"Çağrı Develioğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Çağrı Develioğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Çağrı Develioğlu

Milliler kontraya çıktı

23 Mart 2013

Andorra -  Türkiye maçını sunan Güntekin Onay'ın bu sözlerini aklınızın bir köşesine yazın. Yani resmi maçlarda sadece bir galibiyet alabilen, rakip ağları sadece 19 kez sarsan, kadrosunda sadece "1", yazıyla "bir" profesyonel futbolcu bulunan takıma karşı Ay Yıldızlı ekip rakibinin atağını kesip, gol bulmak için kontratağa çıkmaya çalışıyor ve onda da başarısız oluyor...

Türkiye, Dünya Kupası'na gitmeye çalışan bir takım. Hasbelkader gittiği turnuvalarda, her nasıl oluyorsa (Hasbelkader buraya da uygun düşer) son yıllarda başarılı sonuçlar da alıyor. Ancak bu takımda 2008'den bu yana ciddi bir sıkıntı var. Önce 2010 Dünya Kupası, peşinden Avrupa Şampiyonası'na 'kesin gidecek' gözüyle bakılan, ancak ikisine de katılamamış bir ülke oluşumuyla karşı karşıyayız. Gol bulmakta zorlanıyor, basit olarak nitelendirilen maçlarda  tökezliyor, tökezlemek kalmıyor paldır küldür düşüyor bu takım, Türkiye...

"Milli Takım, kontratağa çıkıyor..." Bu cümleyi Güntekin Onay 30. dakikadan sonra duran topla gelen gol sonrası sarf etti. Yani Andorra, bu kalitesiz (Rakibi aşağılamıyorum, Türkiye karşısında gerçekten 'kalitesiz' sıfatını duymaları kendilerini de kırmaz) ekip bir şekilde topu millilerin ceza sahasına getirmiş ve pozisyona girmeye çalışmış. Hatırlatmak beis görmüyorum, kadrosunda amatör futbolcular ihtiva eden Andorra karşısında Şampiyonlar ve Avrupa Ligi'nde çeyrek final oynayacak 8 Türk futbolcu bulunan ekip karşısında direnmeye çalışıyor... Peki Türkiye ne yapıyor? Açıkçası bunu Abdullah Avcı da dahil olmak üzere 70 milyon (Biraz mübalağadan kimselere zarar gelmez) merak ediyor.

Taktikten bahsetmeye gerek yok... Bu maçta taktikten bahsetmek, diziliş ve taktiklerin 'Kutsal Kitabı'nı yani 'Inverting the Pyramid'i yazan Jonathan Wilson'a hakaret olur zira. Hak veriyorum futbolculara... Dizilişe sadık kalmamaları, antrenman maçından çok daha disiplinsiz oynamaları onların suçu değil sadece. Türk Milli Takımı'nda yer alan futbolcuların en son 15 yıl önce çıktığı, mahalle stadından farksız bir mekanda oynamak psikolojik olarka etkilemiş olabilir. Hatta rakibin kalitesiz oyunu, futbolcuları da bozmuş gibi göründü gözüme. Fakat bu takıma neredeyse hiç şut atma girişiminin olmaması açıklanabilecek bir durum gibi değil, hiç kusura bakılmasın.

Bir duran top ve Arda'nın kişisel çabalarıyla -pek çaba da sarfetmedi ya- oluşturduğu atakla gelen goller beni tatmin etmedi. Kalan maçlarda 5'te 5 yapılsa, tüm istediklerimiz yerine gelse, Türkiye play-off sonrası Dünya Kupası'na gitse bu mentaliteyle Brezilya'da şamar oğlanına çevrileceğimiz aşikar.

Şut çekmekten imtina eden, atak yapmaktan korkan bu takımın hikayesini yazmaktansa, şu yazıyı okunabilir bir alıntıyı koyarsam daha mantıklı olacak sanırım...

"Bir kovboy filminde rol olsaydı, ona, Batı'nın en hızlı ayağına sahip oyuncusu demek doğru olurdu. Daha yirmi yaşını tamamlamadan yüz gole imzasını atmıştı; yirmi beşine geldiğinde ise onu tutacak paratoner hâlâ icat edilmemişti, çünkü sahada yıldırım hızıyla gidiyordu. Nereden geldiği kestirilemeyen Jimmy Greaves bir anda sahanın her yerinde mantar gibi bitiyordu, öyle ki hakemler çoğu zaman onun sahanın dışından geldiğini sanıyorlardı.

- Gol atmayı o kadar çok arzu ediyorum ki, diyordu, sonunda bu bende saplantı halini aldı.

Greaves'in 66 Dünya Kupası'nda şansı pek yaver gitmedi. Hiç gol atamadı. Üstelik sarılık hastalığına yakalandığı için final maçında oynayamadı."

Alıntı Eduardo Galeano'nun "Gölgede ve Güneşte Futbol" isimli eserinden. Neden bunu yazdın derseniz, bu sıkıcı yazı ve sıkıcı maçı biraz renklendirmek daha doğru geldi bana. Hem Jimmy Greaves'in ruhu gelse, Türk Milli Takımı'nı şöyle bir dürtse, Abdullah Avcı'ya bir çift kelam etse fena olmazdı. Ne dersiniz?

Unutmadan, resmi maçlarda tek bir galibiyeti olan, kendisine 3 gol atmayanın arkadaşlar arasında 'Galip sayılmayacağı' bir takımın ağlarına zar-zor 2 tane top sokuşturmak üstüne üstlük "Milli Takım, kontratağa çıkıyor..." cümlesini işitmek beni Macaristan randevusu öncesi biraz üzdü, sindirdi, güvenimi kırdı. Çok sevdiğim Avcı Hoca hiç kusura bakmasın...

Yazının devamı...

Elimde kalemim bekliyorum

22 Mart 2013

Aslı Çakır'ın doping yaptığına dair iddiaları ilk kez kanıtlarla duyduğumda oluşan hisler bunlar değildi. Öfke vardı. Sade, basit, saf bir öfke. Neden mi? Anlatayım...

Anayasa'nın 59. maddesi ne der biliyor musunuz? "Devlet başarılı sporcuyu korur." O halde Aslı Çakır Alptekin'in bu ahval ve şerait içinde korunması gerekirdi. Aslı korundu mu? Koca bir 'Hayır!'

Günün anlam ve önemi Aslı'nın değerlerinin ciddi anlamda değişikliklerin olduğuyla alakalıydı... Yani önce Uluslararası Bisiklet Birliği, ardından da Uluslararası Atletizm Federasyonu'nun kullanmaya başladığı biyolojik pasaportundaki değerler önce Bağdat'ı, ardından Alabama'yı gösteriyordu... Biyolojik pasaportu açalım dilerseniz, adı bu çok afilli nesne, basit bir kağıt parçası değil elbette. Sporcuların biyolojik değerlerinin kaydedildiği bir bilgi bankası. Buradaki değerler belirli aralıklarla ölçülüyor ve testte normal değerler saptığında sporcu incelemeye alınıyor.

Aslı Çakır Alptekin de bu değerler değişmiş durumda... Açıkçası bununla ilgili kulağıma 2 ay önce bazı dedikodular çalınmış, ancak ortada bir delil olmadığı için beklemekle yetinmiştim. Dedikodular maalesef gerçek çıktı.

Biyolojik pasaport aslında çok da dertli bir iş değil. Sporcunun o değerleri korumasıyla alakalı. Peki Aslı neden koruyamadı? Çünkü Türkiye Atletizm Federasyonu sporcularına bu konuda gereken eğitimi vermedi. Üniversitelerden en az doçent seviyesinde kan ve biyoloji uzmanlarından oluşan bir heyet bilimsel çalışmalarla, kan değerlerini, hemoglobin oranlarını sporcularının doğal yollarla istenilen seviyede tutmasına yardımcı olabilirdi. Ancak bunu federasyon önemsemedi. Şimdi de önemsememesinin bedelini sporcusu ödüyor.

Eğer Türkiye Atletizm Federasyonu lütfedip, atletlerine bilimsem bir kadroyla eğitim verseydi, Aslı Çakır Alptekin ismi üstünde belki de kuşku olmayacaktı. Belki de bilmeden yasaklı bir madde almayacaktı. Olmadı, günü kurtarma çabası, yarından baskın çıktı.

Doping özellikle son iki yılda dünya üzerinde birçok idolümüzün üstüne kırmızı kalemle çarpı işareti yapmamıza neden oldu. Yaşama Çevrilen Pedal'ı okurken 'Yürü be oğlum' nidalarıyla desteklediğimiz Lance Armstrong tarihin en büyük yalancılarından biri çıktı. Onu suçlamadım, anlamaya çalıştım... Yakalanmasaydı hâlâ bize ilham veriyor olacaktı. Şimdi elimizde kırmızı kalemle Aslı Çakır Alptekin resmine bakıyoruz. Haklı çıkmasını umarak, o kaleme çöpe atma dileğiyle...

Bakalım o Türk atletlerin 'İdolü' olmayı sürdürebilecek mi? Yoksa 'adı spor salonundan sökülen dopingli' atlet olarak mı? Göreceğiz...

BUNDAN SONRA NELER OLACAK?

- Aslı Çakır Alptekin savunmasını yaptı. Bu savunmanın bir hayli çalışılmış ve bilimsel olması hayli önem taşıyordu. 

 

- Bu savunmanın bilimselliği cezanın verilip verilmeyeceğini tayin edecek. 

- IAAF eğer Aslı'yı suçlu bulursasporcuya 4 yıl ceza verecek. Dava CAS'a taşınacak.

- Daha sonra IAAF, Türkiye Atletizm Federasyonu'na 'Aslı'ya ceza ver' talimatını uygulayacak.

- Bu olay büyük ihtimalle CAS'ta çözülecek. 

DİĞER OLASILIK NE?

- Haklı bulunursa maddi ve manevi tazminat açma şansı bulacak. Tabii kazanırsa bu parayı Atletizm Federasyonu ödemek zorunda kalacak.

Yazının devamı...

Liderliğe giriş 101

13 Mart 2013

"Schalke tur öncesi favori görünüyor ama Fatih Terim’in bir numarası daha olduğunu biliyorum. Bu yüzden endişelenmeliler."

Büyük usta, Arsenal teknik direktörü Arsene Wenger'in Schalke 04 ile Galatasaray arasında oynanacak rövanş maçı öncesi yorumları bunlardı. Türkiye futbol tarihinin en başarılı teknik patronu için söylenen bu sözler hem Adana'lının ne kadar iyi tanındığının kanıtıydı hem de gerçeklerin... Fatih Terim büyük bir liderdi ve bu liderin şapkadan çıkartacağı tavşan hâlâ o silindirin içinde bir yerlerdeydi.

*************************

Açık söyleyim benim müsabakadan fazla umudum yoktu. İlk maç sonrası moral ve özgüven kazanan, hafta sonunda oynanan Ruhr Derbisi'nde B. Dortmund'u 'haşat' eden Schalke, kendi evinde tura biraz daha yakın olan taraftı. Ancak doğup büyüğüdü topraklarda, yıllarca ekmeğini yediği camiayı nefis bir golle üzen Hamit ve bu sezon ayrı bir boyutta dolaşan Burak Yılmaz 'Nazilerin sempati beslediği' takımın umutlarını söndürdü...

*************************

Umut'un attığı son saniye golünde ise bir şey dikkatimden kaçmadı... Fatih Terim'in içinde bulunduğu kadrajda bir dünya yıldızı umutla izliyordu gol pozisyonunu... Gözleri parlıyordu ve ağlar sarsılıp, meşin yuvarlak içeri süzülünce Wesley Sneijder çok büyük bir sevinç yaşadı. Bunu da yanındaki hocasıyla paylaşmak istiyordu, Terim'le...

*************************

Fatih Terim'e, "kendisine Almanya seyahatinden oyuncak getiren ailenin zengin amcası" gibi bakan bu adam altyapıdan henüz çıkmış bir çocuk değil... Sneijder! Hatırlatalım, bu adam biraz küstah, değerinin doruk noktasında olduğunu bilen, dünya futbol tarihinin en kaliteli 10 numalarından biri olarak gösterilen Hollandalı'sı... Normal şartlarda oyundan aldığı için üzülmüş, hatta sinirlenmiş bile olabilirdi. Ancak o sevinci 'komutanının' yanında yaşamayı uygun gördü. Üstelik onun gözlerinin içine bakarak ve adeta 'Lütfen benimle sevin' der mimikleriyle... Bu sekans Fatih Terim'in ne denli büyük bir 'lider' olduğunun en önemli göstergesiydi.

*************************

Warren Bennis liderlik için şöyle der, "Liderlik kapasitesi vizyonu, gerçekliğe dönüştürmeyle doğru orantılıdır" der. Fatih Terim bu vizyonu, gerçekleştirmeye doğru adım adım ilerliyor ve bunu oyuncularına aşılamış. Bu kesin! Sneijder'in gol sevincini bu şekilde yaşaması, Didier Drogba gibi bir ismin kötü şut çektiğinde ya da hatalı pas verdiğinde, mahcup bir ifadeyle kendisine özür diler gibi bakması bunun kanıtı...

Terim'in maç sonrası yaptığı açıklamalar da Johann Wolfgang Von Goethe 'Liderlik' tanımıyla bire bir örtüşüyor. Alman edebiyatçı "Harika bir insan, harika başka insanları çeker ve onları bir arada tutmayı başarır" şeklinde konuşmuş dost sohbetinde. Bu sözler Terim'in "Oyuncularımı tek tek tebrik ediyorum. Harika bir iş yaptılar. Onları alınlarından öpüyorum" minvalindeki, öğrencilerini öven cümlelerinin altında yatan birlikteliği vurgulaması adına hem pekiştirici, hem de onaylayıcı bir cümle pek tabii.

*************************

Fatih Terim'i sevmeyebilirsiniz, hareketlerini onaylamayabilirsiniz; ya da aranızda ona bayılan milyonlarca insan olabilir. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki, Galatasaray'ın çizdiği bu takım tablosunun ressamı ne Ünal Aysal ne de transferlere milyonlar döken yönetim kuruludur. O ressam ve lider Fatih Terim'dir.

Eğer şu anda futbolcular ve teknik kadro 'Ben' yerine 'Biz diyor ve Şampiyonlar Ligi'nin son 8 takıma arasına girmeyi başarıyorsa bu Terim'in liderlik vasfıyla gelmiştir, milyon dolarlık transferlerle ya da yıldızlarla değil.


 

Yazının devamı...

Şampiyon Galatasaray! Hayır değil

4 Mart 2013

 En koyu Fenerbahçeli'nin bile dudaklarından bu sözler dökülüyor. Şampiyon Galatasaray...

Şampiyonluk hiç bu kadar erken, bu kadar kolay bir başka takıma verilmemişti daha önce. "Drogba&Sneijder Etkisi" de diyebilirsiniz buna, Fatih Terim Karizması da... Ya da Aykut Kocaman'ın beceriksiz olduğundan dem vuran sarı lacivertlileri şahit gösterebilirim size.

*******************
Ancak benim de söyleyeceklerim var! Şampiyon Galatasaray değil, büyük ihtimalle de olamayacak. Neden dediğinizi duyar gibiyim, şöyle buyurun.

2003-2004 sezonu... Fenerbahçe büyük umutlarla yepyeni bir kadro kurmuş, üç direğin altına da Alman filebekçisi Enke'yi koymuş. İlk maç skoru Fenerbahçe 0-3 İstanbulspor. Henüz ilk hafta spor yazarları başlıyor eleştirmeye. Kimi daha ilk haftadan "Bu kafa değişmeli" diyor, kimiyse 'Kadıköy'deki rezillikten' bahsediyor. En çok da Enke eleştiriliyor. Daha sonra girdiği depresyondan çıkamayan Enke... Tam sahalara döndü derken, 2 yaşındaki kızının ölümüyle sisler ülkesine adım atan Enke... 10 Kasım 2009'da biricik yavrusu Lara'nın mezarına 200 metre uzaklıkta kendini rayların önüne atarak yaşamına kıyan Enke... Neyse.

*******************

Aynı Fenerbahçe malum sezonda lider Beşiktaş'ın 11 puan gerisinden gelerek, Galatasaray'ı 2-1 yendiği maç sonrası yani 28 Şubat 2004'te liderliğe yükseliyor. Beşiktaş bir anda düşüyor, Trabzonspor Kanarya'yı zorlamaya çalışsa da Fenerbahçe 33. haftada şampiyonluğunu ilan ediyor.

********************

Fenerbahçe buna benzer bir başka şampiyonluğu 2010-11 sezonunda da tekrarlıyor.

********************

Şimdi bir puan tablosuna bir de fikstüre bakıyorum. Oynanmamış 10 hafta var, Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki puan farkıysa 7. Sadece 7. Ve fikstürde daha da ilginç bir şey dikkat çekiyor. Fenerbahçe evinde Galatasaray'ı ağırlamakla kalmayacak, nispeten çok daha rahat takımlara karşı mücadele verecek. Ancak Galatasaray'ın karşısına Sırat Köprüsü'nden 4 takım gelecek, düşmemek için. Üstelik, Gençlerbirliği, Kayserispor, İstanbul BB, Elazığspor, Gaziantepspor, Sivasspor, Trabzonspor gibi rakiplere karşı....

********************

Hâlâ Galatasaray şampiyon diyor musunuz? Açık konuşalım, ben demiyorum. Bunu puan farkına, yıldızlarla rüzgârı arkasına alan Galatasaray'a, komik puan kayıpları yaşayan Fenerbahçe'ye rağmen demiyorum. Hatta bir adım ileri gidip, Galatasaray ilk ikiye giremezse sürpriz olmaz da diyebiliyorum. Beşiktaş'ı nasıl görmezden gelebiliyorsunuz?

Yazının devamı...

Didier Drogba: Kremanın da kreması

30 Ocak 2013

Jose Mourinho onu Chelsea'ye getirdiğinde takvim yaprakları 2004'ü gösteriyordu. Portekizli onunla yeni bir başlangıç için tam 30 milyon Euro para saymıştı ve Stamford Bridge'de sayısız başarılar yaşayacağını biliyordu. Sonraki 8 yılda 8 farklı teknik direktörle çalışan Fildişi Sahilli yıldız sayısız başarılara imza atmıştı. Ancak Chelsea'nin 'Şampiyonlar Ligi' takıntılı sahibi Roman Abramovic'in istediği Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıramamanın vermiş olduğu baskı 2012'ye gelindiğinde eskisine göre çok daha fazlaydı. Allianz Arena'da mucizelerin yaşandığı o gecede yine başrol Drogba'nındı. Kulübünün tarihindeki en büyük kupasını almasını sağlayan yıldız oyuncu şöyle diyecekti sonraları: "Bu kupa Fransızca'da söylediğimiz gibi, 'Kremanın da kreması' oldu."

Bu kupa Ünal Aysal'ın deyimiyle 'Çilek'in Galatasaraylı olması anlamına da gelecekti bir bakıma. Zira Drogba "Eğer Şampiyonlar Ligi'nde zafere ulaşmasaydık Chelsea'den ayrılmazdım" da demişti. Türkiye futbol tarihinin görmüş olduğu en önemli transferlerden biri olan Drogba'nın kariyerinden öncesine gidelim. Galatasaray'a götüren tesadüfler silsilesi aslında 1983'te aldığı bir karara dayanıyor... 1978'de Fildişi Sahili'nin başkenti Abidjan'da dünyaya gelen Drogba, yedi kardeşin en büyüğüydü. Bankacı babası ve daktilograf annesine 'Ben eğitimim için Fransa'ya, amcamın yanına gitmek istiyorum" dediğinde henüz 5 yaşındaydı. İç savaşta birçok akrabasını kaybeden minik Didier'in ailesi 'Tamam' dedi. Soluğu Angouleme uçağında aldığında ne olduğunu anlamamıştı bile. Yolculuk boyunca ağlayacaktı... Ancak amcasının oturma izni üç yıl sonra dolacağı için ülkesine geri döndü. Bir sonraki Fransa macerası 'İkinci babam' dediği Michael sayesinde oldu. O an Drogba'nın yaşam fonunda 'Dönülmez akşamın ufkundayım' şarkısı çalmaya başlamıştı.

Atalarının köklerinden hiçbir zaman kopmadığını ifade eden Drogba, 15 yaşlarındayken Paris'in banliyö takımlarından biri olan Levallois-Perret'te oynamaya başlamıştı. Takım arkadaşlarının 'Mükemmel' olarak nitelendirdiği oyuncunun keşfedilmesi yeteneklerine nazaran kolay olmadı. Ardından başkentin uzaklarından Le Mans'da aldı soluğu. Yeni takımında sık sık sakatlanması onu üzüyordu. Yardımcı antrenör Alain Pascalou o günleri şöyle anlatıyor: 'Ailenden uzak kalmak senin zayıf hissetmeni sağlıyor. O yüzden hayatında bir şeyleri değiştirmeye başla' dedim. Bu andan sonra Drogba kendini bulacaktı. Guingamp ve Marsilya maceraları sonrası neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz zaten!

Chelsea'de geçirdiği muhteşem 8 sezonu 10 kupayla kapatan yıldız oyuncu Şanghay Shenhua macerasında Çin'e erken küstü. Ayağının tozuyla yeni bir kulüp arayan Drogba'yla Milan, Real Madrid gibi büyük kulüpler ilgileniyordu. Ancak sürpriz bir takım da yarışa katıldı. Şampiyonlar Ligi'nde zaferi hedefleyen sarı kırmızılılar Drogba'yı renklerine bağlayarak, 35 yaşındaki süper yıldızın çalımlarını andıran bir hamle yapmıştı... Chelsea'den ayrıldıktan sonra verdiği röportajda "Kendimi önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi'nde bir başka takımda görebiliyorum. Yine de emin değilim, bakalım ne olacak" diyen yıldız, belki de Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde kupayı almasında aslan payına sahip olacak, üst üste ikinci kez bir başka takımla kupayı omuzlayacak...

KENDİ AĞZINDAN DIDIER DROGBA

1 "Zaman zaman kendimi yere attığım doğru."

2 "En mutlu olduğum ya da dibe vurduğum zamanlarda taraftarı düşünürüm. Çünkü benim işim onlarla"

3 "Ailem beni mütevazı biri olarak yetiştirdi. Arkadaşlarım da bana bir yıldız gibi değil gerçek bir dost gibi yaklaştı. Saygımı hiçbir zaman yitirmedim. Bu nedenle küstah biri olmadım."

4 "Zidane ve Ronaldo gibi Birleşmiş Milletler'de elçi olmak istiyorum."

5 "Kazandığımızda bize 'Tecrübeli' kaybettiğimizde 'Yaşlı' diyorlar. Futbol hiç adil değil."

6 "Chelsea'den ayrıldıktan sonra yeni bir macera yaşamak istiyorum. Farklı bir lig, farklı bir kültür."

7 "Villas-Boas bize Şampiyonlar Ligi'ni kazanabiliriz dediğinde şöyle cevap vermiştim. Sen hayal mi görüyorsun? Bütün değerlerimizi kaybettik. Sonra o gitti, yaşlılar geri geldi ve kazandık."

Yazının devamı...

Samet Aybaba mı, Travis Bickle mı?

28 Ocak 2013

Madem İngiltere dedik, oradan örnek verelim. West Ham United ve Millwall birbirlerinden nefret eden düşman kardeşlerdir.  Londra’nın aşağı tarafında ikamet eden aynı mahallenin farklı çocukları birbirlerini 1900’lerin başından beri birbirlerine sunturlu küfürler eden kavgacı, bıçkın delikanlı iki gençten hallicedir. Thames Iron Works ve Millwall Iron Works şirketlerinde çalışan tersane işçileri yaklaşık 30 sene tatlı sert bir rekabet içerisindedir. Tâ ki grev kararı alan tersane işçilerinden Millwall tarafı patronlarla gizlice mutabakat sağlayana ve anlaşmayı bozana kadar. Yani 90 yıllık huzursuzluğun temelinde ekmek parası var. Peki ya bizimkinin temelinde var? Hiçbir şey! Dün geceyi hatırlayalım. Galatasaray - Beşiktaş derbisini izleyenler "Sanırım Dentinho 40 yıllık Beşiktaşlı, Melo annesinin karnından çıkar çıkmaz "Şampiyon Galatasaray" diye bağırmış" şeklinde düşüncelere büründü. Melo tükürerek İtalya'daki 'Bidon' unvanına bir adım daha yaklaştı, Dentinho ise oynadığı kısa zaman diliminde Oscar'a göz kırpan ve gelecek vaadeden aktör olabileceğini gösterdi.

Samet Aybaba mı, Travis Bickle mı?

Aybaba takımı gol yedikten sonra öyle tepkiler veriyor ki, "Feda" diyen Beşiktaş' yerine, para saçan Manchester City'yle anlaşmış izlenimine kapılıyorum. Galatasaray karşısında ilk golü yiyor, suratını buruşturuyor. Devre biterken Beşiktaş bir gol daha yiyor, kamera Samet Aybaba'da... Öyle bir rol kesiyor ki, Taxi Driver'daki Travis Bickle bu adam. "Are you talking to me" diye, nidalanan Robert de Niro... Gördüğüm kişi şu:  Şaşkınlıktan nutku tutulmuş ya da sevdiği bir dostunun inanılmaz kazığını yemiş yaşlı ve kalbi kırık bir adam. Yahu Sayın Aybaba, siz bu takıma 'Menemen' yedirtip, gençleri kullanacağız diyen kişi değil misiniz? Hem bu tavırlarla daha rahat futbol oynaması gereken oyuncularınızı baskı altına almıyor musunuz? Lige genel olarak bakıldığında en heyecan verici futbolu oynayan Beşiktaş, Samet Aybaba'nın 'zirve' inadı nedeniyle Türk Telekom Arena'da etkisizdi. Eğer Aybaba, puan tablosundan ve şampiyonluk hedefinden bağımsız, sezon başındaki 'düşünce yapısına' tekrar dahil olabilirse, Beşiktaş'ı yine zirveye oynarken göreceğiz. Ancak beklenti ve umut siyah-beyazı dün gece olduğu gibi etkisiz kılacak...

"En iyiler Fener forması giyer" idi...

Eskiden çokça dile getirilen bir Fenerbahçe sloganı vardı. "Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" değil, hayır! Fenerbahçe, dönemde en iyi futbolcuları renklerine bağlayan, astronomik transfer ücretlerini çekinmeden 'trink' ödeyen, rakiplerinin elinden futbolcuları kaçıran bir takımdı ve 'En iyiler Fener forması giyer' sloganının haklı sahibiydi. Berlin Duvarı yıkıldı, Saddam öldü, Yugoslavya ve SSCB dağıldı... Bu dönemde slogan da yerlebir oldu. İki sezon önce parasızlık nedeniyle canlı yayınlarda kampanya düzenleyen Galatasaray transfer bombalarını acımadan, hunharca patlatırken, Fenerbahçe özkaynaklarına dönen, gelecekte yıldız olabileceği muamma olan bir futbolcunun kulübüne mâkul bir bonservis ve ödeme planıyla başvuran, altyapıdan çıkarttığı oyuncuları parlatmaya çalışan bir kulüp olma yolunda ilerlemeye başladı. Kısa vadede hüviyetlerini değiş-tokuş eden iki kulüpten hangisinin başarılı olacağı muamma, ancak Fenerbahçe bu mentaliteden vazgeçmezse kazanan olacak...

Yazının devamı...

Armstrong yalancı peki ya biz?

18 Ocak 2013

"Bana yalan söylediğin için üzülmüyorum. Üzülmemin sebebi bundan sonra sana güvenemeyecek olmam" demiş Nietzsche, ne güzel demiş. Çocukluğumuzda beyaz eşyalar sayesinde kendisini tanıdığımız Robert Bosch'un, "İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim" vecizesinden daha etkili sanki. Bundan sonra Armstrong'a güvenemeyeceğimiz kesin. Bizim için büyük bir mesele mi? Hayır... Onu Armstrong'un çevresindekiler düşünsün. Peki bu yalan bizi nerede yakalıyor? 'Yaşama Pedal Çeviren Adam' sayesinde tutkunu olduğumuz bisiklet olabilir mi acaba? Türkiye'de bisiklet sporunun ivmelenmesini sağlayan Caner Eler, Sarper Günsal, Aydan Çelik ve eski iş yeri arkadaşım İnan Özdemir gibi insanlar sayesinde katıldığım pelotonun eski keyfi yok... Çok sert bir rüzgar, sert ve direkt. Afallatıyor. Üzüyor. Güven kırıyor.

"DOPİNG FALAN BULAMAYACAKSINIZ"

"Üzerine basa basa söylüyorum; doping almıyorum" dedim. 'Benim geç geçmişime ve sağlık durumuma sahip bir bisikletçinin başarısının hiç de sürpriz olmadığını düşünüyorum. Ben acemi bir bisikletçi değilim ki. Biliyorum hepiniz araştırıyor, merakla inceliyor, altında bir şeyler bulabilmek için eşeliyorsunuz, ama bulamayacaksınız. Çünkü bulacağınız hiçbir şey yok..."

"Le Monde bir doping hikayesi arıyordu ve onu da bir cilt kreminde buldu."

"Fransız gazetecilerinin şüphelerini özellikle bana yöneltmeleri de beni çok incitmişti. Ben Fransa'da yaşıyordum ve o ülkeyi seviyordum... Eğer bir şeyler saklamaya çalışsaydım, başka bir ülkede olurdum"

Eğer iyi bir yalana tutunursanız onu yakalanana dek bırakmazsınız. Öyle ki yaşamınız yalanın üzerine kurulurken gerçekle yalanı bile karıştırabilirsiniz.

Yaşama Çevrilen Pedal'ı okurken, Armstrong bu cümlelerle kendini savunduğunda Fransızlara bir de ben küfür sallıyordum. Liseyi Fransızca okudum ve o tavırlarından nefret ederdim. Fransızların sahip olduğu şirkette çalışırken karnımıza ağrılar girerdi. Yorgun eşeği yokuşa sürmekte üstlerine yoktu, kendi ülkeleri dışında başkaların başarılarını anlamak istemiyorlardı. Armstrong'a da tıpku bu şekilde saldırıyorlardı. Saldırıyorlardı ve feci kıl oluyordum okurken. Armstrong her aklanışında, her taşı gediğine oturttuğunda, 'Yürü be koçum' nidası dökülüyordu ağzımdan.

DOPİNGE ÇEVRİLEN PEDAL

Gerek yokmuş. Fransızlar haklıymış. Lance'in yalanlarıyla bisiklet sporu çok başka bir yere gitmiş, hatta birçok insanın yaşamı buna göre şekillenmiş. İyi ya da kötü. Bisiklet sporu çok daha bilinir olmuş mesela... Şimdi her ne kadar o spor 'Dopingin üzerine kurulu' yorumlarına maruz kalsa da...

Ancak durumu bu kadar dramatize etmek bizler için ne kadar doğru? Yani yalan, yalanları kapatmak için bir başka yalan, entrika, başkalarının ekmeğiyle oynama, sadece bisiklette mi var? Bu kadar mı? Hiç sanmıyorum.

Günümüz dünyasında yalan iliklerimize kadar işlemiş durumda. Her gün binlerce haksızlığa şahit oluyor ve ses çıkartamıyoruz. Çok nadir olarak onurlu ve gururlu insanların yaşadığı bir dünyadayız ve ayakta kalabilmek, saygın olabilmek, para kazanabilmek adına yalan söylüyor, yalanlara göz yumuyor ya da yalan olduğunu bile bile karşımızdakine inanıyoruz. Buna rağmen asalete dair konuşmaktan da hiç geri kalmıyoruz.

Lance Armstrong'a bir daha güvenemeyeceğiz sanırım. Bisiklete de pek çok kişi burun kıvıracak, yeni şampiyonlara 'Dopingci' gözüyle bakacak. Bunların hiçbir önemi yok. Röportajın benim için önemi şudur: Yalanları kınayan 'Sütten çıkmış ak kaşıklar'ın hiç yalan söylememiş gibi davranması. Mesela yazdığı 'Emekçi' yazılarla prim yaparak, kendi çalışanlarına köpek gibi davranan patronların varlığında olduğu gibi; bu tip yalancıların Armstrong'dan farkı yoktur nazarımda.

Yazının devamı...

Salih Uçan: Fellaini değil, Busquets

17 Ocak 2013

Savunma hataları, müthiş goller, Ertuğrul Sağlam, hakem, ofsayt, yağmur... Ancak hiçbirine gerek yok. Çünkü bunları milyonlarca kez daha göreceğiz. Ancak bir Salih Uçan daha gelmeyebilir yeşil sahalara...

Hayata, puslu bir Aralık günü Paris’te gözlerini yuman avangart yazar, şair, eleştirmen Samuel Beckett'in meşhur sözleri Bursaspor-Fenerbahçe müsabakası sonrası kafamda yankılanıyordu: “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Gene dene. Gene yenil. Daha iyi yenil.”

Bu sözün aklıma düşmesinin sebebi Bursaspor'un mağlubiyeti değil. "Eee Fenerbahçe dün yenilmedi ki" dediğinizi de duyar gibiyim.  Salih Uçan getirdi aklıma Beckett meşhur cümlesini. Saçlarından başka hiçbir ortak özelliği olmayan Fellaini'ye benzetenlere inat, "Ben Sergio Busquets'e daha çok benziyorum" diye kendini tanımlayan Salih, mükemmel bir futbol sergilemedi kupa maçında. Ancak mükemmel olacağına dair emareleri gösterdi.  Yeşil sahada yaşıtlarından beklenmedik, hatta yaşıtlarını bırakın Türk orta sahalarda bile alışık olmadığımız figürleri sergiledi; geleceği için 'Bu çocukt ciddi ciddi olacak galiba' dedirtti. Varsın hata yapsın, varsın 'zeka' parıltıları henüz takım arkadaşları tarafından yansıtılmasın. Yanlış anlamayın, Salih baştan aşağı hatalı oynadı demiyorum. Ancak öyle bir hava var ki kendinde hata yapa yapa, doğrusunu bulacak gibi. Zaten tecrübe dediğimiz şey değil miydi, yapılan hataların toplamı?

Türkiye'nin en önemli altyapılarından birine dönüşen Bucaspor'da parlayan ve Fenerbahçe, Beşiktaş ve Rubin Kazan'ı peşinden koşturan Salih'in ne kadar zeki olduğunu Serkan Akkoyun'un Futbol Extra için yaptığı röportajda anlamıştık zaten. Rubin Kazan'a Rusya'nın soğuğu ve yemekleri nedeniyle gitmeyen, Beşiktaş'a ise geleceğine dair kuşkuları nedeniyle hayır diyen genç yetenek, Fenerbahçe'yi Aykut Kocaman için tercih etmiş. Bu zekasını sahada da göstermekten imtina etmiyor... Üstelik kendisini yetiştiren Kocaman'ı da haksız çıkartmıyor.

Ancak bir gerçeği göz ardı etmemek gerek. Fenerbahçe'nin gençlerle bir problemi var. Uzun yıllardır süregelen bu sorunu çözmeye kararlı görünen Aykut Kocaman da, eline geçen her fırsatta Salih'e şans vererek bu makus talihi değiştirmek istiyor. Berk Elitez, Gökay İravul, Okan Alkan, Özgür Çek, Can Arat gibi gençlerle geleceği kotaracağı düşünülen ancak her isimde hüsran yaşayan sarı lacivertlilerde Salih'in kendinden emin, sağlam ve yavaş adımlarla ilerlemesi, Fenerbahçelilere yeni bir umut aşılıyor.

Salih'in sorun yaşaması ancak şu iki hatayla mümkün olabilir.  Biri Salih'e, diğeri Fenerbahçe taraftarına bağlı... Salih, şu şans bulduğu dönemdeki gibi hata yapmaktan çekinmez, Beckett Abi'sine biraz kulak verir ve 'Daha iyi yenilmekten' korkmazsa kendini benzettiği Busquets'ten çok daha iyi bile olabilir. Başarısızlığa götürecek diğer olguysa Fenerbahçe taraftarının insafına kalmış. Her ne kadar gençleri desteklemekten imtina etmediğini söylese de, basit hatalar, top kayıpları, yenilgiler sonrası 'kendi geleceğine' zaman zaman homurdanan taraftar, elverdiğince Salih'e destek olmalı.

Yazının devamı...