasıyız’ gibi başlıklar, sıkıntı içindeki şirket ve vatandaşların hoşuna gitmiyor.

Bankacı, ‘Bence artık yaratılan istihdam ve sosyal sorumluluk gibi projelerle gündeme gelmemiz gerekir’ diyerek önemli bir mesaj da veriyor.

Gerçekten de büyük sanayi şirketleri ve telekomcular da çok para kazanıyorlar. Ama onlar, ‘karlarını vatandaşın gözüne sokmak’ yerine, daha çok istihdam ve sosyal sorumluluk projelerine sarılıp, onların iletişimini yapıyorlar. Biraz bankaların da artık ‘kar’ mesajlarının yerine ‘sosyal’ mesajlara yönelmesinde fayda var galiba.

twitter.com/sirketdoktoru

Yazının devamı...

Aslında soğuma başladı

25 Temmuz 2011

Fitch’in yeni olan, ancak doğruyu pek ortaya koymayan değerlendirmesinde, ‘Türkiye ekonomisi ısınıyor’ da vardı.

Fitch’den sonra Merkez Bankası’nın faiz kararı ve açıklamaları geldi. Orada ise ‘alınan önlemlerin işe yaradığına’ ve ‘soğumaya başladığına’ dikkat çekiliyordu.

Yani tam tersi bir analiz vardı.

Benim de aldığım ve sizinle de paylaşacağım bilgiler MB’nin değerlendirmeleri yönünde… Fitch, Başbakan’ın deyimiyle, ‘Bu işe biraz Fransız’ ya da geç kalmış.

Çünkü, bazı alanlardan ‘soğuma işaretleri gelmeye’ başladı bile…

Konutta hızlı yavaşlama

Kredilerle desteklenen konut piyasası son 6 ayda her türlü önleme rağmen büyüyordu. Ancak, BDDK ve Garanti Mortgage’ın verileri, Temmuz ayında ‘sert’ fren yapıldığını gösteriyor.

BDDK’nın verilerine bakıldığında Ocak ayından bu yana yüzde 3 ve üstünde büyüyen mortgage kredileri, Temmuz ayında yüzde 0.37 oranında artış gösterebilmiş.

Garanti Morgtage Genel Müdürü Cemal Onaran’ın elindeki veri ve görüşleri de ‘düşüşü’ destekliyor:

‘Bu yılın ilk 6 aylık ortalamasına göre bankalar günde 2 bin adetin üzerinde kredi kullandırıyordu. Yaptığımız piyasa çalışmasına göre bu rakam son haftalarda 1000 adetin de altına düşmüş durumda.’

Bu tabloya göre, Haziran ayında yaklaşık 2 milyar TL büyüyen mortage pazarı, Temmuz ayında ancak 1 milyar TL’nin altında artış gösterebilecek.

Yani vatandaş artan faizler ve endişeler nedeniyle konut alımından vazgeçmiş ya da ertelemiş durumda…

Sanayi üretimi de ‘soğuyor’

İçinde olunmadığı ve dikkatle incelenmediği için iyi izlenemiyor olabilir. Ancak, sanayi cephesinde de ‘soğumaya’ geçiş mesajları geliyor.

Örneğin, ‘Mevsimsel düzeltilmiş sanayi endeksi’, son 4 aydır ‘eksi’ artış gösteriyor. Endeks mutlak olarak yüksek düzeylerde olsa bile, artışın ivme kaybettiğini anlamak mümkün…

Başka alanlardan da benzer haberler geleceğini düşünüyorum. MB’nin dünkü açıklaması da bunun öncü göstergesi olarak kabul edilebilir.

Döviz kurlarındaki yükselmenin, en azından otomobil gibi tüketim ürünlerine talebi azaltacağını, yılın son çeyreğine doğru ekonominin ‘arzu edilen’ ivmeye döneceğini tahmin ediyorum.

Önlemlerin yapamadığını 2 bakan ve Gedikli yaptı

Ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası bir süredir ‘ekonomiyi soğutmaya’ çalışıyor. Amaç, cari açığı da tetikleyen ithalatı ve tüketimi yavaşlatıp, olası krizlere daha hazırlıklı girmek…

Alınan önlemlerin ikinci yarıda, özellikle de son çeyrekte daha iyi görüleceğine yönelik beklentiler vardı.

Ancak, beklenmedik bir şekilde önce AKP Genel Başkan Yardımcı Bülent Gedikli, ‘Aman dikkat kriz geliyor, fazla harcamayın’ şeklinde bir açıklama yaptı. Geçmişte olsa ve bir ekonomi yazarı bu düşünceyi açıkla, hükümetten büyük eleştiri alırdı.

Bırakın hükümetten eleştiriyi, Gedikli’den sonra Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de benzer değerlendirmeler yaptılar: ‘Büyük kriz geliyor, paranızı harcamayın.’

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’un, ‘Tasarruf amaçlıdır’ şeklindeki sakinleştirici açıklamaları da oluşan etkiyi ortadan kaldırmaya yetmedi.

Vatandaşın canı sıkkın!

Son birkaç gündür hem iş dünyası hem de çalışanlar arasında panik demeyeyim de büyük bir ‘endişe’ görüyorum. Anladığım kadarıyla hükümet cephesinden böylesine bir açıklama gelmiş olması, ‘Mutlaka bir şey biliyorlardır’ düşüncesiyle ciddiye alınmış durumda…

Böyle giderse, hükümetin ve Merkez Bankası’nın önlemlerle yapamadığını, 2 Bakan ve 1 AKP yöneticisi yapmış olacak. Açıklamalara inanan tüketiciler, alımlarını erteleyip, tüketimlerinde kısacaklar.

Benim görüşüm, dünyada sıkıntılar olsa bile, bu açıklamanın, bir ölçüde tüketimi kısmayı teşvik amacıyla yapılmış olduğudur. Amacına da ulaşacak gibi de görünüyor.

Bankacılar artık ‘karla’ övünmesin

Geçen gün önemli bir bankanın genel müdürü ile sohbet ediyordum. Söz, bankacılık sektörünün ‘itibarı’ ile toplumdaki algısına geldi.

Siz de izliyorsunuzdur, son yıllarda bütün dünyada bankacılık sektörüne yönelik olumsuz bir algı var. Neredeyse ‘kötü’ çocuk haline geldiler. Öyle ki, Harvard öğrencilerinin çalışmak istediği sektörler arasında bile gerilediler.

Sohbet ettiğim bankacı, Türkiye’deki kötü imajın arkasında, bankaların hep karlarını, kar artışlarını öne çıkarmalarının etkisi var. ‘Karımız arttı’, ‘En çok karı biz yaptık’, ‘Avrupa’nın en karlı bankasıyız’ gibi başlıklar, sıkıntı içindeki şirket ve vatandaşların hoşuna gitmiyor.

Bankacı, ‘Bence artık yaratılan istihdam ve sosyal sorumluluk gibi projelerle gündeme gelmemiz gerekir’ diyerek önemli bir mesaj da veriyor.

Gerçekten de büyük sanayi şirketleri ve telekomcular da çok para kazanıyorlar. Ama onlar, ‘karlarını vatandaşın gözüne sokmak’ yerine, daha çok istihdam ve sosyal sorumluluk projelerine sarılıp, onların iletişimini yapıyorlar. Biraz bankaların da artık ‘kar’ mesajlarının yerine ‘sosyal’ mesajlara yönelmesinde fayda var galiba.

twitter.com/sirketdoktoru

Yazının devamı...