"Haldun Armağan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Haldun Armağan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Haldun Armağan

RTÜK Amerika’da olsa hergün fazla mesaiye kalır

30 Ekim 2010
Bu söylediklerimi Amerika’da yaparsanız, Türkiye ile Amerika arasında yaşanan siyasetteki farklılığın tam tersine, diğer alışkanlıklar bağlamında neredeyse birebir benzerlik olduğunu göreceksiniz. Tüketim anlamında çok şükür herhangi bir eksiğimiz yok! Amerikan tarzı alışveriş merkezlerinde geçen hayatlara eşlik eden porsiyonu kocaman yemekler ve Starbucks kahvesine varıncaya dek herşeyimiz tamam.
Sabah programları
Televizyon kanallarındaki programlar ise insana yabancılık çektirmeyecek cinsten. Tek önemli farklılık Amerikan toplumu pek çok şeyi aştığı için bizimkilerden daha cesur ve daha atak. Bizim bir dizide iki saniye eşcinsellikle ilgili bir sahne bile olay yaratırken, burada kişilerin tercihleri üzerine monte edilen sohbet, hatta şov programları var. Ama sabah programları gerçekten bir harika (!) ve televizyonun pek akıllı işi olmadığını söyleyenleri haklı çıkartacak derecede sinir bozucu. Kaybolan çocuğunu veya akrabasını ekranda arayanları isterseniz pek çok. Büyük umutlarla yaptığı evliliğin nasıl bir kabusa dönüştüğünü ekranda gözü yaşlı şekilde anlatanların şovları da bir diğer ilgi konusu.
Dört televizyon şöhretinin biraraya gelip saatlerce sinema ve sahne dünyası ünlülerinin giysileri üzerine “tartıştığı” ve dünyanın en mühim meselesi havasında kırık notlar verip sınıfta bıraktığı programa ne dersiniz? Bu da yetmezse, Kim Kardashian isimli televizyon figürünün BBG evi şeklinde günlük hayatını ve sevgililerini “izleyenleriyle paylaştığı” şov programını öneririm. Bütün gün boyu televizyon açık kalsa da program bitmek bilmiyor. Dışarı çıkın, alışveriş yapın eve dönün, Kardashian yine orada. En son erkek arkadaşının cinsel organı üzerine sebzeler üzerinden imalı espriler yapıyordu, terlik bulamadığım için fırlatamadım (annemin televizyona sinirlendiği zamanki tavrı) ama gerçekten bunu yapmak istedim doğrusu.
Yine bizdekilere özenilmiş gibi, ekran boyu sağlık programları, ekran boyu güzellik ve zerafet dersleri ve tabii yemek pişirme taktikleri. Ancak ilginç olan bir başka nokta, Amerika’da Türk televizyon kanallarının özellikle burada yaşayan Türkler arasında hayli popüler olması. Her ne kadar bizdeki programların ciddi benzerleri Amerikan tv ekranlarında gösterilse de, galiba gönül yine de Türkçe duymaya meylediyor. Fatmagül’ün Suçu Ne, Ezel, Öyle Bir Geçer Zaman, Aşk ve Ceza ve diğer tüm popüler diziler New York’ta yakın takip altında.
Dizilere ABD’den takip
Gündüz kuşağı programları sayesinde ekranda rol yapmayı sahicilik sanan yeni bir davranış kalıbı türemiş. İnsanlar doğal davrandığını iddia ederek, kameraya karşı oynuyor. Aslında ciddi biçimde kendine bile yabancılaşmaya başladığının farkında değil.
Bir sürelik deneyimden çıkardığım sonuç şu: Türk nereye giderse gitsin bir şekilde köklerini hissetmek istiyor; ama televizyon dizisiyle, ama yeme-içme tercihleriyle. Amerikan televizyon kanallarının saygın programları şekil olarak bizimkilerle benzerlik gösterse bile içerik anlamında fersah fersah ilerideler.
Gündüz kuşağı programlarına gelince, ha Türkiye ha Amerika pek birşey fark etmiyor. Ancak RTÜK buraya gelip, sabah ekranlarını denetlemeye kalksaydı, ek kadro talep eder ve fazla mesai yapmak zorunda kalırdı!
Yazının devamı...

Tahta kurusunun fendi, 20 milyon New York’luyu yendi

23 Ekim 2010
Ankara’da böyle bir sorunla karşılaştığımı hiç hatırlamıyorum. İstanbul’daki ahşap evlerde tahtakurusu olduğunu duyardık ama çocukken. Oysa şimdi 2010 senesinde New York gibi bir dünya kenti akıllara durgunluk verecek boyutta “tahtakurusu alarmı” yaşıyor, adeta geçmişe yolculuk yaparcasına.
Hepsi kalıp gibi dizilip numaralandırılmış New York sokaklarında abartısız her köşe başında dışarıya atılmış bir yatak, yorgan ve benzeri ev eşyaları görüyorsunuz. Önce “Amerikan tarzında herşey normalden büyük ve abartılı yaşanır” diye düşünüp pek ciddiye almak istemiyor insan. Ama her tarafta aynı manzarayla karşılaşınca işte aynen o resimdeki gibi panik başlıyor. Doğrusu bir tek gün içinde bu kadar çok yatağı Yataş’ta bile görmedim.
Konser sezonu açılamadı
Evlerdeki duruma açıklama aranırken kurumlardan da birbiri ardına “istila” haberleri geldi. Opera, bale ve New York Filarmoni başta olmak üzere, kentin en önemli sanat olaylarının merkezi Lincoln Center 27 Ekim’de görkemli bir konserle sezonu başlatacaktı. Ancak provalar esnasında kulis, aksesuvar deposu, hatta salonun içinde tahtakurularının kol gezdiği anlaşılınca kapıya kilit asıldı. Tıpkı daha önce böcek istilasına uğradığı için iki ayrı mağazasını bir süreliğine kapatmak zorunda kalan ünlü giyim markası Abercrombie & Fitch gibi. Şimdi gereken önlemler alınacak, “düşman böcekler” tamamen yok edilirse sanat etkinlikleri başlayacak. New York’a gelen bütün yabancı liderlerin ilk tercihi olan dünyaca ünlü Waldorf Astoria oteli (Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve daha sayısız Türk liderini de ağırlayan) geçen hafta televizyonlara konu oldu. Sanırım Waldorf Astoria işletmesinin hemen unutmak isteyeceği bir haberdi bu. Otelde kalan bir müşteri yatağında tahtakurusuyla uyanınca, soluğu müdüriyette almıştı.
Psikolojik kaşıntı
Neden bu hale gelindi sorusunun yanıtı herkese göre değişik. Etkili böcek ilacı DDT’nin yasaklanmasından sonra tahtakurularının cirit atmaya başladığını savunanlar var. Tam tersine fazla kimyasal ilaç kullanıldığı için böceklerin mutasyona uğrayıp “yenilmez” hale geldiğini söyleyenler de. Bir de tabii herşeyi yabancılara bağlayan kesimi unutmayalım:
Kente her gün 5 milyona yakın insanın girip çıktığını hatırlatarak, dünyanın dört bir yanından gelen yabancıların bu böcekleri taşıdığına inananların sayısı az değil.
Sebebi ne olursa olsun gerçek şu ki New York çapında bir dünya kenti bir böceğe teslim olmuş durumda. Belediye bile “herkes başının çaresine baksın” duyurusu yaptı. Elbette ekonominin pratik zekası anından durumdan vazife çıkardı. Şu anda istemediğiniz kadar “garantili tahtakurusu yokedilir” firması var. Daha garantili bir yöntem isterseniz, ilaçlama sonrası özel eğitimli köpeklerle evinize gelip tahtakurusu var mı yok mu diye rapor veren şirketlerden yardım alınabilir. Elbette ücreti karşılığında ve bu ücretler bizde kalorifer böceğine karşı ilaçlama yapanların tarifesine hiç benzemiyor, rakamlar epey astronomik.
O kadarına bütçem yetmez diyorsanız, çaresi var, işte fotoğrafta görülen “tahtakurusu tespit ve yoketme” paketlerinden birini alıp evde kulanıyorsunuz. İki ay garantili. Ondan sonrası artık size kalmış!
Peki ben ne yapıyorum? Öncelikle Lincoln Center’da konser planını iptal ettim, bir süre uzak durmaya karar verdim. Ne olur ne olmaz diye de resimdeki spray ilaçtan aldım. Tahtakurusunun kendisine henüz rastlamasam da, bu kadar haberi okuduktan sonra psikolojik bile olsa bir kaşıntı başlıyor!
Yazının devamı...

New York, Ankara, Antalya Hattında Geceyarısı Ekspresi Turizmi!

16 Ekim 2010
Amerikalı yetkili ülkemize geliyor seçtiği örnek Geceyarısı Ekspresi, filmin yaydığı olumsuz imajın yok olduğunu söyleyip bizi rahatlatmaya çalışıyor. Böyle bir referans ancak olumsuz imajı daha da pekiştirip, filme bir Oscar daha kazandırır demeye kalmadan; Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ın festival için gönlünden geçen ismin aslında Emir Kusturica değil, yönetmen Oliver Stone ve Billy Hayes olduğunu öğreniyoruz. Meğerse Türk usulü bir Geceyarısı Ekspresi senaryosu oluşturulmuş, 2010 versiyonuyla. Bu versiyonun ana hatları da belli: Oliver Stone (çıkan haberlerde filmin yönetmeni diye veriliyor ama yanlış bilgi, yönetmen Alan Parker, Oliver Stone senaryoyu yazmıştı ) ve Billy Hayes bazı hapishanelere götürülecek, “şartların ne kadar modern olduğunu görecekler” ve cezaevinde basın toplantısı düzenleyip, Türk halkından özür dileyecekler.
Bir anlamda, Türk’ün yine Türklere propagandası ve ben bu kadar naif bir tanıtım senaryosuna da Oscar vermek isterim doğrusu. Oysa hoşumuza gitsin ya da gitmesin gerçekler böyle değil. Billy Hayes’i buraya davet edersek pişmanlık yasasından faydalanmak isteyeceğine inansak da, yıl 2010 ve hala Geceyarısı Ekspresi üzerinden rant sağlanıyor. Bu iş neredeyse bir duygusal sömürü turizmine dönüşmüş.
Amerika ve Avrupa’da televizyon kanallarının dönüp dolaşıp Geceyarısı Ekspresi filmini yayınlaması bir yana (bunda da fazla şaşacak birşey yok, sonuçta en iyi film dahil 6 dalda Oscar adayı olmuş ve iki Oscar kazanmış bir film) konu şimdi ciddi bir belgesele bile dönüşmüş.
Sonbaharın kasvetli günlerinden birinde, sanki gökler delinmişcesine yağmur yağıyor. New York’ta bu şartlarda dışarı çıkılmaz bahanesine sığınıp, evde kalıyor ve televizyon kanallarında geziniyorum. Ekranda tanıdık bir yüz, Billy Hayes, anlattıkları Geceyarısı Ekspresi üzerine, ama filmin tıpatıp benzeri değil. Daha da kötüsü! Anlaşılıyor ki, National Geographic gibi saygın bir kanal “The Real Midnight Express” diye belgesel yapmış. Billy Hayes başından geçenleri şimdiki ruh haliyle anlatıyor. Ekranda yaşlanmış, sürekli ağlayarak Türkiye’de ne kadar büyük acılar çektiğini anlatan birisini izliyorsunuz. Acımamak, üzülmemek elde değil!
Bizde “Aslında Ne Oldu?” tarzı, geçmişte yaşanan bir olayı görgü tanığı veya bizzat yaşayanın ağzından aktaran yarı belgeseller gösterilir. “Gerçek Geceyarısı Ekspresi” de aynı kurguyla yapılmış, Hayes anlatıyor sonra birkaç figüranın canlandırdığı sahneler gösteriliyor. Elbette, Billy Hayes’in daha önce Amerika’da uyuştucu sabıkası olduğu için Yargıtay’ın kısa süreli tahliye kararını onamadığı gerçeğine hiç değinilmediği gibi, esas mesele de “haşhaş taşımak” olarak ifade ediliyor. Hiç bilmeyen biri için durum şöyle: Birazcık haşhaş merakı olan zavallı turist neye uğradığını bilmeden hayatının baharında kendini bir kabus gibi olan Sağmalcılar’da buluyor, tımarhaneye bile gitmeye razı olur hale geliyor. Üç beş yıl yatar çıkarım diye beklerken, Yargıtay’ın müebbet kararıyla hayatı tamamen kararıyor.
Oliver Stone ve Billy Hayes’i ülkemizde ağırlamak isteyenlerin önce bu belgeseli de izlemesini tavsiye ederim. Daha da önemlisi bu belgeseli Başbakan Erdoğan’ın sinemacılarla yaptığı toplantıya katılanlar da izlesin. O sinemacılardan bir bölümü “Başbakanım bize tanıtma fonundan bütçe verin, Geceyarısı Ekspresi’ne alternatif bir film yapalım” diye önermişlerdi!
Aslında alternatifin ne olduğu belliydi ama uygulayan olmadı. 1978’de Geceyarısı Ekspresi gösterime girer girmez, ilk iş olarak Türkiye’de gösterilmesini yasaklayıp kafamızı kuma gömeceğimize, pekala yanlışta ısrar etmeme stratejisi geliştirebilirdik. Daha o zamanlardan cezaevlerini ıslah etmeye odaklansak ve insan haklarını iyileştirme programını kararlılıkla uygulayabilseydik, bu rantiyecilerin önünü çoktan kesmiş olurduk. Bugün bile yetkililer “evet bazı sorunlar vardı ama gereken önlemler alındı, geçmiş geçmişte kaldı” deyip konuyu kapatmak yerine, savunma pozisyonunda kalmakta kararlı gözüküyor. Her seferinde bu konuyu taze tutarken de Türkiye’yi tekrar 1970’lere ışınlamış oluyoruz.
Oliver Stone Antalya’ya gelip bu film sayesinde kazandığı “en iyi senaryo” Oscar heykelciğini iade etse, Billy Hayes gelip başbakanın elini öpse yine birşey değişmez. Biz kendimizi kandırmaya devam etmiş oluruz o kadar. Unutulmasın ki, Oliver Stone yönetmen olarak özellikle son dönemlerde kötü işler çıkarmakla beraber, epey sıkı bir siyasi kimliktir. Bu arada, Türkiye’den özür diler umuduyla basın toplantısı düzenlerken, Olive Stone ve Billy Hayes kalkıp, “cezaevlerinde 2-3 senedir yatıp daha adaletle tanışamayanlardan” bahsederse ne cevap verilecek, onu da düşünmekte yarar var.
Yazının devamı...

Facebook: Bir dost 500 milyon kişiye bedel mi?

9 Ekim 2010
Aslında bir süre New York’ta yaşamak üzere bavul toplarken en çok duyduğum tavsiye Facebook üzerineydi. Niye Facebook içinde değildim, biran önce üye olmalıydım. Hepsinde haklılık payı olduğunu burada Facebook “Sosyal Ağ” filmini izlerken bir kez daha fark ettim. Halen 500 milyon üzerinde üyeye sahip bir sosyal paylaşım, dünya genelinde her 13-14 kişiden birinin kayıtlı olduğu anlamına gelir ve bu aynı zamanda iletişimdeki küresel dönüşüme işaret eder. Bir yanıyla gerçek dünyadan kopmak, sanal dünyayı arkadaşlık kapısı yapmak gibi dursa da tüm dünyayı avcunuzun içine almayı sağlayan bir iletişim gücünü hafife almak olmaz.
Facebook filmi diye anılsa da filmin gerçek adı “Social Network/Sosyal Ağ.” David Fincher gerçek olaylardan yola çıkmanın getirdiği hikaye gücüne başarılı bir oyuncu ekibini de katarak bu yılın en ilginç filmlerinden birine imza atıyor. Social Network, önümüzdeki Oscar’da adından kesin söz ettirecek. En iyi film, yönetmen ve erkek oyuncu adayları arasına rahatlıkla girebilir.
Bugün milyarlarca dolarlık servete sahip Mark Zuckerberg, 2004 yılında Harvard Üniversitesi’nde öğrenciyken başlattığı okul içi paylaşım ağını, çevresinden gelen fikirlerden ilham alarak genişletiyor. Adı Facematch olan site Facebook halini alarak, önce Amerika ölçeğinde, daha sonra hızla dünya çapında çığır açan bir olaya dönüşüyor. Bu başarının arkasındaki kişi kendi halinde, duygularını bastıran, içine kapanık ama daha konuşmaya başlar başlamaz zekasına ve hızına yetişemeyeceğiniz oranda ilginç bir karakter.

Mahkeme kapılarında

Facebook yaratıcısının dünyasını anlamak açısından filmin açılış bölümü dikkatle izlenmeli. Hele o sekansın bir kapanış sahnesi var ki üzerine kitap yazılabilir. Yanıbaşında duran arkadaşına email göndererek “Nasılsın” diye soran bir kuşağın mensubu olan Mark Zuckerberg, kız arkadaşının “Bu ilişki burada biter” diye çıkışması üzerine soruyor:

“Sanal mı, gerçek mi?”

Düşünme hızına kimselerin yetişemediği Facebook kurucusu kısa sürede akla sığmayacak ölçekte bir başarı yakalarken, güvensizlikle dolu içdünyası ve egosunun peşinden sürüklenince kendisini fikir hırsızlığı suçlamasıyla mahkeme kapılarında buluveriyor. Senaryonun başarısı burada bir kez daha belirgin. Film, ihanet ve fikir hırsızlığı konularında bile, suçlayanlar ile suçlanan arasında bir yerde durabiliyor.

Tazminat bile açıklanmadı

Bizde şöhretli bir kişinin duruşması olsa ortaya dökülmedik kirli çamaşır ve açıklanmadık özel bilgi kalmaz. Facebook gibi küresel bir olgunun, daha kuruluşundan dört yıl geçmeden 2008’de mahkemelik olması, ama sansasyon yaratmayıp sessiz sedasız anlaşmaya sonuçlanması ilginç. Sitenin kurucularından Eduardo Saverin’e ne kadar zaminat verildiği bile açıklanmadan üstelik.
Aslında para ve şöhretle ne yapacağını da pek bilemeyen Mark Zuckerberg’in bastırılmış duygularının en güzel örneği bir milyon kayıtlı üyeye sahip olma zaferini kız arkadaşının kendisini terk etmesini hazmedemeyen ruh haliyle özel kartvizit bastırarak kutlaması. Dahası var: Milyonlarca kişinin takip ettiği insan da yalnız ve hüzünlü. Ona kalsa tek bir insanı yeniden kazanabilse hayatı güzelleşecek.

Bir dost sıcaklığı

Yanlış anlaşılmasın Facebook ya da internet paylaşımını asla küçümsüyor değilim. Zaten YouTube sonrası Facebook da aynı kaderi paylaşacak diye beklenti oluşması bile yeterince ürkütücü. Ama konuşmanın yerini yazılı mesajların aldığı, duyguları ifade etmenin yalnızca özel işaretlere dönüştüğü bir dünyada, tıpkı Facebook sitesinin kurucusu gibi bir gerçek dosta muhtaç oluruz diye endişeliyim. Yoksa Facebook kayıtlı üyesiyim zaten, isteyen bulabilir. Bu siteler sayesinde hayatınızda yeri olan ama izini kaybettiğiniz insanlara ulaşmak elbette güzel. Artık internetsiz bir dünya düşünülemez, yeter ki sanallığı gerçeğin bir alternatifi olarak yaşamayalım.
Gerçek anlamda iletişim kurmak derken, bir dosta dokunmadaki sıcaklığın, telefondaki merhabanın, hatta pek kalmadı ama “çat kapı” uğramanın insanı zenginleştiren bir güzellik olduğunda ısrar ediyorum. Bir düşünün, hastanede yatıyorsunuz, bir arkadaşınız elinde kolonya çıkıp geliyor; bir de beşyüz tane “geçmiş olsun, xoxo” yazılı mesaj alıyorsunuz. Hangisini tercih ederdiniz?
Ankara notu: Facebook kapatılır mı bilemem ama en azından kesin olan birşey varsa, sitenin öyküsü Sosyal Ağ filmi 22 Ekim’de sinemalarda.
Yazının devamı...

Basketbolda Gurur, Leyla Çalışkan ve Koç Carter

18 Eylül 2010
Öncelikle Ankara Spor Salonu gibi bir tesisin varlığı önemliydi ve iyi değerlendirildi. Ana caddelerin basketbol atmosferiyle süslenmesi iyi fikirdi. Seyirci eğilimleri yönünden ise bence araştırma konusu olmaya aday bir nokta belirginleşti: Futbol ile basketbol seyircisi arasında tavır, duruş ve ifade açısından “dünya kadar” fark var.
Dile kolay, güreş dışında ilk kez bir takım sporunda dünya ikinciliğini kazandık. Üstelik “asla yenilmez” denen devlerle mücadele ederek. Sırbistan’ı nasıl bileğimizin hakkıyla yendiysek, bir adım sonrasında Amerika’yla final oynarken sanki nazar değdi ve kendi hatamızın kurbanı olduk. 12 dev adamdan bahsetmiyorum; onlar ellerinden geleni fazlasıyla yaptı, ama tamamen güçten düşmüş halde. Nasıl düşmesinler ki, son iki maçı üst üste programlayan federasyon adeta sporcu yorgunluğunun ne demek olduğunu herkese kanıtladı. En son iki maç arasında hiç değilse 48 saat geçmesi gerekmez miydi? Böyle bir planlama önümüze geldiyse bile en başında itiraz etmemiz şarttı. Sonuçta nasıl koskoca ana muhalefet partisi, genel başkanının seçmen kartını bulmayı akıl edemeyip bir skandala imza attıysa; federasyonun arka arkaya final maçlarını koyup basketçilerimizi birer yorgun savaşçıya dönüştürmesi de traji-komik bir olay olarak kayda geçti.

Dört dörtlük filmler

Ne olursa olsun, ilk kez dünya ikinciliği müthiş bir olay. Basket maçından sonra hemen ev sinemasına kurulup 2005 yapımı “Coach Carter/Koç Carter” filmini yeniden izledim. Elbette “Beyaz Gölge”, “Space Jam”, “Glory Road” gibi dizi veya filmleri anmadan olmaz, ama basketbolla ilgili dört dörtlük bir film arıyorsanız “Koç Carter”ın yeri başkadır. Bu filmi izlerken bir yandan 12 dev adam ve onları yetiştiren hocayı hatırlayarak, aslında “Koç Carter” filminden çok daha ilginç bir hikâyemiz olduğunu düşünmeden edemedim.
Okulun yeni basket koçu Carter (Samuel Jackson) göreve başlar başlamaz farklı tekniği, diğerlerine benzemeyen disiplin anlayışı ve de “rengi” ile göze batar. “Koç Carter” kendini basketbolun sadece sporcu yanıyla sınırlamayıp, aynı zamanda ırkçılık, ayrımcılık, önyargılar ve mahalle baskısı üzerine pek çok şey söyleyen bir filmdir.
Hidayet Türkoğlu’nu daha ortaokul öğrencisiyken keşfeden ve ailesinin karşı koymasına rağmen basketbola yönlendiren Leyla Çalışkan, bugün Kerem Tunçeri başta olmak üzere 12 oyuncuyu yetiştirip “dev adam” yapan çalıştırıcıdır; yerel takım elemanlarını dünya çapında yıldızlara çeviren bir yetenek avcısıdır. Ne yazık ki bu değerli antrenör “ruhuyla bedenini barıştırdığı” için cezalandırılmış, dışlanmıştır.

Hissettiğim gibiyim

Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürme kararı ve sonrasında cinsiyet değişikliği ameliyatı bir anda bütün profesyonel yeteneklerinin önüne geçmiş; üç yıl gibi uzun bir süre antrenörlük yapması engellenmiştir. “Nasıl hissediyorsam öyleyim” demiş ve cezalandırılmıştır!
Bütün bunlar bir yana, dünya basketbol şampiyonası sırasında da kendisini hatırlayan olmadığı anlaşıldı.
En son bir televizyon programında gördüm Leyla Hocayı:
Her ne kadar Dünya Basketbol Şampiyonası’na davet edilmediğini anlatıp sitem etse de; Hido ve diğer oyuncuların kendisini teşekkür etmek için bile aramadığını belirtip gönül koysa da, bir öğretmen sevecenliği içinde hiçbirisine kıyamadığı belli oluyordu.
Bir senaryo yazarımız keşke bu konuya bir el atsa, 12 dev adamın galibiyeti ve dünya çapındaki başarısında birebir emeği olan bu insanın hayat hikâyesinden öyle bir film çıkar ki, inanın “Koç Carter” yanında sönük kalır.

Haftanın En İddialısı:
Ejderha Dövmeli Kız


BAYRAM sonrası haftada sinema salonları herkesi memnun edecek çeşitlilikte. Üç boyutlu gözlüklere ilginiz devam ediyorsa, macerasından (Ölümcül Deney 4) en kanlı olanına (Pirana) ve çizgi romanına (Oyuncak Hikayesi) kadar her türlü seçenek mevcut. Yakında üç boyutlu gözlüklerle izlenecek ilk Türk filmi de (Cehennem) bu listeye katılacak.
Bu hafta uzun zamandan beri merak konusu olan bir film gösterime girdi: Kitabıyla şimdiden uluslararası popülerlik kazanan “Ejderha Dövmeli Kız”ın sinema uyarlaması da çok başarılı. Yıllardır kayıp olan kızının ölmediğine inanan bir baba ve onu bulmak uğruna dedektifliğe kalkışan gazeteciyi bekleyen çarpıcı gelişmeler bir macera filmi tadında. Ayrıca “Ejderha Dövmeli Kız” aile ilişkileri, kapalı toplum ve dar çevre gibi ilk bakışta klişe gibi gelen kavramların içini çok katmanlı bir öyküyle doldurmayı da başarıyor. Kitap serisi bir üçleme olduğuna göre, mutlaka filmin devamı gelecek.
Yazının devamı...

Çayyolu, Balgat, Allianoi hepsi aynı kapıya çıkıyor

4 Eylül 2010
Yılgınlığa kapılmayıp biraz ileriye yöneldik. Daha geniş bir alanı kapsayan Çayyolu yapılaşmasında önceki hatalardan ders çıkartılıp, bir şehir mimarisi örneği kurulabilirdi. Bugün varılan nokta, altyapısı bitmemiş, trafik ve yol planlaması yapılmamış, bir tarafı 15 diğer tarafı üç katlı binalarla kafası karışık, hatta cadde-sokak tabelaları üzerinde bile tutarlılık oluşturmamış bir yavrukent modeli. Üstelik bu gidişat öylesine benimsenmiş ki yeni toplu yerleşimler süratle aynı çizgide ilerlemekte.

Her işte bir hayır vardır demişler. Tarkan kültür varlıkları korunsun diye seferber olmasaydı, ne yetkili makamların zihninden geçen gerçek duyguları öğrenebilecektik, ne de Allianoi gündemin önemli bir konusu haline gelecekti. Aslında Allianoi antik kenti ile Emek sinemasının durumu birbirinden hiç farklı değil. Madem ki sözümüz Ankara üzerine, Çayyolu’nu, Atatürk Kültür Merkezi’ni de ekleyin listeye, aynı sonuca ulaşırsınız.
Antik kente su baskını, tarihi sinemaya yıkım yaraşır

Türkiye’nin tarihsel ve sosyal zenginliği, kültürel varlıklarına ilişkin her konu, kaçınılmaz biçimde göçer ve yerleşik kültürün uzlaşmaz çelişkisi noktasına gelip dayanıyor. Baskın olan duygu, hiçbir yere ait olmamak, sürekli hareket halinde yıkıp yeniden başlamak, onu tükettikten sonra bir başka istikamete yönelmektir. Bir bölgenin yerleşik değerlerini daha güzelleştirmek, mevcut mimariyi daha bayındır hale getirmek, antik bir kent ise koruma altına almak olsa olsa bir fanteziden ibaret kalır.

İşte tam da bu nedenle, “Allianoi sular altında kalmasın, prehistorik dönemden, Helenistik çağa, oradan Bizans ve Osmanlı’ya geçen bir evrensel mirası baraj inşaatına kurban etmeyelim” diye çırpınanlar, “çevreci tipler” diye alaya alınıyor.

Uzun sözün kısası, ortada şaşırtıcı bir şey yok aslında. Bu yaklaşım devam ettiği müddetçe, içinden otoban geçen başkentin yeni yerleşim bölgeleri de tıpkı diğerleri gibi plansız olmaya devam edecek; AKM gibi kültür ortamına katkı olsun diye tonlarca kaynak akıtılan bir yapıya lokanta muamelesi çekilecek; dünyada örneğine az rastlanan değerdeki Emek sineması ranta kurban edilecektir. Kendi elimizle kimliğimizi parçalama, tarihten bize devrolan zenginlikleri çöpe atma, hepsinden önemlisi “korumayı ve yaşatmayı” reddederek, insanlığa katkımızı “tüket veya yoket” eksenine çekme pahasına!

Başta Bergama Sunağı olmak üzere, pek çok tarihi eseri barındıran Berlin’deki Bergama Müzesi dünyanın en önemli hazinelerinden biridir. Maalesef sergilenen eserlerin tamamı “alt tarafı gavurun taş parçası” diye itibar edilmeyen Türkiye’den kaçırılmıştır. Bergama’nın kuzeydoğusunda, Yortanlı Barajı gölet alanının tam ortasındaki Paşa Ilıcası bölgesinde yeralan Allianoi antik kentini de Allah’ın izniyle ortadan kaldırırsak, zaten bütün Bergama’nın ruhu antika olacak. Aslına bakarsanız yetkili bakan da “öyle bir yer yok” dediğine göre, hepimiz hayal alemindeyiz, “geçmiş olsun” ötesinde söz kalmıyor.

Son zamanlarda moda olan “nasıl adam oluruz” tarzı önermelere bir katkı da ben yapmak isterim. Türkiye ne zaman ideal ve imrenilecek bir ülke olur biliyor musunuz?
Hangi partiden, hangi görüşten olursa olsun, Allianoi yok edilmesin diye uğraşanlara teşekkür plaketi verildiği; Emek Sineması’na “yıkılsın, yenisi bir şekilde yapılır” gözüyle bakanlar karşılarında devleti bulduğu zaman?

SİNEMALARDAN

YAZ rehaveti sona erdi, genellikle okulların açılmasına göre planlanan sinema sezonu önümüzdeki bayram tatili sebebiyle bir fırtına misali esmeye başladı. Birbirinden iddialı altı yeni film sinemaseverlerle buluşuyor.

Son Kahraman
Gerçek olaylardan yola çıkan tarihi ve ilginç bir öykü. Çin’de Siemens firması temsilcisi olarak görev yapan Alman John Rabe, 1937’de Japon işgaliyle başlayan olayların tam ortasında 200 bin kişiyi kıyıma kurban gitmekten kurtarıyor. Film bir tarz “Schindler’in Listesi” (1993) çünkü John Rabe aslında sıkı bir Nazi.

Adı Aşk Bu Eziyetin
Yeni sezonun ilk yerli filmine merhaba. Futbol tutkunlarının ilgisini çekeceği kesin. Gerçek taraftarlık ve taraftar ruhunu anlatan filmin kadrosunda Bursaspor’u şampiyonluğa ulaştıraran teknik direktör Ertuğrul Sağlam da var.

Seni Uzaktan Sevmek
Aşk mesafe tanımaz, bütün engelleri aşar mı? Özellikle “Birimiz Edirne’de birimiz Kars’ta, ne olacak bu aşkın sonu” duygusu içindeyseniz, New York ve San Fransisco arasında geçen bu romantik komedi size iyi gelecek.

Çılgın Hırsız
Bir Pembe Panter sevimliliği ve mizah duygusu eşliğinde Avrupalı çizgi romancıların dünyasına keyifli yolculuk. Haftanın tek çizgi film seçeneği; hem yetişkinleri hem de çocukları mutlu edebilir.

Macera, gerilim arayanlar için “Predators”, hatta maceranın ucuzunu yoğun bir kangölü fonunda izlemeye itirazı olmayanlar için “Ustura” seçenekleri de mevcut.
Yazının devamı...

Ankara’nın son icadı çiçek motifli ekranlar

28 Ağustos 2010
Herhalde “güzeldi” diye yazmak en doğrusu; film yayınlayan her televizyon kanalı uzayda yetişen çiçeklere benzer motiflerle bezeniyor çünkü. Dizi senaryosu kuralları, içerik denetimi ve “kötü alışkanlık” bekçiliği derken başkent Ankara yeni bir tarz yarattı:
RTÜK vesayeti.
Sigara yasağının mantık ötesi bir hal almasıyla birlikte televizyonda film izlemek işkence çekmek gibi bir şeye dönüştü.

Virgina Woolf sigara içmezse

Son yıllarda çekilen filmler bu konuda daha “steril.” Ama sinema tarihi klasiklerini ya da Avrupa, Asya sinemasının önde gelen örneklerini izlerken konuya adapte olma şansınız sıfır; çünkü ekrandaki çiçek motifleri, garip şekiller veya doğrudan buzlanma yoluyla, yıllara meydan okumuş filmlere “Türk usulü yasakçılık” yorumu getiriliyor.
“Saatler/The Hours” filminde Nicole Kidman öyle bir sigara tüttürür ki, canlandırdığı Virginia Woolf sanki beyazperdede yeniden hayat bulur. Virginia Woolf muhteşem eserlerini yazarken, işte o sigara da hayatının vazgeçilmeziydi. Şimdi bu filmi televizyonda izlemeye kalksanız, bir edebiyatçının yaşam öyküsünden çok ekranda dans eden çiçek motifleriyle başa çıkmak durumundasınız.
“Bar Sineği/Barfly” Mickey Rourke’un Henry Chinaski karakteriyle aslında Charles Bukowski’yi oynadığı muhteşem bir filmdir. Festivallerin gediklisi bu modern klasiği gelin televizyonda gösterin, bakalım bir tane sigarasız sahne bulacak mısınız? Zaten bulursanız bir hata arayın; tabii niyetiniz Bukowski dünyasına gerçekten nüfuz etmekse.
Bir film senaryosuyla canlandırılan karakterin sigara içmesi gerekiyorsa içecektir, bunun başka izahı var mı? Japonya, Kore, Tayvan sinemasından da sigaraya “kötü gözle” bakan filmler beklemeyin, çünkü Amerika’nın tersine sigara alışkanlığı hala hayatlarının bir parçası.
Hollywood son dönemede sigara meselesine el attı ve sigaralı sahneye yer vermemeye başladı deniyor. Bir bakıma doğru, ama eksik.

Senaryolarda oto sansür

Filmlerdeki karakterler çok nadir sigara içiyor ama “yasaklamalıyız” mantığından ziyade sigaranın kötülüğü üzerine toplumsal bilinç oluştuğundan ve gündelik hayatta sigara diye bir konu neredeyse kalmadığından.
Yerli film yapımcıları bir yandan artan maliyetlerle, bir yandan yasakçı zihniyetin karabasanlarıyla uğraşmak zorunda. Yapımcılar “aman başımız ağrımasın” diye sızlandıkça “oto sansür” denen virüsün senaryo yazarı ve yönetmene bulaşmaması imkansızdır. Bir komedi dizisine “Türkçe’yi bozuyorsun” bir diğerine “çocuklara kötü örnek oluyorsun” (bu kötü örnek olma meselesini bizim kadar istismar ederek “kötü örnek olan” başka bir toplum var mı bilmiyorum) diye uyarılar yağınca, şimdi senaryolarda “sorun yaratma potansiyeli” olan bölümler de ayıklanmaya başlandı.
Bir zamanlar TRT (tek kanal olduğu yıllar) ekran kılavuzu yayınlardı hatırlar mısınız: Ekrana çıkması yasak olan isimler, kullanılması yasaklı kelimeler, yasaklı şarkılar üzerine. Nostalji yapmaya gerek yok, 2010 versiyonu karşınızda. O zaman TRT, şimdi de RTÜK marifetiyle.
Kimsenin sigara teşvik edilsin dediği falan yok, ancak ekran buzlanması veya çiçeklenmesi gibi abartılı yöntemlerle hem sinemanın canına okunuyor; hem de yasaklamanın en doğru çözüm olduğuna inanan oto sansür kafalı kuşaklar yetişiyor.

İsteyene U2 isteyene kan gölü

BU hafta üç boyutlu filmlerden yana zengin.
İstanbul’da 6 Eylül’de konser verecek olan U2 önce beyazperdede izlenebilir, üstelik tam bir konser atmosferiyle. Dünyaca ünlü grubun 2006 Güney Amerika turnesi kapsamında yedi ayrı ülkede verdiği konserler kaydedildi ve üç boyutlu teknolojiyle sinemaseverlere sunuluyor. U2 sevenler için özellikle vurgulamak gerekiyor, bu filmin gösterimi üç günle sınırlı.
Sadece “Cine Bonus” grubu sinemalarında üç gün, yani cuma, cumartesi ve pazar seanslarında oynayacak. Bir başka deyişle bu yazıyı okurken iki günlük şansınız kalmış oldu!
Korku gerilim tarzını bir de üç boyutlu yaşamayı tercih edecekler içinse, “Pirana” filmi var. 1975’in klasiği “Denizin Dişleri/Jaws” ile sinemasal anlamda rekabet edemese bile, “Pirana”nın seyircisini teknolojik anlamda etkileyeceği kesin.
Yazının devamı...

Arabesk, Şener Şen, Fazıl Say ve Marlon Brando...

21 Ağustos 2010
Örneğin başarısız bulduğumuz bir filme ilişkin en sık karşılaşılan durum “bu filmin ne çok emekle yapıldığını biliyor musun” tepkisidir. Peki dünya genelinde durum nedir ve Türkiye özeline bakıldığında sanata dair eleştirileriyle gündemden bir türlü inmeyen Fazıl Say nasıl karşılanmalı? Gelin önce zamanda bir yolculuk yapalım.
“Baba/Godfather” bir edebiyat uyarlaması olarak 1970’ler sinema dünyasında gerek hikayesi gerekse kadrosuyla olay yaratan filmlerin başında geliyordu. Büyük oyuncu Marlon Brando canlandırdığı Don Vito Corleone karakteriyle, 1973 yılı Oscarlarında en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı. Herşey olağan akışında ilerlerken, Marlon Brando ismi anons edildiğinde sahneye kızılderili kıyafetleri içerisinde bir genç kadın (Maria Cruz) geldi ve özetle şöyle dedi:
“Kızılderili halkına yapılan katliam ve genel ayrımcılığı protesto etmek amacıyla Marlon Brando bu ödülü almayacak.”
Kısa süren bir şaşkınlık sonrası tören devam etti, ancak Marlon Brando’nun hazırladığı, ülkesini katliamla suçlayan ve son derece güçlü ırkçılık karşıtı ifadeler taşıyan uzun bir metin basına dağıtıldı. Kuşkusuz ertesi gün, Oscar töreninin kendisinden çok, bu olay manşete taşınmıştı.

Başkan, senden utanıyorum

Yine Oscar törenlerindeyiz. Yıl 2003 ve Irak savaşı bağlamında en yoğun tartışmaların yaşandığı bir dönem. En iyi belgesel film dalındaki adaylar arasında ödül heykelciğini Michael Moore’un kazandığı anlaşılır. Bu belgesel yalnız Amerika’nın değil, tüm dünya tarihi için bir yeni dönemi ve zihniyeti başlatan 11 Eylül saldırılarıyla ilgili olarak Bush yönetimini yerden yere vuran “Fahrenheit 9/11” filmidir.
Ödül için teşekkür konuşması yapması umut edilen Michael Moore kürsüye geldiğinde hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak net sözler söyler:
“George Bush senden utanıyorum, sen de yaptıklarından dolayı utanç duymalısın.”
Bu görüşe katılan da olur, katılmayan da. Ama tören kaldığı yerden aynen devam eder.
Fazıl Say’ın arabesk müzik hakkında (aslında arabesk duruşa karşı) yaptığı eleştiriye gösterilen tepkileri izlerken sinema dünyasının bu görkemli ve artık evrenselleşmiş protestolarını düşünmeden edemedim.
Bir yanda bütünüyle toplumu, ülkeyi eleştirel bakıştan geçiren siyasi bir duruş ve söylem var; bununla birlikte kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Olgunluk ve hoşgörü ön planda. Diğer yanda ise bir toplumsal davranış biçimine yöneltilen eleştiri karşısında bile yer yerinden oynuyor. Üstelik meselenin özü gözardı edilerek:

Bir de bu gözle izleyin

Fazıl Say’ın sözlerinin bütünü “riyakarlık, omurgasızlık” üzerine yapılmış bir yorum. Bunu “arabesk müzik dinleyenler beş para etmez” noktasına çekmek gerçekten başarı ister. Doğrusunu söylemek gerekirse, kimse eleştirel sözler duymak istemez, övgü her zaman geçer akçedir; ancak lafları cımbızla ayıklayıp, sadece işimize gelmeyen kısımlardan yeni bir tartışma gündemi yaratma konusunda da galiba kimse elimize su dökemez!
Kızmak işin kolayı. Oysa çözüm anlamaya çalışmak ve sorunlarla yüzleşmekten geçiyor. Tabii bir de en önemlisi “kendisiyle barışık yaşamak” ilkesini asla unutmamaktan. Dünya sinemasında örnek pek çok ama Türkiye’de böyle bir cesareti Ertem Eğilmez’den başkası gösteremedi.
Şener Şen, Müjde Ar ve Uğur Yücel 1988’deki “Arabesk” filminde aslında kendilerinin de bir parçası olduğu Yeşilçam şablonu ile bir film boyu dalga geçiyor. Bütün mesele kendisiyle yüzleşebilmek ve eleştiriye tahammüllü olmak.
“Arabesk”i bir de bu gözle izlemenizi öneririm.

Haftanın film kılavuzu

Artık çok sezonlu bir anlayış geliştiği için, sinema salonlarında her hafta yeni filmler bulmak mümkün. Bol seçenekli gibi görünse de egemen tarzın komedi ve aksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Bu haftanın film menüsü şöyle:

Arap tarihini merak edenlere “üç boyutlu” gözlüklerle izleme imkanı veren (Amerikan yapımı) “Arabistan”; komedi/aksiyon karışımı isteyenlere ise suçsuz yere hapse atılan dört arkadaşın önce cezaevinden firar edip, sonra da “iyilere dost kötülere düşman” olmasını anlatan “A Takımı” var. (Meraklısına not: A Takımı bir TV dizisi olarak 1983-1987 arasında televizyonda gösterildi.)

Fransız sineması ise bir Amerikan öykünmesi ile karşımızda. Mafyadan ayrılıp huzurlu bir hayat kurmaya çalışan eski bir tetikçi eninde sonunda eski patronlarından intikam almak zorunda bırakılır. Bu çok “Amerikanvari” öyküyü Marsilya fonunda Jean Reno’dan izlemek isteyenler için “Ölümsüz” bu hafta sinemalarda.
Yazının devamı...