"Demir Karahan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Demir Karahan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Demir Karahan

Birlik, beraberlik ve hoşgörü

26 Kasım 2009

Her birimiz kendimizi bulunmaz bir hint kumaşı sayıyoruz! Küçük dünyaları biz yaratıyoruz. Ne kimseyi beğeniyor, ne burnumuzdan küçücük bir kıl aldırıyoruz. Bir patırdı, bir gürültü. Ve meçhule giden gemiler...
Biz mi seçiyoruz Türk ya da Japon doğmayı, yahudi ya da ermeni olmayı? Kimin ne duhulü var bu işte? Üst kimlik, alt kimlik. Siyah, beyaz. Sarı, lacivert. Ne önemi var bütün bunların şu kısacık hayatta? Siz birlik, beraberlik ve barış içinde, kavgasız ve gürültüsüz yaşayabiliyor musunuz, insanları ne kadar seviyorsunuz, onları incitmemeye ne kadar özen gösteriyorsunuz, onu söyleyin. Ne kadar insan olduğunuzun ölçüsü budur, gerisi hikaye...

Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat

NAZIM’ın dediği gibi, gerçekten de çok hızlı geçiyor hayat. Dün bir, bugün iki. Bir bakıyorsunuz ak düşmüş saçlarınıza. Sevdikleriniz, sevmedikleriniz bir bir göçüyor. Gözlüksüz okuyamıyorsunuz. Merdivenleri bir solukta çıkamıyorsunuz artık. Çoluklar, çocuklar, torunlar torbalar... Bir gün, bir de bakıyorsunuz ki, “Hey gidi günler”le oyalanma zamanı gelmiş kapınıza! Peki o zaman neden üzüyoruz birbirimizi? Neyi paylaşamıyoruz? Boşuna mı diyorlar “Kefenin cebi yok” diye. Giderken herşey burada kalıyor, biliyormusunuz! Nüfus kağıdı bilgileriniz, paranız, pulunuz, hanlarınız, hamamlarınız. Katlar, yatlar. İktidarlar, muhalefetler.Zenginlik, yoksulluk.

Atları izlemek

BİR pazar günü hipodroma yarış izlemeye gidin. Pistin hemen kenarından, dörtnala koşan atlara yakından bakın.Siz boşverin vergi ve kesintileri! Bilin ki o rüzgar kanatlı atlar kadar hızlı geçiyor yaşam. İnanın çok fazla zamanınız yok. Bari hiç olmazsa birkaç gün kimseyi incitmemeye çalışın. Göreceksiniz, çok keyif alacaksınız hayattan.

 

Yazının devamı...

Çifte standart

21 Ekim 2009

Demek ki gösterge ne bulutları tırmalayan gökdelenler, ne de tek haneli enflasyon değil. Ya ne?
3. sayfaya bakın siz. Yılmaz Özdil’in bahçe duvarı sürekli baskı altında! O kadar çok haber varki, “Hangisini koymasak” diye zorlanıyor yazı işleri.3. sayfadakiler duyulanlar ve bilinenler. Ya duyulmayanlar, bilinmeyenler. Duyulup da duymazdan, bilinip de bilmezden gelinenler! Çifte standart.
“DOĞRU” iki nokta arasındaki en kısa yoldur. Bir tane “doğru” vardır. Doğrunun bana göresi, sana göresi olmaz. Ama bizde olur! Bir ahlaki değer zayıflığına işaret eden ÇİFTE STANDART bunun en güzel örneğidir.
Kimine, devletten gizlediği, kaynağı belli olmayan sınırsız varlığını yüzde 2 ile, yüzde 5 ile aklama hakkını veren bağışlayıcı devlet, aynı süreçte bir başkasını, bir muhterem farklı yorumladı diye katrilyonlarca lira cezaya muhatap ediyorsa burada bir “iş” vardır!
Birinin sahte faturalarını halının altına süpüren aynı devlet, bir başkası için “kaşının üstünde gözü var” diye idam cezası istiyorsa, bunda da bir iş vardır!
Örnekler çoğaltılabilir. Ne mutlu olduğumuz bu ülkede çifte standart, ya da türlü ahlaki değer zafiyeti örneği hergün, her köşe başında karşımıza çıkabilir. Daha güzel yarınlara, daha gelişmiş bir ülkenin vatandaşı olarak çıkmak istiyorsak, herşeyden önce bu standart sayısını “TEK”e düşürerek işe başlamamız gerekmektedir.
Martin Luther doğru söylüyor. Ahlaki değerleri tartışılan bir ülkenin ne düşük enflasyon rakamı, ne hızla artan duble yolları, ne de büyük bir evrensel krizi pek yara almadan atlatması çok da önemli değil açıkçası

Ahlak ve at

Yazının devamı...

Kıssadan hisse...

13 Ekim 2009
Yokluk, yoksulluk ve imkansızlıklarla kuşatılmış bir toplumun, tüm güçlükleri yenerek yazdığı şanlı bir tarihin mirasçılarıyız.
İki anahtar kelime; umut ve cesaret. Onlar olmasaydı biz de olmazdık.
Kurtuluş Savaşı. Gerçek bir destan. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu olağanüstü efsanenin eşsiz kahramanlarını hasret, rahmet ve saygı ile bir kez daha anıyorum. Çanakkale ve Kurtuluş savaşları. Bu eşsiz coğrafyayı cehennemden cennete dönüştüren iki büyük onur mücadelesi. Cephelerde sayısız fedakarlık ve kahramanlık öyküsü. Peki nasıl?.. Nakliye uçağı yok, kamyon, otobüs, otomobil yok. Varolan eski püskü birkaç araca koyacak akaryakıt yok. Nasıl gitti asker cepheye, neyle taşındı erzak, cephane?..

CEPHEYE GİDEN YOL

TREN... Tren, tamam da, kömür nerede? Hadi kömürü bulduk diyelim, alacak para nerede?.. O günlerin, bir deha ürünü olan Lojistiğini ve Atatürk’ün yakın arkadaşı Behiç Erkin’i, bugünlerde tamamlanmak üzere olan “Cepheye giden yol” belgeselinde uzun uzun anlatmaya çalıştık. Sevgili Emir Kıvırcık’ın aynı isimli kitabından uyarlanan ve sayın Turgut Özakman’ın büyük katkıda bulunduğu bu belgeselin, yakın tarihimizin pek bilinmeyen, önemli bir yüzünü aydınlatacağını umuyoruz.
Bir diğer ulaşım aracı kağnılarımız.
Ve nihayet, ayakları çıplak, dişleri kenetli, bilekleri kan içinde kadınlarımız. Hangisinin hakkını nasıl öderiz?..
Atladığımız bir şey yok mu sizce?..

ATLARIMIZ

SADECE Çanakkale ve Kurtuluş savaşları için değil, insanlığın onbinlerce yıllık, bilinen tarihinin en önemli aktörlerindendir atlar. Çanakkale’den Büyük Taarruz’a, fedakar süvari alaylarımız olmasa sonuç ne olurdu acaba?
Çok daha gerilere gidelim, Düldül’süz bir Hz. Ali, İstanbul’un fethinde beyaz atı olmayan bir Fatih Sultan Mehmet düşünsenize.
Kuşkusuz, Fransa ve Napolyon için de önemlidir at, Ruslar için de.. Ama bizim için daha önemlidir.. Boşuna demiyor kimse “at bizim vazgeçilmezimizdir, bu toprakların olmazsa olmazıdır” diye.
O zaman sadede gelelim ey yetkililer, elimizi cebimize atalım! Uzaktan sevmek, sevmek değildir. Gerçekten seviyorsanız atı, elinizi taşın altına sokacaksınız. Attan aldığınızı ata verirken birazcık daha cömert davranacaksınız. Size yakışan budur. Atların, atı sevenlerin, at yüzünden ekmek yiyen onbinlerce insanımızın ortak çağrısıdır bu. Hadi, uzatın elinizi artık. Neyi bekliyorsunuz?..
Nazım Hikmet’in atla başlayan, davet, hasret ve barışla biten unutulmaz dizeleriyle bitiriyorum bu haftaki yazımı.
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
bu hasret bizim.
Nazım Hikmet
[Kuvayi Milliye]
Yazının devamı...

Doğru beslenme

7 Ekim 2009

Tarım Bakanı sayın M.Mehdi Eker’in Diyarbakır Hipodromu’nun açılış töreninin ardından yaptığı basın toplantısındaki konuşmasının en çarpıcı bölümü buydu bence..
Onun, atçılığın sorunları ve geleceği ile ilgili değerlendirmelerini yazının sonuna bırakıp, bu çok önemli yaklaşımın satır aralarına girmek istiyorum önce..
Çok haklı sayın Bakan.. Bu görüşe yüzde yüz ve yürekten katılıyorum.. Neyle beslendiğiniz gerçekten de çok önemlidir.. Abur cubur yediğimizde mide ve bağırsaklar nasıl isyan ederse, beynimizi beslerken de kıvrımlarını neyle doldurduğumuzun çok ciddi kıymeti harbiyesi vardır..
Tercih meselesi...
Aldığı besine göre, ya isyan eder beynimiz ve saçmalar, ya da iyilik ve güzellikler üstüne dünyalar kurar.. Mesele bu muhteşem organın içini doğru gıdalarla doldurabilmektir.. Bu kolay bir iş değildir.. Bilgi ister, emek ister, sabır ve özveri ister.. Oysa tercihiniz kelleyi kan, kin ve nefretle doldurmaksa, bu çok kolay bir iştir.. Bir kağıt parçasını avcunuzda buruşturup çöpe atmak kadar kolay bir iş.. Tercih sizin.. Kolayı da seçebilirsiniz, zoru da.. Kolay olan pek zahmet de gerektirmez.. Ama beyni doğru beslemek ciddi bir çaba ister.. Sağlıklı akla ise ancak bu iki yoldan zor olanı seçerek ulaşabiliriz..
Peki akıl sağlığınız yerinde değilse ne olur?..  Şu olur, insanlara zarar verirsiniz.. Bilerek ya da bilmeyerek, ne farkeder, üzersiniz onları.. Kıyarsınız onlara, yaralarsınız, öldürürsünüz hatta.. Çünkü bir değeri yoktur sizin için insanoğlunun.. Oysa doğrusu bu mudur?.. Elbette değildir.. İnsan çok önemli bir varlıktır.. Hatta en önemli varlıktır.. Onun önemi, tanrının büyüklüğünün görünen yüzü olmasından gelmektedir..
“Öyleyse akıllı olalım, doğru ve temiz beslenelim...” diyor sayın Bakan.. Daha doğrusu ben öyle anlıyorum!..

Yazının devamı...

Sabırlıyım, sabırlısın, sabırlı!..

28 Eylül 2009

Beni tanıyorsunuz.. SABIRLI’yım ben.. Aydoğan San’ın özenle ve büyük emeklerle yetiştirdiği şampiyon İngiliz!..     

Her şeyden ve herkesten önce beni sabırla bugünlere taşıyan saygı değer yetiştiricim ve sahibime sonsuz şükranlarımı sunarak başlamak istiyorum söze.. O olmasaydı ben de olmazdım.. İyi günleri, kötü günleri birlikte yaşadık.. Birlikte üzüldük, birlikte sevindik.. Sevgili San ailesiyle, beraber yürüdük biz bu yollarda!..

İsmim gökten zembille inmedi.. Bir gece derin uykusunda Aydoğan San’ın kulağına fısıldayan da olmadı bu adı.. Hiç unutmuyorum, bir bahar akşamı, tam olarak 9 Nisan 2001 de, dünyaya gözlerimi henüz açtığım anda, ondan aldığım ilk dersin ana başlığıydı SABIR.. Sabır, atçılığın ve başarının olmazsa olmazıydı..

Aydoğan San, bir şampiyona verilmesi gerekenden çok daha fazlasını verdi bana.. Karşılık olsun diye değil ama, ben de bir yarış atının sahibi için yapabileceği herşeyi yapmış olmanın huzuru içindeyim doğrusu.. Hakkım helal olsun ona.. O da bana helal etsin hakkını..

 Neler yaptım?..

 Bugüne kadar 51 yarış koştum.. Bu yarışların 26’sında birinci, 10’unda ikinci, 8’inde üçüncü ve 4’ünde dördüncü oldum.. Yani 51 yarışın 48’inde tabela yaptım, para kazandım.. Bu, eşine ender rastlanır bir başarının göstergesidir.. Sakın kendini beğenmiş sanmayın beni.. Yıllar önce komşu ahırda yaşlı bir at söyler dururdu alçak gönüllü olma diye, insanlar “gönüllü”sünü unutur “alçak” diye hatırlar bakarsın sonra seni!..

Gazi kazanamadım ama, 4.012.014 lira, evet yanlış okumadınız, eski parayla tam dört trilyon oniki milyar lira kazandırdım sahibime.. Yanılmıyorsam bu ülkede benden çok ikramiye kazanan İngiliz atı olmadı.. Sahibim kazandı, antrenörüm kazandı, jokeyim kazandı, seyisim kazandı.. Ve elbette benim üstüme bahis oynayanlar kazandı.. Arada aksilikler olmadı değil, ama o kadar kusur kadı kızında da olur!..

Tarım Bakanı’ndan seyisine kadar, yarış camiası çok büyük bir ailedir aslında.. Herkes birlikte kazanır, birlikte kaybeder.. Yoksa bu iş onbinlerce insanımızın ekmek yediği, katrilyonlarca lira artı değerin yaratıldığı dev bir sektör olmazdı.. Neyse, lafı karıştırmayalım şimdi!..

Yazının devamı...

Siz hiç attan düştünüz mü?

21 Eylül 2009
Zekeriyaköy’de “Kanlı Şafak” diye bir film çekiyoruz. Sinema filmi tabii, dizi mizi yok daha!.. Başrollerde Sema Özcan, Tugay Toksöz, bir de ben. Yönetmen Bilge Olgaç. Atı bol bir köy filmi.
Tugay’la ikimiz bir yandan film çekiyor, bir yandan da, özellikle set aralarında saatlerce ata biniyoruz. Zekeriyaköy’de in yok, cin yok henüz. Koca bir vadi. Bir o yana, bir bu yana dörtnala koşturup duruyoruz atları. O da çok seviyor atı, ben de.
Birgün hırçın mı hırçın bir at düştü şansıma. Arızalanmış bir yarış atı. Bir süredir ahırından çıkartmamışlar. Zıpır zıpır zıplıyor, hopluyor, yerinde duramıyor. Kanımız deli ya daha, atlayıveriyorum üstüne. “Bakalım el mi yaman, bey mi” modunda uçuyoruz adeta. Tam, “rüzgar gibi” ne demekmiş tadacakken, o da ne, bir anda gemi azıya alıveriyor al at. Yaman çıkan el oluyor yani!.. Artık nereye gideceğine ben değil o karar veriyor. Bir ara, bir de ne göreyim, uçmaya devam ediyoruz. Ama bu kez atla değil, atsız. Havada tek başına!..

Görmezden gelemezler

Ben mi kendimi yere attım son anda, o mu beni yere vurdu, inanın hala hatırlamam. Bugün hatırladığım iki şeyden biri dikenli tellere dalarak ayaklarını parçalayan al bir at, ikincisi ise dayanılmaz acılar içinde, Baltalimanı Kemik Hastanesi’nde gözlerimi açışım. Yaralar, bereler ve 5 tane kırık. Ünlü Galatasaray Başkanı Prof. Dr. Ali Uras olmasa belki de sakat kalırdı elim.
Arabasıyla beni hastaneye yetiştiren sevgili Sema Özcan’ı ve elimi düzelten değerli Ali Uras hocayı hasret ve şükranla, Tugay’ı ve yiğit sinemacı Bilge Olgaç’ı da saygı ve rahmetle anarak sadede gelmek istiyorum.
Attan düşenin halini anlamak için attan düşmek mi gerekir?
Atçılık ve at yarışçılığı ile uzaktan yakından hiç ilginiz olmayabilir. Aylardır sözünü etmeye çalıştığım sorunlara bir süre duyarsız kalmanız da anlaşılabilir bir durumdur. Ama onbinlerce insanımızın karnının doyduğu, milyarlarca dolar artı değerin söz konusu olduğu böylesine büyük bir sektörü görmezden gelmek akıl sağlığı yerinde hiç kimsenin haddi değildir, olmamalıdır.

Acil destek şart

İnsanoğlu, biyolojik varlığından çok daha öncelikli olarak sosyal bir varlıktır. Birarada, barış içinde yaşamanın tek yolu dayanışmadır. Dayanışma yoksa, kavga vardır. Birinizin sıkıntısı bir diğerinizi ilgilendirmiyorsa, yani bireysel çıkarınızdan başka hiçbir şey düşünmüyorsanız, sizde bir kişilik zafiyeti olduğu kesindir. O zaman yolunuz açık olsun, başka mahlukların dünyasındaki onurlu yeriniz size hayırlı olsun!..
Hızla beton zemine fırlatılan bir bardağın kırılıp kırılmayacağını anlamak için bunu denemeğe kalkmazsınız.
Attan düşenin halini anlamak için de attan düşmeyi beklemeye gerek yoktur. Atçılığın ve at yarışçılığının sıkıntılarını gidermek için sektörün dibe vurmasını beklemenin ülke ekonomisine verebileceği zararı düşünmek bile istemiyorum.
Atçılık ve at yarışçılığının ivedi desteğe ihtiyacı var.
Bu desteğin ise, IMF’e bile kafa tutan bir hükümet için ciddi bir maliyeti olmadığını herkes biliyor.
Sektörün geleceği ile ilgili olarak, Tarım Bakanı sayın Mehmet Mehdi Eker tarafından gösterilen samimi gayret ve ilginin, attan düşmenin acısını çok iyi bilen sayın Başbakan tarafından da bir an önce değerlendirilip paylaşılacağını umuyorum.
Yazının devamı...

21 Diyarbakır

13 Eylül 2009

Hurriler, Mitanniler, Asurlar, Urartular, İskitler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Selökidler, Partlar, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar... Sonra müslüman medeniyetler. Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdaniler, Mervaniler, Büyük Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Eyyubiler, Akkoyunlular, Safeviler ve nihayet Osmanlılar... M.Ö. 3000’den günümüze sayısız medeniyete beşiklik yapmış bir kenttir Diyarbakır. Yavuz Sultan Selim döneminde, Şah İsmail idaresindeki İran egemenliğinden bize geçişinin tarihi 15 Eylül 1515’dir. Bugünlerde 494. yıldönümü, birkaç yıl sonra tam 500 yıllık bir hazine.
Coğrafyasından kaynaklanan büyük stratejik önemi bir yana, yüzyıllar boyu üzerinde yaşamış onlarca farklı kökenli insan topluluğundan kalan tarih ve kültür mirası bakımından bu kent eşi az bulunur değerde bir yerleşim merkezidir. Bu değerde bir kentin İngiltere, Fransa, Almanya gibi bir ülkede varolduğunu düşünsenize. Kimbilir neler yaparlardı onu korumak için, nasıl süslerler, nasıl tanıtırlardı.
Peki bugüne kadar biz ne yaptık, ne yapıyoruz? Geç bile olsa, bir yerlerden başlamak gerekmez mi?

At deyip de geçmeyin

BİSMİL ilçesinin Tepe beldesinden bir Diyarbakır’lı, doğup büyüdüğü topraklara ve coğrafyaya aşık Diyarbakır’lı bir bakan Diyarbakır’a bir hipodrom yaptırdı. Birkaç hafta içinde hizmete açılacak bu tesisin önemi akıl sağlığı yerinde hiç kimse tarafından yadsınamaz. Gerekçesini iki başlık altında ve kısaca anlatmaya çalışacağım. Hipodrom, dolayısıyla atçılık ve at yarışları neden önemlidir? Peki, Diyarbakır’a hipodrom yapmanın önemi nedir?
Ortak payda
Türk insanı için atın önemini hepimiz biliyoruz. Bu değerli yaratığın, tanrının insanoğluna bahşettiği en güzel armağanlardan biri olduğunu bu satırlarda birçok kez dile getirdim. At yarışlarının önemi ise, Büyük Önder Atatürk’ün de kısaca özetlediği gibi, öncelikle toplumsal bir ihtiyaç olmasından kaynaklanmaktadır. Futbol gibi, basketbol gibi, konser ya da bir şenlik gibi. Toplumun değişik katmanlarını birbirine yaklaştırmanın, hatta yaklaştırmaktan öte birbirine yapıştırarak bir bütün haline getirmenin tutkalı bu gibi etkinliklerdir.

Yazının devamı...

Yeni açılım şart

6 Eylül 2009

YILDA 2 katrilyonun üzerinde bir gelir, yaratılan 10 katrilyondan fazla katma değer ve çoğu kırsal kesimden onbinlerce insanımızın yararlandığı geniş bir istihdam alanı. Atçılıkla ilgili rakamsal veriler bu işin artık ihmal edilemeyecek kadar büyük, dev bir sektör haline geldiğini ortaya koyuyor. Otorite Tarım Bakanlığı. Dolayısıyla büyük patron da Tarım Bakanı. Sayın Mehmet Mehdi Eker’i makamında ziyaret ettik. Atçılığın ve at yarışçılığının çok önemli sorunlarını tartıştık. Biz sorduk, o içtenlikle cevapladı...* Sayın Bakan, bize önce “At”ı anlatır mısınız? At çok asil bir yaratıktır, çok özel bir hayvandır. Bazı yazarlarımız, şairlerimiz, örneğin Necip Fazıl Kısakürek atın hayvan olarak tanımlanmasına dahi karşı çıkmıştır. “O hayvan değildir, insanla hayvan arasında bir yerdedir” diyor. At bizim için biolojik bir varlıktır. Bu toprakların, bu kültürün bir parçası, bir vazgeçilmezidir. Olmazsa olmazıdır.* Peki onların yarıştırılmasına nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’de atçılık sektörünün geliştirilmesinden sorumlu kişi olarak benim düşüncem şu. Biz at yetiştiriyoruz, at yetiştirmek durumundayız, mecburiyetindeyiz. Dedim ya, at bizim olmazsa olmazımızdır. Peki yetiştirdiğimiz atı iyi mi yoksa kötü mü yetiştirdik, bunu bilmemiz, ölçmemiz gerekmez mi?. Gerekir elbette. İşte bunu ölçmek için de bu atları yarıştırmamız lazım. Bunu ölçmenin başka bir yolu yok. Atlar yarıştırılmadan, “Kim kimden daha hızlı” bunu bilme imkanına sahip değiliz.İlk kez ben dile getirdim*  Günümüzde insanların bile başarıları yarıştırılarak tespit ediliyor. Bu doğrultuda çok haklısınız.Sonuçta yapılan sınavlar da birer yarış değil mi? Normal olarak bu bir performans ölçme kriteridir. Ben bunu ilk defa 2005 yılında telaffuz ettim. Bu değerlendirmeyi ilk kez ben dile getirdim. TJK yöneticileri de bu işin ilk defa böyle doğru gerekçelendirildiğini ve doğru bir zemine oturtulduğunu söylediler. Bu gerçekten önemli bir tesbittir. * Ya müşterek bahisler? Eğer atçılar, yarış müessesesi, etkili kişiler, toplum önderleri, kamuoyu oluşturanlar konuyu doğru olarak ortaya koyarlarsa toplumdaki “atçılığın kumar gibi algılanması” yanlışı kendiliğinden bertaraf edilmiş olur. Yoksa biz, atçılığı kumar oynamanın vasıtası haline getiren bir kurum ve kişiler olarak algılanırız. Bu yanlış bir algıdır. Ama maalesef toplumda bir kesim insanda bu algı hatası, algı kusuru var. Astigmat gibi düşünün. (Gülüyor.)* Yanlış veya eksik tanıtım, daha doğrusu bir PR sorunu diyebilir miyiz sayın Bakan?. Elbette. Dolayısıyla atçıların bunu, bu yanlış algıyı yıkmaları, düzeltmeleri gerekiyor. İş gene atçılara düşüyor desenize. * Şüphesiz. Niye, atçılara düşüyor? Çünkü, bu işten mağdur olan, mutazarrır olan doğrudan doğruya kendisidir, onun için. Dolayısıyla, sonunda zarar görecek kişi mademki biziz, o halde bu işi düzeltmesi gereken de biziz. İnsanlar bizim hakkımızda yanlış düşünüyor diyerek konuyu kapatmaya çalışma lüksüne sahip değiliz. Onlara yukardaki analiz ve tesbitimi uygun mekanizmalarla anlatmamız lazım. Uygun dil araçlarıyla, uygun iletişim teknikleriyle, iletişim vasıtalarıyla anlatmamız lazım. Bu, genel anlamda toplumdaki atçılıkla ilgili bakışı değiştirecektir. Ve o zaman, bakış değişince yani, ilgi de artar. Algı problemi var* Bu işe kumar diyenler de var sayın Bakan. İstatistikte bir kural, bir tarif vardır. Popülasyon olan yerde varyasyon da vardır. Yani bir yerde birden fazla birey varsa, o bireyler arasında farklı görüşler de olacaktır. Bu doğaldır. Burada bir algı problemi var. Aslında bunu düzeltmek gerekiyor. Bu bakış açısı sakattır demekle bizim sorumluluğumuz bitmez. Sonuçta, insanlar bu işin bir yüzünü görüyor, diğer yüzüne bakmıyor.. * Maddi gücümüz uluslararası rekabete yeter mi sizce?. Belki çok büyük değil ama maddi gücümüz var. Ancak gücümüzü şu ana kadar çok planlı ve programlı kullanamadık. Herkes bireysel olarak kendi gücü kadar iş yapmaya kalkıyor. Oysa birlikte hareket edilirse, Jokey Kulübün’de desteği ile dünya çapında işler yapabiliriz. Birlikten kuvvet doğar. Ben ayrıca at yarışlarının düz koşular dışında çeşitlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.* Biraz da şu meşhur yüksek vergi ve kesintilerden söz etmenizi istiyorum sayın Bakan. Her hafta yazmaktan bıkmadınız. (Gülüyor). Doğrusu ben de yüksek buluyorum. Bildiğiniz gibi, daha önce yüzde 65-68 seviyelerine kadar çıkmış bulunan kesinti ve vergileri 2006 da yaptığımız yasal düzenleme ile yüzde 50 seviyesine düşürdük. Atçılığı gelişmiş dünya ülkeleriyle mukayese ettiğimizde oran hala yüksek, biliyorum. İnsanlar para kazanma umuduyla müşterek bahis oynuyor. Kesintileri düşürerek pastayı ne kadar büyütebilirsek, müşterek bahis oynayan insan için o kadar cazip olur. Aslında 2006 da yaptığımız bir devrimdi ama, aynı gerekçelerle vergi ve kesinti oranını daha da düşürmek gerekiyor. Uzun vadede bunun maliye ve hazineye daha yüksek getiri sağlayacağı iddiamızı sürdürüyoruz.* Kararlı görünüyorsunuz. Ben gerekli çabayı gösteriyorum.. Bakalım artık, bu yıl olur, seneye olur. Gayret içerisinde olacağız.Miras bırakıyoruz * Diyarbakır Hipodromu kapılarını açmak için hazır. O bölgenin tarihsel anlamda atçılıkla bir bağı var. Özellikle arap atı konusunda tarihten gelen bir rolü var. O yöre tarih boyunca çok iyi atların yetiştirildiği bir merkez. 60’lı 70’li yıllarda Diyarbakır’da mahalli yarışlar yapılıyordu. 1927’de de yapılıyormuş. Biz şimdi orada hipodrom yapmakla oranın tekrar atçılıkla bağını kuruyoruz. Benim oralı olmamla bu yatırımın hiçbir ilgisi yok. Gelecek kuşaklara iyi bir miras bırakma iddiasındayız, o kadar. İyi olacak inşallah.* Daha önce Yüksek Komiserler Kurulu üyeliği de yaptınız. Atçıların sorunlarını çok iyi bildiğiniz ve yakından takip ettiğiniz malum. Onlara bir mesajınız var mı?31 yıldır bu bakanlıktayım. 15-16 tane bakanla çalıştım. Açık söyleyeyim, bakan olarak benim kadar atçılığa ilgi gösteren kişi yok denecek kadar azdır. Hangi bakan atçılığın, Jokey Kulübü’nün ve onların faaliyetlerinin bu kadar destekçisi oldu, onlara bu kadar katkı sağladı, bu kadar önlerine düştü. Atçıların gönlü rahat olsun, bakan olarak da, birey olarak da gücüm ve ömrüm yettiği sürece onların yanında olacağım.* Teşekkürler sayın Bakan. Ben de şahsım ve bakanlığım adına, atçılığa verdiğiniz önem ile destek için, size ve Hürriyet gazetesine teşekkür ediyorum.

Yazının devamı...