GeriErdoğan GÜMÜŞ Cezaevinden müzeye: Ulucanlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar

Bir zamanlar Türkiye’nin sosyal hayatına ve siyasetine damga vuran, nice olaylara sahne olmuş hapishanelerinden biri Ulucanlar… Düşünceleri yüzünden hapse girmiş gazeteci, yazar, şair ve siyasetçileri ağırladı. 2006 yılından itibaren müze hâline dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde ayrıntılı bilgilere, burada kalanların ailelerinden temin edilmiş özel eşyalara ve cezaevindeyken çekilmiş birçok fotoğraf bulunuyor. İşte size Ulucanlar Cezaevi Müzesi gezi rehberi…

“Babacığım seni çok özledim. Sen buraya ne zaman geleceksin. Burada yağmurlar yağıyor. Benim öğretmenim ne yazarsam aferin diyor.” Belli ki, henüz okumayı yazmayı öğrenmiş bir çocuğun minicik parmakları arasındaki kaleminden kargacık burgacık dökülen birkaç satırdan ibaret yürek yakan sözler… Meraklı gözler, duvarda asılı duran sararmış bir mektup yaprağının üzerindeki satırları üzgün bakışlarla okumaya dalmış. Yazılmasının üstünden kim bilir kaç yıllar geçmiş olan o mektup kâğıdında, bir mahkûmun gözyaşlarının izlerine takılıyor gözlerim. Ve mektubun üzerinde soğukluğunu hissettirircesine buz gibi duran “Görülmüştür” kaşesi!..

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


2006 yılından itibaren müze hâline dönüştürülen Ulucanlar Cezaevi’nin daracık hücre ve koğuşlarında dolaşırken ilk dikkatimi çeken, mahkûm yakınlarından birinin mektubundaki satırlar oluyordu. Böylesine elem ve hasret kokan satırlar, kimi ziyaretçileri hüzne boğarken, bazılarının da buğulanan gözlerine şahit oluyordum. 2006 yılında kapatılma kararı alındığında, dönemin Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin şahsi gayretleriyle müzeye dönüştürülmüş ünlü hapishane. Bu tarihten sonra kapılarını, bir daha açmamak üzere mahkûmlara kapatırken, belki de hiç kapatılmamak üzere müze olarak ziyaretçilere açıyordu soğuk duvarlarını…

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”

Ankara Kalesi’nin doğusunda bir tepe üzerinde 1924 yılında inşa edilmiş olan Ulucanlar Cezaevi, Cumhuriyet tarihimizin ilk binalarından biri olarak dikkat çekiyor. İlk adı Cebeci Tevkifhanesi. Sonraki dönemlerde sırasıyla Ankara Asri Cezaevi, Ankara Cebeci Sivil Cezaevi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi ve Ulucanlar Cezaevi olarak adlandırılmış. 1925-2006 yılları arasında 81 yıl aralıksız cezaevi olarak kullanılan bu binalar, yakın tarihimizin birçok olayına tanıklık etmiş. Nice mahkûm isyanlarına sahne olmuş. Kimler geldi kimler geçti koğuşlarından ve hücrelerinden... Kader mahkûmları, azılı katiller, hırsızlar ya da sayamayacağımız onlarca suçtan dolayı hapishaneye düşenler değil sadece burada gün sayanlar; yazdıkları, söyledikleri, düşündükleri için özgürlüklerinden olanlar da bu dikenli tel örgüler arasında çile doldurmuşlar.

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


Şairlerin dizelerine dökülmüş bu mahpusluk öyküleri, tıpkı burada gün sayan Ahmet Arif’in dizelerindeki gibi:

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


Evet, memleket bahar yaşarken hüzün çiçek açmış soğuk taş duvarlarında... Yine şairin dediği gibi “Akşam erken iner olmuş mahpushâneye…” Hapishanenin daracık avlularında dolaşırken duvara asılmış film şeritli çerçevelerdeki fotoğraflara baktıkça bilim, siyaset, medya, sanat ve edebiyat dünyasından pek çok tanınmış isim dikkatimi çekiyor: Bülent Ecevit’ten, Muhsin Yazıcıoğlu’na; Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan, Necip Fazıl Kısakürek’e; Nazım Hikmet’ten, Yılmaz Güney’e varıncaya kadar onlarca tanınmış sima... Kimileri hasrete boyun eğmiş, özgürlüğe adım atmak için günler saymış, kimileri kadere… Cezaevinin koğuşlarına, görüşme odaları, hücreler ve avlularına girdikçe tüyler ürperten sayısız hikâyelere rastlıyorsunuz. Cezaevi artık Türk siyasi ve toplumsal tarihine ışık tutacak bir hazineye dönüşmüş durumda...

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


Bir zamanlar mahkûmların volta attığı avlulara, bitmek tükenmek bilmeyen zamanın hapsolduğu hücrelere ve uzun gecelerin yaşandığı koğuşlara ürpererek giriyorsunuz. Yan yana dizilmiş demirden ranzaların paslanmış hâli yürek sızlatıyor. Yürekler de pas tutmuş muydu acaba, diye geçiriyorum aklımdan. Duvarlar hâlâ nem mi kokuyor yoksa duvarlara sinen hasret kokuları mı buram buram tüten, ayırt edemiyorum.

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar



En trajik yer 'büyük avlu'

Her yer, her şey aynı... Koğuşlar, görüşme odaları, hücreler, mahkûmların yemek yedikleri ve banyo yaptıkları yerler aynen korunmuş. Düne ayna tutacak objeler, mahkûm eşyaları camekânlı dolaplarda sergilenmekte. Soğuk hücrelerde bir mahkûmun sırtını koruyan, belki de anacığının kabuk bağlamış yaralarının desen olduğu,  gözyaşlarının, ilmiklerine karıştığı kazağı; avluda volta atarken kim bilir kimlerin işaret parmağında fır dolanmış onlarca tespih… Bir başka camekânın içinde nice suça ortak olmuş zulalar… Birisinin not defteri, bir diğerinin yürek yakan mektubu, sigara paketleri, kalemler, saatler ve burada sayamayacağımız onlarca eşya… Bir başka koğuşun bir köşesinde, semaya açılan elleriyle -belki de buradan kurtulmak için-  dua eden sembolik bir mahkûm maketi… Hafızalarda geçmişe yolculuk yaptırırcasına her biri capcanlı!..

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


Hapishanenin en trajik yerine, büyük avluya doğru ilerliyorum. Yıllara meydan okumuş ve nice acılara şahit olmuş kavak ağacının altındaki darağacına doğru. Bu memlekette, kimilerince artık birer kahraman olarak görülen ve gençliklerinin baharında darağacına giden gençlerin hazin hikâyelerinin yaşandığı, şimdilerde mahkûm köşe… Bir suçlu gibi demir parmaklıklar içine alınmış köşesinde darağacı; tarihe karşı hesap verircesine sessiz, suskun, mahzun ve belki de ziyaretçilerinin suçlayıcı bakışları karşısında mahcup, öylece duruyor!.. Üç saate yakın dolaştığım hüzün dolu dakikaları arkamda bırakıp, çıkış kapısına doğru ilerlerken hafiften hafife yağmurun çiselediğini fark ediyorum. Başımı kaldırıp nöbetçi kulübesine doğru baktığımda kara bulutların Ankara semalarını sardığını görüyorum.  Ankara’nın meşhur ikindi yağmurlarına yakalanmamak için adımlarımı hızlandırırken, biraz önce okumuş olduğum mahkûm mektuplarından birine ait şu duygu yüklü satırlar gelip takılıyor zihnime:

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


“Sinancığım,

Bu sabah pencereden bakınca ne göreyim? Her taraf bembeyaz değil mi? Demek ki gece kar yağmış. Yozgat’ta da yağmıştır herhalde. Şimdi siz sobayı fayrap edip keyif çatıyorsunuzdur. Bana karlı bir masal yazıp gönder. Bundan önce sorduğun soruların cevaplarını arkaya yazıyorum.  Gözlerinden öperim sevgili oğlum. Baban...”

Son kez dönüp avluya doğru bakıyorum. Gözlerinden akan yaşları gizleyemeyen yaşlı biri dikkatimi çekiyor. Daha dün gibi yakın sayılabilecek bir tarihe tanıklık yapmış bu hapishanede kim bilir hangi yaşanmış geçmişin izlerine rastlayıp da gözyaşlarını gizleyemiyor diye düşünüyorum… Kim bilir?

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


Müze, pazartesi günleri hariç her gün açık. Tam 5, öğrenci 2 TL. 10 kişi ve üzeri gruplara ise yüzde 10 indirim uygulanıyor. 

Cezaevinden müzeye: Ulucanlar


 

 

 

 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle