GeriKitap Sanat Kadınlardan nefret eden bir dünyada kadın olmak...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kadınlardan nefret eden bir dünyada kadın olmak...

Kadınlardan nefret eden bir dünyada kadın olmak...

Sophie Mackintosh, ilk romanı ‘Su Kürü’nde, “Erkeklik gerçekten zehirli mi?” sorusundan yola çıkarak feminist distopya türünün ürkütücü bir örneğini ortaya koymuş. Bu alanın büyük ustası Margaret Atwood’un “sürükleyici, uğursuz bir masal” nitelemesiyle övdüğü ‘Su Kürü’, kadınlara yönelik erkek şiddetinin hüküm sürdüğü bir dünyayı anlatan rahatsız edici bir roman.

Sophie Mackintosh, 1988’de Güney Galler’de dünyaya geldi. Warwick Üniversitesi’nde Edebiyat ve Yaratıcı Yazarlık öğrenimi gördü. ‘Grace’ adlı öyküsüyle 2016 White Review Öykü Ödülü’nü, ‘The Running Ones’ öyküsüyle 2016 Virago/Stylist Öykü Ödülü’nü aldı. İlk romanı ‘Su Kürü’yle 2018 Man Booker Ödülü’ne aday gösterildi ve bu ödüle aday gösterilen en genç yazarlar arasına girdi.
İklim değişikliğinin kriz seviyesine ulaştığı ve erkeklerin kadınlar için -kelimenin tam anlamıyla- toksik hale geldiği bir gelecekteyiz. Hikâyeyi -dönüşümlü olarak- üç kız kardeş -Grace, Lia ve Sky- anlatacak. Grace 30’una yaklaşmış, Lia 28, Sky ise 18 yaşında. Anakaradan deniz yoluyla bir günlük mesafedeki bir adada anne-babalarıyla yaşıyorlar. Babaları Kral, bir süredir ortalarda yok. Anne ve kızlar şaşkın ve tedirgin. Zira, hayatları boyunca ondan başka erkek yüzü görmemişler. Annelerinin anlattığına göre çok yıllar önce, eski dünya hastalık illetine tutulduğunda, babaları Kral’ın kullandığı tekneyle güçlükle varmışlar adaya. Burada ütopyalarını gerçekleştirmeye çalışmışlar. Anakaradan hasta gelen kadınları tedavi etmişler. Kızlarını karşılaşabileceği felaketlere karşı hazırlamışlar.

Ne var ki bu hazırlıklar, ütopyayı sorgulatacak kadar tuhaf. Bunun nedeni belki de eski dünyanın felaketi hakkındaki yargıları: “Eski dünyayı o kadar korkunç, yıkıma o kadar meyilli yapan şeylerden biri de insanların duygu denen bu kişisel enerjilere karşı tamamen hazırlıksız olmasıydı. Annemiz bu tür enerjilerden söz etmişti bize. Bedenlerimiz erkek bedenlerinden farklı biçimlerde hassas olduğundan, özellikle kadınlar için tehlikeliydi bunlar (...) Güçlü duygular insanı zayıflatır, bedenini bir yara gibi açar. Onları uzaklaştırmak için tetikte olmak ve düzenli terapi yapmak gerekir.” Anne ve babaları da kızların duygularına teslim olmamaları için terapiler geliştirmişler. Güçlü duyguları nasıl hafifletebileceklerini öğrenmişler. Ancak babalarının ortadan kaybolmasından birkaç gün sonra adaya iki yetişkin erkek, bir erkek çocuk ayak bastığında duygu terapilerinin pek fayda sağlamadığı ortaya çıkacaktır...

FEMİNİST DİSTOPYA
Sophie Mackintosh’un “bizden nefret eden bir dünyada kadın olmak” fikrinden hareketle kurguladığı ‘Su Kürü’ feminist bir distopya olarak değerlendiriliyor. Feminist tavrı çok açık, ancak -distopik öğeler taşımakla birlikte- romanın gelecekle ilgili fazla bir veri barındırmadığını, üç kız kardeşin arasındaki bağları ve kadın dayanışmasını daha çok öne çıkardığını ve bu hikâyenin anlatım zamanının günümüzden pek uzak olmadığını söyleyebilirim. ‘Su Kürü’ne ‘distopik’ nitelemesi yapılmasının nedeni, son dönemde bu türden kitapların rağbet görmesi. Margaret Atwood’un ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün televizyona yeni uyarlaması, Naomi Alderman’ın ‘Güç’ünün başarısı ve ataerkil dünyalarda yaşayan kadınların bedenlerinin kontrol altına alınması temalı bir dizi roman, dünya edebiyatında yeni bir trend ya da yeni bir kadın rönesansı olarak değerlendiriliyor. Mackintosh da bu trendin etkisinde kalmış olabilir ama unutmamak gerekir ki kadınların erkek egemen dünyaya tepkilerini meşru kılan bir durum söz konusu.

Mackintosh kaybolmuşluğunu ve öfkesini, bir kadın olmanın hâlâ zor olduğunu fark etmesine yol açan bir dizi olayla -bizim de yabancısı olmadığımız türden vakalarla- gerekçelendiriyor. Trump’ın başkan seçilmesi, İrlanda’daki kürtaj referandumu, cinsel saldırıyla suçlanan güçlü bir erkeğin dokunulmaz olabileceğini kanıtlayan Kavanaugh davası... Yazarın saydığı bu olaylar gerçekten de ataerkilliğin virütik bir hastalık yaydığı dünyayı hayal etmeyi kolaylaştırıyor. ‘Su Kürü’nün dünyasını hayal etmemizi kolaylaştıran diğer neden ise Mackintosh’un tasvirlerinin “kumaşlara, beyaz müsline, soluk mavi nevresimlere, pamuklu giysilere, çarşaflara ve kanla lekelenmiş perdelere” kadar yayılan görselliği...

‘Feminist bir distopya’ dedik ‘Su Kürü’ için ama “kadın seslerine odaklanan ve dünyada bir kadın olmanın ne demek olduğunu keşfeden bir kitap yazdığınızda, feminist olmamak zor”. Buna karşılık feminizmi ‘erkek düşmanlığı’ ile bir tutan zihniyetin eline koz veren bir roman hiç değil. Tersine, adada kurulmak istenen ‘ütopya’nın kızlar ve adaya gelen ‘hasta’ kadınlar üzerindeki iktidara dönüşmesinde baba kadar annenin de payı var. Gerçek dünyada olduğu gibi; bir kadının iktidarda olması mevcut yapıların değişeceği, ataerkil egemenliğin yıkılacağı anlamına gelmiyor. Kısacası ‘Su Kürü’nde iktidarı almak ile iyi şeyler yapmak arasındaki gerilim de ortaya konmuş. ‘Su Kürü’, üzerinde daha fazla durulmasını hak eden, çok başarılı bir ilk roman. Ve her türlü olumsuzluğa rağmen bir umudu da
barındırıyor.

Kadınlardan nefret eden bir dünyada kadın olmak...

SU KÜRÜ
Sophie Mackintosh
Çeviri: Begüm Kovulmaz
Can Yayınları, 2019
286 sayfa, 26 TL.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle