Ferzane Zenan

Ben taksi şoförü iken-2

30 Mayıs 2011
Haklısın büyük cezası varmış abi biliyorum. Satan için de alan için de... Ama yardımcı olursun sen abi be, bak ağzın da güzel laf yapıyor... Karaborsada 160 bine giderse 1000 dolarını sana vereceğim söz.

- Kızın, oğlun? Yazık değil mi arkada bırakacaklarına, günah değil mi? Paradan daha çok, babalarına ihtiyaçları var onların.
- Bana ihtiyaçları yok onların. Sevmezler babalarını, düşmandırlar biraz hatta. Zamanında çok üzdüm analarını, öldü sonra. O günden kırgınlar bana içten. Konuşmazlar bile doğru dürüst. En azından affederler beni, ne kadar sevmişim onları aslında anlarlar.
Biliyorum abi sen başına bir iş gelir diye korkuyorsun. Yakalanırsak söz seni tanımıyorum.
- Dediğin şey göz göre göre cinayet...

* * *

Ödünç taksi şoförlüğümün dördüncü gününde arabama binen ellili yaşlara merdiven dayamış adamla biraz daha konuşursam insanlığımdan utanacağım.
- Biraz beklesen. Zaman her şeyin ilacıdır. İşlerin yoluna girer, oğlun askerden döner iş bulur, kızın.

Yazının Devamını Oku

Ben taksi şoförü iken (1)

28 Mayıs 2011
- Terminale kaça götürürsün? Taksimetre ne yazarsa...
- Bırak şimdi taksimetreyi falan, 10 lira veriririm sana.
10 kurtarmaz...hem benim değil araç, emanet al...
Diyorum, lafımı bitirmemi beklemeden biniyor.
- Sevabına kardeşim. Ben de emanetim burada. Öğrenciyim...

Ankara’nın gece kulübü ve eğlence mekanlarıyla ünlü bir caddesinden biniyor taksiye, gençmiş gibi görünen, yaşlı ya da yaşlıymış gibi görünen genç kadın.
Geceyarısına yaklaşıyor saat.
Saatler önce yapılmış ve artık terden akmaya başlayan ağır makyajı karanlıkta parlıyor. Gülmeye başlıyorum.
- Yalan söylemenize gerek yok, sizi istediğiniz yere bırakacağım.
Dikiz aynasından değişen yüzünü görüyorum. Sertleşiyor birden.
- Ne yalanı? Öğrenciyim dediysem öğrenciyim. Konservatuarın müzik bölümünde hem de. İnanmıyorsan bak, bu da kimliğim.
Onu daha fazla incitmemek, aramızda daha ilk anda oluşan gerginliği yumuşatmak için kimliğe bakmıyorum.
- Sizi suçlamadım ki yanlış anladınız beni.
- Suçlu arıyorsan parayı takip et zaten, benim gibileri değil.
Bir cümle daha edersem inecek arabadan.
Oysa niyetim buydu benim, birkaç gün ödünç taksi kullanmaya karar verdiğimde. Sıradışı insan hikayeleri... Susuyorum.
İç çekiyor.
- Sen de haklısın tabii. Öğrencinin ne işi var burada değil mi... Çok iş aradım ben, çok... Okuldan arta kalan zamanlarda çalışmak için. Sesim güzel, bir de iyi araba kullanırım.
- İyi işte taksicilik yapsaydınız siz de...
- Lafı ağzımdan aldın bak. Gazeteye ilan verdim. Çok iyi araba kullanırım, şoförlük yaparım diye. Gece tarifesini kaçtan açtığımı soran da oldu, utanmadan gazeteye nasıl böyle bir ilan verdiğimi soran da...
- Bir kadın için çok da güvenli değil ama.
- Ne güvenli ki bu memlekette kadın için, güldürme Allahaşkına. Neyse vazgeçtim şoförlükten ama mecbur para kazanmak zorundayım. Annem babam yok benim. Öğrenci bursu dediğin neye ne kadar yeter ki... Burada iş buldum, şarkı söylüyorum işte. Hem tecrübe de kazanıyorum. Okullu şarkıcı olduğumu biliyorlar... Anlıyorlar... Benim ses mezzo soprano. Ama en tiz seslere çıkarım ben. Hicaz da söylerim arabesk de... Ama o kadar.
- O kadar derken?
- Yani öyle masalara oturmakmış, dans etmekmiş, yok öyle şeyler. Benden sonra sahneye Ruslar çıkıyor zaten. Ankara havasıyla oynuyorlar falan. Neyse, şarkımı söyleyip eve gidiyorum, sınavım varsa ona hazırlanıyorum. Sabah da okula...
- Ne zaman kadar devam edeceksiniz böyle, zor iş?
- Ünlü olana kadar, yani benim için resimli bulmacada “fotoğraftaki şarkıcıyı tanıdınız mı” dedikleri gün, bil ki ünlüyüm artık... Bulmacada sormuyorlarsa sanatçıdan sayılmazsın.
Bir albüm yapsam yeter zaten. Soracaklar “bu albümde ticari kaygı güttünüz mü hanımefendi” ben de yüzlerine tokat gibi çarpacağım cevabı, diyeceğim ki “tabii, elbette, tamamen ticari kaygıyla yaptım zaten”
Yahu başka ne kaygım olacak benim. Açım aç... Sanat yapıyorum desen kaç kişinin umurunda olursun ki memlekette. Neyse, ben bir de Sezen Aksu’ ya gönderdim şarkı sözlerimi hiç cevap gelmedi ondan da, canım bir de ona sıkıldı. İnsan beğenmese de nezaketen arar değil mi?
Öğretmenlik yapsanız...
- Oo hoo, bekle ki ataman yapılsın, karın tokluğuna çalış...Neyse... Sizin işiniz de zor be. Her gece her gece hırsızı var, uğursuzu var, katili var, benim gibi cinsi var.
Varıyoruz terminale...
- Rica ederim sizi tanımak güzeldi... Ama sizden ücret almayacağım. Mola yerinde güzel bir yemek ısmarlarsınız kendinize benim için.
- Olur mu öyle şey, siz de iyice çulsuz sandınız beni. Alnımın teriyle kazandım al işte tam 10 lira.
- Bir dahaki sefere...
Mahçup, şaşkın gülümsüyor...
Peki o zaman size bir şarkı söyleyeyim, olur mu?
- Olur tabii.
Başlıyor şarkısına:
“Gözlerinin içine başka hayal girmesin /Bana ait çizgiler...”

Yazının Devamını Oku

İyi uykular Türkiye

23 Mayıs 2011
KÜTAHYA’nın Simav ilçesinde meydana gelen 5,9 büyüklüğündeki deprem ile ilgili; Edirne valisi Gökhan Sözer, “Edirne’de endişe edilecek bir durum yok.”
Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik “Allah tekrarını yaşatmasın.”
Ahmet Hakan (Gazeteci) “Tüh! Resmen depremi kaçırdım.”
Nazlı Ilıcak (Gazeteci) “Aslıcığım, demek hissetmedin depremi, biz de hissetmedik.”
İstanbul’da yaşayan herhangi bir vatandaş “İstanbul depremini tetikler mi.”
Bir başka vatandaş “19 Mayıs’ı kutlayanlar uyarılıyor.”
Çok daha başka bir vatandaş “19 Mayıs’ı kutlamayanlar uyarılıyor.”
Bir haber kanalı “Simav depremi, İstanbul depreminin habercisi mi? Şimdilik İstanbul’dan hissedilmedi ama... Şu anda İstanbul, sallanıyor muy........”
Bir sosyal medya kullanıcısı olay anında “ deprem oluyor, eşhedü en la.”
¡¡¡
Deprem sonrası bilgilerin çoğunu medya ya da iletişim araçlarından değil sosyal medyadan, internetten edindim.
Herkes bulunduğu yeri, ne kadar sallandığını anlatıyor, yakınlarına bu yolla ulaşmaya çalışanlara moral veriyordu iyi haberlerle.
Tam da o anda bilimsel ve doğru açıklamaları alabileceğimiz tek yer olan Kandilli’nin sitesine girilemiyordu. (Aşırı yüklenme bir gerekçe olabilir mi, elbette herkes deprem anında yüklenecek.)
Tüm haber kanalları şaşkın, kesin ve net bilgi için, bir yerlere, bir şekilde ulaşmaya çalışıyor ama hiçbir yere ulaşamıyorlardı.
Türkiye’yi İstanbul’dan ibaret sananlar, depremin İstanbul merkezli olmadığını anlayınca çoktan uykuya dalmışlardı zaten.
İnsanların öldüğü, yaralandığı, binaların, sonuçlarını çok yakında göreceğimiz şekilde ağır hasar aldığı bir büyük deprem öncesi demosunu yaşadık hep birlikte. Yani neredeyse Türkiye’nin yarısı aynı anda sallandı.
Yani bir ön sınav.
Ne dersiniz sizce bu basit sınavda kaldık mı yoksa alnımızın akıyla çıktık mı?
Depremin kapıda olduğunu hala hissetmeyen ve deprem hazırlığı “Allahlık” olarak özetlenecek bir Türkiye’de söylenebilecek tek söz kalıyor “İyi uykular Türkiye.”

SAKINCALI PARAGRAF

Ankara’da bindiğim on taksiden dokuzu, sigara içilmesine izin verildiği için tahammül edilemez derecede kötü kokuyor. Kurala neden uyulmadığını sorduğumda aldığım cevap “Sigara içilmesine izin vermediğimde müşteri kaybediyorum. Kaldı ki ne denetim var ne ceza. Memlekette tek saf ben miyim?”
Sahi bir sigara yasağı vardı ama bunun uygulanıp uygulanmadığını kontrol eden bir mercii var mı?
Yoksa kuralın uygulanacağını sanan tek saf ben miyim?
Yazının Devamını Oku

Sever de, döver de

20 Mayıs 2011
KADININ bile kadına düşman olduğu bir millette kadına şiddet bitmez. İstanbul’un göbeğinde herkesin gözü önünde bir taksi şoföründen meydan dayağı yiyen kadın sürücüyü izlediniz mi siz de?
Kadın döven insan formundaki canlıyı izlerken kanım çekildi ama daha çok, müdahale etmek yerine, izlerken neredeyse bir de çekirdek çitletecek adamlardan utandım.
Taksici birkaç dakika sonra, olay yerine gelen kadının erkek arkadaşını görünce arabasını oracıkta bırakıp kaçtı arkasına bakmadan. Çünkü gerçek bir öfke hali yoktu olayda. Sadece bir bahaneyle kadını dövmekten zevk alan, dayak yiyeceğini anlayınca kaçan, acilen tedavi edilmesi gereken bir hasta vardı. Taksi şoförü kaçtı, olay bitti, kadın yediği ağır dayaktan sonra perişan halde zorlukla yürüyerek arabasına bindirildi.
Benzer bir sahneye kısa süre önce Ankara’da tanık oldum. Müdahil olayım derken neredeyse olayın kahramanlarından biri oluyordum üstelik.
Duydukları bir kadın çığlığını ya da bağırtısını panayıra koşar gibi izlemeye giden onlarca kişinin arasında buluverdim kendimi.
Kadının saçlarından tutmuş sokak ortasında döven bir adam.
Etrafında birikmiş bir kalabalık ? içlerinde bir de trafik polisi var- her tokadında bağırmaktan utandığı ya da acıdan yorulduğu için artık susan, kendini korumayan, adamdan uzaklaşmadan olduğu yerde dayak yemeyi bekleyen bir kadın.
“Karım, kardeşim, kız arkadaşım” her ne dediyse, bu kelimelerin, elinin altında artık paçavraya dönmüş kadına her türlü kötülüğü yapma hakkını kendine verdiğine inanan ve etrafındakilerin de bunu coşkuyla paylaştığı ve inandığı bir güruh.
Adamın her tokadında sadece o kaslı et parçası inmiyor kadının yüzüne, öğretilmiş erkekliği de iniyor.
“Dövemezsin onu” dedim... Mırıldandım mı, haykırdım mı bilmiyorum.
Mırıldansam duyamazlardı, muhtemelen avazım çıktığı kadar bağırdım.
“Seni de gebertirim şimdi burada” dedi adam. Kalabalık sessiz kalarak, sessizce onayladı adamı.
O dayağı bir kadın değil bir başka erkek yeseydi, araya vicdanlı birilerinin girip mutlaka ayıracağından emindim oysa.
Ama kadının şanssızlığı kadın olmasıydı, güçsüz olmasıydı ve “kimbilir ne yaptı da adam böyle dövüyor” toplumunda yaşamasıydı.
“Polisi arıyorum” dedim...
Benden başka kimsede çıt yok.
Korkmuyorum desem yalan olur. Adam oracıkta çekip ikimizi de vurabilir. İnsanlar “The end” yazısını bekliyor gibi izlemeye devam ediyorlar.
Benim dışımda bir kadın sesi ?şükürler olsun? duyuldu...
“Sen kendi işine baksana, kocam o benim.”
Kendi işime bakmadığım için utanıyorum. Bir kadın utandırıyor beni o anda.
Kalabalığın beni ayıplayan bakışlarını üstümde hissederek ayrılıyorum.
Utanç verici bir yenilgiyle...
Devam eder mi bu düzen?
Evet, elbette- ki neden olmasın-
Oğulları kızlardan daha üstün gibi yetiştiren anneler...
Kızları, tek işlevleri anne olmak ve erkeğe hizmet etmek yanılgısına düşüren babalar...
Şiddeti, tecavüzü müeyyidesiz bırakan, komik cezalarla geçiştiren, dayak yiyen kadını üstüne vazife olmadığı halde karakolda zorla barıştırıp eve gönderen bir sistem...
“Döver de, sever de” temalı kutsal aile sloganlarıyla büyütülen çocuklar oldukça, bu düzen, alkış tutanlarla sonsuza kadar gider.
Adam canı sıkılır döver, canı çeker sever...

SAKINCALI PARAGRAF

PİKNİK alanlarında arkamızda çöp bırakma mevsimi geldi galiba. Başkent’e de başkentlilere de yakışmıyor. Belediyeler de umarım hafta sonu aktivitesi deyince bunun sadece piknik demek olmadığını algılarlar.
Yazının Devamını Oku

İnancın sıcağında

16 Mayıs 2011
NE demek bu diyorum? Her iki tarafa da yaranmaya çalışan mı?

- Yok öyle değil. Çok  ağır oldu bu söylediğin, samimiyetsiz. Benim kastettiğim caz da dinlerim, namaz da kılarım, elime pankart alıp hakkımı da haykırırım.
O kadar çılgınsın yani? İyi de her ikisi de bir arada olabilir, bunun neresi çılgınlık anlamadım?
- İkisini aynı bünyede taşımak aykırı olmak için yeterli  bu ülkede. Hepsinin bende toplandığını düşün bir de...
* * *
Kırk yıl düşünsem böyle bir mesleği olduğu aklıma gelmez.  Babası vefat eden bir arkadaşımın evinde tanıştım onunla. Başörtüsündeki canlı pembe renk, o uzun kızıl saçlarını ve dua okuyan yanık, içli, ergen oğlan sesini zaptetmeye yetmemişti ki işi gücü bırakıp onu izledim uzun süre.
- Allah allah. Ne var bunda bu kadar şaşıracak?  Mantıklı insan kendindeki malzemeden ne yemek çıkacağını az çok bilir, bir seçim yapar. Benimki de bu işte. Benzerim transseksüellerden ayrılıyorum bir kere. Çoğu gibi seks işçiliği yapmak yerine, inancımla, emeğimle, tertemiz bir yolla geçimimi kazanıyorum. İçim rahat, akşam pazen pijamamı giyip, dizilerimi seyrediyorum.
Özel bir durumun olduğunu görüp tepki verenler olmuyor mu?

Yazının Devamını Oku

Sakat

13 Mayıs 2011
İLK sevgilimdi kendisi. İlk sevgilim olmasa da en azından ilk aşk olduğuna eminim.
Onun haberi yoktu bundan.
İlk olarak, incir ağacına bizzat çıkarak, topladığı meyveleri yemem için bana ikram ettiğinde hissetmiştim bunu.
Ağacın tepesinden kafama doğru nişan alıp incirleri fırlatırken, kendine has tarzıyla benimle ilgilendiği için mutlu olmuştum.
Her gün yolunu gözlediğimiz dondurmacının, sokak sokak gezerek, tozlu külahlarda sattığı dünyanın en lezzetli dondurmasını düşürdüğümde, onu yerden alıp, tozlu kısımları yalayarak, aslında dondurmayı bu şekilde yemeyi sevdiğini söylemesi, tarihimin duygulandığımı hatırladığım ilk günüdür.
Bileklerinden dirseklere kadar akmış kendi dondurmasını bana verdiği sırada, ben onun ne güzel elleri olduğunu düşünüyordum.
Ardından üç tekerlekli bisikletinin arkasında beni küçük bir kedi yavrusu gibi sıkıştırıp bütün mahalleyi saatlerce gezdirmesi ve bana önümüze çıkan herkese çığlık atarak korna olma görevini vermesiyle o gün onunla evlenmeye karar verdim.
Bu kararımı ona açıkladığımda önce dudakları titredi, sonra büktü ve hırçın bir tavırla “Gelinliksiz gelin olmaz ki” dedi.
Çok haklıydı.
Bir gelinliğim olmazsa asla evlenemezdim.
İnsanların iyi, evlerin kapılarının her daim açık olduğu zamanlardı.
Şiddetli rüzgarla çarpan kapıların, pencerelerin, evde kimsenin olmadığı anlamına geldiği iki katlı bahçeli evimize gittik.
Bahçeye bakan bir odanın açık penceresinden uçuşan perdeyi yakalamak için perdeye en yakın kanepenin üstüne çıktık.
Gelinliğime asıldı ve var gücüyle çekmeye başladı.
Bir anda rüzgarla birlikte uçtuğunu gördüm.
Muhtemelen gökyüzüne uçmuştu... Gökyüzüne baktım. Gri yağmur dolu bulutlar, kuşlar, tuhaf hayvan şekilleri...
Ama pekala aşağı da düşmüş olabilirdi, bahçeye doğru baktım.
Yerde kanlar içinde...
Kafasından sızan incecik kan, gözlerini kapatmış.
El salladım ona. El salladı.
Kucakta çığlıklar içinde taşındığını hatırlıyorum, koşturan insanları.
Zamanın henüz ne demek olduğunu bilemediğim, anlam veremediğim bir süre geçti.
Bir gün en iyi arkadaşımı görebileceğimi söylediler.
Ama oyun oynamak yasaktı.
Emir sert ve net bir dille yapıldığından nedenini soramadım.
Elim annemin ellerinde, süt dökmüş kedi gibi yatağının ucuna oturdum.
Suçlu, yüzüne baktım. Donuk gözlerle bana baktı. Hayatında hiç görmemiş ve ilk kez karşılaşıyor gibi... Boş... Birşeyler sordum. Bilmediğim bir dilde tuhaf kelimeler mırıldandı, güldü kendi kendine.
“Ne güzel gülümsüyor” dedim içimden.
Annesinin yedirmeye çalıştığı yemeği öfkeyle püskürttüğünde ise çaresizliğine öfkelendim ve kaçmak istedim birden.
Birkaç yaş büyük ablası acıyarak, ama çok bilmiş bir edayla “Korkma... Sakat artık o, gerizekalı hem, anlamaz o seni, sen de gerizekalısın” dedi.
“Hiç de değil. Ben kendi kaşığımı tutabiliyorum.”
Tek kanadı şiddetli rüzgarda kopmuş, ortalıkta şaşkın gezinen bir böceğin ne yapacağını bilememesi gibi huzursuz, sakat kelimesinin pek iyi bir şey olmadığını sezdim.
Sakat olmak için camdan düşmek yeterliydi ve camdan düşmemek gerekiyordu.
Her sabah oyun oynamak hevesiyle kapısını çaldığım evde, annesinin ağlamamak için kendini zor tutarak, oyun arkadaşımın başka bir ülkeye gittiğine o küçük kızı ikna etmeye çalıştığını hatırlarım.
İkna olmadım.
O, bir türlü gelmeyen yaz gibi, hiç gelmedi.
Yıllar sonra, o ilk aşkın beyninde oluşan hasar nedeniyle bir süre engelli olarak yaşamına devam ettiğini ve bir iki ay içerisinde öldüğünü söylediler.
İnanmadım.
Tek bir yaşam değildi bize sunulan.
O şimdi başka bir dünyada çok sağlıklıydı.
Bu dünyada ise sakat kalmak için camdan düşmek yeterliydi.
Yazının Devamını Oku

Yasak kardeşim

9 Mayıs 2011
“PORNO” kelimesi ?ki herhangi bir yasak için yeterince savunucu toplayacak kadar galeyana getirebilen, başdöndüren bu kelime, bir anda herkesi filtreden geçirme hakkını kime, neden versin düşündünüz mü? Günümüzde zaten servis sağlayıcıları bu filtreyi iki dakikalık bir işlemle yapıyor ve 60 bine yakın site kapalıyken “ama öyle anladığınız gibi değil, standart pakette sınırsız eriş? aile paketinde” diye başlayan tüm savunma cümlelerinin sahipleri çocuklarına neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğretemeyecek kadar bilinçsizse, mümkünse interneti de kullanmayıversinler.
Sistem sizden daha iyi koruyabilir mi ahlakınızı? Değerlerinizi?
Sistemi insan oluşturur.
Sizin dışınızdaki diğer insanlar.
Birileri “hey şuursuz vatandaş! Sen o küçük aklınla neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğunu bilemezsin zaten çocuğunu koruyamayacak kadar da beceriksizsin, sen şöyle kenarda otur ben senin yerine karar vereyim neye girip neye girmeyeceğine” ? ki burada sihirli ve can alıcı kelimeler çocuk, porno, aile- diye evinin içine kadar girme hakkını kendinde bulup, ahlak bekçiliği adı altında, iletişim özgürlüğüne filtre koymayı bu kadar aşkla görev edinmişse kendine, Türkiye’nin gizli utancı ensest ayıbını, aile içindeki tecavüzleri temizlemekle başlasın işe.
Çocuklarını para karşılığı satan, onlarla evlenen, evlendiren aileleri gizleyeceğine ortaya çıkarıp teşhir etsin, müeyyide uygulasın.
Töre adı altındaki ahlaksızlıkları konuşalım, bütün bir şehrin elbirliğiyle gizlemeye çalıştığı toplu tecavüzleri konuşalım?
Ama zor, çok zor.
Çünkü yüzümüz bile kızarmıyor artık bunları konuşurken.
Dolayısıyla filtreye de gerek yok.
Her zamanki gibi farklı isimli, aynı temalı konuların önümüze sunulduğu geçen haftayı Pavlov’un köpeğinden hallice ama umutsuz, şöyle bir düşündüm.
Cinsellik ve din ve bunun üzerinden vuran siyaset sanal dünyada en çok tartışılan konulardı.
Yani aslında bizi yöneten, kafamızı karıştıran, zihnimizi bulandıran, içimizi boşaltan, korkutan ve zırcahil kaldığımız iki konu.
Bir adım yol katetemediğimiz, ötesine geçemediğimiz, geçmeye kalktığımızda birilerinin gizli- açık tehdidine maruz kaldığımız dikenli teller.
Her ikisinde de birilerinin bizim adımıza karar verip bunları uygulatıyor olması, en güçlü silahlarını kuşanıp, mahalle baskınına giden ergen delikanlılar gibi taraftar toplamaya çalışması, siyasetçilerin değil tamamen cehalete kucak açanların suçu.
“Pis pornocular”ın karşı çıktığı internet filtresi, bu kirli siyasete tanık olmamızı da engelleyecek mi sizce?
İzin verdiğimiz sürece hiç sanmıyorum.

SAKINCALI PARAGRAF

Armada karşısındaki kültür merkezi diye yola çıkılan sonra elektronik çarşısı olsun denilen ve sonuçta demir yığını haline gelen inşaat yaratığının son olarak üzerine rant sağlasın diye tahta çekip reklam yayınlaması mı çözüm? Burası Ankara’nın üzerine çöken kara bir gölgeydi, şimdi reklam alan kara gölge. Birisi de çıkıp buranın akıbetinin ne olacağını anlatamaz mı günün birinde?
Yazının Devamını Oku

Hepimiz başkasıyız

6 Mayıs 2011

“BAŞKASI gibi değil kendin gibi yaz” dedi içimin sesi gibi bir dost.
“Yazamam” dedim.
“Okuyanın istediği gibi, orta yolu bulan, ortalığı kana bulamayan, taciz etmeyen, öfkelendirmeyen şeyler yazmalıyım ben.”
“Yazmazsan ne olur?”
Düşündüm, aslında pek de bir şey olmaz. Aslında hiçbir şey olmaz. Ya da olabilir ve ben birçok alay, aşağılama vb. incitici şeyle karşılaşabilirim, daha fenası yazılara feci ambargo yiyebilirim.
Kimin umurunda bunlar?
Sadece benim.

Yazının Devamını Oku