GeriSeyahat İstanbul’un erguvan şöleni başladı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
İstanbul’un erguvan şöleni başladı

İstanbul’un erguvan şöleni başladı

Günümüzden yaklaşık 1700 yıl önce, İstanbul’un ayrıcalıklı sınıflarına dahil olanları tanımlamak için “erguvanlı odada doğmuş” deyimi kullanılırdı. Erguvan bugün de İstanbullular için bir ayrıcalık. Nisandan mayısa Boğaziçi sırtlarını rengarenk boyayan bu ağaçların farkında olanlar ve bu şölenin tadını çıkaranlar için.

Son 30 yılın en soğuk kışını, son 10 yılın en yağışlı ilkbaharını yaşayan İstanbul’un erguvanları bu yıl erken açtı. Genellikle nisanın son haftalarında başlayan çiçeklenme, bu yıl 10 gün kadar erken başladı. Boğaziçi’nin kuytu, güneşli bölgelerindeki ağaçlar nisan başında tomurcuklandı, ilk haftanın sonunda çiçeklendi. Öncülüğü Ortaköy, Bebek ve Paşabahçe’nin erguvanları üstlendi. Erguvan İstanbul Derneği’nin kurucusu Hüseyin Emiroğlu, bu haftanın ortasına kadar Boğaziçi’ndeki diğer ağaçların da çiçeklenmesini bekliyor.

DENİZDEN BOĞAZİÇİ

Geçmiş yıllarda iki önemli erguvan şehri Bursa ve İstanbul’da düzenlenecek etkinlikler nisan başında açıklanırdı. Bu yıl her iki şehirde de erguvan etkinlikleri son dakikaya kaldı. Geçen hafta Erguvan Festivali’nin tarihini öğrenmek üzere Bursa Kent Konseyi’ni aradığımda “Bu konudaki çalışmalarımız sürüyor” cevabını aldım. İstanbul’da ise 2003’te, Ali Müfit Gürtuna döneminde, Erguvan Bayramı’nı başlatan Büyükşehir Belediyesi (İBB), Kadir Topbaş döneminde erguvanı unuttu. Artık sadece lale için festival düzenleniyor. İBB, Erguvan İstanbul Derneği’nin etkinliklerine destek vermekle yetiniyor. Dernek bu yıl 25 Nisan’da tekneyle Boğaziçi gezisi düzenlemeyi, Sultanahmet’teki Mehmet Âkif Ersoy Parkı’na fidan dikmeyi, Ayasofya’da erguvan temalı minyatür, ebru, resim sergisi açmayı planlıyor. Ancak geçen hafta bu etkinliklerin hiçbiri kesinleşmemişti.

Eğer İstanbul baharını yaşamak istiyorsanız İBB’nin umursamazlığı, derneğin kararsızlığı sizi etkilemesin; bu hafta sonunda kendi erguvan turunuzu yapın. İDO’nun günde iki kez Eminönü-Anadolukavağı arasında düzenlediği özel gezi seferleriyle (saat 10.35, 13.35) ya da iki tarifeli seferiyle (saat 17.50 Paşabahçe’ye, saat 18.10 Anadolukavağı’na) Boğaziçi’nde erguvan turuna çıkabilirsiniz. Bir başka seçenek Eminönü ve Kadıköy’den kalkan TURYOL motorları. Her yıl yaklaşık 100 bin kişinin erguvan zamanı motorla tura çıktığı söyleniyor. Vapura, yolcu motorlarına bağlı olmadan, sahil yolundan toplu ulaşım araçlarıyla erguvan turuna çıkmak da mümkün. Bu yolculuğun avantajı istediğiniz noktada duraklayıp, doyasıya gözlem yapabilmek.

İKİ KIYIDA ERGUVAN TURU

Geçen yıl, 9 Mayıs’ta Beşiktaş’ta başlayıp, Yeniköy, Beykoz üstünden Üsküdar’da noktalanan bir fotoğraf turuna çıkmıştım. Birçok semtte erguvanlar son demlerini yaşıyordu. Yine de hiç beklemediğim sürprizlerle karşılaştım.

Beşiktaş’tan başlayan turumun ilk durağı Yıldız Parkı’ydı. Girişteki bol çiçekli ağaçlardan sonra parkın iç bölgelerinde aradığım kadar zengin görünümlü ağaç bulamadım. Ortaköy sahilinde, Savarona Yatı’nın bağlandığı Cemil Topuzlu Parkı’nın hemen arkasındaki tepeler tam bir erguvan cennetiydi. Ağaçların içindeki Eski Taşlık Cafe’ye girdiğimde yerlerdeki parketaşları dökülen çiçeklerle adeta erguvan rengine boyanmıştı. Üstüme doğru koşturan köpek ve onu tutmak isteyen misafirperver bekçiden başka kimse yoktu etrafta. Kafe kapanmıştı. Ağaç merdivenlerden yukarılara tırmanıp erguvanların içinden fotoğraf çektim, Fatih Köprüsü’ne kadar uzanan denizin güzelliğini seyrettim.

Rumelihisarı’na doğru yola çıktığımda, Karadeniz’e doğru, sahil boyunca pupayelken ilerleyen yelkenlilerle karşılaştım. 6. İstanbul Boğaz Komutanlığı Yat Yarışı’na katılan tekneler Arnavutköy, Rumelihisarı’nda adeta sahil yoluna temas edercesine geçiyordu. Bebek’te, Mısır Konsolosluğu’nun arkasındaki bakımsız koruyu güzelleştiren iki yaşlı erguvanı geride bırakıp hızla Aşiyan’a yöneldim. Hisara çıkan Aşiyan Yokuşu’nda, mezarlık duvarı boyunca yetişkin erguvanlar sıralanmıştı. Çiçek dolu dalların arkasında, Göksu’dan Vaniköy’e kuşbakışı Boğaziçi uzanıyor, aşağıdan yelkenini rüzgârla doldurmuş yelkenliler birbiri ardına geçiyordu. İçeriden birkaç fotoğraf çekmek üzere mezarlığa girdim. En son 1995 Ocak’ında, soğuk bir günde gelmiştim Aşiyan’a. Yaşarken hiç karşılaşmadığım, tanışmadığım ama yazılarını, öykülerini severek okuduğum Onat Kutlar’ın cenaze töreniydi. İliklerime kadar üşümüştüm. Şimdi ise kuş cıvıltıları arasında, tüm coşkusuyla açmış bir erguvanın altından Boğaziçi’nin fotoğrafını çekiyordum. Çıkarken gözüm bir mezardaki şeffaf cam plakaya takıldı. Ne isim vardı üstünde ne de doğum, ölüm tarihleri. Sadece Tosca operasından yaşamı kutsayan bir aryanın sözleri, notaları kazınmıştı...

Zamanın durduğu bahçeden çıkıp, Kale Ağası Sokak’tan yukarıya yürüdüm. Surların arkasında bir cennet saklıydı. Yüksek ağaçlarla koruya dönüşen mahallede sadece kuş sesleri duyuluyordu. Geniş bahçeli, yüksek duvarlı evlerin arasından geçip Rumeli Hisarı’nın kuzey kulesine ulaştığımda karşıma yine erguvanlar çıktı. Aşağılarda yelkeni rüzgârla dolu bir grup yelkenli soluk soluğa yarışı sürdürüyordu. Üstlerinde ise Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün yoğun trafiği akıyordu. Ben ikisinin ortasında, kuşlar ve erguvanlarla baş başaydım.
Bir sonraki durağım Emirgan Korusu’ydu. Girişin sağındaki tepede rastladığım yetişkin ağaçlar çiçeklerini dökmüş, yapraklanmaya başlamıştı. Hayal kırıklığı yaşadım. Çıkışta, İstinye’ye inen Hekim Tahsin Sokak’tan aşağı yürüdüm. Deniz yönündeki erguvanlar çevrelerindeki çöplere inat çiçekle donanmıştı. Bir metal korkuluğa tüneyip, çiçeklerin ardından uzun uzun İstinye Koyu’nu, karşı yakadaki Beykoz’u seyrettim. Heyecanla yarışan yelkenliler yerini tur motorlarına bırakmıştı. Paşabahçe Burnu’ndaki erguvanlar uzaktan göz kırpıyordu.

KÜÇÜKSU’NUN ÂŞIK BÜLBÜLÜ

Sarıyer yolundaki tepelerde, seyrek de olsa, erguvanların bulunduğunu hatırlıyordum. Fakat ben Yeniköy’den motorla Beykoz’a geçmeyi tercih ettim. Paşabahçe’deki çiçeklenmiş ağaçlara ulaşmak için sabırsızlanıyordum. Paşabahçe merkezinde erguvanın sadece ismi kalmıştı: İskelenin yanından, eski Tekel İspirto Fabrikası’na bağlanan asfalt şerit Erguvanlı Sokak adını taşıyordu. Ortada tek ağaç yoktu. Çubuklu’ya yönelip, tepedeki İBB Sosyal Tesisleri durağından sahile yürüdüm. Üç yaşlı erguvan ve genç ağaçlar parkı şölen yerine çevirmişti. Yarım asrı geride bıraktığını tahmin ettiğim en yaşlısı denize bir burgu gibi uzanıyor, kıyıda yürüyüşe çıkanlara çiçekten konfetiler serpiyordu. Kimbilir kamburu çıkıp, denize yatana kadar ne kışlar, fırtınalar atlatmış, gölgesinde ne aşklar filizlenmiş ya da noktalanmıştı. Altına oturup yaşlı gövdesini, gençlik fışkıran çiçeklerini seyrettim. Çevremizden geçen Paşabahçe ahalisi erguvanların farkında değildi sanki. Çiçekler yerine, bir bana bir de baktığım dallara göz atıyor, yollarına devam ediyorlardı.
Bir taksiye atlayıp Hidiv Kasrı’na çıktım. Dik yokuşta gözüme çarpan cılız erguvanlara bakıp umutlandım. Yukarıda beni harika fotoğraflar bekliyor olmalıydı. Bahçeden girdikten 10 dakika sonra yanıldığımı anladım. Uygun açı bulmak için debelenmek yerine bahçeye oturup bir çay söyledim, kuşbakışı Paşabahçe’nin, İstinye’nin erguvanlarını seyrettim.

Anadolu Hisarı’na vardığımda, parketaş kaplı dik sokaklardan Göksu’nun arkasındaki tepeye çıktım. Dereye paralel bir patikadan vadinin içine yürüdüm. Dik tepedeki iki erguvan yeni çiçeklenmişti. Fakat yaklaşmak mümkün değildi. Sahile dönüp hisarın etrafında tur attım. Hisarın içindeki voleybol sahası büyüklüğündeki parkta küçük bir erguvan tüm neşesiyle gülümsüyordu etrafa. Köprüyü geçip, Küçüksu Kasrı’na doğru yürüdüm. Sahildeki kapısı zincirli parka takıldı gözüm. Yeni dikilmiş bir fidan, pürtelaş açtığı çiçekleriyle karşı kıyıdaki Rumeli Hisarı’na kur yapıyordu. Bu platonik aşkı fotoğraflamak için parkın duvarına çıkıp, demir parmaklıkların arasında epeyce debelendim. Fakat güneş iyice yatmış, karşı kıyı gölgelere bürünmüştü.
Gittikçe genişleyen otoparkların köşeye sıkıştırdığı Küçüksu Korusu’nu takip edip caddeye çıkarken birden kulağıma müthiş bir bülbül şakıması geldi. Cumartesi ikindisinde Göksu Caddesi’nden belediye otobüsleri homurtularla geçiyor, klakson özürlü otomobiller, egzozu patlak motosikletler etrafı çınlatıyordu. Bizim bülbül narin sesiyle bu gürültü kirliliğine meydan okuyordu. Tellerin, yaprakların arasından sesin geldiği yöne baktım. Taba kahverengisi tüylü, ponponu andıran bir çalıbülbülü çıplak dalda sallana sallana şarkılar söylüyordu. Her cümlesine korunun derinlerinden bir başka bülbül cevap veriyordu. Küçük ponpon birazdan havalandı, önümdeki sık yapraklı defneye kondu. Şarkılarını kulağımın içine söylemeye başladı. Aşkın heyecanıyla beni fark etmemişti. Nefesimi tutup dinlerken birden gözden kayboluverdi.

RENGİ YAHUDA’NIN UTANCINDAN

Efsaneye göre erguvanın rengi, dallarının düzensizliği İsa’ya ihanet eden müridi Yahuda’nın utancından geliyor. İsa’yı eleverdikten sonra pişman olup kendini o güne kadar beyaz açan erguvana asmış Yahuda. Bu nedenle İngilizcede ağacın ismi Juda’s Tree, yani Yahuda’nın Ağacı. Türkçede kullandığımız isim, Farsça rengi tanımlayan sıfat: Erguvan. İstanbul’dan Girit’e geniş bir coğrafyada yetişen erguvan, besleyici değeri düşük kumlu, killi topraklarda yetişen güçlü bir ağaç. Hava kirliliğine dayanıklı. Türkiye’de ağaç sevgisinin yayılmasına büyük emeği geçen Prof. Dr. Faik Yaltırık, erguvanın beyazına çok nadir rastlandığını, sıcağı sevdiği için Boğaziçi’nin özellikle güney yamaçlarındakilerin serpilip geliştiğini söylüyor. Ağacın çekirdeği sonbaharda, kurumadan toprağa düşerse, ilkbaharda
/images/100/0x0/55eb3e0df018fbb8f8b47fae
kendiliğinden yeşeriyor. Toplanıp kurutulanın filizlenmesi için toprağa ektikten sonra bir yıl beklemek ya da önceden asitli suda tutmak lazım. 100 santim uzunluğundaki fidanlar yaklaşık 20 YTL’ye satılıyor.

KALAMIŞ VE FENERBAHÇE’NİN ERGUVANLARI

Kalamış’taki Münir Nurettin Selçuk Caddesi’nin deniz kıyısı yönü İstanbul’un Anadolu Yakası’nda en çok erguvan ağacı görebileceğiniz bölge. Kaldırımlarda palmiye ve erguvanlar dikili. Ayrıca Kalamış Parkı’nda Fazıl Hüsnü Dağlarca heykeline giden yolun girişinde yaklaşık 6 metre yüksekliğinde iki erguvan bulunuyor. Fenerbahçe Parkı’nda ise 500 yıllık sakız ağaçlarının arasında boyları 10 metreyi bulan üç büyük erguvan ağacının yanı sıra farklı büyüklüklerde 10 civarında erguvan bulunuyor.

BİZANS’IN İMPARATORLUK AĞACI

Bizans’ın kurulduğu 11 Mayıs’ta açtığı için erguvan imparatorluğun simgesiydi. Rengi arma ve imparator ailesinin giysilerinde kullanılırdı. Erguvan Boyası Loncası’na üye ipekçilerin dokuyup özel bir deniz- salyangozuyla boyadıkları ipeklileri sadece imparator ailesi kullanabilirdi. Tamara Talbot Rice’ın Bizansta Günlük Yaşam’ından öğrendiğimize göre, imparatoriçe duvarları porfir rengi kumaşla kaplı Erguvan Renkli Saray’da yaşardı. Geleceğin imparatorları bu sarayın Erguvan Rengi Yatakodası’nda doğardı. Prens ve prensesler “Erguvan içinde doğmuş” anlamındaki Porphyrogenitos unvanını taşırdı. Erguvanın Osmanlı’daki serüvenini ise kültür tarihçisi Doç. Dr. Haluk Dursun’un yazdığı İstanbul’da Yaşama Sanatı’ndan öğreniyoruz. Doç. Dr. Dursun “Padişahlar, zaman zaman payitahttaki erguvan sayısını yeterli bulmayarak taşradan Dersaadet’e ağaç getirilmesi talimatı vermiştir” diyor.

KANDİLLİ’NİN GİZEMLİ MEZAR TAŞLARI
/images/100/0x0/55eb3e0df018fbb8f8b47fb0


Turumu bitirmiş, Üsküdar’a dönmek üzere yola çıkmıştım. Kuleli’ye kadar yürüyecektim. Güneş Boğaziçi Köprüsü’nün Avrupa Yakası’ndaki ayaklarına kadar inmiş, denizin üstünü hafif bir pus kaplamıştı. Kandilli’yi geçip Vaniköy’e yaklaşırken yolun solunda, bir grup erguvan dikkatimi çekti. Dik kayaların altında, demir parmaklıklarla çevrili, yaklaşık 100 metrekarelik mini mezarlığı çiçekleriyle şölen yerine çevirmişlerdi. Parmaklıklardan atlayıp çiçekli dalların arasından Boğaziçi Köprüsü’nü, altından geçen dev tankerleri, sahile seyreden gezi teknelerini fotoğrafladım. Sonra gözüm mezar taşlarına takıldı. Her birinin üstünde farklı başlıklar vardı. Bu figürlerin meslekleri temsil ettiğini biliyordum. Osmanlıca harflerin arasına serpiştirilen üzüm salkımı, terazi, üçgen, göz figürleri ise benim için birer muammaydı. Bunlar sıradan mezar taşı olamazdı, ancak anlamlarını çözmem imkânsızdı. Ekrem Işın gibi hayatının yaklaşık 10 yılını Osmanlı mezar taşlarına adayan bir tarihçi bulmak gerekirdi. Bir çocuk mezarının başında durakladım. Hayat ne tuhaftı ki, topu topu 5-6 yıl yaşayan bu çocuğun mezar taşı asırlar aşmıştı. Taştaki figürleri incelerken, zeminin erguvan çiçekleriyle kaplı olduğunu fark ettim. Daldan düşen çiçekler mezar taşlarını, zemini adeta eflatuna boyamıştı. Ve ben bu gerçeküstü görüntüyü ancak 15 dakika sonra fark etmiştim... Ya bu taşların altında uykuya çekilenler? Onlar sağlıklarında, erguvan mevsiminde bu kıyılarda yaşanan güzelliği fark etmiş miydi, bu güzelliğin tadını çıkarabilmiş miydi?
False