"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Seba'nın anısına...

Anısına tekrarla:


Ahmed Arif’in, Leyla Erbil’e yazdığı mektupları okuyanın nefesi kesilir. Ahmed Arif, o şahane mektuplardan en şahanesine “Leylim” diye başlar, “Sana doymak, korkunç ahmaklık olur” diye bitirir. Bu cümleyi okuyup hala nefes alabiliyorsan, bir süre sonra şöyle bir noktaya gelirsin: E mektubu yazan Ahmed Arif’tir, okuyacak olan Leyla Erbil! İkisinin de biricikliğini hatırlarsın. Önce “O yazarsa böyle yazar zaten” dersin, sonra “Onun için de böylesi yazılmalıdır”.

Ama benim nefesimi kesen diğer iki şahane mektup, beklemediğim yerden yediğim iki gol gibi. Topu bir köşeye, kaleciyi diğer köşeye savuran bir ters köşe golü gibi. O iki mektup, edebiyatçıların değil, futbol adamlarının kaleminden çıkma.

Mektuplardan ilki, Galatasaray’ın “Baba”sı Gündüz Kılıç’ın, Metin Oktay’ın Palermo’ya transferinin ardından kulüp başkanına yazdığı mektup. “Ah sinyor!” diye başlayan “Belki, sizce basit bir mukavele ile bağladığınız o insanın size neler kazandırdığını ve kazandıracağını katiyen bilemezsiniz” diye devam eden mektup.

“Ne olur, ona iyi bakın. Ona babacan davranın. Ne kadar büyürse büyüsün, daima sevgiye, şefkate muhtaçtır Metin. Belki de muhitine cömertçe dağıttığı sevgi ve şefkat akümülatörlerini şarj edebilmek için. Eminim ki birkaç yıl sonra, memleket hasretine dayanamayıp vatanının sahalarına koşacak olan Metin’in arkasından siz de bana tıpkı benim gibi gözyaşlarınızla ıslatacağınız bir mektup yollayacak ve hislerimi o zaman daha iyi anlayacaksınız” diye biten mektup.

Diğeri, Beşiktaş’ın “Kibar Feyzo”su Feyyaz Uçar’ın, hastanede tedavi gören Süleyman Seba’ya yazdığı mektup. “Ayda yılda bir gelirdi. Yeter de artardı bu geliş. Hepimizi karşısına alır, lafını ortaya söylerdi. Unutulmayacak sözler miydi yoksa onun sözleri mi unutulmazdı, anlamazdık. Sık değiştirmediği kahverengi ceketinin üst cebindeki mendili hep biz kirletirdik. Ya akan burnumuzu ya da kaçan gollerin ardında döktüğümüz gözyaşlarımızı silerdi o mendil” diye başlayan mektup.

“Çocuktuk işte… Ama büyük başkan bizi adam yerine koyar o şanlı formayı ısrarla bize giydirirdi. Adalelerimiz gözüksün diye kısa tuttuğumuz şortumuzu ve malzemeci Ahmet abimizden “Ne eeedecen” deyip verdiği tozlukları giyip, çivili kramponlarımızı da yandan bağladığımızda hakikaten koca adamlar gibi dururduk. Aslında bizi adam yapan o formaydı. ‘Şeyini şey yaptınız’ dediğinde biz neyi kastettiğini bilirdik. Lafını kısa keser, söylediğini de unutmazdı. Belki de hiçbir şeyi unutmadığı için unutulmaz olacak Sayın Seba. Ekranı da pek sevmezdi. Ne önünü ne de arkasını. Onu yazmak o kadar zor ki… Niye ki bu çabam? O’nu altın harflerle yazan tarihten daha iyi anlatamam ki…” diye devam eden mektup.


“Ben, Metin-Ali'nin Feyyaz’ı, Rıza'nın ön direk takipçisi, Şifo’nun pas duvarı, Les Ferdinand’ın çapraz koşucusu, Samet abinin kibarı ben… Seni o aramıza giren herkesten çok seviyorum. Ve biliyorum ki sen de bu başına buyruk, inatçı evladını seviyorsun... Gitme büyük başkan sakın gitme... Çünkü ben sana gelemedim...” diye biten mektup.

Bu mektupları okuyup hala nefes alabiliyorsan, bir süre sonra şöyle bir noktaya gelirsin: E mektupları yazanlardan biri Gündüz Kılıç, diğeri Feyyaz Uçar! Mektuplardan biri Metin Oktay, biri Süleyman Seba için! Hepsinin biricikliğini hatırlarsın. Önce “Onlar yazarsa böyle yazar zaten” dersin, sonra “Onlar için de böylesi yazılmalıdır”.








X