"Gamze Cizreli" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gamze Cizreli" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Gamze Cizreli

Yardım Sevenler Derneği’nin 84. Yıl kutlaması

26 Şubat 2012
Raşit Bağzıbağlı’yı çok beğeniyorum. Nurgül Yeşilçay’a Altın Portakal Ödül Töreni için hazırladığı kırmızı tuvaletten sonra iyice dikkatimi çekmişti! Son yıllarda da adını çok duyar olduk. Hatta Rafine’nin komşusu Bağzıbağlı’nın önünden geçerken mutlaka durup bakıyorum, ne yenilikler var diye. Bu yenilikçi ve şık koleksiyonların yanı sıra, geçen Pazartesi dernek yararına düzenlenen defilede de yine harika parçalar varmış... Ben de bu arada defilenin videosunu izleme fırsatını buldum ve gerçekten koleksiyonu çok beğendim. 25 parçadan oluşan bu özel koleksiyonda tül, şifon, fransız danteli ve swarovski kristal taşlar kullanılmıs. Pastel tonların tercih edildiği renklerde gri, beyaz, pembe, bej ve bol bol siyah varmış. Defile, Resim Heykel Müzesi Opera Salonu’nda gerçekleşince, Ankara cemiyet hayatının yanı sıra siyaset dünyasının önemli isimleri de tabii ki oradaymış. TBMM Başkan vekili Meral Akşener gecenin sonunda Raşit Bağzıbağlı’na katkılarından dolayı ödülünü takdim etmiş.

Ankara’da caz rüzgarı!

Bu arada Yardım Sevenler Derneği’nin genel sekreteri Dilek Beyazıt’tan bugüne kadar neler yaptıklarını dinleyince çok şaşırdım. İlköğretim okulları, liseler, öğrenci yurtları yapmışlar. Hatta yedinci yurt inşaatı devam ediyormuş. Bunların yanında huzurevleri, sağlık ocakları kan merkezleri yaparak ülkemizin sağlık ve sosyal anlamda pek çok yarasını sarıyorlar. Hatta yeni bir projeleri var ki ben de destek oluyorum: “Sevgi yastıkları: Bize yaslanabilirsiniz” Bursu öğrenciler yararına başlatılan bu projede yastık tasarlayacağız. 40x40 cm’lik yastıkların içine pamuk, emek, umut ve sevgilerimizi de ekleyerek derneğin genel merkezine ulaştıracağız. Sonra bu yastıklar sergilenecek, bağış karşılığı değerlendirilecek ve geliri bursu öğrencilere bırakılacak. Ne güzel bir proje. Yardım Sevenler Derneği’nin başta başkanı Birsen Eldem, genel sekreteri Dilek Beyazıt olmak üzere tüm üyelerine sonsuz teşekkürler. Topluma hizmet için adeta seferber olmuşlar.
Ankara Caz Festivali’nin sonuna geldik... Kimler kimler yoktu ki bu sene! 15. yaşının şerefine Ankara Caz Festivali’ni şenlendirenler arasında, Okay Temiz, Burhan Öçal, Ferit Odman, Volkan Öktem, Gene Jackson vardı. Bunlar benim aklımda kalanlar... Herkesin zevkine hitap edecek konserler olduğu gibi, ‘caz gurmeleri’nin damak zevkine göre de konserler varmış. Ama ben maalesef, işlerin yoğunluğundan sadece Perşembe gecesi Kerem Görsev Trio & Allan Harris konserine gidebildim. JW Mariott otelindeki konser tek kelime ile harikaydı.
Caz müziğini canlı dinletebilmek, dünyanın en önemli müzisyenlerini Ankara’da ağırlamak ve Ankara’nın sessiz sakin hayatına renk katmak profesyonellik istiyor. Ankara Caz Derneği ve Leo Organizasyon kültürel etkinliklerin yine en güzellerinden birine imza attılar. Kocaman bir tebriği de fazlasıyla hak ettiler. Ozellikle de bu festivale ne kadar emek verdiğini bildiğim Özlem Oktar Varoğlu’na bravo.

Benim Oscarlarım!

Bu gece Türkiye saatiyle 01.00’de Oscar ödülleri töreni başlayacak. Her sene büyük merakla izlediğim tören öncesinde ben de oturdum kendi Oscarlarımı belirledim.
Ben olsam kime oy verirdim diye düşündüm ve listemi yaptım:
En iyi film: War Horse, iki düşman ülkenin her şeyi unutup hayvan sevgisiyle dost hale gelmesi, insan ve hayvan arasındaki müthiş bağ beni çok etkiledi. Ama Akademi sanki sinemanın sessiz ve siyah beyaz hikayesini anlatan film olan ‘The Artist’i seçecek.
En iyi kadın oyuncu: Bence İron Lady Meryl Streep bu seneki ödülü tartışmasız en çok hak eden. Olağanüstü bir oyunculuk sergilemiş. İzlerken Margaret Thatcheri izlemiş gibi oldum.
En iyi erkek oyuncu: ‘The Descantas’ filminde eşi br deniz kazasında ağır yaralanan ve iki kızıyla yeniden bağ kurmaya çalışan babayı müthiş bir oyuncu-lukla sergileyen George Clooney benim Oscar’ımı aldı bile.
Bakalım Oscarlar’ın sahibi bu sene kimler olacak? Merakla bekliyorum... Bu gece uyku yok!
Yazının devamı...

Kaya Palazzo’da bir haftasonu!

19 Şubat 2012

Kalabalık bir arkadaş grubuyla çoluk çocuk gittiğimiz dağda, Kaya Palazzo’da kaldık. Otel çok güzel ve odaları da çok konforluydu. Türkiye’deki kış sporları ve dağ turizmi açısından bugüne kadar görülmeyen bir lüks kavramı getirmişler... Her şeyden önce büyük yatırım yapmışlar, o belli... Tabii yeni açılmış olmasının getirdiği bazı aksaklıklar vardı. Ancak bu aksaklıkların da kısa sürede giderileceğine inanıyorum. Hizmet sektöründe olduğum için, bir işletmenin tam anlamı ile oturmasının zaman aldığını çok iyi biliyorum. Bizim restoranlarda servis ve yemek kalitesi de 6 ay gibi bir sürede ancak oturuyor. Kaya Ailesi de otelciliği çok iyi bilen ve bu alanda hayli tecrübeye sahip olduğu için en yakın zamanda her şeyin dört dörtlük olacağına eminim. Kısacası, hem dağ havası hem otelin atmosferi ile 3 gün boyunca çok keyifli vakit geçirdik!
Bahar gelmeden güzellik hazırlıkları!
Kartalkaya’da buluştuğumuz ve uzun süredir görmediğim arkadaşlarımdan ‘sen takma kirpik mi taktın’ sorusunu bolca duydum. Halbuki bırakın takma kirpiği, yüzüme günlerce allık bile sürmedim. Cildim nefes alsın, dağ havası ile kendine gelsin biraz diye. Ama arkadaşlarıma sırrımı açıklayınca hepsi heyecanlandı. Ben, yaklaşık 2 aydır neuLash diye bir ürün kullanıyorum. Gece yatmadan önce kirpik diplerine sürülen bir jel aslında bu! Kirpikleri uzatıyor ve çoğaltıyor. Bir de neuveauBrow var, onu da kaşlarıma sürüyorum. Hayli seyrelmiş kaşlarım bir gürleşti, bir gürleşti sormayın. Zaten hiç alınmamış, doğal duran, gür kaşlara bayılıyorum. Gerçekten her iki üründen de mucizevi bir şekilde fayda gördüm.

Biz de Betül ile bizdeki ürünlerin bitmek üzere olduklarını fark edince, Kentpark’a Harvey Nichols’a gittik. Çünkü bu ürünler sadece Harvey Nichols’larda satılıyor. Bu arada unutmadan söyleyeyim, Betül de her iki ürünü kullanıyor ve her aynaya baktığında “Kaşlarım Kürt kızlarının kaşları gibi oldu!” diyerek seviniyor. Harvey Nichols’da dolaşırken, parfüm bölümüne bir baktık ki, Creed! Aman allahım, benim yıllardır Londra Harrods, New York Bergdorf Goodman’da gördüğüm ve bayıldığım kraliyet parfümleri orada duruyor! Hemen testerlara baktık, hepsini denedik. 19. yüzyılda İngiltere Kraliçesi Victoria için özel üretim yapan House of Creed bugün hala olağanüstü güzellikte parfümler üretiyor. Seri üretimi yapılmayan ve geleneksel yöntemlerle karıştırılan parfümleri kullanmaya kıyamaz insan. Angelina Jolie’den Donald Trump’a pek çok ünlünün kullandığı Love in White’i ve 20. yüzyılın en ilginç First Lady’si Jacqueline Kennedy Onassis’in koyu dalgalarını çağrıştıran Love in Black’i Ankara’da görmek beni çok mutlu etti! Ama benim favorim hangisi diye sorarsanız daha hala tam olarak karar veremesem de iki koku arasında kararsız kaldım: İlki Spring Flowers, 1951’de Audrey Hepburn için yaratılan enerjik ve eğlenceli bir parfüm. Bugünlerde Julia Roberts ve Naomi Campbell da kullanıyormuş. Pembe şişesine de ayrıca bayıldım. Diğerine gelince Prenses Diana için yaratılan ve Victoria Beckham’ın da vazgeçilmez kokusu olan Royal Water.

Yazının devamı...

Lapland’den Ankara’ya...

12 Şubat 2012
Hepsi masal gibiydi çünkü aynı günlerde oğullarım, kuzenim Filiz ve kızı Diyar ile birlikte Lapland’de yani Laponya’daydık! Laponya, Finlandiya’nın kuzeyinde bir bölge. Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alan, kışın en yüksek sıcaklığın -35 derece olduğu, bembeyaz karların 8 ay kalkmadığı bir masal ülkesi adeta.
Seyahati çok seven ve sürekli seyahat halinde olan bendeniz, bugüne kadar çok yer gördüm. Ancak, bu denli farklı bir deneyim daha önce yaşamamıştım.
İnsanların basit ama huzurlu bir hayat yaşadığı bölgede tatil yapmak için çıktığımız yolculuk biraz zahmetliydi. Önce Helsinki’ye uçtuk. Oradan da tekrar 1.5 saatlik bir uçuşla Rovaniemi şehrine. Sonra da bir kez daha 1.5 saatlik karayoluyla orman evimize ulaştık.

Dr. Jivago kareleri/images/100/0x0/55eafba6f018fbb8f8a35812

Evimiz karların arasında tamamen kütükten yapılmış bir kulübeydi. Kırmızı ekoseli perdeleri olan, 24 saat şöminesi yanan, masallardaki evlerden... Hatta Filiz burayı Dr. Jivago filminde Lara’nın yaşadığı kulübeye benzetti. Pencereden dışarıya bir baktık, her yerde geyikler dolaşıyor... İşte o an rüya ve gerçeklik arasında gidip geldiğimi hissettim. Meğerse Lapland, dünyada geyiklerin en fazla olduğu bölgelerden biriymiş... Geyiklerin çektiği kızaklarla gezdik, kar motosikletleriyle saatlerce karla kaplı ormanların arasındaki dar patikatalarda dolaştık. Husky köpeklerinin çiftliklerini ziyaret edip, onları sevip, uçarak çektikleri kızaklarla dolaştık.
Bir başka gün, Noel Baba’nın köyüne, Kuzey Kutup Dairesi’nin başlangıç noktasına gittik. Her yıl dünyanın pek çok noktasına milyonlarca kartpostal gönderilen Noel Baba’nın postanesinden sevdiklerimize kartlar attık. Tamamen buzdan yapılan Snowcastle Otel’de buz masaların üzerinde aksam yemeği yedik.

İlk buzkıran gemisi

Bir başka gün de dünyanın ilk buzkıran gemisi Sampo’yla buz tutmuş okyanusa açılarak, buzları kırarak 3 saat boyunca gezdik. Açıkta demirleyip, özel giysilerle buzların arasında -1 derecelik suda yüzdük. Unutulmayacak bir deneyimdi.
Gün gece dengesine göre, geceler orada çok uzun, bu mevsimde hava öğleden sonra 16.00’da kararıyor, sabah da 09.00’da da aydınlanıyor. Aslında benim gibi sabah erken kalkıp gün ışığını seven birine çok uygun bir yer değil ama 5 gün boyunca, uzun gecelerde kitap okuyup, tombala oynamak iyi geldi doğrusu.
Bence, bizim için en unutulmazı, kuzey ışıklarını görmekti. Hani Kuzey Kutup Dairesi’nde güneş fırtınaları ile oluşan, geceleri gökyüzünde dans eden renkli ışıklar... Geceleri ağırlıklı olarak mor ve yeşil renkli olan ışıkları görmek için hiç uyumadık desem doğrudur. Neden mi? Bu dans eden renkli ışıklar, bulutsuz ve açık olan gecelerde bazen görülürmüş. Son gece görebildiğimiz kuzey ışıklarının görenlere şans getirdiğine inanılıyormuş. İnsan gerçekten o ışık oyunlarını izlerken büyüleniyor. Doğanın mucizelerine bir kez daha şahit olmak, insanın yaşadığına şükretmesine bir vesile yaratıyor.
Tabii her şey bu kadar toz pembe değil... Hava inanılmaz soğuk. Her yer kar altında, hatta öyle ki, uzaktan kar kütleleri diye gördüğünüz şeyler aslında ağaç! Fakat özel kıyafetler ve şapka eldiven yardımı ve tabii ki koruyucular ile şiddetli soğuğu minimuma indirerek karın tadını çıkartıyorsunuz.
A’dan Z’ye her anı düşünülmüş, doğru planlanmış bu seyahati organize eden, butik hizmet anlayışı ve değişik destinasyonlarla fark yaratan Far’n away’den sevgili Dilek Hanım’a buradan da teşekkür etmek istiyorum. Orada ise, tüm gezi boyunca bize eşlik eden, dünyalar güzeli bir Finli’ye aşık olarak hayatının son 19 yılını burada geçiren Ali Uzun’un sıcakkanlılığı ve misafirperverliği sayesinde hiç yabancılık hissetmedik... Lapland deneyimini herkese, ama özellikle çocuklu ailelere şiddetle tavsiye ediyorum. Hem bambaşka bir deneyim yaşamak hem de dünyada bildiklerimiz dışında nerelerde neler var görmek adına yeri doldurulamaz bir tecrübeydi!
Yazının devamı...

Bu Fenerbahçe de çok oluyor artık!

29 Ocak 2012
Fenerbahçe Uluslararası Spor Kompleksi, Ülker Sports Arena uzun ve hummalı bir hazırlığın ardından, Fenerbahçe Ülker-EA7 Emporio Armani maçıyla nihayet kapılarını açtı... Ben de Atasehir Big Chefs’in kapı komsusu olan bu tesisin açılış maçına koyu bir Fenerbahçe taraftarı olarak gittim.
Seneler önce New York Madison Square Garden’da New york Knicks basketbol maçını izlemeye gittiğimde salondan cok etkilenmiştim. Neden bizde böyle görkemli bir salon yok diye hayıflanmıştım. O akşam salondan içeri girer girmez “İşte tamam” dedim kendi kendime. Hem de daha güzeli, daha moderni olmuş. Bir Türk olarak çok gururlandım ve bir Fenerbahçeli olarak bir kez daha göğsüm kabardı...
Ülker Arena tam 15 bin kişi kapasiteliymiş. Skorboardu büyüklük anlamında dünyada 3. sıradaymış. Bu arada basketbol maçları hariç büyük konserlere ve showlara da ev sahipliği yapacakmış.
Açılışta tahmin edeceğiniz gibi, cemiyet iş ve sanat camiasından birçok ünlü isim vardı. Fenerbahçe Kulübü basketbol şube sorumlusu Semih Özsoy açılış konuşmasına Aziz Yıldırım ve Murat Ülker’e teşekkür ederek başladı. Aziz Yıldırım ismi salonda yankılanınca büyük bir alkış koptu tabi… Konuşmaların ardından başlayan maçta Fenerbahçe Ülker, THY Avrupa Ligi’ndeki ikinci maçında, İtalya’nın EA7 Emporio Armani ekibini 65-63 yenerek gruptaki ilk galibiyetini alınca, o akşam ne heyecan yaşadım siz tahmin edin!
Aslında bu tesis, hem sosyal anlamda büyük bir adım hem de hatrı sayılır bir yatırım! Aldığım bir habere göre 200 milyon dolara mal olmuş! Locaları, restoranları, sosyal alanları ile tek kelime ile muhteşem. Hal böyle olunca açılış gecesi de hepimizin arasında konuştuğu konu, bu yatırımın nasıl geri döneceği idi... Dünyaca ünlü müsabakalar, yıldız sanatçılar, birbirinden renkli şovlarla bu tesise seyirci akını olacağından eminim. Hatta baharda Lady Gaga konseri olacağı söylentileri dolaşıyordu o gece.
Geçtiğimiz yıl, Big Chefs için Ataşehir lokasyonunu konuşurken, bizim ekibe de hep anlatıyordum, bakın görün Ataşehir İstanbul’un en hızlı gelişen ve yükselen değerlerinden biri olacak diye... Dediğim çıktı! Görünen o ki, bu yıl Big Chefs’in kapı komşusu Ülker Sport Arena’yı bol bol ziyaret edeceğim. Emeği geçen herkesi, Avrupa, hatta basketbolun beşiği Amerika standartlarında böyle bir tesis kazandırdıkları için can-ı gönülden tebrik ediyorum!
Sonsuza dek aşık, sonsuza dek genç!
Türk Eğitim Derneği’nin “10.000 Genç Meşale Daha Aydınlık Türkiye” kampanyası hakkında daha önce de yazmıştım. TED’in, başarılı ancak maddi olanakları yetersiz öğrencilere burs sağlamak amacıyla başlattığı nefis bir sosyal sorumluluk projesi! Ben hem düzenledikleri organizasyonları takip ediyor hem de elimden geldiğince katılmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz hafta yine bu kampanya kapsamında Düş Hekimi Yalçın Ergir ve Soprano Leyla Çolakoğlu’nun “Sonsuza Dek Aşık, Sonsuza Dek Genç” adlı fantastik müzikali, ODTÜ Kemal Kurdaş Salonu’ndaydı. Bu etkinligi organize eden ise TED Sosyal İsler Komitesi’ydi. Oyunun metni Düş Hekimi Yalçın Ergir’e, rejisi müthiş ses Leyla Çolakoğlu’na ait! Sonsuza dek aşk ve sonsuza dek gençliğin sırrını öğrenmeye çalışan Vita ve Ars’in. Ormanda Kelebek Hanımı aramalarının hikayesini soluksuz izledim. Kalplerinden kötülük geçirmezlerse, sadece dogruları söyleyip korkmazlarsa yollarına devam eden bu ikilinin hikayesinden alınacak çok ders vardı. Ankara Devlet Opera Balesi solistleri ayrı, dansçıları ayrı başarılıydı. Keşke daha sık olsa bu tip organizasyonlar da daha sık sanata ve eğitime katkıda bulunsak. Tekrar TED Sosyal İsler Komitesi’ne sonsuz teşekkürler!
Yazının devamı...

Her yerde kar var

22 Ocak 2012
Havanın soğukluğunu size kelimelerle tarif etmeme imkan yok! Ankara’nın soğunu da çok iyi biliyorum ama Manhattan’ın ada olması ve nemi nedeniyle içinize işliyor soğuk.
Ertesi gün oğlanları aradığımda öğrendim ki, Ankara kara teslim olmuş. Aliş hemen kendini sitedeki arkadaşları ile kar topu oynamak üzere bahçeye atmış. O anda Ankara’da olmayı çok istedim. Ben dönene kadar karın kalkmamasını diledim. Bayılıyorum karlı Ankara’ya...
Neyse ki dönünce gördüm ki Ankara’ya hala o bildiğimiz beyaz kış manzarası hakim! Okulların da sömestr tatiline girmesi ile başta Seğmenler Parkı olmak üzere, her yerde kardan adamlar, caddelerde kaldırım kenarına yığılmış bembeyaz kar öbekleri ile geçireceğiz bu yarı yıl tatilini! Oğlanlarla tatilin ilk haftasında İstanbul’da olacağız. Ben New York’tayken İstanbul da kara teslim olmuş, bakalım önümüzdeki hafta nasıl bir hava bizi bekliyor.
Son günlerde kış gecelerinde evdeki en büyük keyfimiz sahlep pişirmek oldu. Aktardan defalarca saf mı diyerek sorarak aldığım salep tozunu, süt, nişasta ve vanilyayla kaynatıp üzerine bir de bolca tarçın serpince içiniz öyle bir ısınıyor ki... Bir de güzel bir film varsa kış gecelerine en yakışan sahneyle karşı karşıyasınız.
Sinema deyince... New York’a giderken uçakta bir dergide, Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin New York’ta bazı sinemalarda gösterime girdiğini okudum. New York’tayken de bozulan ipad’imi tamir ettirmek üzere caddelerde koştura koştura giderken bir sinemada bu filmi oynadığın görünce, içimden gişeye gidip, ‘Evet evet işte bizim yönetmenimiz’ diye bilet alanlarla sohbet etmek geldi içimden! Bu sene Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, Nuri Bilge Ceylan’a Uzak ve Üç Maymun zaferlerinden sonra Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü de kazandırmıştı.
Yün kazağa şaşırdım
O da ayrı bir gurur vesilesiydi tabii ama bire bire New York’da sinema afişlerinde görmek de insanın tüylerini diken diken ediyor. Ama öte yandan da gazetelerde Sinema Yazarları Derneği’nin ödül töreninde Cemal Reşit Rey’e yün kazağı ile gelen Nuri Bilge Ceylan’ı görünce çok şaşırdım. Film, yönetmen, senaryo, yardımcı erkek oyuncu, görüntü yönetimi ve kurgu olmak üzere altı dalda ödül alan yapım, kelimenin tam anlamıyla gecenin galibi oldu. Ama ödül almaya t-shirt ve kazağı ile çıkan Nuri Bilge Ceylan biraz ayıp etti bence, sizce?

Gerçek bir zenne ile tanışmaya hazır mısınız?

BENİ heyecanlandıran bir diğer film de Zenne oldu. Eşcinsel olduğu için 15 Temmuz 2008’de vurularak öldürülen Ahmet Yıldız’ın öyküsünden esinlenerek yazılan hikayeden uyarlanan bu filme bayıldım. Yönetmenliğini Mehmet Yıldız’ın arkadaşları Caner Alper ve Mehmet Binay’ın üstlendiği film 13 Ocak’ta vizyona girdi.
Film, seyrederken ayrı duygular, bittikten sonra ayrı duygular bırakıyor insanda... Ben filmden gözyaşları içinde çıktım. Birkaç gün de etkisinden kurtulamadım.
Hem senaryo hem de görsel açıdan kaçırılmaması gereken bir film. Toplum baskısı, cinsiyet kargaşası... Hepimizin gidip, düşünüp, çağın ve insanlığın temel sorunları hakkında bir kez daha kendimizi sorgulamamız gerekiyor.
Yazının devamı...

Ankara bir deliyi ağırlıyor!

15 Ocak 2012

Ben de araştırınca, gördüm ki Arete Galerisi’ne sanatçının Zodyak temalı taş baskı eserleri gelmiş. Salvador Dali gibi 20.Yüzyılın deli, anarşist lakaplı sürrealist sanatçısını Ankara’da ağırlamaktan çok memnun oldum. Bu hafta okulların somestre tatile girmesiyle, ilk iş oğlanlarla sergiyi görmeye gidiyoruz. Siz de ne yapın edin, bir vakit yaratıp bu sergiyi görmeye gidin.
Orhan Pamuk’tan             Kafamda Bir Tuhaflık Var!
Bu kış için heyecanla beklediğim iki kitap vardı. Bunlardan biri nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık Var”. Ne zaman raflarda yerini alacak bilmiyorum ama şimdiden konuşulmaya başladı. Roman daha önceki kitaplarından hayli farklıymış. Bu sefer baş kahraman beyaz Türkler’den değilmiş. Gündüzleri doğalgaz sayacı okuyan, akşamları da boza satan Mevlüt’ün hikayesi... Mevlüt eminim hepimizi farklı duygu durumlarına sürükleyecek. Hem yazarı, hem romanı hem de kendimizi ve hayatımızı bir kez daha gözden geçireceğiz.
Ama tabii bu aralar Orhan Pamuk’un kitabından daha çok merak edilen bir başka konu var ki, o da sevgilisi ressam Karolin Fişekçi. Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisindeki Carolin’i solda sıfır bırakan yepyeni bir Karolin var medyada. Merak ediyorum, Orhan Pamuk bu durumdan ne kadar memnun? Nobel ödüllü yazarımızın en özel sırları, kendisini  “Dünyada en arzu edilen ve seksi ressam” diye tanıtan bu hanımefendinin demeçleriyle ortaya döküldü. Basında hemen hemen her gün haklarında çıkan haberleri okuyorduk geçtiğimiz haftaya kadar. Neyse öğrendik ki Orhan Pamuk, ülkeyi terk-i diyar ederek Latin Amerika’ya gitmiş. Şimdi siz de aynı fikirde misiniz bilmiyorum ama acaba bu yeni roman öncesi önceden kurgulanmış ve planlanmış bir PR çalışması mıydı?
Paul Auster’dan Kış Günlüğü!
Paul Auster’ın kitabı, başarılı bir roman olmaktan öte gurur verici diyebilirim. Amerika’da henüz baskısı tamamlanmamış bu kitap için, Can Yayınları kolları erkenden sıvamış ve Amerika’dan önce buradaki baskıyı tamamlayıp, dağıtıma başlamış bile... Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Bütün  kitapları Türkçe Can Yayınları tarafından yayınlanan yazar, benim gibi tam bir New York aşığı... Amerika’dan önce bizde yayınlanan bu kitaptan bir tane New York valizime koydum bile... Eminim Amerika’daki kuzenim kitabı görünce çok şaşıracak.
Paul Auster’ın yeni kitabı Kış Günlüğü, tam bir kış kitabı. Karla kaplı bir New York’ta yazılmış. 65 yaşındaki Paul Auster’ın artık bir tür ömrünün kışına hazırlandığı bir dönemdeki hesaplaşmalarını anlatıyor. Özellikle de 2002 de kaybettiği annesine dair anıları kitapta önemli bir yer kaplamış. Son olarak da söyle diyor: “Kendine soruyorsun, daha kaç sabah kaldı? Bir kapı kapandı, bir başka kapı açıldı. Hayatının kışına girdin.” Ne kadar anlamlı değil mi? Akıcı anlatımı ve insanı sürükleyen dili kullanma becerisi ile Paul Auster unutulmaz kitaplarım listesinde baş sıraların sahibi olacak süphesiz.

Yazının devamı...

Yılın ilk haftası...

8 Ocak 2012
Yaprak kıpırdamadı bu hafta. Ben de bu haftayı çalışma tempomu biraz düşürerek bol bol okuyarak geçirdim. Elimdeki son kitap Aret Vartanyan’in ‘Bin yüz bir insan’ kitabı. Her gün onlarca role girerken kendi kuklalarımızı yaratıyoruz.Kendimizden yarattığımız, günlük hayatta oynattığımız onlarca kukla. Her rolün farklı bir kuklası var. Bir insanın bin farklı yansıması... Bir bedende kaç kişiyiz? İşte tum bunları anlatıyor yazar... Çok keyifle okuyorum.
Öte yandan internette gezerken severek takip ettigim Trend Watching adlı ingilizce sitede bir yazı okudum ve çok ilgimi çekti. 2012 yılının tüketici trendlerinden bahseden bu yazıdan bazı noktaları sizlerle paylaşmak istedim:

KIRMIZI HALI

2012’de dünyanın her tarafındaki mağaza, havayolu, otel hatta şehir ve ülkelerin dünyanın yeni imparatoru olan Çinlilerin ayaklarının altına kırmızı halı sermeleri bekleniyor. Ellerindeki dolar rezervine bakılırsa tek güç olma yolunda hızla ilerliyorlar.

EVDE CHECK-UP

Tüketicilerin yeni teknoloji ürünü cihazları kullanarak kendi sağlık durumlarını evde düzenli olarak takip ve idare etmeleri bekleniyormuş. Belki de parmağımızdan alacağımız bir parça kanla evimizde tüm değerlerimize bakabileceğiz. Ne müthiş bir gelişme olur!

İKİNCİ EL ÜRÜNLER

Daha önceden satın almış olduğumuz mal ve hizmetleri elden çıkarmak ya da takas etmek bizler için çok daha kolay olacak. İkinci el ürünlerin altın dönemi başlıyormuş.

ŞIK FIRSATÇI

2012’de fırsat ve indirim peşinde koşmaya devam edecekmişiz. Hatta aynı zamanda bunu gurur duyarak yapmamız bekleniyormuş.

EKO-DÖNÜŞÜM

2012’de markaların ürünlerini geri alarak sorumlu bir şekilde geri dönüştürmesine daha sık rastlayacakmışız. Artık kanunlar da bunu gerektirecekmiş.

EKRAN JENERASYONU

Dokunmatik ekranlar, akıllı telefonlar ve tabletlerin yaygınlaşmasıyla 2012 yılı çok daha yaygın ve etkileşimli bir Ekran Kültür’üne sahne olacakmış. Artık herhalde I-pad ler toplantıları da yapmaya başlayacaklar.

KUSURLARI SEVMEK

Kusurlarını göstermekten cekinmeyen insanı markalar 2012 de tuketicilerin sevgilisi olacakmış. Artık herkesin kusurlarını sevdiği, onlarla barışık olacağı yıllara giriyormusuz. Ne güzel!

NAKİTSİZ YAŞAM

Kartlarla alışverişe iyiden iyiye alışmaya başlamıştık ama Trend Watching’e göre MasterCard ve Google gibi büyük oyuncular mobil teknolojinin sunduğu yeni olanaklarla çok farklı ödemeler, ödüller ve fırsatlar sistemini kurmak için hararetle çalışıyorlarmış.

YENİ TÜKETİCİLER

Dünyada para ve güç sahiplerinin degisime uğraşmasıyla gelişmekte olan pazarlarda kurumsal olmayan ürün, hizmet ve kampanyaların artması bekleniyormuş. Dünyada ortaya çıkan yeni tüketicelere tüm markaların alışması gerekiyormuş.

2012 belli ki tüm dünyaya ve ülkemize büyük değişimler yaşatacağa benziyor. Gözumuz kulağımız Avrupa ekonomisindeki gelişmelerde. Arap baharı sonrasında Ortadoğu’da düzen nasıl olacak? Amerika’da Kasım’da başkanlık seçimleri var. Çin elindeki büyük dolar rezervini Amerika lehine kullanacak mı? Tüm bu gunlük, saatlik gelişmeleri takip etmekten bazen yorulsam da cok merak ediyorum, yarın sabah nasil bir Türkiye’ye nasıl bir dünyaya uyanacağız?
Yazının devamı...

Ve bir sene daha biter

1 Ocak 2012
Halbuki bir defter alsak elimize, yazsak bu yıl bizden neler aldı, neler getirdi; nelere ağlattı, nelere güldürdü, o zaman anlarız ne kadar dolu dolu geçtiğini 365 günün...
Bu sabah, çoğumuz son haftanın coşkusundan eser kalmadan uyandık yeni yıla. Oysa ki son günlerde yeni bir yıla girmenin heyecanı iyice sarmıştı herkesi. Sanki 31’i gecesi sihirli bir değnekle bambaşka biri olacaktık. Bir de Milli Piyango’nun 40 milyon TL çıkarsa neler yaparım hesabı yok mu, aman Allahım, sürekli yazdım çizdim. Bir Big Chefs şubesini neredeyse Mars’a bile açıyordum.
2012’nin bu ilk sabahında her ne kadar hayatımda büyük bir değişiklik olmadan uyandıysam da, aslında önümde bembeyaz, hiç kirlenmemiş ve güzel işlerle dolmayı bekleyen 365 sayfanın olduğunu bilmek yine de umut verdi bana.
Dedim ki kendi kendime bu seneyi çok iyi değerlendireceksin.
Hiçbir şeyi ertelemeyeceksin. Yarım kalan işlerini bitireceksin. Çok emek verdiğin Big Chefs markasını dünyaya açmak için çok emek vereceksin. Mutlaka yurtdışında bir şuben olacak.

Emeklilik hayali

Emeklilik hayalin olan lavanta yetiştirmek için beklemeyeceksin; belki de emekliliği yaşayacak ömrün olmayacak. Steve Jobs’un olmadı. Bu sene en azından ilk tohumları atacaksın toprağa.
Oğul’un hayali olan üniversiteye girmesi için elinden ne gelirse yapacaksın. O’nun çalışmalarına ve kararlarına destek olacaksın.
Ali’nin sorumluluk bilincinin daha çok gelişmesi için bıkmadan usanmadan konuşacaksın, doğru davranışlarını ödüllendireceksin. Ağaç yaşken eğilir. Bir sene sonrası geç olabilir.
Annen baban başta olmak üzere tüm ailen ve akrabalarınla daha çok birlikte olacaksın. Güçlü aile bağlarının iyi günde de, kötü günde de en büyük destek olduğunu senden daha iyi kimse bilemez.
Güzel dostluklarının kıymetini bileceksin. Onlara emek vermeye devam edeceksin.
Seni seven, seninle omuz omuza yürüyen yol arkadaşının elini hiç bırakmayacaksın. Öylesine değil, sımsıkı tutacaksın.

Kendini geliştir

Kadın sorunlarıyla daha çok ilgileneceksin. Kadın ekonomik açıdan güçlenmeden şiddetin de, cinayetin de bitmeyeceğini aklından çıkarmayacaksın. Her boş vaktinde Anadolu’ya gideceksin. İllerde, ilçelerde kadınlarla buluşup sohbetler edeceksin. Mikro kredilerden, melek yatırımcılardan bahsedeceksin. Onları yüreklendireceksin.
Biraz kilo verdin, ama daha fazla vermen gerekiyor. Ha gayret! Bütün fazlalıklarından kurtulman için daha fazla spor yapacaksın. Daha dengeli besleneceksin. Çikolatayı daha az yiyeceksin.
Detox yapacaksın. Altı ayda bir! Hem bedensel hem ruhsal arınacaksın.
Bugüne kadar öğrenemediğin çağdaş resim, sanat tarihi, fotoğrafçılık gibi farklı konularda kendini geliştireceksin. Buna vakit ayıracaksın. Yeni hobiler edineceksin.
Birilerinin “Ekonomik kriz kapıda, bu ülke nereye gidiyor” söylemlerine kulak asmadan daha güzel bir Türkiye, daha güçlü bir ekonomi için var gücünle çalışacaksın.

Daha çok kitap

Sosyal medyayı, facebook, twitter, friendfeed gibi mecraları işin, sosyal yaşantın ve sivil toplum aktivitelerin için çok daha etkin kullanacaksın. İletişimin artık oradan yürüdüğünü unutmayacaksın.
Daha çok kitap okuyacaksın. Özellikle de geçmiş yirmi yılda Nobel ödülü almış tüm eserleri daha iyi anlayarak tekrar okuyacaksın. Dünya Klasiklerini de...
Konserlere daha çok gideceksin. Geçen perşembe gittiğin CSO’nun yeni yıl konserinin tadı hala damağındayken, bu sene müzik festivallerine daha çok zaman ayıracaksın.
Tiyatroyu uzun süredir ihmal ediyordun. En son Tilbe Saran’ın ‘Düğün’ünü keyifle izledin. Bu sene oyunları daha sıkı takip et. Hatta Akün Sahnesi’nde oynayan Fosforlu Cevriye’ye bir an önce bilet almalısın.
Tüm yılı dolu dolu, hiçbir anını boş geçirmeden yaşayacaksın. Ama öte yandan da unutmayacaksın: ‘Kader O’na inananları elinden tutar götürür, inanmayanları sürükler götürürmüş....’
Herkes için “yaşanmaya değecek bir yıl” olması dileğiyle...
Yazının devamı...