"Aylin Livaneli" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Aylin Livaneli" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Aylin Livaneli

Günlerin Köpüğü

25 Mart 2000
Aylin LİVANELİ

Kim?

NEW York'ta yaşamanın en eğlenceli taraflarından biri, sürekli ünlü yıldızlarla karşılaşıyor olmanız.

Bir lokantaya ya da alışveriş merkezine gittiğinizde ya da sokakta yürürken Cindy Crawford'a, Julia Roberts'a ya da Andy Garcia'ya rastlamanız çok doğal.

Hatta bu ünlülerle, ister hamburgercide, ister lüks bir lokantada yan yana yemek yemeniz hiç garipsenecek bir durum değil.

Geçen gün birkaç arkadaşımın başına gelmiş.

Bir restorana girip, müşterilerin yanyana oturduğu uzun sıralardan birine yerleştiklerinde arkadaşlarımdan biri, tam yanında Kim Basinger ve Alec Baldwin'in yemek yediğini fark etmiş.

Hemen diğerlerine dönüp Türkçe, ‘‘Çaktırmadan bakın, yanımda kimler var?’’ dediğinde, biraz uzakta oturan arkadaşlardan biri merak edip Türkçe yüksek sesle, ısrarlı bir şekilde sormaya başlamış. KİM? KİM?

Bunun üstüne gülümseyerek selam veren Kim Basinger'a karşılık veren arkadaşlarımın yüzündeki ifadeyi ve rengi tahmin edersiniz herhalde.

Kopyaverilir.com

DÜŞÜNSENİZE, lisede ya da üniversitede okuyorsunuz.

Derslerden içinize fenalık gelmiş.

Sene sonu bir türlü gelemiyor.

Ödev üstüne ödev veriliyor ve siz neyi nasıl yetiştireceğinizi bilemiyorsunuz.

Sayfalarca okuyorsunuz, yazıyorsunuz, bitmiyor.

Üstelik bir de yakında sınavlar var.

Off offf!..

Bir an beyninizde ampul yanıyor.

Hemen giriyorsunuz bir web sayfasına.

12,000PAPERS.COM ya da PAPERS123.COM, CHEATER.COM, CHEATHOUSE.COM vs.

Mesela Charles Dickens'in ‘‘İki Şehrin Hikayesi’’ kitabıyla ilgili bir ödev hazırlamanız gerekiyor.

Hemen bu yazarın ve kitabın adını yazıyorsunuz, karşınıza istemediğiniz kadar hazır ödev çıkıyor.

Yapacağınız tek şey, beğendiğiniz ödevi kopyalamak ve öğretmeninize sunup güzel bir not almak.

Basit değil mi?

Şimdi birileri çıkar, öğrencileri kopya çekmeye teşvik ediyor diye çıngar çıkarır.

Merak etmeyin, kimseyi teşvik etmiyorum.

Amerika'da başlayan yeni bir trendi anlatmak istiyorum.

Bu yolla ne kadar çok kopya çekildiğine inanamazsınız.

Tabii bu işin çok kárlı olduğunu gören birçok kişi, işi gücü bırakıp öğrencilere kopya malzemesi hazırlamaya başladı.

Kopya siteleri gittikçe çoğalıyor.

Bunu yeni yeni fark eden öğretmenler de siteleri incelemeye aldılar ve birkaç kişiyi yakalamayı başardılar.

Ama kopya çekmeyi kafasına koyan öğrenciye çare mi yok.

Şimdi birkaç siteye birden girip ödev káğıtlarına biraz ondan, biraz öbüründen ekleyerek, biraz da kendilerinden katarak yakalanmıyorlar.

Bildiğim kadarıyla böyle siteler bizde yok.

Eğer başlarsa da eğitmenler, öğrencilerle kovalamaca oynamak zorunda kalacak.

Benim zamanımda neredeydi şu internet?

Kollarımdaki mürekkep izleri hálá duruyor.

Bahşiş

GEÇENLERDE Hillary Clinton, yemek yediği lokantadaki garsona bahşiş bırakmadı diye kıyamet kopmuştu.

Bunun üstüne New York senato yarışında Hillary'nin rakibi, New York Belediye Başkanı Adolf, pardon Rudolf Giuliani, gittiği bir restoranda çok iyi bahşiş bırakınca, New Yorklular’ın gözüne girmişti.

Bu iki hadise de gazetelerde manşetten verilmişti.

Şimdi ise başka bir bahşiş olayı var manşetlerde.

Manhattan'ın, bizim bayram dönemlerinde Nişantaşı'na dönen ünlü Madison caddesindeki bir İtalyan restoranında yemek yiyen bir müşteri, garsona tam 1000 dolar bahşiş bırakmış.

Yanlış okumadınız. Tam bin dolar.

350'şer dolarlık iki şişe şarap içen ve 200 dolarlık yemek yiyen müşteriye 900 dolar hesap gitmiş.

Yani müşteri, garsona yüzde yüzden fazla bahşiş bırakmış.

Ben hemen ‘‘Acaba müşteri Türk müydü?’’ diye merak ettim, ama değilmiş. İtalyan'mış.

Düzeltme

Geçen haftaki yazımda dalgınlıkla Hint'li yazar Salman Rüşdü'den ‘‘Mısırlı yazar’’ diye bahsetmişim. Okurlardan özür dilerim.

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...

Günlerin KÖpüğü

18 Mart 2000
Aylin LİVANELİ

Aşkı için ölümü göze aldı

Hani artık eski aşklar gibisi kalmamıştı?

Hani kimse fedakkarlık yapmak istemediği için ilişkiler saman alevi gibi yok oluyordu?

Meğer bunların hiçbiri doğru değilmiş.

En azından Mısırlı ünlü yazar Salman Rüşdü için.

1998 yılında ‘‘Şeytan Ayetleri’’ kitabından dolayı Humeyni tarafından hakkında ölüm fetvası verilen ünlü yazar, yeni aşkı için ölümü bile göze alıyor.

Fetva çıktıktan sonra Londra'da sıkı korumaya alınan Rüştü, sevgilisi uğruna güvenli yuvasını bırakıp kendini New York'un pırıltılı yaşamına bıraktı.

Rüştü, bir partide tanıştığı eski manken, sosyete güzeli Tamil asıllı Padma'ya öyle bir aşık oldu ki, gözü başka hiçbir şey görmüyor.

Tesadüfen aynı Rüştü'nün son kitabı ‘‘The Ground Beneath Her Feet’’teki (Ayaklarının Altındaki Toprak) kadın kahramana benzeyen esmer güzeli, sonn zamanlarda Amerika'da çıkardığı yemek kitabıyla adından epey söz ettiriyor.

İlginç yemek tarifleri verilen kitabın sayfalarında Padma'nın iç çamaşırıyla yemek pişirirken fotoğrafları var.

Bu arada kitap yazmayı da bir kenara bıraktığı söylenen Salman Rüştü, ölüm tehditlerini hiçe sayıp kendinden 25 yaş küçük sevgilisiyle Central Park'da rahatça koşuyor geceleri partilere katılıyor, yemeklere çıkıyor.

Ayrıca Padma'ya daha yakışıklı görünebilmek için rejim yapıp kilo vermeye çalışan yazar, estetik ameliyatla düşük göz kapaklarını da kaldırttı.

‘‘Aşk sen nelere kadirsin!’’ diye boşuna mı demişler?

Öyle seven de var, böyle seven de...

Tabi bu arada basında epey alay konusu olan bu ilişkiden yarar gören tek şey, Padma'nın piyasaya yeni çıkan yemek kitabı.

İyileştirirken öldürüyor

1998 yılında Amerika'da AIDS'e çare olarak bir grup ilaç piyasaya sürülmüştü. Bu ilaçların bir ‘‘kokteyl’’ olarak alındığı takdirde semptomları yok edeceği ve AIDS virüsünü ortadan kaldıracağı öne sürülmüştü.

Bu ilaçları bulan AIDS araştırmacısı David Ho da o yıl Time dergisinde ‘‘Yılın Adamı’’ başlığıyla kapak oldu.

Büyük bir devrim gerçekleşmiş gibiydi dünyada.

AIDS virüsü taşıyan herkes bu ilaçları alabilmek için akın ettiler eczenelere.

Normalde FDA (Yiyecek ve İlaç Yönetimi)'nin bir ilacı onaylaması aylar alırken bu ilaçlar birkaç haftada piyasaya sürülüverdi.

Ama aradan dört yıl geçtikten sonra korkunç şeyler olmaya başladı.

Bu kokteyli alan hastalar, AIDS virüsü taşıyanlarda görülmeyecek bazı rahatsızlıklardan şikayet etmeye başladılar.

Çoğu kalp krizi geçirdi.

Bazıları felç oldu.

Görme bozuklukları başladı.

Epey ölen oldu ve bu ölümlerin AIDS virüsünden olmadığı anlaşıldı.

İlaçlar hala piyasada ve AIDS'li hastaların tek umudu durumunda.

Ama tartışmalar ve araştırmalar başladı.

Bu ilaçları bulan David Ho, bazıları tarafından sahtekarlıkla suçlanıyor.

İlaçları üreten firmada çalışan biri, (adını vermiyor) ilaçların çok zararlı olduğunu ama çok kar getirdiği için piyasadan kaldırılamayacağını açıkladı.

Araştırmalar, Amerika'da 100 kişiden birinin AIDS virüsü taşıdığını gösteriyor.

Bu sayıyı düşünecek olursanız nasıl büyük bir endüstri oluştuğunu görürsünüz.

Adını vermeyen kişi ayrıca, hastalarına bu kokteyli tavsiye eden doktorları da ilaç firmasından, araştırma harcı adı altında rüşvet almakla suçluyor.

Aylivaneli@aol.com

Yazının devamı...

Günlerin Köpüğü

11 Mart 2000
Aylin LİVANELİ

Öfke

BUGÜN penceremde güneş var. Güneş olunca ben çok mutlu olurum.

Tuhaf bir şey, sanki güneş tüm kötülükleri yıkıyor.

Ama yine de güneşin varlığı bazı gerçekleri değiştirmiyor.

Dünyada kötülük var.

Çünkü dünyada öfke var.

Ve öfke hepimizin hayatını cehenneme çeviriyor.

Yaşamımızın bazı dönemlerinde öfkeye değmeden, günlerimizi sükunet içinde geçirmemiz imkánsız.

Bazen, biz öfke duymasak da karşılaştığımız insanların öfkesinden doğan bir olumsuzluklar çemberinin içinde buluveriyoruz kendimizi.

Son zamanlarda insanların ne kadar çabuk öfkelendiğini fark ettim.

Herkes birbirine şu ya da bu sebepten dolayı alınıyor, kırılıyor ve içinde biriktirdiği öfke, sonunda kontrolsüz bir çağlayana dönüşüyor.

Hemen suçlamalar, bağırmalar ve hakaretler başlıyor.

Böyle bir öfkenin doğması için fiziksel ya da sözsel saldırıya uğramak da gerekmiyor. Birinin başka türlü düşünmesi bile bazılarının çileden çıkması için yeterli.

Geçenlerde bana, çok tanınmış bir yazara yazılmış bir e-mail geldi.

Okur, yazarın köşesinde yazdıklarına öfkelenmiş ve ağır bir dille, yazarı suçlayan bir e-mail yazmış.

Bu e-maili bana ve başka bazı yazarlara da göndermiş.

Okurun fikirlerine tamamen katılmama rağmen bu mesaj beni dehşete düşürdü.

Çünkü biriyle aynı fikirde olmayabilirsiniz.

Hatta o kişiden hiç hoşlanmayabilirsiniz.

Ama birine, sizinkiyle aynı olmayan fikirlerini yazdığı için hakaret etmek (mesaj epey kişisel hakaret içeriyordu) başka problemlerin göstergesi gibi geliyor bana.

Ben hiç hayatından memnun, bazı problemlere rağmen mutlu olmaya çalışan birinin böylesine saldırganlaştığını görmedim.

Daha çocukken bize şiddet şiddeti, olumsuzluk olumsuzluğu doğurur diye öğretmemişler miydi?

Ancak kendi yaşamında hakarete uğrayan biri başkalarına hakaret edebilir.

Bazen bana da böyle mesajlar geliyor.

Daha e-mailin başlangıcından anlayıp hemen siliyorum.

Hiç okumuyorum.

Oysa eleştirel olsa da, olgun birinin kaleminden çıktığı belli olan mailleri sonuna kadar okuyup üzerinde düşünüyorum.

Hiçbir insanı şiddetli bir öfke anında incelediniz mi?

Böyle birinin ne kadar çirkinleştiğini, ne kadar saldırganlaştığını gördünüz mü?

Ancak akıl süzgecinden geçirerek çözebileceğimiz problemleri ve anlaşmazlıkları, neden ilkel hayvanların dövüşüne dönüştürüyoruz hiç düşündünüz mü?

Amaç, öfkemizi kusmak mı, problem çözmek mi?

Amerikalı psikoterapist Jonathan Robinson, Creations adlı dergide yayınlanan ‘‘Egoyu Yaralamadan Problem Çözmek’’ adlı makalesinde bu konuya değiniyor.

Robinson diyor ki, ‘‘Karşınızdaki insanı suçlamak ve hakaret etmek sadece problemin katlanmasına neden olur. Agresif bir şekilde suçlanan kişinin ilk tepkisi elbette egosunu korumak ve karşı saldırıya geçmek olacaktır. Bu da karşılıklı öfkenin ve saldırının büyümesine yol açar. Oysa ilkel duygularımızı bir yana bırakıp, bizi hayvanlardan üstün kılan akıl yoluna başvurarak her şeyi kolayca çözübeliriz.’’

‘‘Biriyle tartışırken, dünyadaki 6 milyar insanın aynı ortamdan; geçmişten gelmediğini ve herkesin aynı görüşte olmasının imkánsız olduğunu da gözönünde bulundurmak, tartışmanın medeni bir şekilde ilerleyip bir sonuca bağlanmasını sağlayacaktır.

Tüm bunların aksine, yıkıcı bir biçimde yapılan tartışmalar, sadece egoyu tatmin etmeye yöneliktir ve tek amacı, ne olursa olsun kazanmaktır.’’

‘‘Öfkeyle kalkan zararla oturur’’ diye boşuna dememişler.

Belki de her şeyi, özellikle kendimizi fazla ciddiye alıyoruz ne dersiniz?

Hayatta öfke de var, mutluluk da, ölüm de...

Kilo sorunu da var, sosyalizm de, faşizm de...

En önemlisi, bugün penceremde güneş var.

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...

Günlerin Köpüğü

4 Mart 2000
Aylin LİVANELİ

Evime girdiler

BİRİ, beni kandırarak evimin anahtarlarını çalıp kendine bir kopya yaptırmış.

Sonra da ben dışarıdayken evime girip özel eşyalarımı karıştırmış ve mektuplarımı okumuş.

Çalışma masamın üstüne de bana yazılmış bir mektup bırakmış.

Aslında olanlar tam böyle değil, ama pek farkı da yok.

Biri internet hesabıma girip bütün e-maillerimi okumuş.

Sonra da benim e-mail adresimi kullanıp bana e-mail atmış.

Belki benim adresimle başkalarına da e-mail gönderdi.

Ya da internette yaptığım alışverişlerden kredi kartı numaramı öğrenip kullanmaya başladı.

Her şey olabilir.

Bunun evinize hırsız girmesinden hiçbir farkı yok.

Telefon sapıklığından daha ciddi bir şey.

Bu, düpedüz bir suç.

* * *

Hemen internet şirketine şikáyet edip hesabımı kapattırdım ve yeni bir hesap açtım.

Bu nedenle e-mail adresim de Aylivaneli@oal.com olarak değişti.

Görevliler bana, tanımadığım kişilerden gelen ek dosyaları açmamamı söylediler.

Nasıl açmam?

Bana hep tanımadığım kişilerden e-mail geliyor.

Aslında hiçbiriyle yüzyüze gelmediğim için ‘‘tanımadığım’’ diyorum, ama çoğunu tanıyor sayılırım.

Benim e-mail adresim gazetede yayınlanıyor.

Bu köşeyi okuyanların bir bölümü bana e-mail atıyor.

Bunların çoğunun da ek dosyaları var.

Çiçekler, karikatürler, fıkralar ve çeşitli oyunlar gönderiyorlar.

Bazen ters giden bir günde beni neşelendiriyorlar.

Okurla yazar arasında kurulan güçlü bir bağ bu.

Tabii arada kötü niyetle dosya gönderenler de oluyor.

Ama bu yüzden gelen hiçbir dosyayı açmamak yazık.

Yine de sanırım en güvenli yol bu.

Aman sakın benim düştüğüm duruma düşmeyin.

Bu yüzden internet adres defterimdeki 220 adresi kaybettim.

Bazı önemli dosyalarım da gitti.

* * *

İnternet suçları inanılmaz boyutlara ulaştı.

Kimse kendini nasıl koruyacağını kestiremiyor.

Eskiden evimizin kapısını kilitlediğimizde kendimizi güvende hissederdik.

Tabii eve hırsız girme riski her zaman vardı ama yine de evde, dışarıdan daha emniyette olurduk.

Şimdi ise durum farklı.

Çünkü evlerimize, çağın en büyük buluşu internet girdi.

Dünyayla bağlantımızı sağlıyor.

Ve maalesef dünya, güvenli bir yer.

Geçenlerde Amazon, Barnes and Noble ve Yahoo sitelerinin başına geldi.

Biri, virüs gönderip tüm programları alt üst etti.

İnsan, tüm bunları ne kadar izlese de ‘‘benim başıma gelmez’’ sanıyor.

Meğer bal gibi de gelirmiş.

* * *

Biri size bir e-mail gönderiyor.

Altında ‘‘Attachment’’ (dosya eki) var.

Bunu açtığınız anda karşı tarafa gizli internet şifrenizi vermiş oluyorsunuz.

Bu kişi de sizin hesabınıza girip kendi hesabıymış gibi kullanabiliyor.

İnternet'e bağlandığınızda, bir anlamda ayak izinizi bırakıyorsunuz.

Gittiğiniz her yeri takip etmek mümkün.

Bu nedenle hesabınıza giren kişi, daha önce gittiğiniz siteleri bularak, e-maillerinizi okuyarak sizin hakkınızda bilgi ediniyor.

Kredi kartı numaranızı, nelerden hoşlandığınızı, dostlarınızı, kısaca her şeyi öğreniyor.

Ondan sonra kaderiniz tamamen bu insanın insafına kalıyor.

Tabii durumu erken fark edip hesabınızı kapatır ya da şifrenizi değiştirirseniz kurtuldunuz.

Yoksa yandınız.

Amerika'da bu şekilde cinayet bile işleniyor.

Özellikle ‘‘Trojan Horse’’ (Truva atı) adlı bir dosya görürseniz sakın açmayın.

Bu dosya, şifrenizi elde etmek için düzenlenmiş.

Ama siz en iyisi tanımadığınız kişilerden gelen hiçbir dosyayı açmayın.

Eğer başınıza öyle bir şey gelirse ya da emin olmak isterseniz hemen internet bağlantınızı kuran şirketi arayın.

Onlardan, bilgisayarınıza bir virüs girip girmediğini anlamak için ne yapmanız gerektiğini öğrenin.

Size bir virüs tarama programı önereceklerdir.

Bu program, bilgisayarınızdaki tüm dosyaları ve programları tarayarak hangilerinde virüs olduğunu ortaya çıkarır ve siz de bunları silersiniz.

Sonra da hemen şifrenizi değiştirin.

Bu önlemleri aldıktan sonra daha güvende olursunuz.

Allah hepimizi internet şiddetinden korusun!

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...

Günlerin Köpüğü

26 Şubat 2000
Aylin LİVANELİ

Kimlik ve yabancılaşma

BAZI sanatçıların dehası inkár edilemez.

Yarattıkları sanat eserlerinin değeri tartışılmaz.

Buna rağmen birkaç kişiye hiçbir önbilgi vermeden, o ünlü gözünden yaş damlayan çocuk resmini ve Picasso'nun ‘‘Guernica’’ tablosunu gösterdiğinizde, çoğunluk birincisini beğenir.

Oysa Guernica tablosunun, diğeriyle kıyaslanamayacak ölçüde değerli olduğu ortadadır.

* * *

Bir süredir New York Üniversitesi'nde değişik kültürlerden kişilerle bir edebiyat çalışması yürütüyoruz.

Çalışma konusu ‘‘Yirminci Yüzyıl Edebiyatında Kimlik ve Yabancılaşma.’’

Joseph Conrad'ın ‘‘Karanlığın Yüreği’’, Borges'in ‘‘Ficciones’’, Hemingway'in ‘‘Güneş de Doğar’’ı gibi, geçtiğimiz yüzyılın en önemli kitaplarından bazılarını incelediğimiz bu çalışmada, kişilerin tepkileri beni çok şaşırttı doğrusu.

Her şey Ernest Hemingway'in romanını satın almak için gittiğim New York Üniversitesi'nin kitabevinde başladı.

Kitabı raflarda bulamadığım için danışmana sordum. ‘‘Hemingway'in ‘Güneş de Doğar’ romanını arıyorum.’’

Danışman: ‘‘Yazarın adı ne dediniz?’’

Ben: ‘‘Hemingway.’’

Danışman: ‘‘Kodlar mısınız?’’

Ben (Dehşetle danışmanın bu yazarı daha önce hiç duymadığını fark ederek ve içimden Allah Allah çekerek): ‘‘H-E-M-I-N-G-W-A-Y.’’

Danışman:

‘‘Kitabın adı ne demiştiniz?

Ben (ağır ağır): ‘‘The Sun-Also-Rises’’ (Güneş de Doğar)

Danışman (tekrarlayarak): ‘‘The Son Also Rises?’’ (Erkek Çocuk da Doğar.’’

İngilizcede güneş (sun) ve erkek çocuk (son) birbirine çok benzediğinden ikisini karıştırmıştı.

Oysa İngilizce'de güneşin doğmasına ‘‘rise’’, çocuğun doğmasına ‘‘born’’ deniyor. (Bu da biraz İngilizce dersi gibi oldu ya neyse.)

En azından buradan doğrusunu anlayacağını sanmıştım ama yanılmışım.

Neyse bu hatayı da düzelttikten sonra zar zor tozlu rafların birinde bulduk kitabı.

Daha sonra üniversitede Hemingway'in yazdıklarından çok yazmadıklarının önemini tartıştığımız toplantıda birkaç kişi, ‘‘Söylemek istediği şeyi neden açık açık yazmıyor?’’ gibi sorular yönelttiler.

Tabii bu soruyu soranlara, her şeyin açık açık anlatıldığı bir yazı parçasının edebiyat olamayacağını anlatmak kolay değil.

Amerika'da günümüzün entellik sembolü sayılan, kişiye 3 beden büyük, ağı dizlere inen, paçaları yerleri süpüren kot pantolonuyla, acı çekermiş gibi yürüyerek nihilizmi, ne demek olduğunu bilmeden, bir yaşam biçimi olarak benimsemiş yeni jenerasyon Amerikalılardan biri, Hemingway'i bu kitabından ötürü cinsel ayrımcılıkla ve ırkçılıkla suçlaması epey ilginçti.

‘‘Kitabıh kahramanları içki içip gezmekten başka bir şey yapmıyorlar. Neden bu kitap Nobel ödülü aldı ki?’’ dedi bazıları da.

Joseph Conrad'ın büyük eseri, ‘‘Karanlığın Yüreği’’ de pek beğenilmedi.

Bir kişi, ‘‘Bu kadar edebiyat yapmaya ne gerek var?’’ diyerek tepkisini dile getirdi.

Kenan Evren'in bir Picasso tablosuna bakarak, ‘‘Ben daha iyisini yaparım’’ demesi gibi, ‘‘Ben olsam daha iyi yazardım’’ dedi bir kişi de.

Arjantinli ünlü yazar Borges'in kitabından ise kimse bir şey anlamadı.

Bu kitap da ‘‘Anlayamadığım bir şey iyi olmasa gerek!’’ düşüncesiyle anında yargılanıp zihinlerdeki çöp tenekesinde yerini aldı.

İnsan hayal kırıklığına uğruyor doğrusu.

Koskoca New York Üniversitesi'ndeki seviyenin daha yukarılarda olmasını bekliyor...

* * *

Barnes and Noble Amerika'nın en büyük kitabevi zinciri.

En küçüğü 3 katlı.

Ama yakından bakıp, kitapları incelediğinizde çok az bölümünün edebiyata ayrıldığını görüyorsunuz.

Rafların büyük bir kısmını kolay okunur gerilim, korku ve aşk romanları dolduruyor. Geri kalan raflar da ünlülerin hayatı, kendine yardım ve yemek kitaplarından oluşuyor.

* * *

Popüler kültür yaygınlaştıkça büyük yazarların, bestecilerin ve ressamların yerini şarkılarında bol bol küfür eden Puff Daddy gibi şarkıcılar, gazete káğıtlarını üst üste yapıştırıp kırmızıya boyayarak tablolarını binlerce dolara satan ressamlar, hayal güçlerini, insanları daha çok korkutabilecek türlü iğrençlikler keşfetmeye adamış yazarlar alıyor. Ve bu arada gerçek dehalar ‘‘Canım ne varmış? Ben daha iyisini yaparım’’ diyen bazı ‘‘üstün zekálılar’’ tarafından karalanıp duruyor.

Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.

Olan dehalara değil, gittikçe kültüre, sanata ve gerçek değerlere yabancılaşan bizlere oluyor.

İşte galiba 21'inci yüzyılın kimlik ve yabancılaşma sorunu da bu olsa gerek.

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...

Günlerin Köpüğü

19 Şubat 2000
Aylin LİVANELİ

Çamur ve bahşiş yarışı

ANLAŞILAN politika dünyanın her yerinde aynı.

Şu Amerika'daki seçimlerin durumuna bakın.

New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani'yle Hillary Clinton arasındaki senato yarışı iyice kızışmaya başladı.

New York'ta bir ev satın aldıktan sonra adaylığını açıklayan Hillary, bir ara Giuliani'yi evsizleri toplayıp şehir dışına atmakla suçlamıştı.

Bunun üstüne ‘‘Hillary evsizleri o kadar seviyorsa kendi evine alsın!’’ diye bir çözüm öneren Giuliani, şimdi de Hillary'yi bahşiş konusunda geride bıraktı.

Hillary geçenlerde, bir restoranda yemek yiyip garsona tek kuruş bahşiş bırakmadığı için topa tutulmuştu.

Daha sonra Giuliani, 60 dolara yemek yediği lokantadaki garsona 35 dolar bırakarak büyük takdir topladı.

‘‘Bir zamanlar ben de garsondum’’ diyen Giuliani, bu çıkışlarıyla şimdilik Hillary'yi mat etmişe benziyor.

Ama herhalde Hillary'nin eli de armut toplamıyordur.

Kimbilir bu yarışı önde bitirmek için o da ne yenilikler düşünecek.

Sözün kısası, Hillary ve Giuliani'nin Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz'dan pek geri kalır yanları yok.

Hillary de Çiller'e benzemiyor değil hani.

*

Giuliani'nin New York sokaklarında yaşayan evsizleri, sokak köpeklerini toplar gibi kamyonlara doldurup şehir dışına attığı doğru.

Belediye başkanının marifetleri bu insanlık dışı hareketle de bitmiyor.

Bir ara, Birleşmiş Milletler Kongresi için New York'a gelen dünya liderlerine bir yemek veren Giuliani, ‘‘Ben komünistleri misafir etmem’’ diyerek Castro'yu bu yemeğe davet etmemişti.

Buna tepki olarak o gece Castro'yu Harlem'li zenciler ağırlamıştı.

Castro ertesi gün ‘‘Beni Harlem'den davet etmeselerdi sokakta sosis yiyecektim’’ diyerek büyük sempati topladı.

O sırada Leyla Umar New York'ta olmadığından, ona balık pişirecek kimse de yoktu.

*

Başkanlık seçimlerinde de çamur atma yarışı hızlandı.

Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayları Bush ve McCain karşılıklı suçlamalarla birbirlerini iyice bunaltıyorlar.

Eski defterleri karıştıran kampanya yöneticileri, senatör John McCain'in ailesinin bir zamanlar Mississipi'deki plantasyonlarında 52 köleye sahip olduklarını ortaya çıkardılar. McCain, bu suçlamaya ‘‘Eğer mantıklı düşünürseniz bu bir sürpriz olmamalı. O zamanlar köle sahibi olmak normaldir’’ diye cevap verdi.

Şu politika zor iş doğrusu.

Genç kalmanın 10 altın kuralı

BİR zamanların First Lady'si Jackie Kennedy, dünyanın en iyi giyinen kadınlarından biri olarak bilinirdi.

Amerikalı hanımlar, onun her giydiğini dikkatle izler, taklit ederlerdi.

Jackie Kennedy'nin dillere destan giysilerini tasarlayan ünlü modacı Oleg Cassini, bugün 80 yaşında.

Ama kendisini görenler onu en az yirmi yaş daha genç sanıyorlar.

Bunun nedenini soranlara, hayatı boyunca benimsediği on altın kuralı anlatıyor Cassini.

Cassini'nin 10 altın kuralı:

1. Yemek miktarınızı azaltın

2. Spor yapın. Hangisi olursa olsun, yeter ki yapın.

3. Sabahları erik suyu için.

4. Yemekleri karıştırmayın. Bir gün et yiyorsanız ertesi gün hamur işi, sonraki gün sebze yiyin.

5. Her gün kilonuzu kontrol edin.

6. Kafatası derinize masaj yapın.

7. Her gece 7 saat uyuyun.

8. Genç düşünün. İleriye bakın. Geçmişe takılıp kalmayın.

9. Kendinizi iyi hissetmek için iyi giyinin.

10. Romantik olun.

Cassini'nin kilosu 1936 yılından beri hiç değişmemiş.

Bu 10 altın kural aslında bizim geleneklerimizde ve dinimizde de var.

Sofradan doymadan kalkmak, günde beş vakit namaz kılmak, hırstan, kinden, öfkeden uzak durmak, erken yatıp erken kalkmak gibi kurallar insanı genç ve dinç tutmaya yarıyor.

Yaşamı boynuca bu kuralları uygulayan, her zaman kendine ölçüyü ilke edinmiş, sürekli giyimine dikkat eden 81 yaşındaki dedemin de kilosu 25 yaşından beri hiç değişmedi.

Bir bildikleri olsa gerek.

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...

Günlerin Köpüğü

12 Şubat 2000
Aylin LİVANELİ

Aşkın kimyası

Bir bakış, bir dokunuş, bir koku bazen deli etmeye yetiyor.

Nedenini anlayamıyorsunuz, açıklayamıyorsunuz ama kendinizi, hızla ilerleyen, kontrolden çıkmış bir trenin vagonunda, oradan oraya savrulurken buluveriyorsunuz.

Mutluluktan uçuyorsunuz.

Dünyaya yepyeni gözlerle bakıyorsunuz.

Altından kalkamayacağınız bir dert yokmuş gibi geliyor.

Peki nedir bütün bunları hissettiren?

Aşk diyeceksiniz, biliyorum.

Ama aşka, özellikle on aşık olmaya yol açan şey ne?

Carl Jung, ‘‘İki kişinin karşılaşması, iki kimyasal maddenin birleşmesi gibidir, eğer bir reaksiyon oluşursa, her ikisi de değişime uğrar’’ demiş.

Bütün suçun aslında PEA, Oxytocin gibi kimyasal enzimlerde olduğunu biliyor muydunuz?

AŞK BAĞIMLISI

‘‘A Natural History of Love’’ (Aşkın Doğal Tarihi), Amerika'da yıllardır çok satanlar listesinden inmeyen bir kitap.

Lisede ve üniversitelerde de okutuluyor.

Yazar Diane Ackerman bu kitapta, aşık olmamızın nedenlerini anlatıyor.

‘‘İki kişi birbirini çekici bulduğunda, sinir hücreleri arasındaki iletişimi hızlandıran bir molekül olan PEA (phenylethylamine) harekete geçiyor’’ diyor Ackerman. PEA, beynin heyecanlanmasını sağlıyor, böylece de duygular gittikçe güçleniyor, aşıklar kendilerini çok mutlu hissediyorlar.

PEA, insana inanılmaz enerji veren ‘‘speed’’ adlı bir uyuşturucu maddeye çok benziyor. Bu nedenle de aynen uyuşturucu gibi bağımlılık yaratabiliyor.

Bazı insanlar hep aşık olur, ya da aşık olduğunu sanır ya...

Sürekli yeni ilişkiler, yeni heyecanlar peşindeler.

İşte bu kişileri bir ilişkiden diğerine koşturan şeyin, PEA bağımlılığından başka bir şey olmadığına inanabiliyor musunuz?

*

PEA bağımlılığı, aynı uyuşturucu bağımlılığı gibi ilaçla tedavi edilebiliyor. Hasta, PEA'yı bastıracak enzimlerin salgılanmasını sağlayan antidepresanlarla kısa bir sürede tedavi ediliyor.

Tedavi sonrasında da daha sakin, kalıcı bir ilişki kurabiliyor.

Peki neden bir kişiye aşık olduğumuzda duyduğumuz heyecan zamanla yok oluyor?

İki kişi tanışıp aşık olduktan, ilişkiye geçip çocuk yaptıktan sonra PEA, yerini morfin benzeri yeni kimyasal salgılara bırakıyor.

Bu salgılar, büyük heyecanlardan, fırtınalardan sonra insana sükunet veriyor.

Daha sakin bir ruh haline geçiyorsunuz.

Huzur ve güven duygusu artıyor.

Eğer eşlerden her ikisi de bu durumdan memnunsa ilişki/evlilik uzun sürüyor.

Ama eğer biri PEA bağımlısıysa ilişkinin bu aşamasından dehşete düşüyor ve yeni heyecanlar, yeni ilişkiler peşinde koşmaya başlıyor.

İşte aldatmalara, boşanmalara, mutsuzluklara, gözyaşlarına hep bu musibet neden oluyor.

ZEVK VE TEHLİKE

Kadınlar, doğum sırasında oxytosin adlı bir madde salgılıyorlar.

Doğumu kolaylaştıran ve emzirmeyi sağlayan bu madde, aynı zamanda bebek ve anne arasındaki sıcaklığı ve sevgiyi de kamçılıyor.

Oxytosin, kadın-erkek ilişkisinde de devreye giriyor ve eşlere sarılma, okşama isteği veriyor.

*

Yapılan araştırmalar, tehlikenin aşkı kamçıladığını gösteriyor.

İnsanların hayatları kolaylaştıkça, refah düzeyi arttıkça, bir tehlike durumu olmadıkça aşk da olmuyor.

Sanırım bu nedenle ailelerin isteği dışında evlenenlere çok rastlanıyor.

Ya da ‘‘Nerede o eski aşklar?’’ diyoruz ya, modern yaşam dünyaya egemen oldukça, rahatımız arttıkça aşık olmamız zorlaşıyor.

ÇAPKIN ADAM, HAFİF KADIN

Tüm bu etkileri biz ‘‘çapkın adam’’, ‘‘hafif kadın’’ ya da ‘‘aile babası’’, ‘‘evinin kadını’’ gibi birtakım kavramlar oluşturarak açıklamaya çalışıyoruz.

Oysa bu kitapta da gördüğümüz gibi hiçbir şey böyle basit değil.

Davranışlarımızı, çok daha derin, hem psikolojik hem de kimyasal etkenler yönlendiriyor.

Tüm bunların da ötesine gidip vücudumuzdaki ve beynimizdeki bu kimyasal alışveriş nereden kaynaklanıyor diye de sorabiliriz.

Bugüne kadar çok merak edilmiş, çok yazılmış, çizilmiş.

Maalesef bu, Ackerman'ın kitabında bilimsel gerçeklik olarak açıklayabildiği etkenlerin çok daha üstünde.

Ama tüm dinlerin ve Freud, Shopenhauer gibi birçok bilimadamı ve filozofun birleştiği nokta şu: Bizi yönlendiren, ilk insandan beri bilinç altımıza yerleşmiş olan çocuk yapabilme, yani türümüzü devam ettirme güdüsü.

Her aşık olduğumuzda ve seviştiğimizde aslında sadece bu amaca hizmet ediyoruz.

Peki ötesi?

Koskocaman bir soru işareti.

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...

Günlerin Köpüğü

5 Şubat 2000
Aylin LİVANELİ

Yüzümüzü ağartanlar

ONA Oz sihirbazı diyorlar.

Oz sihirbazı, Amerikalılar'ın ünlü bir masalı.

Amerikan basınında onu, masaldaki Oz adlı ülkenin sihirbazına benzetiyorlar.

Büyüsünden söz ediyorlar.

İnsanı iyileştirmedeki ustalığından...

Aslında Amerikalılar'ın Oz dedikleri, bizim bildiğimiz Öz.

Yani Mehmet Öz.

Dr.Mehmet Öz dünyada, açık kalp ameliyatı sırasında hastaya müzik çalan, masaj yapan ilk cerrahlardan.

Hastayla, ameliyat ya da ilaç tedavisi gibi bilinen uygulamaların dışında da ilgilenip tedavi alanını geliştirmeye, tamamlayıcı tıp programı deniyor.

Tamamlayıcı tıp programı, hastayı masaj, psikolojik destek ve yoga gibi yöntemlerle rahatmatmayı öngörüyor.

Dr.Öz, Columbia Üniversitesi'nde asistan.

New York'un prestijli Presbyterian Tıp Merkezi'nde de tamamlayıcı tıp programının başında.

Harvard mezunu Dr. Öz, 1999 yılında ‘‘Healing From The Heart’’ (Yürekten İyileş(tir)me) adlı kitabıyla, ‘‘Daha İyi Bir Amerika İçin Kitap’’ ödülüne layık görülmüş.

Amerika'nın en başarılı kişilerinden biri.

‘‘Klasik tıp, vücudu ve zihni ayrı görme eğilimindeydi’’ diyor Dr. Öz.

‘‘Oysa artık ikisinin bir bütün olduğunu, birinin diğerinden etkilendiğini biliyoruz. Bu nedenle vücudu iyileştirirken zihni de unutmamamız gerekir. Aslında tıp camiası epeydir bunun farkında ama tıp, son yıllarda çok politize oldu. Kimse işin bu yönüne el atmak istemiyor.

Sadece ameliyat yapıp, ilaçlarla tedavi etmek hem zahmetsiz hem de daha ucuz.’’

Dr. Öz, büyük bir ameliyata girmeden önce saah saat dörtte yoga yaparmış.

‘‘Böylece rahatlayıp daha iyi konsantre olabiliyorum’’ diyor.

Ameliyattan sonra, hasta narkozdan ayıldığında ona da yoga yapmayı öğretiyor.

Ayrıca hastalarına doğru beslenme yöntemlerini gösteriyor.

‘‘Tüm bunlar para ve zaman alıyor’’ diyor Dr. Öz.

Ama sanırım hastayla gerçek anlamda ilgilenmek de ancak böyle oluyor.

Başta Dr.Öz'ün yöntemlerine karşı çıkanlar, onu şarlatanlıkla suçlayanlar olmuş.

Aslında kolay değil tıp camiasında yeni bir yöntem geliştirip sonuna kadar savunmak.

Bu programı düşünüp uygulamak yürek ister, sevgi, şefkát ister.

Dr. Öz'ün hastaları da tüm bunlardan nasibini fazlasıyla alıyor.

Her kalp hastası için büyük bir umut, biz Türkler için de müthiş bir gurur kaynağı Dr. Mehmet Öz.

Saç kurutma makinesi de tehlikeliymiş

ZAMAN ilerledikçe, teknoloji geliştikçe hayatımız daha kolaylaşıyor.

Evlerimiz ısınıyor, seyahat edebiliyoruz, eğlence sektörü gelişiyor.

Ama aynı zamanda da uygarlık hastalıkları almış başını gidiyor.

Yaşamımızı basitleştiren aletler, yediğimiz yiyecekler birer ölüm makinesine dönüşüyor.

Gün geçmiyor ki gündelik hayatta kullanmaya alıştığımız araçlarla ilgili bir rapor yayınlanmasın.

İşte bu raporlardan biri de hemen hemen her gün kullandığımız saç kurutma makineleriyle ilgili.

Hiç saç kurutma makinesinin kan kanserine yol açtığı aklınıza gelir miydi?

ABD Hükümeti'nin 1998 yılında yayınladığı rapora göre, 2mG (miligaus)'dan daha güçlü olan makineler, özellikle çocuklarda lösemiye yol açıyor.

Ama nasıl oluyor da biz bunu yeni öğreniyoruz?

Saç kurutma makinesinin dışında elektrikli battaniye, kulaklıklı müzik setleri ve video oyunları da lösemiye neden olan aletlerden.

Ne yapacağımızı şaşırdık.

Yani artık saçımızı kurutmayacak mıyız?

Kuaföre gitmeyecek miyiz?

Çocuklarımıza video oyunu oynatmayacak mıyız?

Önce rahatımızı sağlayacak bir sürü alet edavat keşfediyoruz.

Bunları evimize alıp kullanıyoruz.

Sonra bunlardan kendimizi koruyacak yöntemler arıyoruz.

Doğadan uzaklaşmanın bedeli de bu olsa gerek.

Alivaneli@aol.com

Faks: (0212) 262 19 79

Yazının devamı...