Bir yalnızlık kuşağı romanı

Güncelleme Tarihi:

Bir yalnızlık kuşağı romanı
Oluşturulma Tarihi: Nisan 06, 2023 23:31

Alman yazar Judith Hermann, ikinci romanı ‘Yuva’da, geride çok şey bırakarak Kuzey Denizi sahillerine yerleşen bir kadın ve etrafındaki insanların kırık dökük ilişkilerini anlatıyor. Hatırlamaya, terk edip gitmeye, bir yuva bulmaya, yeniden başlamaya dair hafif, bazen komik, melankolik ama hiç kuşkusuz şiirsel bir roman.

Haberin Devamı

Judith Hermann 1970’te Berlin’de doğdu. Almanca ve felsefe alanında yüksek lisans yaptıktan sonra prestijli akademi Berliner Journalistenschule’de gazetecilik eğitimi gördü. Bir süre New York’ta gazeteci olarak çalıştı. İlk hikâyelerini burada yazdı. Berlin’e döndükten sonra, 1997’de Berlin Sanat Akademisi’nden Alfred-Döblin bursu kazanınca ülkesine döndü ve 1998’de ilk öykü kitabı ‘Yaz Evi, Daha Sonra’yı yayımladı. Hikâyeler büyük beğeni kazandı. Eleştirmenler tarafından ‘yeni neslin sesi’ olarak nitelenen Judith Hermann, henüz 30 yaşına bile girmeden ‘Fräuleinwunder’ (Mucize Kadınlar) listesine dahil edildi. Listede Jeny Erpenbeck, Juli Zeh, Julia Franck gibi önemli isimler de yer alıyordu, eklemek zorundayım; adı geçen kadın yazarların hiçbiri böyle bir adlandırmayı doğru bulmamış ve kabul etmediklerini ifade etmişlerdi. İlk kitabı ile Bremer Literatur-Förderpreis, Hugo Ball ve Kleist ödüllerine değer görülen Hermann, öykü yazarlığını 2003’te ‘Nichts als Gespenter’, 2009’da ‘Alice’ kitaplarıyla sürdürdü. 2014’te ilk romanı ‘Aller Liebe Anfang’ı tamamladı. Ancak 2000’li yıllardaki üretimi o büyük çıkışının gölgesinde kalmıştı. 2021’de yayımlanan ‘Yuva’ ile yeniden övgüleri ve ödülleri toplamayı başardı.

‘KUTU’DAKİLER
Anlatıcı neredeyse 30 yıl önceki bir yaz mevsiminde, orta büyüklükteki bir şehirde, tek odalı bir dairede oturduğu, sigara fabrikasında çalıştığı yıllara dair bir anısıyla başlıyor anlatmaya. O zamanlar 20’sine yeni girmiş, işinden, sıcaklardan, hayatın rutininden bıkmış, ailesi ile bağlantısı kopuk, yalnız bir genç kadın.
İşte böyle depresif bir haldeyken tanıştığı yaşlı bir adamdan tuhaf bir teklif alır. “Yeni bir asistana ihtiyacım var” der adam, “Kutum için (...) kesilen bakire. Kesilecek bir asistan. Ben sihirbazım”.
Genç kadın deneme yapmayı kabul ettiğinde 30 yıl sonra bile hatırlayacağı bir anı yaşayacaktır.
Böyle bir giriş, romanın bundan sonrasının meraklı ve maceralı olaylara gebe olduğunu düşündürüyor. Ama hayır, bu kısa anekdot burada sona erecek ve 30 yıl sonrasına, isimsiz anlatıcının 50’sini sürdüğü zamanımıza geleceğiz. Geçen 30 yılın özeti ise pek kısa; “Singapur’a gitmedim. Başka bir yolculuk yaptım. Otis’le tanıştım, evlendik ve bir kızımız oldu, Ann. Ann büyüdü, Otis ve ben ayrıldık. Neredeyse bir yıldır kırsalda, doğu sahilinde, abimin yakınında yaşıyorum. Abim gençken çok seyahat ederdi, bu sahilde takılı kaldı, bir bar açıp kendine bir ev aldı. Onun yanında çalışıyorum. (...) Müstakil bir evde yalnız yaşıyorum.”
‘Yuva’nın isimsiz anlatıcısı en güzel günlerini geride bıraktığını düşünüyor. Yerleştiği bu isimsiz sahil kasabasında yeni bir hayata başlamak gibi bir hayalin peşinde değil ama yeni hayatıyla uzlaşmak zorunda olduğunun farkında. Yeni evindeki yeni hayatını şehirdekinden farklı bir hızda, dingin bir halde sürdürmeye yavaş yavaş alışıyor. Aslında günlerin nasıl geçtiği ya da bundan sonra nasıl geçeceği üzerine bir düşüncesi yok, açıkçası kendi hayatına bile ilgisiz.
Başlangıçta yalnızlık hissinden hoşlanmıştır. Başkalarının varlığını ve duygularını hesaba katmaya gerek kalmadan yalnız yaşar. Ancak, bu yalnız iklimde, özellikle de gürültülü bir gecenin sabahında ön kapısını tamamen açık bulduğunda tedirgin olacaktır. Böylece başka insanlara aralar kapısını ve Almanya’nın kuzeyindeki bu ıssız sahil kasabasına yolu düşmüş, hepsi de birbirinden tuhaf diğer karakterler çıkar ortaya; ilk kez âşık olmanın şaşkınlığını yaşayan abisi Sacha, Sacha’nın 20 yaşındaki delişmen sevgilisi Nike, üç kez boşanmış ama yaşama enerjisini hiç tüketmemiş ressam Mimi, Mimi’nin domuz yetiştiricisi kardeşi Arild, Arild’in yaşlı anne ve babası... Bunlara uzakta olmalarına rağmen mektuplar ve internet bağlantısı sayesinde hep yanı başında olan eski kocası Otis’i ve kızı Ann’ı da ekleyelim... Ve bir de evin davetsiz misafirini; yakalanması için tuzak kurulan bir sansarı...

DİLİN VE KARAKTERLERİN GÜCÜYLE
‘Yuva’ sade ve basit, anlatıcının yıl boyunca başından geçenleri izleyen gevşek bağlantılı sahnelerden oluşan bir roman. Sadelik, yaşadığı eski eve, kasvetli manzaraya ve diğerlerinin benzer sadelikteki hayat tarzlarına kadar uzanıyor. Hiçbir olay yok ama yine de gerilimli olmasa bile gergin bir atmosfer var. Judith Hermann, biraz anlatıcının kısıtlanmış ve hüzünlü dili, biraz da yalnızlık, güvensizlik ve savunmasızlıkla ilgili çağdaş sosyal korkulara temas etmesi sayesinde kadının tedirginliğinin okuyucuya da sirayet etmesini sağlamış.
Anlatıcıyı diğer insanlarla ilişkiye sokan işte bu tedirginlik duygusu. Ancak sonrasında kadının dingin ruh hali Hermann’ın diline yansıyor ve anlatıya hâkim olan sade ve dingin üslup kadının insanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olumsuz önyargılarını sönümlendirirken okuyucunun tedirginliğini de gideriyor.
Güçlü metaforlar ve imgeler kullanan Hermann kederli mırıltıları farklı seslerle bütünleştirmiş. Özellikle melankolik bir ses hâkim romanına. Issız bir sahil kasabasının büyüleyici görüntüleriyle metnin üstünde çöken hüznü derinleştiren kadının kocasıyla yazışmaları ve hatıraları. Söz konusu hüznü hatta yer yer kasvetli atmosferi kıran neşeli, komik olmasa bile gülümseten sahneler. Bu noktada Judith Hermann’ın karakterin iç dünyası ile örtüşen tasvir yeteneğini eklemek gerekir.
“Hafızam zayıf” der kadın; “Kısa bir süre önce olanları yarı yarıya hatırlıyorum, uzun süre önce olanlarınsa ayrıntılarını hemen hemen unuttum. Detayları değil, daha ziyade ruh hallerini, mevsimleri, ışığı ya da sıcaklığı hatırlıyorum”.
Böyle bir hatırlama mekanizması şu örnekle somutlanabilir: “O öğlen, Singapur’a gitmediğim o öğlen yağmur yağmıştı, bardaktan boşanırcasına, uzun uzun, bir yaz yağmuruydu, hatırlıyorum. Çok iyi hatırlıyorum.”
Okuyucuyu ilk andan başlayarak içine çeken dilin zarafeti kadar karakterler de katkıda bulunuyor hikâyeye. İlk bakışta birbirinden farklı görünen karakterlerini arzuları, arızaları, yalnızlıkları, kısıtlanmışlıkları ile ortak bir noktada buluşturmayı başarmış. Romandaki tüm karakterler, ilginç ve kendine özgü insanlar. Hermann ise hepsinin hakkını -ekonomik ve özlü bir dille- vermesini bilen bir yazar.
‘Yuva’daki karakterler ve karşılaşmalar birer sembol gibi düşünülmeli. İsimsiz ve güvenilmez anlatıcı, çağımızın tedirgin insanının, yalnızlık kuşağının arayışını temsil ediyor. Güvenilmez, çünkü geçmişine dair pek çok şeyi çevresinden ve okuyucudan saklıyor. Geçmişinde pek çok karanlık delik var. Onun yaralanmış ruh halini dile gelmeyenden çıkarabiliyoruz. Ayrıca hayat tercihlerinin gerçekliği de şaibeli. Mesela yalnızlığına ve köksüzlüğüne sarılmasına, daha doğrusu sarıldığını söylemesine rağmen herkes kadar güçsüz, herkes kadar travmalı ve herkes kadar güvenli bir yuva arayışında.
Ve geliyoruz girişte anlattığı sihirbazla ilgili anısına, daha doğrusu sihirbazın kutusuna, kutu ile birlikte ‘Yuva’nın bir alegori üzerine kurulduğu gerçeğine... Başta anlatıcı olmak üzere -sansar da dahil olmak üzere- romandaki herkes farklı türde kutulara hapsolmuş ya da içine girmek için bir kutu arar durumda. Kutu hem duygusal kısıtlanmışlığı hem de sonlu bir hayatı temsil ediyor; sadece kendilerinin değil, böceklerin ve balinaların da her şeyin ölmesi gerektiğinin acı bir şekilde farkındalar.
Judith Hermann ‘Yuva’da insanların sığınacakları bir yuvayı nasıl tanımladıklarını ve bu tanımın bir ömür içerisinde gösterdiği değişimleri sergilerken hayata yeniden başlamanın her zaman mümkün olduğunu ortaya koyuyor.

YUVA 

Bir yalnızlık kuşağı romanı

Judith Hermann
Çeviren: Anıl Alacaoğlu
Sia Kitap, 2023
152 sayfa.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!